

Harry Potter and the Half-Blood Prince
About
Büyücülük ve Cadılık okulundaki 6. yılında Harry üzerinde "Bu kitap Melez Prens'e aittir." yazılı bir kitap bulur. Bu kitap düşmanı Voldemort ile ilgili bazı sırlar barındırmaktadır. Harry için düşmanı ile son savaşına girmeden önce onun hakkında böylesi sırlar öğrenmek çok önemlidir. Peki serinin 6. filmi senin ingilizce düzeyini geliştirebilir mi? Harry Potter and the Half-Blood Prince (Melez Prens) filminde kullanılan tüm kelimeler ve anlamları yüklendi. Film izleyerek ingilizce öğrenmek istiyorsan eğlenceli Quiz eşliğinde tüm kelimelere çalışabilirsin. Böylece hem ingilizce'n gelişir hem de filmde kullanılan tüm kelimeleri bildiğin için seyir zevkin düşmez. Haydi hemen Quiz'i başlat bilmediğin kelime kalmasın.
Words & meanings
1164 words
CEFR level
hiç kimse
In scenehiçbir kişi
No one is home
Evde kimse yok
hiç kimse
hiçbir kişi
No one knows the answer
Cevabı hiç kimse bilmiyor
hiç kimse
tek bir kişi bile değil
No one is at home
Evde hiç kimse yok
kusursuz
In scenehiçbir hatası veya kusuru olmayan
This diamond is perfect
Bu elmas kusursuz
mükemmelleştirmek
bir şeyi kusursuz hale getirmek
She wants to perfect her skills
Becerilerini mükemmelleştirmek istiyor
tam puan
okul çalışması için verilen en yüksek not
She got a perfect on her history exam
Tarih sınavından tam puan aldı
bahane
bir hatayı açıklamak için öne sürülen neden
That is just a perfect for being late
Bu geç kalmak için sadece bir bahane
koşullar
In scenebir şeyin gerçekleşmesi için yerine getirilmesi gereken zorunluluklar
What are the conditions of the contract
Sözleşmenin koşulları nelerdir
koşullar
bir olayın gerçekleştiği ortam veya durum
The driving conditions were bad today
Bugün sürüş koşulları kötüydü
etkilemek
In scenebirinin hayranlığını veya saygısını kazanmak
He tried to impress his boss
Patronunu etkilemeye çalıştı
etkilemek
birinde hayranlık veya saygı uyandırmak
He wanted to impress his boss
Patronunu etkilemek istedi
iz bırakmak
birinin duygu veya düşünceleri üzerinde güçlü bir etki yaratmak
Her kindness impressed me
Kibarlığı bende iz bıraktı
etki etmek
güçlü bir his uyandırmak
The music impressed the crowd
Müzik kalabalığı etkiledi
kayıp
In scenebir şeye artık sahip olmama durumu
The company suffered a huge loss
Şirket büyük bir kayıp yaşadı
şaşkınlık
ne yapacağını veya ne diyeceğini bilememe durumu
I was at a loss for words
Söyleyecek söz bulamadım
pastil
In sceneküçük ve sert şekerleme
I took a pastille for my cough
Öksürüğüm için bir pastil aldım
tehlike
In scenezarar verme olasılığı olan kişi veya şey
He is a menace to society
O, toplum için bir tehlikedir
tehdit etmek
birini veya bir şeyi tehlikeye atmak
The storm menaced the village
Fırtına köyü tehdit etti
canı istemek
In scenebir şeyi istemek veya beğenmek
Do you fancy a cup of tea
Bir fincan çay ister misin
tatlı atıştırmalık
In sceneküçük tatlı yiyecek maddesi
I bought a sweet fancy at the shop
Dükkandan tatlı bir atıştırmalık aldım
lüks
pahalı ve şık olan
They went to a fancy restaurant
Lüks bir restorana gittiler
hayal gücü
zihinde fikirler veya görüntüler yaratma yeteneği
It was just a flight of fancy
Bu sadece bir hayal ürünüydü
lüks
pahalı veya çok kaliteli olan
He wore a fancy suit
O lüks bir takım elbise giydi
hoş
beklenmedik veya keyif verici
It was a fancy little gift
O hoş küçük bir hediyeydi
heves
zihindeki bir düşünce veya plan
It was just a passing fancy
Sadece geçici bir hevesti
hortkuluklar
In sceneruhun bir parçasını saklayan karanlık büyü nesnesi
He hid his soul inside several horcruxes
Ruhunu birkaç hortkuluk içine sakladı
sıçan
In sceneuzun kuyruklu, genellikle haşere olan küçük bir kemirgen
There is a rat in the basement
Bodrumda bir sıçan var
ispiyonlamak
birini ele vermek
