

The Godfather
About
Don Vito Corleone’nin yönettiği güçlü bir İtalyan mafya ailesinin, New York’un yeraltı dünyasındaki hakimiyetini ve aile içi bağlarını koruma çabasını konu alıyor. Bu süreçte, ailenin işlerine uzak durmaya çalışan en küçük oğul Michael’ın, kaçınılmaz bir şekilde suç dünyasının içine çekilerek yaşadığı büyük dönüşüm anlatılıyor.
Words & meanings
965 words
CEFR level
eroin
In scenemorfinden üretilen güçlü ve yasa dışı bir uyuşturucu
Heroin is a dangerous drug
Eroin tehlikeli bir uyuşturucudur
eroin
güçlü ve bağımlılık yapan yasadışı bir uyuşturucu
Heroin is a dangerous and illegal drug
Eroin tehlikeli ve yasadışı bir uyuşturucudur
ödeme çeki
In scenebanka aracılığıyla para transferini sağlayan belge
He signed the cheque
Ödeme çekini imzaladı
çek
bankaya ödeme talimatı veren yazılı belge
I paid the bill by cheque
Faturayı çekle ödedim
karışmak
In sceneistenmediği halde bir olayın içine girmek
I don't want to interfere in your private life
Özel hayatına karışmak istemiyorum
burnunu sokmak
In sceneistenmediği halde başkasının işlerine karışmak
Stop interfering in things that don't concern you
Seni ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokmayı bırak
müdahale etmek
istenmediği halde bir duruma karışmak
Please do not interfere in my work
Lütfen işime müdahale etme
karışmak
başkalarının işine rahatsız edici bir şekilde dahil olmak
Please do not interfere in my private affairs
Lütfen özel işlerime karışma
hafta sonu tatili
In sceneCuma akşamından pazar gecesine kadar olan zaman
We are going on a trip for the weekend
Hafta sonu tatili için bir geziye çıkıyoruz
hafta sonu
cumartesi ve pazar günleri
I will go to the park this weekend
Bu hafta sonu parka gideceğim
hafta sonu
cuma akşamından pazar akşamına kadar olan zaman dilimi
I like to relax on the weekend
Hafta sonu dinlenmeyi severim
hafta sonu
haftanın sonunda gelen cumartesi ve pazar günleri
We go to the park on the weekend
Hafta sonu parka gideriz
hafta sonu
iş haftasının bitimindeki iki günlük dinlenme süresi
I do not work on the weekend
Hafta sonu çalışmam
asabi kişi
In sceneçabuk öfkelenen kimse
He is such a hothead
O çok asabi biri
dahil olmak
In scenebir şeye katılmak veya bir sürecin parçası olmak
I want to get involved in the project
Projeye dahil olmak istiyorum
dahil olmak
bir durumu değiştirmek için bir olaya karışmak
She decided to get involved in the local charity project
Yerel yardım projesine dahil olmaya karar verdi
gizlice çıkmak
In scenebir yerden veya durumdan sessizce veya gizlice ayrılmak
I slipped out of the room
Odadan gizlice çıktım
fark ettirmeden çıkmak
bir yerden kimseye fark ettirmeden ayrılmak
He slipped out of the room quietly
Odadan sessizce çıktı
gündeme gelmek
In scenebir konunun konuşulmaya başlanması
The issue came up in our meeting
Konu toplantımızda gündeme geldi
yaklaşmak
yakında gerçekleşecek olmak
A holiday is coming up
Bir tatil yaklaşıyor
gündeme gelmek
bir konudan bahsedilmeye başlanması
The topic came up again
Konu tekrar gündeme geldi
yukarı çıkmak
yukarıya doğru hareket etmek
He came up the stairs
Merdivenlerden yukarı çıktı
ortaya çıkmak
beklenmedik bir durumun oluşması
A problem came up
Bir sorun çıktı
yetersiz kalmak
bir şeyin eksik veya yeterli olmaması
We came up short on money for the trip
Gezi için paramız yetersiz kaldı
ortaya çıkmak
beklenmedik bir şekilde bahsedilmek veya meydana gelmek
A new problem came up today
Bugün yeni bir sorun ortaya çıktı
yükselmek
güneş veya gelgit gibi yukarı doğru hareket etmek
The sun comes up early in summer
Yazın güneş erken yükselir
