

Harry Potter and the Deathly Hallows – Part 1
About
Yedinci yılında okula gitmeyen Harry serinin bu filminde kendi geçmişi hakkında birçok şey öğrenecektir. Bu kez Ron ve Hermione ile beraber Hortkulukları yok etmek zorundalardır. Hortkulukları yok etmenin yolu ise Ölüm Yadigarları`nın sırrında gizlidir. Acaba Harry gücünü iyice toplamış olan karanlık Lord'a karşı koyabilecek midir? Bu mücadele sana ingilizce öğretebilir. Harry Potter and the Deathly Hallows Part 1 (Ölüm Yadigarları Bölüm 1) filminde kullanılan tüm kelimeler ve anlamları yüklendi. Eğlenceli Quiz eşliğinde tüm kelimeleri öğrenebilirsin. Haydi hemen Quiz'i başlat bilmediğin kelime kalmasın.
Words & meanings
958 words
CEFR level
bağlı olmak
In scenebir şeye göre değişmek veya bir şeyin etkisinde olmak
It depends on the weather
Hava durumuna bağlı
efendim
In scenebir erkeğe hitap ederken kullanılan nazik bir ifade
Yes, sir
Evet, efendim
aptal
In sceneahmak veya aptal kişi
Don't be such a numpty
Öyle bir aptal olma
ikram etmek
In scenebirine bir şeyi alma şansı vermek
He offered me some water
Bana biraz su ikram etti
teklif etmek
birinin kabul etmesi veya reddetmesi için bir şey sunmak
They offered him a new job
Ona yeni bir iş teklif ettiler
teklif
bir şeyin yapılması veya verilmesi yönündeki öneri
He accepted the job offer
İş teklifini kabul etti
sunmak
birine bir şey vermek veya uzatmak
He offered his hand to her
Elini ona uzattı
tıpatıp aynı
In scenehiçbir farkı olmayan
The twins look identical
İkizler tıpatıp aynı görünüyor
birebir aynı
tamamen aynı olan
The two pictures are identical
İki resim de birebir aynı
çok çirkin
In scenebakılması rahatsız edici derecede çirkin
That dress is hideous
O elbise çok çirkin
tam olarak
In scenekesin veya eksiksiz bir şekilde
It is exactly ten o'clock
Saat tam olarak on
cadı
In scenebüyü yapan kadın
The witch flew on her broom
Cadı süpürgesinin üzerinde uçtu
cadı
In sceneözellikle hikayelerde büyü yapan kişi
The witch flies on a broomstick
Cadı süpürge üzerinde uçuyor
büyücü
sihirli güçleri olan kişi
The witch cast a spell
Büyücü bir büyü yaptı
cadı
sihirli güçleri olan kadın
The wicked witch lives in the forest
Kötü cadı ormanda yaşıyor
evlenmek
In sceneevlilik bağı kurmak
They decided to have a wedding and get married
Düğün yapıp evlenmeye karar verdiler
Nikah
In sceneresmi evlilik işleminin gerçekleştiği tören
The marriage ceremony was short
Nikah töreni kısa sürdü
gelin
evlenen kadın
The bride arrived at the wedding early
Gelin düğüne erken geldi
düğün
evlilik töreni
We are going to a wedding this Saturday
Bu cumartesi bir düğüne gidiyoruz
düğün
iki kişinin evlendiği tören
They had a beautiful wedding
Güzel bir düğünleri vardı
evlilik töreni
iki kişinin evlendiği merasim
The wedding ceremony starts at noon
Evlilik töreni öğlen başlıyor
nikah
iki kişinin resmi olarak evlendiği tören
They will have a small wedding
Küçük bir nikahları olacak
yakında
In sceneuzak olmayan
Is there a pharmacy nearby?
Yakınlarda bir eczane var mı?