He ratted on his friends
Arkadaşlarını ispiyonladı
hain
birine ihanet eden kimse
He is a rat who betrayed his friend
O arkadaşına ihanet eden bir hain
iz
In scenegeride bırakılan küçük bir işaret veya belirti
There was no trace of the thief
Hırsızdan hiçbir iz yoktu
izini sürmek
bir şeyin kökenini veya gelişimini bulmak
She traced the family history
Aile tarihinin izini sürdü
kopyalamak
bir nesnenin şeklini takip ederek çizmek
I traced the flower on the paper
Kağıttaki çiçeği kopyaladım
iz
bir şeyden geriye kalan çok küçük miktar
There is a trace of perfume on her
Üzerinde parfüm izi var
oyalanmak
In scenebir şeyi yapmakta çok zaman harcamak
Don't dawdle on your way to school
Okula giderken oyalanma
en azından
In sceneen azı ile
At least three people came
En az üç kişi geldi
en az
miktar veya derece olarak en küçük
This is the least expensive room
Bu en az pahalı oda
en azından
olumsuz bir duruma rağmen olumlu bir şeyi vurgulamak için kullanılır
It was cold but at least we had a heater
Hava soğuktu ama en azından bir ısıtıcımız vardı
en ufak
en küçük derece veya miktarda
I am not in the least bit worried
En ufak bir endişe duymuyorum
iyileştirme büyüsü
In sceneküçük yaraları iyileştiren bir büyü
Harry used episkey to fix his broken nose
Harry kırık burnunu düzeltmek için episkey büyüsünü kullandı
adam
In scenebir erkek için kullanılan gayriresmî kelime
He is a nice bloke
O iyi bir adam
bilerek
In scenene yaptığının tamamen farkında olarak
He knowingly lied to them
Onlara bilerek yalan söyledi
katkı sağlayan
In scenebir durumun gerçekleşmesinde payı olan
His hard work is contributing to the success
Onun sıkı çalışması başarıya katkı sağlıyor
meyan kökü şekeri
In scenesiyah veya kırmızı renkli, çiğnenebilir tatlı şekerleme
I like black licorice
Siyah meyan kökü şekerini severim
canım
In scenesevilen birine hitap etmek için kullanılan kelime
Good night, sweetheart
İyi geceler canım
geri dönmek
In scenebir yere geri gitmek
I will return to my home
Evime geri döneceğim
geri dönmek
bir yere veya duruma tekrar gitmek
She will return to work tomorrow
Yarın işe geri dönecek
geri dönmek
bir konuya veya yere tekrar gitmek
I will return to this topic later
Bu konuya daha sonra geri döneceğim
dönem
In scenebelirli bir zaman dilimi
This is a difficult period in my life
Bu hayatımdaki zor bir dönem
nokta
yazı sonunda kullanılan küçük yuvarlak işaret
Put a period at the end of the sentence
Cümlenin sonuna nokta koy
adet
kadın vücudundan gerçekleşen aylık kanama
She is on her period
Adet döneminde
nokta
bir konunun tartışmaya kapalı olduğunu belirten ifade
I am not going to that party period
O partiye gitmiyorum nokta
yıl
In sceneon iki aylık bir süre
It has been five years
Beş yıl oldu
yıllar
çok uzun bir zaman süreci
It has been years since I saw her
Onu görmeyeli yıllar oldu
yaş
bir kişinin hayatta kaldığı süre miktarı
He is ten years old
O on yaşındadır
oturup dinlenmek
In scenevücudunu alt kısmı üzerine dayayıp dinlenmek
You can sit down here
Buraya oturup dinlenebilirsin
masada yenen yemek
insanların masaya oturarak yediği yemek
We had a sit-down meal
Masada yenen bir yemek yedik
oturma eylemi
bir şeyi protesto etmek için topluca oturarak yapılan eylem
The workers held a sit-down in the factory
İşçiler fabrikada bir oturma eylemi yaptılar
oturup konuşmak
biriyle resmi veya planlı bir görüşme yapmak
We should sit down to discuss the contract
Sözleşmeyi görüşmek için oturup konuşmalıyız
varmak
In scenebir yere veya varış noktasına ulaşmak
We will get there by noon
Öğlene kadar oraya varacağız
amaca ulaşmak
hedeflenen sonuca varmak
It took time but we finally got there
Zaman aldı ama sonunda amaca ulaştık
ilerleme kaydetmek
bir hedefe doğru yol almak veya gelişme göstermek