yukarı gelmek
özellikle güneyden bir yere seyahat etmek
They are coming up to visit us
Bizi ziyarete yukarı geliyorlar
gündeme gelmek
bir konunun konuşulmaya başlanması
This topic will come up in the meeting
Bu konu toplantıda gündeme gelecek
yanına gelmek
birinin olduğu yere doğru ilerlemek
Please come up to my office
Lütfen ofisime gel
hazırlanmak
bir şeyin yakın zamanda servise sunulması
The food will come up in a minute
Yemek birazdan hazırlanacak
yaklaşmak
yakın bir zamanda gerçekleşecek olmak
The final match is coming up soon
Final maçı yaklaşıyor
yukarı çıkmak
yüksek bir yere doğru hareket etmek
Come up and see my room
Yukarı gel ve odamı gör
ortaya çıkmak
beklenmedik bir şekilde meydana gelmek
An error came up on the screen
Ekranda bir hata ortaya çıktı
ikna etmek
In scenebirini bir şeye inanmaya veya bir şeyi yapmaya razı etmek
I tried to convince him to come
Onu gelmeye ikna etmeye çalıştım
ikna etmek
birini bir şeyin doğruluğuna inandırmak
I convinced him to come
Onu gelmeye ikna ettim
ikna etmek
birini bir şey yapmaya razı etmek
I convinced him to join us
Onu bize katılması için ikna ettim
harika
In sceneçok iyi veya etkileyici
You did a terrific job
Harika bir iş çıkardın
bırakmak
In scenetutulan veya hapsedilen birini veya bir şeyi serbest bırakmak
He let the bird go
O kuşu serbest bıraktı
gitti
bir yerden başka bir yere gitmek
He went to the store
Mağazaya gitti
hale gelmek
bir durumdan başka bir duruma geçmek
The milk went bad
Süt bozuldu
inmek
daha düşük bir konuma veya seviyeye hareket etmek
The elevator went down
Asansör aşağı indi
gitti
bir yerden başka bir yere hareket etmek
I went to school
Okula gittim
yukarı gitti
daha yüksek bir yere veya seviyeye hareket etmek
Prices went up
Fiyatlar yukarı gitti
kesin
In scenedeğiştirilemez olan
This is my final decision
Bu benim kesin kararım
son
sonunda olan veya gerçekleşen
This is the final chapter
Bu son bölümdür
final
bir dersin sonunda yapılan sınav
I have a final tomorrow
Yarın bir final sınavım var
final
bir yarışmadaki son oyun veya maç
They reached the final of the tournament
Turnuvanın finaline ulaştılar
son söz
bir konuda karar verme yetkisi
The manager has the final say on hiring
İşe alım konusunda son söz yöneticiye aittir
üst kat
In scenezemin katın üzerindeki kat
My bedroom is upstairs
Yatak odam üst katta
ponpon kız
In scenespor etkinliklerinde tezahüratı yöneten kişi
She is a cheerleader at her school
O, okulunun ponpon kızlarından biri
amigo
spor müsabakalarında tezahürata öncülük eden kişi
The cheerleader is waving her pom poms
Amigo ponponlarını sallıyor
güçlü
In scenebüyük bir güce veya kuvvete sahip olan
He is a strong man
O güçlü bir adamdır
güçlü
In sceneyüksek beceri veya yeteneğe sahip olma
She is a strong candidate for the job
O iş için güçlü bir aday
keskin
tadı veya etkisi yoğun olan
The coffee has a strong taste
Kahvenin keskin bir tadı var
ikna edici
insanları inandırmada çok etkili olan
She made a strong argument
Güçlü bir argüman sundu
ünlü
In scenebirçok kişi tarafından tanınan
He is a famous singer
O ünlü bir şarkıcıdır
cesaret
In scenezor veya korkutucu bir şeyi yapma yeteneği
I don't have the nerve to do it
Bunu yapacak cesaretim yok
sinir
vücudun hisleri ve mesajları taşıyan iplik benzeri parçası
This nerve goes to the brain
Bu sinir beyne gider
sinir
vücutta hisleri ve mesajları taşıyan iplik benzeri kısım
He damaged a nerve in his leg
Bacağındaki bir siniri zedeledi
gerginlik
endişe veya huzursuzluk hissi
She felt a lot of nerve before the performance
Performans öncesinde çok gerginlik hissetti