çıkarmak
In scenebir kişiden veya nesneden bir şeyi uzaklaştırmak
Please take it off
Lütfen onu çıkar
buyurun
In scenebirine bir şey verirken kullanılan ifade
Here you go, your coffee
Buyurun, kahveniz
buyurun
birine bir şey verirken kullanılan ifade
Here you go have a coffee
Buyurun bir kahve alın
tamam
In sceneyeterince iyi veya kabul edilebilir
The meal was all right
Yemek idare ederdi
tamam
In scenedinleyicinin anladığını kontrol etmek veya ara vermek için kullanılır
All right, let's move on
Tamam, devam edelim
peki
kesinlikle veya şüphe duymadan
All right, I will come
Peki, geleceğim
tamam
bir şeyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılır
All right I will help you
Tamam sana yardım edeceğim
tamam
bir isteği kabul etmek veya bir işe başlamak için kullanılan ifade
All right I will go now
Tamam şimdi gideceğim
iyi
kabul edilebilir veya güvenli durumda olan
Everything will be all right
Her şey iyi olacak
bağışlamak
In scenebir şeyi karşılık beklemeden vermek
I will give away my old clothes
Eski kıyafetlerimi bağışlayacağım
ele vermek
bir sırrı veya gizli bir şeyi açıklamak
Don't give away the ending of the movie
Filmin sonunu söyleme
bedava vermek
bir şeyi ücret almadan başkasına vermek
She decided to give away her old books
Eski kitaplarını bedava vermeye karar verdi
bedava vermek
bir şeyi ücretsiz olarak başkasına vermek
I decided to give away my old clothes
Eski kıyafetlerimi bedava vermeye karar verdim
sonunda
In sceneuzun bir süre veya gecikmeden sonra
He finally finished the project
Projeyi sonunda bitirdi
sonunda
uzun bir süre sonra veya nihayet
He finally arrived home
Sonunda eve vardı
sonunda
uzun bir zaman veya çabadan sonra
I finally finished my homework
Ödevimi sonunda bitirdim
son olarak
bir listenin veya konuşmanın sonunu belirtmek için
Finally we will look at the budget
Son olarak bütçeye bakacağız
yola koyulmak
In scenebir yerden ayrılıp ileriye doğru gitmek
It is time for us to go forth into the world
Artık dünyaya açılma vakti geldi
ilerlemek
bir yerden ayrılmak veya ileriye doğru gitmek
We must go forth today
Bugün ilerlemeliyiz
erik
In scenemor veya kırmızı kabuklu küçük yuvarlak bir meyve
I like eating plums
Erik yemeyi severim
tamamen
bir şeyin bütünüyle olduğunu vurgulamak için kullanılan sözcük
I am plum tired of waiting
Beklemekten tamamen yoruldum
gözde
özellikle iş veya fırsat gibi çok iyi ve arzulanan şey
She secured a plum job in the city
Şehirde çok iyi bir iş ayarladı
en sevilen
In scenediğerlerinden daha çok sevilen
Blue is my favorite color
Mavi benim en sevdiğim renktir
bayıltmak
In scenebirinin bilincini kaybetmesine neden olmak
The gas began to stupefy the workers
Gaz işçileri bayıltmaya başladı
muffliato
In sceneinsanların yakındaki konuşmaları duymasını engelleyen bir büyü
Harry used the muffliato spell to talk privately
Harry özel konuşabilmek için muffliato büyüsünü kullandı
üç
In sceneüç sayısı
I have three apples
Üç elmam var
seçmek
In scenebir şeyi almaya veya yapmaya karar vermek
I will go for the cake
Keki seçeceğim
satılmak
belirli bir fiyata sahip olmak
These shoes go for fifty dollars
Bu ayakkabılar elli dolara satılıyor
geçerli olmak
bir durumun birisi veya bir şey için geçerli olması
The same rule goes for everyone
Aynı kural herkes için geçerlidir
dışarı çıkmak
bir aktivite yapmak amacıyla evden ayrılmak
I go for a run in the morning
Sabahları koşuya çıkarım
saldırmak
birini yaralamak veya yakalamak için aniden üzerine gitmek
The dog went for the intruder
Köpek davetsiz misafirin üzerine saldırdı
