

Harry Potter and the Prisoner of Azkaban
About
Serinin üçüncü filminde Harry'yi birçok tehlike beklemektedir. Ruh emiciler okulun üstünde volta atarak Harry'ye korku vermektedir. Bu yeni okul döneminde Harry ve arkadaşları aralarında zamanda yolculuk da olmak üzere birçok yeni büyü öğrenecektir. Peki bu macera sana ingilizce öğretebilir mi? Filmde kullanılan tüm kelimeler ve anlamları yüklendi. Hemen aşağıdan Quiz'e git butonu yardımıyla eğlenceli Quiz'i başlatabilirsin. Filminde kullanılan tüm kelimeleri öğrendiğinde artık altyazısız veya ingilizce altyazılı olarak izlemek için hazırsın.
Words & meanings
1064 words
CEFR level
rica etmek
In scenebir şey istemek
I ask for a pen
Bir kalem rica ediyorum
sormak
In scenebirine soru yöneltmek
I need to ask a question
Bir soru sormam gerekiyor
belirtmek
In scenebir görüşü ifade etmek
You should ask your opinion clearly
Görüşünü açıkça belirtmelisin
istemek
bir şeyi yapmayı planlamak
I ask to do this task
Bu görevi yapmayı istiyorum
sormak
bir şeyi öğrenmek için soru sormak
Please ask him about the time
Lütfen ona zamanı sor
bilgi istemek
bir konuda bilgi talep etmek
I ask for the latest report
Son rapor hakkında bilgi istiyorum
hoşça kal
In sceneayrılırken söylenen söz
He said goodbye to his friend
Arkadaşına hoşça kal dedi
bakanlık
In scenehükümete bağlı resmi kurum veya organizasyon
He works at the Ministry of Health
Sağlık Bakanlığı'nda çalışıyor
bakanlık
In scenebir hükümetin belirli bir alandan sorumlu olan bölümü
The Ministry of Education changed the rules
Eğitim Bakanlığı kuralları değiştirdi
hizmet
kilisede belirli bir görevi yerine getiren grup
The youth ministry organized a trip
Gençlik hizmeti bir gezi düzenledi
acımasız
In scenevahşi ve başkalarına zarar vermeye meyilli
The dog is vicious
Köpek çok vahşi
kapı eşiği
In scenebir binanın ön kapısının hemen dışındaki alan
He stood on the doorstep
Kapı eşiğinde durdu
ölüm eşiği
birinin ölmeye çok yakın olması
He was at death's doorstep
O ölümün eşiğindeydi
öyle varsaymak
In scenekanıt olmadan bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I take it you agree
Katıldığını varsayıyorum
kabul etmek
sunulan bir şeyi almak
I will take it
Onu kabul edeceğim
sır olarak sakla
bir şeyi başkalarına anlatmamak
Please take it to the grave
Lütfen bunu mezara kadar götür
başlamak
bir işe girişmek
You take it from here
Buradan devamını sen getir
varsaymak
eldeki bilgilere dayanarak bir durumun doğru olduğuna inanmak
I take it you are coming
Geleceğini varsayıyorum
dayanmak
nahoş bir duruma katlanabilmek
He cannot take it anymore
Artık buna dayanamıyor
varsaymak
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğuna inanmak
I take it you are busy
Meşgul olduğunu varsayıyorum
değerlendirmek
bir karar vermeden önce etraflıca düşünmek
I need to take it before deciding
Karar vermeden önce bunu değerlendirmem gerekiyor
ciddiye almak
bir şeyi şaka yapmadan içtenlikle ele almak
You should take it in earnest
Bunu ciddiye almalısın
katlanmak
zor bir durumu şikayet etmeden kabul etmek
I cannot take it anymore
Artık buna katlanamıyorum
ciddiye almak
birinin söylediği bir şeyi dikkate almak
You should take it as good advice
Bunu iyi bir tavsiye olarak ciddiye almalısın
kabul etmek
bir şeyi onaylamak veya teslim almak
Please take it as a gift
Lütfen bunu hediye olarak kabul et
karşılamak
bir habere veya duruma tepki göstermek
How did he take it
Bunu nasıl karşıladı
kabullenmek
zor da olsa bir durumu olduğu gibi onaylamak
You have to take it as it is
Onu olduğu gibi kabullenmelisin
almak
bir şeyi teslim almak veya elde etmek
You can take it if you want
İstersen bunu alabilirsin
sineye çekmek
kusurlu da olsa bir durumu sessizce kabul etmek
We have to take it for now
Şimdilik bunu sineye çekmek zorundayız
kişisel algılamak
bir şeyden dolayı kırılmak veya gücenmek
Please do not take it personally
Lütfen bunu kişisel algılama
götürmek
bir şeyi tutup başka bir yere taşımak
Can you take it to my room
Bunu odama götürebilir misin
dayanmak
zor bir duruma karşı koyabilmek
I do not know how he takes it
Nasıl dayandığını bilmiyorum
başa çıkmak
bir sorunla veya durumla mücadele etmek
Can you take it
Bununla başa çıkabilir misin
halletmek
bir işi veya durumu çözmek
I can take it from here
Buradan sonrasını ben halledebilirim
taşımak
bir şeyi bir yerden başka bir yere yer değiştirmek
Please take it to the kitchen
Lütfen bunu mutfağa taşı
tepki vermek
bir duruma veya habere yanıt vermek
He did not know how to take it
Buna nasıl tepki vereceğini bilemedi
kaldırmak
bir şeyi bulunduğu yerden alıp uzaklaştırmak
Take it off the table
Onu masadan kaldır