We are slowly getting there with our project
Projemizde yavaş yavaş ilerleme kaydediyoruz
bayılma
In sceneaniden bilinç kaybetme durumu
She felt like fainting
Bayılacak gibi hissetti
başarmak
In scenezor bir şeyi yapmayı becermek
I managed to fix the car
Arabayı tamir etmeyi başardım
yönetmek
bir şeyin sorumluluğunu üstlenmek veya kontrol etmek
He manages a large team
Büyük bir ekibi yönetiyor
resim
In scenegörsel bir temsil
I drew a picture
Bir resim çizdim
hayal etmek
zihinde canlandırmak
I can't picture it
Bunu hayal edemiyorum
genel durum
bir durumun tamamı veya ana fikri
You need to understand the whole picture
Genel durumu anlaman gerekiyor
film
sinemada gösterilen hareketli görüntü
We saw a funny picture at the cinema
Sinemada komik bir film izledik
kaçık
In sceneaptalca veya mantıksız olan
That idea is absolutely barmy
O fikir kesinlikle kaçıkça
tanıdık
In scenedaha önceden bilinen veya tanınan
Your face looks familiar
Yüzün tanıdık geliyor
tanıdık
bir kişi veya durumu önceden tanıyor olmak
This melody sounds familiar to me
Bu melodi bana tanıdık geliyor
diş macunu
In scenedişleri temizlemek için kullanılan yumuşak bir madde
I need to buy some toothpaste
Biraz diş macunu almam gerekiyor
kase
In sceneyemek için kullanılan yuvarlak ve derin kap
I have a bowl of soup
Bir kase çorbam var
yuvarlamak
bowling gibi bir oyunda topu yuvarlamak
He bowls the ball slowly
Topu yavaşça yuvarlıyor
turnuva
ödüllü bir yarışma veya müsabaka
They played in the big bowl
Büyük turnuvada oynadılar
top atmak
krikette vurucuya top göndermek
He learned how to bowl
Top atmayı öğrendi
tuvalet
In sceneevin veya halka açık bir yerdeki tuvaletin bulunduğu oda
She went to the lavatory
O tuvalete gitti
ne demek istediğimi anlıyorsun
In scenene söylendiğini netleştirmek veya duraksamak için kullanılan ifade
It's a bit strange, you know what I mean
Biraz garip, ne demek istediğimi anlıyorsun
güverte
In scenegemi veya bina üzerindeki düz zemin
He is standing on the deck
Güvertede duruyor
süslemek
bir şeyi parlak nesnelerle donatmak
They decked the hall with flowers
Salonu çiçeklerle süslediler
yumruklamak
birine yumruk atarak yere sermek
He threatened to deck his friend
Arkadaşını yumruklamakla tehdit etti
deste
oyun kartlarının tam bir takımı
Can you shuffle the deck
Desteyi karıştırabilir misin
öz saygı
In scenekendine duyulan saygı ve güven duygusu
You should have more self respect
Kendine daha fazla saygı duymalısın
özsaygı
kişinin kendine duyduğu saygı
She has a lot of self respect
Onun yüksek bir özsaygısı var
onur
kişinin kendi haysiyetini koruması
Keep your self respect
Onurunu koru
özdeğer
kişinin kendi değerini bilmesi
Low self respect can lead to sadness
Düşük özdeğer üzüntüye yol açabilir
öz saygı
kişinin kendi değerinden memnun olma duygusu
Everyone should have self respect
Herkesin öz saygısı olmalı
lanetlemek
In scenesihir kullanarak zarar vermek
He cursed his enemy
Düşmanını lanetledi
küfretmek
In scenekaba veya saldırgan bir dil kullanmak
Stop cursing now
Şimdi küfretmeyi bırak
belâ
sıkıntı veya zarar veren şey
This addiction is a curse
Bu bağımlılık bir beladır
lanet
kötü şans getiren sihirli büyü
The curse lasted for years
Lanet yıllarca sürdü
ampul
In scenesıvıları saklamak için kullanılan küçük kapalı cam kap
The nurse opened the ampoule carefully
Hemşire ampulü dikkatlice açtı
nefret etmek
In scenebirinden veya bir şeyden hiç hoşlanmamak
I hate cold weather
Soğuk havadan nefret ederim
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
He confessed the truth
Gerçeği itiraf etti
nefret
birine veya bir şeye karşı duyulan çok güçlü hoşlanmama duygusu
They have so much hate in their hearts
Kalplerinde çok fazla nefret var
nefret etmek
birinden veya bir şeyden yoğun bir şekilde hoşlanmamak