tercih etmek
bir şeyi seçmek veya bir hedefe ulaşmaya çalışmak
I will go for the red dress
Kırmızı elbiseyi tercih edeceğim
hoşlanmak
bir tarzdan veya kişiden etkilenmek
I really go for his sense of humor
Onun mizah anlayışından gerçekten hoşlanıyorum
hedeflemek
bir amaca ulaşmaya çalışmak
I will go for the win
Galibiyeti hedefliyorum
lehine olmak
birinin yararına veya avantajına olmak
Your honesty goes for you
Dürüstlüğün senin lehine
geçerli olmak
birisi için geçerli olmak
That goes for you too
Bu senin için de geçerli
hedeflemek
bir şeye ulaşmayı amaçlamak
I will go for the gold medal
Altın madalyayı hedefleyeceğim
geçerli olmak
bir kuralın veya durumun birisi için geçerli olması
This rule goes for everyone
Bu kural herkes için geçerli
denemek
bir işi yapmaya kalkışmak
I will go for this challenge
Bu mücadeleyi deneyeceğim
hoşlanmak
birine karşı romantik ilgi duymak
He really goes for her
O gerçekten ondan hoşlanıyor
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I go for starting early
Erken başlamaya niyetleniyorum
ayrılmak
bir yerden hareket etmeye hazırlanmak
I have to go for today
Bugün için ayrılmalıyım
peşinden gitmek
bir şeyin gerçekleşmesi için çabalamak
You should go for your dreams
Hayallerinin peşinden gitmelisin
aramak
bir şeyi bulmak veya elde etmek istemek
I will go for a new job
Yeni bir iş aramaya başlayacağım
desteklemek
birini veya bir tarafı tutmak
I will go for the home team
Ev sahibi takımı destekleyeceğim
elde etmeye çalışmak
bir şeyi kazanmaya gayret etmek
He will go for the record
Rekoru elde etmeye çalışacak
istemek
bir şeye arzu duymak
I could go for a pizza now
Şimdi bir pizza isteyebilirim
kapmak
In scenebir şeyi eliyle hızla almak
He grabbed the apple
Elmayı kaptı
iyi haber
In scenesevindirici bir bilgi
I have some good news for you
Senin için iyi bir haberim var
kuvvet
In scenepolis veya asker gibi insanlardan oluşan grup
He joined the police force
Polis kuvvetine katıldı
zorlamak
bir şeyi hareket ettirmek için fiziksel güç kullanmak
He forced the door open
Kapıyı açmak için zorladı
zorlamak
birini bir eyleme mecbur bırakmak
They forced him to leave
Onu gitmeye zorladılar
kuvvet
fiziksel dayanıklılık veya bedensel güç
He pushed the door with force
Kapıyı kuvvetle itti
güç
harekete veya faaliyete neden olan etki
He used force to open the door
Kapıyı açmak için güç kullandı
meşru
In sceneyasal veya adil bir hakka sahip olan
He is the rightful owner of the house
Evin meşru sahibi odur
inanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe you
Sana inanıyorum
biliyorsun
In scenedinleyicinin anlayıp anlamadığını kontrol etmek veya duraksamak için kullanılır
It is a bit expensive, you know
Biraz pahalı, biliyorsun
hani
In scenekonuşurken dikkat çekmek veya düşünürken kullanılan bir ifade
You know, I am not sure about this
Hani, bu konuda emin değilim
etki
In scenebir şeyin başka bir şey üzerinde yarattığı sonuç
The medicine had a good effect
İlacın iyi bir etkisi oldu
anlam
bir sözün ifade ettiği amaç
He said something to that effect
O bu anlama gelen bir şey söyledi
eşya
bir kişiye ait olan özel mülk
He gathered his personal effects
Kişisel eşyalarını topladı
öz
In scenebir şeyin merkezi veya en önemli parçası
Trust is at the core of friendship
Güven, arkadaşlığın özüdür
örnek çıkarmak
bir şeyden uzun ve ince bir örnek parçası çıkarmak
Scientists cored the ice to test it
Bilim insanları test etmek için buzdan örnek çıkardılar
nakletmek
In scenebir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek
Ships carry goods across the sea