baştan almak
bir işe en başından yeniden başlamak
Let us take it from the start
Hadi bunu baştan alalım
iade etmek
bir şeyi alındığı yere geri götürmek
Please take it back to the store
Lütfen bunu mağazaya iade et
tahammül etmek
rahatsız edici bir duruma katlanmak
I cannot take it anymore
Artık buna tahammül edemiyorum
yorumlamak
bir şeyi belirli bir şekilde anlamak
I take it as a compliment
Bunu bir iltifat olarak yorumluyorum
dikkate alındığında
In scenebir durum değerlendirilirken hesaba katılan
Given the rain we should stay home
Yağmur dikkate alındığında evde kalmalıyız
kabul edilen durum
kesin olarak doğru sayılan şey
Victory is a given
Zafer kabul edilen bir durumdur
verilmiş
birine teslim edilmiş olan
The key was given to him
Anahtar ona verilmişti
belirli
önceden kararlaştırılmış olan
You must arrive at a given time
Belirli bir zamanda gelmelisin
kesin
gerçekleşeceği kesin olan durum
Success is a given
Başarı kesindir
dikkate alındığında
bir durum hesaba katıldığında
Given the traffic we are late
Trafik dikkate alındığında geç kaldık
hesaba katarak
bir neden olarak değerlendirildiğinde
Given the cost we decided against it
Maliyeti hesaba katarak vazgeçtik
belirlenmiş
önceden kararlaştırılmış olan
You must follow the given rules
Belirlenen kurallara uymalısın
inanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe you
Sana inanıyorum
brandy
In sceneüzümden yapılan sert alkollü içecek
I had a glass of brandy after dinner
Yemekten sonra bir bardak brandy içtim
tanımak
In scenedaha önce görülen birini veya bir şeyi hatırlayıp kim olduğunu anlamak
I didn't recognize him at first
Onu ilk başta tanıyamadım
kabul etmek
bir şeyin doğru veya önemli olduğunu kabul etmek
They finally recognized the need for change
Sonunda değişim gerekliliğini kabul ettiler
günaydın
In scenesabahları birisiyle karşılaşıldığında kullanılan nazik bir ifade
Good morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
tehlikeli
In scenezarar verme olasılığı olan
This road is dangerous
Bu yol tehlikeli
tehlikeli
zarar veya yaralanma riski taşıyan
It is dangerous to play with fire
Ateşle oynamak tehlikelidir
fil
In scenehortumu adı verilen uzun bir burnu olan çok büyük bir hayvan
The elephant is very big
Fil çok büyüktür
fil
uzun bir burnu ve büyük kulakları olan çok iri bir hayvan
The elephant is a very large animal
Fil çok iri bir hayvandır
konuşma
In scenedüşünceleri ifade etmek veya iletişim kurmak için kelimeler söyleme
She started talking at a young age
O küçük yaşta konuşmaya başladı
konuşan
konuşma yeteneği olan
A talking parrot
Konuşan bir papağan
konuşma
fikir ve bilgi alışverişi içeren sözlü iletişim
There has been too much talking lately
Son zamanlarda çok fazla konuşma oldu
konuşma
karşılıklı olarak yapılan sözlü iletişim
Please stop the talking
Lütfen konuşmayı kesin
konuşmak
birisiyle sözlü iletişim kurmak
I am talking to my friend
Arkadaşımla konuşuyorum
tartışmak
bir konu hakkında görüş bildirmek
We are talking about the issue
Sorun hakkında tartışıyoruz
içinden yürümek
In scenebir yerin içinden yürüyerek geçmek
Let us walk through the park
Hadi parkın içinden yürüyelim
adım adım anlatmak
birine bir şeyi adım adım nasıl yapacağını anlatmak veya göstermek
Let me walk you through the process
Süreci size adım adım anlatayım
adım adım anlatım
bir şeyin nasıl yapılacağına dair verilen adım adım bilgi
Can you provide a walk-through of the system
Sistem için adım adım bir anlatım yapabilir misin
detaylı inceleme
bir yerin dikkatlice kontrol edilmesi
We did a walk-through of the house before buying it
Satın almadan önce evi detaylıca inceledik
rehberli tur
bir yeri rehber eşliğinde gezme
The manager gave us a walk-through of the factory
Müdür bize fabrikayı rehber eşliğinde gezdirdi
adım adım anlatım
bir sürecin detaylı açıklaması veya gösterimi
This video is a walk-through of the software
Bu video yazılımın adım adım anlatımıdır
içeri girmek
bir açıklıktan geçerek bir yere girmek
He walked through the door
Kapıdan içeri yürüdü
içinden geçmek
bir taraftan diğerine yürüyerek ilerlemek
We walked through the park
Parkın içinden yürüdük
kızartmak
yiyeceği sıcak yağda pişirmek veya kızartılmış çeşitli yiyeceklerden oluşan öğün
I will fry up some eggs for breakfast
Kahvaltı için biraz yumurta kızartacağım
kızartma kahvaltı
yumurta ve et ürünlerinden oluşan sıcak bir kahvaltı türü
I had a fry-up for breakfast
Kahvaltıda kızartma kahvaltı yedim
kızartmak
yiyeceği sıcak yağda pişirmek
I will fry up some eggs for breakfast
Kahvaltı için biraz yumurta kızartacağım
var olmak
In scenegerçekte mevcut olmak
Do you think aliens exist?