cüret
kaba veya hadsiz davranış
He had the nerve to walk out while I was talking
Ben konuşurken çıkıp gitme cüretini gösterdi
soğukkanlılık
sakin kalma ve öfkelenmeme yeteneği
He kept his nerve during the crisis
Kriz anında soğukkanlılığını korudu
birkaç
In sceneaz sayıda olan
I will be back in a couple of minutes
Birkaç dakika içinde geri geleceğim
gücendirmek
In scenekaba bir davranışla birini üzmek veya kızdırmak
I did not mean to offend you
Seni gücendirmek istemedim
gücendirmek
kaba bir davranışla birini üzmek veya kızdırmak
I did not mean to offend you
Seni gücendirmek istemedim
orkestra şefi
In scenemüzik grubunu yöneten kişi
The bandleader directed the concert
Orkestra şefi konseri yönetti
insafsız
In sceneçok kaba veya nazik olmayan bir kişi
Stop being such a bastard
Bu kadar insafsız olmayı bırak
çalışkan kişi
çok sıkı ve yorulmadan çalışan kimse
He is a hard working bastard
O çok çalışkan biridir
evlilik dışı çocuk
evli olmayan ebeveynlerden dünyaya gelen çocuk
The child was born a bastard
Çocuk evlilik dışı doğmuştu
pislik
çok sevimsiz veya kötü niyetli kişi
He is a real bastard
O tam bir pislik
birey
In scenetek bir kişi veya şey
Every individual needs space
Her bireyin alana ihtiyacı vardır
birey
tek bir kişi veya şey
Every individual has rights
Her bireyin hakları vardır
birey
tek bir insan
Every individual has rights
Her bireyin hakları vardır
tek
başka şeylerden ayrı olan
Each part is individual
Her parça ayrıdır
dolar
In sceneABD ve bazı diğer ülkelerin temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
dolar
In sceneABD ve bazı ülkelerde kullanılan temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
damat
In sceneevlenen erkek
The groom looked very happy
Damat çok mutlu görünüyordu
bakım yapmak
bir kişiyi veya hayvanı temiz ve düzenli hale getirmek
She groomed her horse
Atının bakımını yaptı
yetiştirmek
birini bir görev veya iş için hazırlamak
The manager is grooming her for the position
Müdür onu pozisyon için yetiştiriyor
damat
evlenmek üzere olan veya yeni evlenmiş erkek
The groom wore a black suit
Damat siyah bir takım elbise giydi
damat
evlenen erkek
The groom is wearing a suit
Damat takım elbise giyiyor
kral
In scenebağımsız bir ülkenin erkek hükümdarı
The king lives in a large palace
Kral büyük bir sarayda yaşıyor
şah
satranç oyunundaki en önemli taş
You must protect your king
Şahını korumalısın
kral
belirli bir alanda en başarılı veya güçlü kişi olarak görülen kimse
He is the king of pop music
O pop müziğin kralıdır
rica etmek
In scenebir şey istemek
I ask for a pen
Bir kalem rica ediyorum
sormak
In scenebirine soru yöneltmek
I need to ask a question
Bir soru sormam gerekiyor
istemek
bir şeyi yapmayı planlamak
I ask to do this task
Bu görevi yapmayı istiyorum
belirtmek
bir görüşü ifade etmek
You should ask your opinion clearly
Görüşünü açıkça belirtmelisin
sormak
bir şeyi öğrenmek için soru sormak
Please ask him about the time
Lütfen ona zamanı sor
bilgi istemek
bir konuda bilgi talep etmek
I ask for the latest report
Son rapor hakkında bilgi istiyorum
belirmek
In scenegörünür hale gelmek veya görülmek
A ghost appeared in the room
Odada bir hayalet belirdi
rol almak
In scenebir oyunda filmde veya gösteride yer almak
She will appear in the new movie
O yeni filmde rol alacak
görünmek
belli bir izlenim vermek
He appears to be tired
Yorgun görünüyor
düz
In sceneeğrisi veya bükümü olmayan
Draw a straight line
Düz bir çizgi çiz
dürüst
doğrudan ve doğru sözlü
Give me a straight answer
Bana dürüst bir cevap ver
heteroseksüel
karşı cinse cinsel ilgi duyan