Gemiler malları deniz aşırı nakleder
bulundurmak
bir şeyi yanında tutmak veya sahip olmak
The store carries fresh fruit
Mağaza taze meyve bulunduruyor
destek olmak
birinin zor zamanlarda ayakta kalmasını sağlamak
Courage carries him through the day
Cesaret gün boyunca ona destek oluyor
uzağa ulaşmak
bir sesin uzak mesafelerden duyulabilmesi
Her voice carries well in this hall
Sesi bu salonda uzağa ulaşıyor
üzerinde bulundurmak
bir şeyi elinde veya yanında tutmak
Do you carry an umbrella
Yanında şemsiye bulunduruyor musun
taşımak
bir şeyi bir yerden başka bir yere götürmek
Please carry this box inside
Lütfen bu kutuyu içeri taşı
taşınan
bir yerden başka bir yere götürülmüş olan
The carried box is heavy
Taşınan kutu ağırdır
kapkaççılar
In scenebir şeyi hızlıca veya zorla alan kimseler
The snatchers ran away with the woman's bag
Kapkaççılar kadının çantasıyla kaçıp uzaklaştı
iki
In scene2 sayısı
I have two cats
İki kedim var
iki
1 ve 1 sayılarının toplamı olan rakam
I have two apples
İki elmam var
iki
1 sayısından sonra gelen sayı
The answer is two
Cevap iki
iki
2 sayısı
I have two dogs
İki köpeğim var
tarz
In scenebir şeyin yapılış şekli veya biçimi
He spoke in a professional manner
Profesyonel bir tarzda konuştu
sürpriz
In scenebeklenmedik şekilde gerçekleşen olay
That party was a big surprise
O parti büyük bir sürprizdi
şaşırtmak
birini şaşkına çevirmek
You surprise me
Beni şaşırtıyorsun
sürpriz
beklenmedik bir durum anında söylenen söz
Surprise! I am here
Sürpriz! Buradayım
sürpriz
beklenmedik şekilde gerçekleşen
It was a surprise visit
Sürpriz bir ziyaretti
şaşırmak
beklenmedik bir durum karşısında hayrete düşmek
I am surprised by the gift
Hediyeye şaşırdım
şaşırtmak
birinin hayrete düşmesine sebep olmak
You surprised me with your arrival
Gelişinle beni şaşırttın
ürkütmek
birini aniden korkutarak şaşırtmak
The sudden noise surprised her
Aniden çıkan ses onu ürküttü
şaşkınlık
beklenmedik bir şey karşısında duyulan şok
She showed great surprise
Büyük bir şaşkınlık gösterdi
sürpriz
beklenmedik bir anda gerçekleşen olay veya hediye
We have a surprise for you
Senin için bir sürprizimiz var
yolculuk yapmak
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
They will journey across the country
Ülke genelinde yolculuk yapacaklar
yolculuk
bir yerden başka bir yere gitme eylemi
The journey took ten hours
Yolculuk on saat sürdü
yolculuk
bir hedefe ulaşmak için yaşanan uzun veya zorlu olaylar dizisi
Learning a new language is a long journey
Yeni bir dil öğrenmek uzun bir yolculuktur
rock grubu
ünlü bir amerikalı rock müzik grubu
I love listening to the band Journey
Journey grubunun şarkılarını dinlemeyi seviyorum
yaymak
In scenebir şeyi geniş bir alana dağıtmak
The scent diffused through the room
Koku odaya yayıldı
çaresizce
In scenegüçlü bir ihtiyaç veya aciliyet gösteren bir şekilde
He desperately needed help
Çaresizce yardıma ihtiyacı vardı
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
kendini tutmak
In scenebir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
kanıtlamak
In scenebir şeyin doğru olduğunu göstermek
I can prove it
Bunu kanıtlayabilirim
ispatlamak
bir iddianın gerçekliğini ortaya koymak
He proved his theory
Teorisini ispatladı
doğruluğunu göstermek
bir şeyin gerçek olduğunu kanıtlamak
They proved the truth
Gerçeği kanıtladılar
hızlıca
In scenehızlı bir şekilde veya gecikmeden
He ran quickly to the bus
Otobüse hızlıca koştu
var olmak
In scenegerçekte mevcut olmak
Do you think aliens exist?
Uzaylıların var olduğunu düşünüyor musun?