Uzaylıların var olduğunu düşünüyor musun?
var olmak
bir şeyin gerçek olması veya bulunması
Do ghosts really exist
Hayaletler gerçekten var mı
indirmek
In scenebir şeyi daha alçak bir konuma getirmek
Please lower the flag
Lütfen bayrağı indirin
düşürmek
miktarını veya seviyesini azaltmak
Lower the price
Fiyatı düşürün
daha düşük
daha az yüksek olan
This is a lower price
Bu daha düşük bir fiyat
kısmak
bir sesin seviyesini azaltmak
Please lower the volume
Lütfen sesi kıs
alçaltmak
bir şeyi daha az yüksek bir seviyeye getirmek
Please lower the flag
Lütfen bayrağı alçaltın
kısmak
bir sesin seviyesini azaltmak
Please lower the music
Lütfen müziğin sesini kısın
sesi azaltmak
bir sesin şiddetini düşürmek
Can you lower the volume
Ses seviyesini azaltabilir misin
daha alçak
daha az yükseklikte olan
He lives on a lower floor
O daha alçak bir katta yaşıyor
düşük
miktar veya seviye bakımından yüksek olmayan
Prices are lower today
Fiyatlar bugün daha düşük
kısık
yüksek olmayan ses
Speak in a lower voice
Daha kısık bir sesle konuş
en kötü
In sceneen nahoş veya en düşük kaliteli olan
This is the worst movie I have ever seen
Bu, şimdiye kadar izlediğim en kötü film
en kötü
In scenekalite bakımından en düşük seviyede olan
This is the worst restaurant in town
Bu şehirdeki en kötü restoran
en feci
In sceneen ağır veya en olumsuz durumda olan
It was the worst day of his life
Hayatının en feci günüydü
kıyafetler
In scenevücuda giyilen şeyler
I like my new clothes
Yeni kıyafetlerimi seviyorum
ıslak
su veya başka bir sıvı ile kaplanmış
The clothes are wet
Kıyafetler ıslak
giydirmek
birine kıyafetlerini giydirmek
She clothes the children
Çocukları giydiriyor
kıyafet
vücudu örtmek için giyilen eşyalar
She bought new clothes
O yeni kıyafetler aldı
giysi
vücuda giyilen şeyler
Put on your warm clothes
Sıcak tutan giysilerini giy
söylenti
In scenedoğru olmayabilecek bir hikaye
I heard a rumor about him
Onun hakkında bir söylenti duydum
söylenti
doğruluğu kanıtlanmamış yayılan bilgi
I heard a rumor about the new project
Yeni proje hakkında bir söylenti duydum
cadı süpürgesi
In scenehikayelerde uçmak için kullanılan uzun sopa
The witch flew on a broomstick
Cadı süpürgesiyle uçtu
süpürge sapı
süpürge fırçasını tutmaya yarayan uzun sap
The witch flew on her broomstick
Cadı süpürge sapı üzerinde uçtu
süpürge
yerleri temizlemeye yarayan uzun saplı fırça
She used a broomstick to clean the floor
Yeri temizlemek için süpürge kullandı
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
In scenebir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
yargılamak
mahkemede suçlu olup olmadığına karar vermek için delilleri incelemek
They will try the suspect in court
Şüpheliyi mahkemede yargılayacaklar
denemek
bir şeyi yapmak için çaba harcamak
Please try to open the door
Lütfen kapıyı açmayı dene
denemek
bir şeyi yapmak için çaba göstermek
I will try to finish this
Bunu bitirmeyi deneyeceğim
kıyafet denemek
üzerine olup olmadığını anlamak için giymek
Can I try this shirt
Bu gömleği deneyebilir miyim
denenmiş
tecrübe ile iyi sonuç verdiği kanıtlanmış
This is a tried method
Bu denenmiş bir yöntemdir
kalmak
In scenevarlığını sürdürmek veya aynı durumda kalmak
He remained silent
Sessiz kaldı
kalmak
In scenebir yerde bulunmaya devam etmek
Please remain in your seats
Lütfen koltuklarınızda kalın
kalıntı
ölen bir kişinin bedeni veya parçası
The remains were found in the woods
Kalıntılar ormanda bulundu
kalmak
bir durumda varlığını sürdürmek
The temperature will remain the same
Sıcaklık aynı kalacak
ısırmak
In scenebir şeyi kesmek veya incitmek için dişleri kullanmak
Be careful, the dog might bite
Dikkat et, köpek ısırabilir
lokma
In scenehızlıca yenen küçük bir miktar yemek
I had a quick bite
Hızlıca bir şeyler atıştırdım
ısırık
bir hayvanın dişlerinden kaynaklanan yara
He has a dog bite on his leg
Bacağında bir köpek ısırığı var
zarar vermek
birine sıkıntı veya zarar getirmek
The economic crisis will bite citizens
Ekonomik kriz vatandaşlara zarar verecek
ısırmak
dişlerle bir şeyi kavramak
The dog wants to bite the toy
Köpek oyuncağı ısırmak istiyor
dişlemek
dişleri bir şeyin içine geçirmek
He tried to bite the pear
Armudu dişlemeye çalıştı
koparmak
diş yardımıyla parçalamak
He bit off a piece of bread
Ekmekten bir parça kopardı