I hate spiders
Örümceklerden nefret ederim
aramak
In scenebir şeyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
aramak
bir şeyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
beklemek
bir şeyin olacağını ummak ya da tahmin etmek
You are looking for trouble
Bela arıyorsun
aramak
kayıp bir şeyi ya da kişiyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
paniklemek
In sceneaşırı derecede korkmak veya üzülmek
Don't freak out
Panikleme
tuhaf
çok garip veya normal olmayan
It was a freak accident
Bu tuhaf bir kazaydı
tuhaf biri
çok garip veya alışılmadık kimse
He is considered a bit of a freak
O biraz tuhaf biri olarak görülüyor
anlamak
In scenebir şeyi kavramak veya fark etmek
I see what you mean
Ne demek istediğini anlıyorum
bak
birinin dikkatini çekmek için kullanılır
See here
Buraya bak
görmek
bir şeyi fark etmek için gözlerini kullanmak
I can see you
Seni görebiliyorum
görüşmek
biriyle buluşmak veya ziyaret etmek
I will see you tomorrow
Yarın seninle görüşeceğim
başka
In scenebelirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka
farklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
dönem
In scenebelirli bir tarihsel dönem
We live in difficult times
Zor dönemlerde yaşıyoruz
kez
In scenebir olayın gerçekleşme sayısı
I read this book three times
Bu kitabı üç kez okudum
zaman
bir olayın sürdüğü dönem
It takes time to finish the work
İşi bitirmek zaman alıyor
çarpı
matematikte çarpma işlemi
Five times five is twenty five
Beş çarpı beş yirmi beş eder
gazete
haberleri yayınlayan bir kuruluş
This newspaper is called the Times
Bu gazetenin adı Times
muktedir
In scenebir şeyi yapma yeteneği veya imkanı olan
She is able to speak English
İngilizce konuşabiliyor
derin
In sceneyüzeyden çok aşağıya inen
The ocean is very deep
Okyanus çok derindir
kalın
düşük tona sahip olan
He has a deep voice
Onun kalın bir sesi var
zengin
çok parası olan
He has deep pockets
Onun çok parası var
derin
çok güçlü veya yoğun
He has a deep love for music
Müziğe karşı derin bir sevgisi var
zorunda
In scenebir şeyi yapmak zorunda olmak
I gotta go now
Şimdi gitmem lazım
zorunda olmak
bir şeyi yapma gerekliliği
I gotta go now
Şimdi gitmem gerek
enerji kaynağı
In sceneinsana enerji veya mutluluk veren şey
I need a quick pick-me-up
Hızlıca enerji verecek bir şeye ihtiyacım var
beni almaya gelmek
birini araçla bir yerden almak
Can you pick me up at six?
Beni saat altıda alabilir misin?
canlandırıcı
insanı daha uyanık veya mutlu hissettiren şey
This coffee is a great pick-me-up
Bu kahve harika bir canlandırıcı
kırıcı
In sceneöfkeye veya kırgınlığa neden olan
That comment was very offensive
Bu yorum çok kırıcıydı
hücum
bir spor veya oyunda saldırmakla ilgili olan
The team uses an offensive strategy
Takım bir hücum stratejisi kullanıyor
saldırı
bir ordu tarafından gerçekleştirilen askeri hamle
The army launched a major offensive
Ordu büyük bir saldırı başlattı
ay
In sceneyılın on iki bölümünden biri
February is the second month of the year
Şubat yılın ikinci ayıdır
ay
In sceneyılın on iki bölümünden her biri
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
aylık
bir ay süren veya kapsayan
It was a six-month project
Bu altı aylık bir projeydi
ay
otuz gün civarındaki zaman dilimi
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
yolculuk yapmak
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
They will journey across the country
Ülke genelinde yolculuk yapacaklar
yolculuk
bir yerden başka bir yere gitme eylemi
The journey took ten hours
Yolculuk on saat sürdü
yolculuk
bir hedefe ulaşmak için yaşanan uzun veya zorlu olaylar dizisi
Learning a new language is a long journey
Yeni bir dil öğrenmek uzun bir yolculuktur
rock grubu
ünlü bir amerikalı rock müzik grubu
I love listening to the band Journey