var olmak
bir şeyin gerçek olması veya bulunması
Do ghosts really exist
Hayaletler gerçekten var mı
gerektirmek
In scenebir şeyin olması için gerekli olmak
This job requires a lot of patience
Bu iş çok sabır gerektiriyor
gerektirmek
bir şeyin zorunlu olduğunu belirtmek
This job requires experience
Bu iş tecrübe gerektiriyor
gerektirmek
bir şeyin olmasını zorunlu tutmak
This job requires a lot of experience
Bu iş çok fazla deneyim gerektirir
haline gelmek
In scenebaşka bir şeye dönüşmek veya bir duruma geçmek
The weather is becoming cold
Hava soğumaya başlıyor
haline gelme
bir şeyin başka bir duruma dönüşmeye başlaması
She is becoming a doctor
O doktor oluyor
oyalanmak
In scenebir yerde kısa bir süre beklemek ya da vakit geçirmek
We hung about at the station waiting for the train
Tren beklerken istasyonda oyalandık
uzak durmak
In scenebir şeyden kaçınmak veya yaklaşmamak
Stay away from the fire
Ateşten uzak dur
uzaklaştırmak
bir şeyi bulunduğu yerden başka bir yere götürmek
Move the chair away from the table
Sandalyeyi masadan uzaklaştır
uzak
bir yerden belirli bir mesafede
The school is away from my home
Okul evimden uzak
uzaklaşmak
bir yerden veya durumdan ayrılmak
Please go away from the noise
Lütfen gürültüden uzaklaş
uzakta
birinden veya bir şeyden mesafeli olmak
He lives away from the city
Şehirden uzakta yaşıyor
ramak kala
bir sonuca ulaşmaya çok az kalmış
We are minutes away from the end
Bitişe dakikalar kaldı
uzak
bir kişi veya nesneden belirli bir mesafede
Stand away from the edge
Kenardan uzak dur
uzak tutmak
birinin bir şeye yaklaşmasını engellemek
Keep the children away from the fire
Çocukları ateşten uzak tutun
az kalmış
belirli bir duruma ulaşmaya çok yakın
It is weeks away from being ready
Hazır olmasına haftalar kaldı
uzağa
bir şeyi belirli bir mesafeye çekmek
Move the bag away from the door
Çantayı kapıdan uzağa çek
unuttu
In scenebir şeyi hatırlayamamak
He forgot his keys
Anahtarlarını unuttu
unuttu
bir şeyi hatırlamamak
I forgot my keys
Anahtarlarımı unuttum
risk
In scenekötü bir şeyin olma ihtimali
Smoking is a health risk
Sigara içmek bir sağlık riskidir
riske atmak
bir şeyi tehlikeye atmak
Don't risk your life
Hayatını riske atma
Risk
oyuncuların bölgeleri fethetmeye çalıştığı bir strateji oyunu
We played Risk last night
Dün gece Risk oynadık
riske atmak
bir şeyi zarar görme ihtimaliyle karşı karşıya bırakmak
He did not want to risk his life
Hayatını riske atmak istemedi
emin olmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu kontrol etmek
Make sure the door is locked
Kapının kilitli olduğundan emin ol
sağlamak
In scenebir şeyin gerçekleşmesini kesinleştirmek
Make sure you arrive on time
Zamanında geldiğinden emin ol
emin olmak
hiçbir şüphe duymamak
Make sure of the facts
Gerçeklerden emin ol
garantiye almak
bir şeyin doğru olduğundan emin olmak için kontrol etmek
Make sure the door is locked
Kapının kilitli olduğundan emin ol
sıska
In sceneçok zayıf ve güçsüz
The scrawny cat looked hungry
Sıska kedi aç görünüyordu
sıska
hoş görünmeyecek kadar zayıf ve kemikli
He is a scrawny boy
O sıska bir çocuk
uyumak
In scenegözler kapalı şekilde dinlenmek
I need to sleep
Uyumam gerekiyor
büyü
In sceneHarry Potter serisinde kullanılan bir büyü sözü
The wizard used the spell Petrificus
Büyücü Petrificus büyüsünü kullandı
yarıda kesmek
In scenebir şeyi kısa bir süreliğine aniden durdurmak
Please do not interrupt me
Lütfen sözümü kesmeyin
öğrenmek
In scenebir şeyi öğrenmek veya keşfetmek
I will find out the answer
Cevabı öğreneceğim
yakalanmak
birinin hatalı veya dürüst olmayan bir şey yaptığını keşfetmek
I hope he does not find out
Umarım o yakalanmaz
öğrenmek
bir bilgi veya gerçek hakkında fikir sahibi olmak
I want to find out the truth
Gerçeği öğrenmek istiyorum