ısırarak yaralamak
dişlerle birine zarar vermek
The dog can bite and injure you
Köpek seni ısırıp yaralayabilir
lokma
tek seferde yenen miktar
Take a small bite
Küçük bir lokma al
hafifçe ısırmak
oyun olsun diye dişlemek
The puppy likes to bite hands
Yavru köpek elleri hafifçe ısırmayı seviyor
keskinlik
soğuk veya acının yakıcı etkisi
The winter has a sharp bite
Kışın keskin bir etkisi var
ısırık
dişle koparılan parça
That apple has a bite
O elmanın bir ısırığı var
dişle tutmak
dişlerin arasında sabitlemek
The dog is biting the stick
Köpek sopayı dişleriyle tutuyor
kat
In scenebir binanın katı veya seviyesi
I live on the third floor
Üçüncü katta yaşıyorum
zemin
bir odanın alt kısmı
Please sit on the floor
Lütfen zemine oturun
şoke etmek
birini çok şaşırtmak
The news floored him
Haber onu şoke etti
söz hakkı
bir toplantıda veya oturumda konuşma izni
The chairperson gave her the floor
Başkan ona söz hakkı verdi
zemin
bir odada üzerinde yürüdüğünüz yüzey
Please clean the floor
Lütfen zemini temizleyin
düzgünce
In scenedoğru bir şekilde
Please close the door properly
Lütfen kapıyı düzgünce kapat
düzgünce
doğru ve uygun bir şekilde
Please close the door properly
Lütfen kapıyı düzgünce kapat
kahkaha
In scenegülme eylemi
I heard laughter coming from the kitchen
Mutfaktan gelen kahkahaları duydum
kahkaha
gülme eylemi veya çıkardığı ses
The room was filled with laughter
Oda kahkahalarla doluydu
gizli
In scenebaşkaları tarafından bilinmeyen
I have a secret plan
Gizli bir planım var
sır
In scenebaşkalarına söylemediğiniz bilgi
I have a secret to tell you
Sana söyleyecek bir sırrım var
şekil değiştirme
In scenefiziksel biçimi değiştirme eylemi
The creature used shape shifting to become a bird
Yaratık kuşa dönüşmek için şekil değiştirme kullandı
seçmek
In sceneseçenekler arasından karar vermek
Choose a color
Bir renk seç
seçmek
bir grup arasından birini tercih etmek
You can choose any book you like
İstediğin herhangi bir kitabı seçebilirsin
tercih etmek
bir şeyi diğerine üstün tutma eylemi
I choose to stay home
Evde kalmayı tercih ediyorum
seçmek
seçenekler arasından birini almak
You can choose a color
Bir renk seçebilirsin
seçilmiş
grup içinden ayrılmış olan
This is the chosen winner
Bu seçilmiş kazanan
dönüştürmek
In scenebiçim veya görünüş bakımından tamamen değiştirmek
The caterpillar transforms into a butterfly
Tırtıl bir kelebeğe dönüşür
tekrar
In scenebir kez daha
Please try again
Lütfen tekrar dene
caydırmak
In scenebirini bir şey yapmaktan vazgeçirmeye çalışmak
I tried to discourage him from quitting his job
Onu işten ayrılmaktan vazgeçirmeye çalıştım
baykuşhane
In scenebaykuşların tutulduğu yer
The wizard visited the owlery to send a letter
Büyücü mektup göndermek için baykuşhaneyi ziyaret etti
yüzmek
In scenevücudunu kullanarak suyun içinde hareket etmek
I like to swim
Yüzmeyi severim
yüzme
yüzme eylemi
I go for a swim
Yüzmeye giderim
yüzmek
vücudunu kullanarak suyun içinde ilerlemek
I swim in the pool
Havuzda yüzüyorum
başarmak
bir işte ayakta kalmak veya başarılı olmak
The new business will swim
Yeni iş başarılı olacak
yüzmek
vücudunu kullanarak suda hareket etme eylemi
I like to swim in the sea
Denizde yüzmeyi severim
yüzmek
vücudu kullanarak suyun içinde hareket etme eylemi
I like to swim in the sea
Denizde yüzmeyi severim
açık
In scenegörülmesi veya anlaşılması kolay
The answer is obvious
Cevap açık
varlık
In scenebirinin veya bir şeyin yakınında olma durumu
His presence calmed me down
Onun varlığı beni sakinleştirdi
varlık
bir yerde bulunma durumu
I felt his presence in the room
Odanın içinde onun varlığını hissettim
varlık
internet ortamında görünür olma durumu
She has a strong online presence
Onun güçlü bir çevrimiçi varlığı var
hiç kimse
In scenehiçbir insan
Nobody is home
Evde hiç kimse yok
önemsiz kimse
hiçbir önemi olmayan kişi
He felt like a nobody
Kendini önemsiz biri gibi hissetti
hiç kimse
hiçbir insan
Nobody was in the room
Odada hiç kimse yoktu
önemsiz biri
önemli veya etkili olmayan kişi
He felt like a nobody at school
Okulda kendini önemsiz biri gibi hissediyordu
önce
In sceneşimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
önce
şimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
düşünce
In scenezihinden geçen fikir veya inanış
He had a strange thought
Aklına tuhaf bir düşünce geldi