Journey grubunun şarkılarını dinlemeyi seviyorum
uyarmak
In scenebirini olası bir tehlike hakkında bilgilendirmek
I warned him about the rain
Onu yağmur hakkında uyardım
insanlar
In scenegenel olarak insanlar veya bireyler
People are social beings
İnsanlar sosyal varlıklardır
personel
bir kuruluşun çalışanları veya temsilcileri
The people at this bank are helpful
Bu bankadaki personel yardımcı oluyor
halk
ortak ilgi alanlarını veya değerleri paylaşan insan grubu
They are a peaceful people
Onlar barışçıl bir halktır
içmek
In scenebir sıvıyı yutmak
I am drinking water
Su içiyorum
içki içmek
alkollü içecekler tüketmek
He stopped drinking last year
Geçen yıl içkiyi bıraktı
içme
vücuda sıvı alma eylemi
She is drinking a glass of water
O bir bardak su içiyor
içme
sıvıyı vücuda alma eylemi
He is drinking water
O su içiyor
kazanmak
In scenebir ödül veya zafer elde etmek
She hopes to win the game
O oyunu kazanmayı umuyor
bahis oynamak
bir oyun veya yarış üzerine para riske etmek
I will win on that horse
O ata bahis oynayacağım
standart
her zamanki veya normal seçenek
This is the win choice
Bu standart seçim
yakışmak
birinin üzerinde iyi durmak
That jacket wins on you
O ceket sana çok yakışıyor
kazanmak
bir yarışmada veya müsabakada birinci olmak
She wants to win the race
O yarışı kazanmak istiyor
elde etmek
çaba göstererek bir şeyi hak etmek
She worked hard to win his respect
Saygısını elde etmek için çok çalıştı
gönlünü kazanmak
birinin sevgi veya ilgisini elde etmek
He tried to win her heart
Onun kalbini kazanmaya çalıştı
ödül kazanmak
yarışma sonucunda ödül almak
Did you win the big prize
Büyük ödülü kazandın mı
galip gelmek
bir mücadeleden üstün ayrılmak
They will win the tournament
Turnuvada galip gelecekler
başarmak
bir işi iyi bir sonuçla bitirmek
You must win in life
Hayatta başarmak zorundasın
başarıya ulaşmak
bir hedefe ulaşıp galip gelmek
They fight to win
Başarıya ulaşmak için savaşıyorlar
yenmek
rakibini mağlup ederek galip gelmek
Our team will win today
Takımımız bugün rakiplerini yenecek
sevgisini kazanmak
birinin aşkını veya ilgisini elde etmek
He hoped to win her heart
Onun kalbini kazanmayı umuyordu
büyük zafer
çok büyük bir galibiyet veya başarı
The election was a big win for the party
Seçim parti için büyük bir zaferdi
galibiyet
bir yarışmada elde edilen başarı veya ödül
That was an easy win for them
Onlar için kolay bir galibiyetti
son
In scenediğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
sürmek
In scenebir süre devam etmek
The meeting will last one hour
Toplantı bir saat sürecek
geçen
In sceneşimdiki zamandan hemen önce gelen
I saw him last night
Onu geçen gece gördüm
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
yarı
In scenetam olmayan veya kısmen
He was half asleep
Yarı uykuluydu
yarı
In sceneoyunların veya maçların eşit iki bölümünden biri
The team played both halves well
Takım her iki yarıyı da iyi oynadı
hayat arkadaşı
evli olduğunuz veya romantik bir ilişki yaşadığınız kişi
I am going out with my better half
Hayat arkadaşımla dışarı çıkıyorum
konuşabilmek
In scenekonuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşmak
bir konu hakkında karşılıklı konuşmak
They need to talk about their plans
Planları hakkında konuşmaları gerekiyor
aldatmak
In scenebirinin yanlış bir şeye inanmasını sağlamak
He tried to deceive me
Beni aldatmaya çalıştı
araç
In scenebir şeyi yapma yolu
The bus is a means of transport
Otobüs bir ulaşım aracıdır
anlamına gelmek
bir şeyi ifade etmek
This sign means stop
Bu işaret dur anlamına gelir
kastetmek
bir şeyi ifade etmek veya ne olduğunu belirtmek
He means to help you with the project
O sana projede yardım etmeyi kastediyor
dolu
In scenebir şeyin içinde çok miktarda bulunan
The room is full of people