değerlendirme
In scenebir şeyin kalitesini belirleyen rapor
The teacher gave a final evaluation
Öğretmen final değerlendirmesini yaptı
mesele
In sceneçok önemli olan durum
It is a big deal
Bu büyük bir mesele
başa çıkmak
bir sorunu çözmek için harekete geçmek
I can deal with this
Bununla başa çıkabilirim
çok miktar
bir şeyin büyük miktarı
This task takes a great deal of time
Bu görev çok fazla zaman alıyor
yasa dışı ticaret yapmak
yasa dışı ürünlerin alım satımını yapmak
He was arrested for dealing drugs
Uyuşturucu ticaretinden tutuklandı
ne kadar
In scenebir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
çok
büyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
ikizler
In sceneaynı anda doğan iki çocuk
They are twins
Onlar ikizler
kale
soylu bir ailenin yaşadığı büyük tahkimatlı bina
They approached the castle known as the Twins
İkizler olarak bilinen kaleye yaklaştılar
ikizler
aynı anneden aynı anda doğan iki çocuk
My sister has newborn twins
Kız kardeşimin yeni doğmuş ikizleri var
ikiz
aynı anda doğan iki çocuktan biri
My cousins are twins
Kuzenlerim ikiz
yarı
In sceneoyunların veya maçların eşit iki bölümünden biri
The team played both halves well
Takım her iki yarıyı da iyi oynadı
yarı
tam olmayan veya kısmen
He was half asleep
Yarı uykuluydu
hayat arkadaşı
evli olduğunuz veya romantik bir ilişki yaşadığınız kişi
I am going out with my better half
Hayat arkadaşımla dışarı çıkıyorum
yarım
iki eşit parçadan biri
I want a half apple
Yarım elma istiyorum
yarısı
bir bütünün iki eşit parçasından biri
Half of the team is here
Takımın yarısı burada
rahatsız etmek
In scenebirini huzursuz etmek veya sıkıntı vermek
Please don't bother me
Lütfen beni rahatsız etme
zahmet etmek
bir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
Don't bother to call him
Onu aramak için zahmet etme
zahmet
bir işin gerektirdiği uğraş veya zorluk
It is a lot of bother to move these boxes
Tüm bu kutuları taşımak büyük bir zahmet
rahatsız etmek
birini rahatsız edecek şekilde dikkatini çekmeye çalışmak
Please do not bother me while I am working
Çalışırken lütfen beni rahatsız etme
harika iş çıkarmak
In scenebir işi çok başarılı bir şekilde yapmak
You really killed it in your performance
Performansında gerçekten harika bir iş çıkardın
kırıp geçirmek
birini çok fazla güldürmek
The comedian really killed it last night
O komedyen dün gece herkesi kırıp geçirdi
iptal etmek
bir şeyi durdurmak veya sonlandırmak
The project failed so they killed it
Proje başarısız oldu bu yüzden onu iptal ettiler
işe dönmek
In scenemola verdikten sonra çalışmaya devam etme eylemi
It is time to get back to work
İşe dönme zamanı geldi
aramak
In scenebir şeyi bulmaya çalışmak
He is seeking a new job
Yeni bir iş arıyor
elde etmeye çalışmak
In scenebir şeyi başarmak için çabalamak
She seeks a better future
Daha iyi bir gelecek elde etmeye çalışıyor
aramak
bir şeyi bulmak için çaba sarf etmek
They seek a solution
Bir çözüm arıyorlar
aramak
birini veya bir şeyi bulmaya çalışmak
He is seeking his lost cat
Kaybolan kedisini arıyor
çıkmak
In scenebir yerden veya araçtan dışarı gitmek
Please get out of the car
Lütfen arabadan çık
sıyrılmak
bir sorumluluktan veya işten kurtulmak
I want to get out of this meeting
Bu toplantıdan sıyrılmak istiyorum
çıkmak
bir yerden veya araçtan ayrılmak
Get out of the car
Arabadan çık
elde etmek
birinden veya bir şeyden fayda veya bilgi almak
What did you get out of the course
Kurstan ne elde ettin
çıkarmak
bir şeyi bir şeyin içinden almak
Please get the book out of the bag
Lütfen kitabı çantadan çıkar
elde etmek
bir şeyi başka bir kaynaktan oluşturmak
We get electricity out of coal
Kömürden elektrik elde ederiz
kaytarmak
bir görevden veya sorumluluktan kaçınmak