düşünme
dikkatli bir şekilde düşünme eylemi
He was lost in thought
Düşüncelere dalmıştı
bahsetmek
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
He thought to mention the new plan
O yeni plandan bahsetmeyi düşündü
düşünmek
bir konu hakkında görüşe sahip olmak
I thought you were busy
Meşgul olduğunu düşünmüştüm
değiştirmek
In scenebir şeyin biçimini veya özelliklerini değiştirmek
He modified the car to go faster
Arabayı daha hızlı gitmesi için değiştirdi
değiştirmek
bir şeyi küçük ölçüde değiştirmek
We need to modify the plan
Planı değiştirmemiz gerekiyor
değiştirmek
bir şeyde değişiklik yapmak
We need to modify our plans
Planlarımızı değiştirmemiz gerekiyor
bağışlamak
In scenekarşılık beklemeden bir kişiye veya kuruma para ya da eşya vermek
They donate money to the hospital
Hastaneye para bağışlıyorlar
bağış yapmak
özellikle yardım amacıyla bir şeyi ücretsiz vermek
I want to donate some money
Biraz para bağışlamak istiyorum
koşmak
In sceneyürümekten daha hızlı hareket etmek
I run every morning
Her sabah koşarım
yönetmek
bir işin veya kurumun başında olmak
She runs a small business
Küçük bir işletme yönetiyor
sürmek
bir şeyin belirli bir süre devam etmesi
The play runs for two hours
Oyun iki saat sürüyor
öğretme
In scenebir şeyi nasıl yapıldığını gösterme veya açıklama eylemi
Teaching requires patience
Öğretme sabır gerektirir
ortak salon
In scenebir gruptaki herkesin kullandığı oda
We gathered in the common room to study together
Birlikte ders çalışmak için ortak salonda toplandık
dinlenme odası
bir binada dinlenmek için kullanılan ortak alan
We relaxed in the common room
Ortak odada dinlendik
ortak salon
bir okulda veya binada herkesin kullanabileceği oda
The students gathered in the common room
Öğrenciler ortak salonda toplandı
özellikle
In scenenormalden daha fazla
I am not particularly hungry
Özellikle aç değilim
iç
In sceneiçte bulunan veya zihinle ilgili olan
She has a strong inner peace
Onun güçlü bir iç huzuru var
akşam yemeği
günün ana akşam öğünü
We will have dinner at seven
Saat yedide akşam yemeği yiyeceğiz
görünmezlik
In scenegörülememe durumu
The superhero has the power of invisibility
Süper kahraman görünmezlik gücüne sahip
devam etmek
In scenebir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
uzatmak
bir konuyu sıkıcı olacak şekilde uzun uzun anlatmak
He likes to go on about his job
İşi hakkında uzun uzun konuşmayı sever
yayınlanmak
radyo veya televizyonda gösterilmek
The show will go on tonight
Gösteri bu gece yayınlanacak
çıkmak
biriyle romantik bir randevuya gitmek
Are you going on a date tonight
Bu gece bir randevuya mı çıkıyorsun
binmek
lunaparktaki bir eğlence aracına binmek
Let us go on the roller coaster
Hız trenine binelim
başlamak
bir işe veya geziye başlamak
It is time to go on our trip
Gezimize başlama zamanı
girmek
dijital bir platforma erişmek
I often go on social media
Sık sık sosyal medyaya girerim
bozulmak
düzgün çalışmayı bırakmak
The machine went on suddenly
Makine aniden bozuldu
randevuya çıkmak
romantik bir partnerle buluşmak
They will go on a date tonight
Bu akşam randevuya çıkacaklar
eklenmek
bir şeyin üzerine yerleştirilmesi veya bir bütüne dahil edilmesi
These labels go on the boxes
Bu etiketler kutuların üzerine konur
yaklaşıyor olmak
belirli bir yaşa gelmek üzere olmak
She is going on twenty
Yirmi yaşına yaklaşıyor
harcanmak
para veya zamanın bir şey için kullanılması
Most of my money goes on rent
Paramın çoğu kiraya harcanıyor
dırdır etmek
bir şey hakkında rahatsız edici şekilde uzun süre konuşmak
He keeps going on about his problems
Sürekli sorunları hakkında dırdır ediyor
flört etmek
biriyle romantik bir şekilde buluşmaya gitmek
They have been going on dates lately
Son zamanlarda flört ediyorlar
katılmak
bir gezi veya etkinliğe iştirak etmek
Are you going on the tour
Tura katılıyor musun
yer almak
bir faaliyetin parçası olmak
Many people went on the protest
Protestoda birçok kişi yer aldı
sahneye çıkmak
bir gösteri veya etkinlikte görünmek
The band will go on at nine
Grup saat dokuzda sahneye çıkacak
kullanmaya başlamak
düzenli olarak ilaç almaya başlamak
The doctor told me to go on this medication
Doktor bu ilacı kullanmaya başlamamı söyledi
dahil olmak
bir aktiviteye veya geziye katılmak
We decided to go on the trip together