Oda insanlarla dolu
ikiz kardeş
In sceneaynı anda doğan iki çocuktan biri
I have a twin brother
Bir ikiz kardeşim var
ikiz
aynı anda doğan iki kişiden her biri
They are twins
Onlar ikizler
bayıltmak
In scenebirinin bilincini kaybetmesine neden olmak
The gas began to stupefy the workers
Gaz işçileri bayıltmaya başladı
eşlik etmek
In scenebirinin yanına katılıp beraber gitmek
You can come along with me
Benimle gelebilirsin
gelmek
In scenebir yere ulaşmak veya ortaya çıkmak
The bus finally came along
Otobüs sonunda geldi
gelişmek
bir şeyin ilerleme kaydetmesi veya düzelmesi
His project is coming along nicely
Projesi güzel bir şekilde ilerliyor
kıskaç
In sceneyengeç veya ıstakozun yakalayıcı uzvu
The crab used its pincer to defend itself
Yengeç kendini savunmak için kıskaçlarını kullandı
önce
In sceneşimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
önce
In sceneşimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
kusmak
In scenemide içeriğini ağız yoluyla dışarı atmak
The baby vomited
Bebek kustu
kusmuk
hasta olunduğunda ağızdan çıkan sıvı
There is vomit on the floor
Yerde kusmuk var
umutsuz vaka
In scenebaşarma şansı olmayan durum
He is a lost cause
O artık umutsuz bir vaka
ders
In scenebir grup öğrenci için düzenlenen bir dizi ders veya toplantı
I have an English class today
Bugün İngilizce dersim var
asalet
şık ve zarif bir nitelik
She has a lot of class
O çok asildir
sınıf
birlikte eğitim gören öğrenci grubu
My class is very friendly
Sınıfım çok cana yakın
kendi başına
In scenebaşkalarının yardımı olmadan
You can do it on your own
Bunu kendi başına yapabilirsin
tek başına
başka birinin yardımı olmadan veya yalnız şekilde
You have to do this task on your own
Bu görevi tek başına yapmalısın
koro
In scenebirlikte şarkı söyleyen insan grubu
She sings in the school choir
O, okul korosunda şarkı söylüyor
tamamen
In sceneher bakımdan veya tam derecede
I completely forgot about the meeting
Toplantıyı tamamen unuttum
yara
In scenevücutta oluşan hasar
He covered the wound with a bandage
Yarayı bir sargı beziyle kapattı
ziyaretçi
In scenebir yeri veya bir kişiyi görmeye gelen kişi
We have a visitor today
Bugün bir ziyaretçimiz var
olmak
In scenebir şey olmaya başlamak
She wants to become a doctor
O doktor olmak istiyor
yakışmak
bir kıyafetin birinde güzel durması
That dress really becomes you
O elbise sana gerçekten yakışıyor
dönüşmek
bir şeyden başka bir şeye geçmek
Water will become ice
Su buza dönüşecek
garip görünümlü
In scenealışılmadık veya tuhaf görünen
That is a weird looking plant
O garip görünümlü bir bitki
tuhaf görünümlü
görünüşü alışılmadık veya tuhaf olan
That animal has a weird looking face
O hayvanın tuhaf görünümlü bir yüzü var
kanıtlamak
In scenebir şeyin doğru olduğunu göstermek
I can prove it
Bunu kanıtlayabilirim
ispatlamak
bir iddianın gerçekliğini ortaya koymak
He proved his theory
Teorisini ispatladı
doğruluğunu göstermek
bir şeyin gerçek olduğunu kanıtlamak
They proved the truth
Gerçeği kanıtladılar
kullanmak
In scenebir şeyi faydalanmak amacıyla kullanmak
I am using a computer
Bir bilgisayar kullanıyorum
akşam yemeği daveti
In sceneinsanların bir araya gelip akşam yemeği yedikleri sosyal etkinlik
We are hosting a dinner party tonight
Bu akşam bir akşam yemeği daveti veriyoruz
hafta
In sceneyedi günlük süre
I will see you next week
Seni haftaya göreceğim
sokuşturmak
In scenebir şeyi gizlice veya hızlıca yerleştirmek
He slipped a note into his pocket
Notu gizlice cebine sokuşturdu
kağıt parçası
küçük boyutlu kağıt
Write it on a slip of paper
Onu küçük bir kağıda yaz
ayağı kaymak
dengeni kaybedip yere düşmek
He slipped on the ice
Buzda ayağı kaydı
gizlice vermek
bir şeyi fark ettirmeden birine iletmek
He slipped her a note
Ona gizlice bir not verdi