He tried to get out of doing his homework
Ödevini yapmaktan kaytarmaya çalıştı
faydalanmak
bir deneyimden değer veya bilgi elde etmek
What did you get out of the meeting
Toplantıdan ne faydalandın
dışarı çıkmak
bir yerin içinden dışarıya gitmek
He tried to get out of the car
Arabadan çıkmaya çalıştı
zor durumda kalmak
başa çıkılamayacak bir duruma düşmek
I think I am getting out of my depth
Sanırım boyumu aşan bir duruma düşüyorum
verim almak
bir şeyden kazanç veya fayda sağlamak
What did you get out of that class
O dersten ne verim aldın
yararlanmak
bir şeyin sunduğu imkanlardan faydalanmak
I get a lot out of our weekly meetings
Haftalık toplantılarımızdan çok yararlanırım
çıkmak
fiziksel bir yerden ayrılmak
Get out of the room right now
Hemen odadan çık
kurtulmak
zor bir durumdan veya yerden kaçmak
He wants to get out of that bad situation
O kötü durumdan kurtulmak istiyor
giymek veya takmak
In scenevücudunda bir şey bulundurmak
I wear a watch
Saat takıyorum
aşınmak
zamanla kalınlığın veya yoğunluğun azalması
The carpet began to wear
Halı aşınmaya başladı
taşımak
yüzünde veya davranışında bir duygu veya özellik sergilemek
She wears a happy expression
Yüzünde mutlu bir ifade taşıyor
yormak
birini aşırı derecede yormak
The hard work began to wear him
Zor iş onu yormaya başladı
giysi
vücudu örtmek için kullanılan eşyalar
This shop sells sports wear
Bu mağaza spor giysileri satıyor
giymek
üzerinde kıyafet bulunması
I wear a coat in winter
Kışın palto giyerim
giymek
vücudun kıyafetle kaplı olması
She wears a beautiful dress
O güzel bir elbise giyiyor
giymek
üzerinde bir giysi bulundurmak
He wears a blue shirt
O mavi bir gömlek giyiyor
takmak
vücudunda aksesuar veya benzeri bir şey taşımak
You should wear a mask
Bir maske takmalısın
giymek
bir kıyafeti üzerine geçirmek
Wear your jacket before leaving
Çıkmadan önce ceketini giy
giymek
vücuduna kıyafet geçirmek
She wears her new shoes
O yeni ayakkabılarını giyiyor
şekil
In scenebir kişinin veya şeyin biçimi
It is a strange figure
Bu tuhaf bir şekil
rakam
bir sayıyı temsil eden sembol
The figure is written here
Rakam burada yazılı
şahsiyet
ünlü veya önemli bir kişi
He is a famous figure
O ünlü bir şahsiyettir
çözmek
düşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure it out
Bunu çözemiyorum
sonuca varmak
üzerine düşünüp karar vermek
I figured that he was tired
Yorgun olduğu sonucuna vardım
tahmin etmek
bir şeyin olası olduğunu düşünmek
I figure he will be late
Sanırım o geç kalacak
söylemek
In scenebirine bir şeyi anlatmak veya söylemek
Tell me your name
Bana adını söyle
ayırt etmek
bir şeyi fark etmek veya tanımak
I can't tell them apart
Onları birbirinden ayırt edemiyorum
ıh
In sceneçaba sarf ederken veya ani bir duygu gösterirken çıkarılan ses
Unh! This box is heavy
Ih! Bu kutu çok ağır
ı-ıh
hayır anlamında kullanılan ses
Unh I do not want to go
ı-ıh gitmek istemiyorum
hayır sesi
hayır demek için çıkarılan ses
She said unh to the question
Soruya hayır sesi ile karşılık verdi
şehrin dış kısımları
In scenebir şehrin veya kasabanın merkezinden uzak olan bölgeler
They live on the outskirts of the city
Şehrin dış kısımlarında yaşıyorlar
uygunsuz
In scenekurallara veya ahlaka uygun olmayan
His behavior was improper
Davranışı uygunsuzdu
kurucu
In scenebir kuruluşu veya organizasyonu başlatan kimse
He is the founder of the company
O, şirketin kurucusudur
batmak
başarısız olmak veya çökmek
The project began to founder
Proje çökmeye başladı
dikkatlice
In scenedetaylara dikkat ederek
Read the instructions carefully
Talimatları dikkatlice okuyun
bilmemek
In scenebir konu hakkında bilgisi olmamak
I do not know the answer to this question
Bu sorunun cevabını bilmiyorum
atlamak
In scenebir araca hızlıca binmek
I jumped on the bus just in time