Geziye birlikte dahil olmaya karar verdik
iştirak etmek
bir organizasyon veya etkinliğe katılmak
She will go on the marathon next week
Gelecek hafta maratona iştirak edecek
konuşup durmak
bir konu hakkında uzun süre konuşmak
Don't go on about it anymore
Artık bu konuda konuşup durma
devamlı konuşmak
hiç durmadan uzun süre konuşmaya devam etmek
She went on for an hour about the movie
Film hakkında bir saat devamlı konuştu
tekrar tekrar anlatmak
bir şeyi sürekli yineleyerek konuşmak
He went on about his childhood again
Çocukluğunu tekrar tekrar anlattı
devam etmek
bir işi veya etkinliği sürdürmek
We must go on with our work
İşimizi devam ettirmeliyiz
aciz
In scenebir şeyi yapma gücü veya yeteneği olmayan
He is incapable of lying
Yalan söyleyemez
sonuç
In scenebir eylemin sonucunda meydana gelen durum
Every action has a consequence
Her eylemin bir sonucu vardır
önem
bir şeyin değeri veya ağırlığı
The decision is of great consequence
Bu karar büyük önem taşıyor
ceza
yanlış bir davranışın sonucunda verilen karşılık
He faced the consequence of his actions
Yaptıklarının cezasını çekti
bir yerde
In scenebelirlenmemiş veya bilinmeyen bir yer
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yere bıraktım
bir yer
bilinmeyen veya belirtilmemiş bir konum
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
bir yer
bilinmeyen veya belirtilmemiş bir mekan
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
infaz
In scenebirinin ceza veya cinayet yoluyla öldürülmesi
The criminal faced execution
Suçlu infazla karşı karşıya kaldı
uygulama
bir planın veya görevin yerine getirilmesi
The execution of the plan was perfect
Planın uygulanması mükemmeldi
tıklatmak
In scenebir şeye hafifçe ve art arda vurmak
Tap the glass gently
Cama hafifçe vurun
tap dansı
özel ayakkabılarla yapılan bir dans türü
She likes tap dance
Tap dansını seviyor
musluk
suyun akışını kontrol eden düzenek
Turn off the tap please
Lütfen musluğu kapat
seçmek
birini belirli bir iş veya görev için seçmek
They tapped her to lead the project
Projenin başına onu seçtiler
telefonu dinlemek
birinin özel telefon görüşmelerini gizlice dinlemek
The detective tapped the criminal's phone
Dedektif suçlunun telefonunu dinledi
sıkılmak
In scenebir şeyi çok uzun süre yaptıktan sonra ilgisini kaybetmek
I never tire of this song
Bu şarkıdan asla sıkılmam
bıkmak
bir şeyi çok fazla yaptığın için ona olan ilgini kaybetmek
I tire of this repetitive work
Bu tekrarlayan işten bıkıyorum
usanmak
uzun süre yaptıktan sonra bir şeyden sıkılmaya veya rahatsız olmaya başlamak
We finally tired of the constant noise
Sürekli gürültüden nihayet usandık
hevesi kaçmak
uzun süre uğraştıktan sonra bir şeyi sevmeyi bırakmak
She tired of playing the game
Oyunu oynamaktan hevesi kaçtı
öldürmek
In scenebir canlının yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
kırıp geçirmek
bir gösteride çok komik veya popüler olmak
The comedian killed the audience
Komedyen seyirciyi kırıp geçirdi
durdurmak
bir süreci veya çalışmayı sona erdirmek
The company killed the project
Şirket projeyi durdurdu
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am killing for a slice of pizza
Bir dilim pizzayı çok istiyorum
mahvetmek
birini çok üzmek veya huzursuz etmek
The long waiting is killing me
Uzun süre beklemek beni mahvediyor
öldürmek
bir insanın veya hayvanın yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
katılmak
In scenebir grubun parçası olmak
I want to join the club
Kulübe katılmak istiyorum
eşlik etmek
In scenebirinin yanına gitmek
Join us for lunch
Öğle yemeği için bize katılın
evlendirmek
evlilik yoluyla birleştirmek
The priest joined them in marriage
Rahip onları evlilikle birleştirdi
birleştirmek
iki şeyi birbirine bağlamak
Please join these two pieces of rope
Lütfen bu iki ip parçasını birleştirin
söz hakkı
In scenekarar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
söylemek
In scenebir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
ünlem
birinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
fikrini belirtmek
bir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
kabul etmek
bir şeyi onayladığını ifade etmek
She says yes to the plan
Planı kabul ediyor
örneğin
kaba bir tahmin belirtirken kullanılan söz
Let us say we leave at five
Örneğin saat beşte çıkalım