Otobüse tam vaktinde atladım
hemen atlamak
bir teklifi veya fırsatı büyük bir istekle kabul etmek
He jumped on the chance to travel
Seyahat etme şansına hemen atladı
fırsatı değerlendirmek
bir fırsatı hiç düşünmeden hızlıca kullanmak
They jumped on the offer immediately
Teklifi hemen değerlendirdiler
sertçe eleştirmek
birini aniden ve ağır bir şekilde suçlamak veya eleştirmek
The media jumped on him for his mistake
Medya hatası yüzünden onu sertçe eleştirdi
dahil olmak
bir etkinliğe veya gruba aniden katılmaya başlamak
More people jumped on the trend recently
Son zamanlarda daha fazla insan bu akıma dahil oldu
atlamak
bir taşıta çabucak binmek
I need to jump on the bus before it leaves
Otobüs gitmeden önce ona atlamam gerekiyor
yine de
In sceneher durumda
It's raining, but I'll go anyway
Yağmur yağıyor ama yine de gideceğim
neyse
konuyu değiştirmek veya bir duraksamadan sonra devam etmek için kullanılan söz
Anyway let us continue with the lesson
Neyse derse devam edelim
ziyaret etmek
In scenebir yere belirli bir süre kalmak için gitmek
I will visit my grandmother tomorrow
Yarın büyükannemi ziyaret edeceğim
ziyaret etmek
birini görmeye gitmek ve onunla vakit geçirmek
I will visit my grandmother
Babaannemi ziyaret edeceğim
musallat olmak
birine kötü bir durum veya sıkıntı vermek
The sickness visited the small town
Hastalık küçük kasabaya musallat oldu
ziyaret
birini veya bir yeri görmek için yapılan kısa gezi
This visit was very nice
Bu ziyaret çok güzeldi
ziyaret etmek
birini görmek için yanına gitmek
I will visit my friend today
Bugün arkadaşımı ziyaret edeceğim
kural gereği
In scenetam olarak mevcut kurallara göre
Technically we are closed now
Kural gereği şu an kapalıyız
teknik olarak
kesin kurallara veya gerçeklere uygun olarak
Technically, this is not allowed
Teknik olarak, buna izin verilmiyor
teknik olarak
tam olarak kurallara veya gerçeklere göre
Technically you are not allowed to park here
Teknik olarak buraya park etmenize izin verilmiyor
teknik olarak
tam bir doğrulukla veya gerçekler temelinde
Technically this is a mammal
Teknik olarak bu bir memelidir
yenmek
In scenebirini veya bir şeyi mağlup etmek
They beat the champion
Şampiyonu yendiler
devriye bölgesi
bir polisin veya görevlinin düzenli olarak dolaştığı bölge
The officer walked his beat every evening
Memur her akşam devriye bölgesinde yürürdü
çırpmak
malzemeleri bir aletle karıştırmak
Beat the eggs before cooking
Pişirmeden önce yumurtaları çırpın
bitkin
çok yorgun ve halsiz hissetme
I am beat after working all day
Bütün gün çalıştıktan sonra bitkinim
erken varmak
bir yere bir başkasından daha önce ulaşmak
I will try to beat you to the station
İstasyona senden önce varmaya çalışacağım
daha iyi olmak
bir şeyden daha arzu edilir veya tercih edilebilir olmak
Nothing beats a cold drink on a hot day
Sıcak bir günde soğuk bir içecekten daha iyisi yoktur
bitkin
çok yorgun
I am completely beat after work
İşten sonra tamamen bitkinim
ayrılmak
bir yerden gitmek
Let us beat it before it starts raining
Yağmur başlamadan önce hadi ayrılalım
ritim
düzenli tekrarlanan ses veya hareket
I like the beat of this song
Bu şarkının ritmini seviyorum
kazan
In sceneateş üzerinde yemek pişirmek için kullanılan büyük yuvarlak kap
The witch stirred the soup in the large cauldron
Cadı büyük kazandaki çorbayı karıştırdı
öncelik
In scenediğerlerinden daha önemli olan iş
My priority is to finish this project
Önceliğim bu projeyi bitirmek
öncelik
diğerlerinden daha önemli olan şey
Safety is our top priority
Güvenlik bizim en büyük önceliğimizdir
önemli konu
diğerlerinden daha önemli olan şey
Health is our top priority
Sağlık bizim en önemli konumuz
öncelik
birisi için en önemli olan şeyler
My work is my main priority
İşim benim ana önceliğimdir