bahse girmek
biriyle iddiaya tutuşmak
I say they will win
Onların kazanacağına bahse girerim
söylemek
birine sözlerini iletmek
Tell her I am ready
Hazır olduğumu ona söyle
ifade etmek
bir duyguyu kelimelerle anlatmak
Words cannot express my joy
Kelimeler neşemi ifade edemez
dile getirmek
sözle veya yazıyla aktarmak
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
göstermek
bilgi veya rakam belirtmek
The sign says stop
Tabela durmayı gösteriyor
bahsetmek
bir konudan söz etmek
They mentioned the accident
Kazadan bahsettiler
söz hakkı
görüş bildirme yetkisi
You have a say here
Burada söz hakkın var
demek
kelimeleri sesli olarak kullanmak
What did you say
Ne dedin
konuşmak
iletişim kurmak için kelimeler kullanmak
He spoke to his friend
Arkadaşıyla konuştu
belirtmek
kesin veya resmi şekilde konuşmak
The law states that clearly
Kanun bunu net şekilde belirtiyor
öne sürmek
bir düşünceyi veya inancı belirtmek
She says he is honest
Onun dürüst olduğunu öne sürüyor
önermek
bir fikir veya plan sunmak
I suggest we wait
Beklememizi öneriyorum
sohbet etmek
bir konu hakkında konuşmak
We were just talking
Sadece sohbet ediyorduk
başını derde sokmak
In scenebirinin zor veya sıkıntılı bir duruma düşmesine sebep olmak
You will get into trouble for doing that
Bunu yaptığın için başın derde girecek
utangaç
In scenebaşkalarının yanında kendini rahatsız hisseden
She is a shy girl
O utangaç bir kız
biraz altında
bir sayı veya miktarın hemen altında
It is just shy of ten dollars
On doların biraz altında
utangaç
başkalarıyla konuşmaktan çekinen ve rahatsız olan
The shy student did not answer
Utangaç öğrenci cevap vermedi
an
In sceneçok kısa bir zaman dilimi
Wait a moment
Bir an bekle
an
çok kısa süre
It happened in a moment
Bir anda oldu
an
çok kısa bir zaman dilimi
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
kısa süre
az bir zaman aralığı
It took a short moment
Kısa bir süre aldı
şu an
şimdiki zaman dilimi
I am busy at the moment
Şu anda meşgulüm
neyse ki
In sceneiyi bir şans eseri
Luckily, I found my keys
Neyse ki anahtarlarımı buldum
neyse ki
iyi bir şansın sonucu olarak
Luckily I found my keys
Neyse ki anahtarlarımı buldum
şans eseri
iyi bir tesadüf neticesinde
Luckily I arrived on time
Şans eseri vaktinde vardım
yaramazlık
In sceneşaka amaçlı yapılan kötü davranış
The children are getting into mischief
Çocuklar yaramazlık yapıyor
yerini bulmak
In scenebir şeyin nerede olduğunu keşfetmek
I cannot locate my keys
Anahtarlarımın yerini bulamıyorum
yerleşmek
belirli bir yerde bulunmak
The company is located in London
Şirket Londra'da yer alıyor
engebeli
In sceneyüzeyi düzgün olmayan
The road is very bumpy
Yol çok engebeli
mantıklı olmak
In scenemakul veya anlaşılır olmak
This does not make sense
Bu mantıklı değil
mantıklı olmak
mantıklı veya anlaşılır olmak
What you are saying makes sense
Söylediklerin mantıklı
seçim
In sceneiki veya daha fazla olasılık arasından tercih yapma durumu
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
bir şeyi seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçkin
çok iyi kalitede olan
We were served choice wine
Bize seçkin bir şarap ikram edildi
seçim
birinin en çok tercih ettiği şey
This blue dress is my choice
Bu mavi elbise benim seçimim
eğilmek
In scenesaygı göstermek için başı veya vücudu öne eğmek
He bowed to the king
Krala eğildi
fiyonk
In scenesüsleme için kullanılan kurdele düğümü
She wore a red bow
Kırmızı bir fiyonk taktı
baş
bir geminin veya teknenin ön kısmı
The sailors stood at the bow
Denizciler geminin başında durdular
yay
ok atmak için kullanılan araç
He uses a bow and arrow
Yay ve ok kullanır
pruva
geminin veya teknenin ön kısmı
The crew stood at the bow
Mürettebat pruvada duruyordu
bu yüzden
In scenebu sebeple
It rained, therefore the game was cancelled
Yağmur yağdı, bu yüzden maç iptal edildi
bu nedenle
o sebepten dolayı
It was raining therefore I took an umbrella
Yağmur yağıyordu bu nedenle şemsiye aldım
form
In scenedoldurulması gereken boşlukları olan kağıt
Fill out this form
Bu formu doldurun
şekil
In scenebir şeyin görünür yapısı
The ice took a strange form
Buz garip bir şekil aldı
oluşturmak
In scenebir şeyi meydana getirmek veya yapmak
They will form a committee
Onlar bir komite oluşturacak
biçim
bir şeyin türü veya çeşidi
Ice is a form of water
Buz bir su biçimidir
form
fiziksel veya zihinsel olarak iyi olma durumu
The athlete is in excellent form
Sporcu mükemmel bir formda
kavga
In sceneiki kişi arasındaki fiziksel veya sözlü çatışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
tarz
bir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
Her fight is very unique
Onun tarzı çok özgün
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
mücadele etmek
bir şeyi durdurmak veya engellemek için çok çabalamak
We must fight the disease
Hastalıkla mücadele etmeliyiz
tartışmak
biriyle öfkeli bir anlaşmazlık yaşamak
They often fight about money
Para konusunda sık sık tartışırlar
kavga
insanlar arasındaki öfkeli anlaşmazlık
I heard a fight in the street
Sokakta bir kavga duydum
savaşmak
bir kavgada veya savaşta yer almak
Soldiers fight to protect their country
Askerler ülkelerini korumak için savaşırlar
mücadele etmek
resmi bir yarışmaya veya kampanyaya katılmak
They will fight for the title
Unvan için mücadele edecekler
çabalamak
zor bir şeyi yapmak için büyük gayret göstermek
She had to fight to finish her work
İşi bitirmek için çabalaması gerekti
karşı koymak
bir şeyi durdurmak veya değiştirmek için çok uğraşmak
We must fight against climate change
İklim değişikliğine karşı koymalıyız
pire
In sceneısıran ve zıplayan küçük bir böcek
The dog has fleas
Köpeğin pireleri var
hissetmek
In scenefiziksel veya duygusal bir duyuya sahip olmak
I feel very tired
Çok yorgun hissediyorum
düşünmek
In scenebir şeyin olduğuna dair inanca sahip olmak
I feel that you are right
Haklı olduğunu düşünüyorum
endişeli
kendine güvenmeyen veya emin olamayan his
I feel anxious about the test
Sınav hakkında endişeli hissediyorum
hatırlatmak
birine bir şeyi anımsatmak
This song makes me feel my childhood
Bu şarkı bana çocukluğumu hatırlatıyor
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
She felt her mistake to everyone
O hatasını herkese itiraf etti
hissetmek
fiziksel veya duygusal bir duyguya sahip olmak
I feel happy today
Bugün mutlu hissediyorum
minnettar olmak
çok şanslı veya müteşekkir hissetmek
I feel grateful for your help
Yardımın için minnettar hissediyorum
sezgi
bir şeyi düşünmeden anlama yeteneği
She has a feel for music
Onun müzik için bir sezgisi var
hava
bir şeyin genel karakteri veya atmosferi
The room has a cozy feel
Odanın rahat bir havası var
sezmek
bir şeyin doğasını anlamak
I could feel his anger
Onun öfkesini sezebiliyordum
düşünmek
bir fikir veya tutuma sahip olmak
I feel that we should go
Gitmemiz gerektiğini düşünüyorum
minnettar
In sceneşükran duyan veya teşekkür eden
I am grateful for your help
Yardımın için minnettarım
kaşımak
In scenekaşıntıyı gidermek için vücudun bir yerini tırnaklarla ovmak
Do not scratch your arm
Kolunu kaşıma
para
nakit para
He needs some scratch to buy a new car
Yeni bir araba almak için biraz paraya ihtiyacı var
çizip çıkarmak
bir şeyi listeden silmek veya iptal etmek
Please scratch that name from the list
Lütfen o ismi listeden çizip çıkar
çok yetenekli
bir spor dalında çok yüksek beceri seviyesine sahip
He is a scratch golfer
O çok yetenekli bir golfçü
çizik
yüzeyde oluşan küçük iz veya yarık
There is a scratch on my car
Arabamda bir çizik var
sıyrık
ciltte oluşan hafif yüzeysel yara
I have a scratch on my arm
Kolumda bir sıyrık var
başlangıç
bir şeyin en başı
We started from scratch
Sıfırdan başladık
sıfır noktası
yardım almadan veya hazırlıksız başlanan ilk nokta
He built the house from scratch
Evi sıfırdan inşa etti
omurga
In scenesırtımızda bulunan kemik sütunu
The spine protects the spinal cord
Omurga omuriliği korur
Flobber kurdu
In sceneHarry Potter serisinde geçen hayali solucan benzeri büyülü yaratık
The Flobberworm is not a very exciting creature
Flobber kurdu çok heyecan verici bir yaratık değildir
neredeyse hiç
In scenehemen hemen hiç
There was scarcely anyone there
Orada neredeyse hiç kimse yoktu
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
konuşabilmek
In scenekonuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşma
bir konu üzerine yapılan resmi sözlü sunum
She gave a short talk about history
Tarih hakkında kısa bir konuşma yaptı
konuşmak
bir konu hakkında karşılıklı konuşmak
They need to talk about their plans
Planları hakkında konuşmaları gerekiyor