He is straight
O heteroseksüel
aralıksız
durmadan veya ara vermeden
I worked for three hours straight
Üç saat aralıksız çalıştım
dümdüz
yön değiştirmeden veya durmadan ilerleyen
Go straight to your home
Evine dümdüz git
Görüşürüz
In scenebirine veda ederken kullanılan ifade
See you tomorrow
Yarın görüşürüz
dökül
In scenegizli bir bilgiyi açıklamak
Come on spill it
Hadi dökül bakalım
yanlış
In scenedoğru olmayan veya gerçek dışı
This statement is false
Bu ifade yanlıştır
sahte
gerçek olmayan
She used a false passport
Sahte bir pasaport kullandı
ödemek
In scenebir şey için para vermek
I have to pay the bill
Faturayı ödemem gerekiyor
işe yaramak
iyi bir sonuç veya avantaj getirmek
Honesty will pay in the end
Dürüstlük sonunda işe yarayacak
göstermek
bir şeye dikkat veya saygı yöneltmek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
kazançlı olmak
zaman veya çaba harcamaya değmek
It pays to arrive on time
Zamanında gelmek kazançlıdır
ödemek
yapılan işin karşılığında para vermek
They pay the workers every week
İşçilere her hafta ödeme yaparlar
ücretli
yapılan iş karşılığında parası verilmiş
This is a paid position
Bu ücretli bir pozisyon
ücret
yapılan iş için verilen para
He received his pay yesterday
Ücretini dün aldı
dikkat etmek
birine veya bir şeye özen göstermek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
para kazanmak
yapılan iş karşılığında para elde etmek
This job pays well
Bu iş iyi para kazandırıyor
maaş
bir işte çalışmanın karşılığı olarak alınan para
My pay is deposited monthly
Maaşım her ay yatıyor
borcu ödemek
birine olan borcu geri vermek
I need to pay my credit card debt
Kredi kartı borcumu ödemem gerekiyor
cezasını çekmek
yapılan yanlışın kötü sonucunu yaşamak
You will pay for what you did
Yaptığının cezasını çekeceksin
kusursuz
In scenehiçbir hatası veya kusuru olmayan
This diamond is perfect
Bu elmas kusursuz
mükemmel
In scenebir amaç için tam olarak uygun olan
It is a perfect day for a walk
Yürüyüş için mükemmel bir gün
mükemmelleştirmek
bir şeyi kusursuz hale getirmek
She wants to perfect her skills
Becerilerini mükemmelleştirmek istiyor
tam puan
okul çalışması için verilen en yüksek not
She got a perfect on her history exam
Tarih sınavından tam puan aldı
bahane
bir hatayı açıklamak için öne sürülen neden
That is just a perfect for being late
Bu geç kalmak için sadece bir bahane
bir gece kalmak
In scenebirinin evinde geceyi geçirmek
Can I sleep over at your house?
Senin evinde kalabilir miyim?
sonrasında
In scenebahsedilen zamandan sonra
He left later
O daha sonra ayrıldı
daha geç
beklenen zamandan sonra gerçekleşen
He arrived later than usual
Normalden daha geç geldi
yakın zamanda
çok uzun zaman önce olmayan
It happened in a later development
Bu yakın zamandaki bir gelişmede oldu
sonra
bir olaydan sonra gerçekleşen
We will eat later
Yemekten sonra yiyeceğiz
daha sonra
bir süre geçtikten sonra
I will call you later
Seni daha sonra arayacağım
sonradan
belli bir zaman geçtikten sonra
He arrived later
O sonradan geldi
ileride
şimdiden sonraki bir zamanda
We can talk about it later
Bunu ileride konuşabiliriz
gelecekte
ilerleyen bir zamanda
We will see later
Gelecekte göreceğiz
sonraki
şu andan daha geç
Choose a later date
Sonraki bir tarih seç
daha ileride
mevcut zamandan sonra
See you at a later date
Daha ileride görüşürüz
daha sonraki
bahsedilen zamandan sonra
Choose a later time
Daha sonraki bir zaman seç
gelecek zamanda
şimdiki zamandan sonra
We will decide later
Gelecek zamanda karar vereceğiz
geç
beklenenden daha geç
She arrived later than me
O benden geç geldi
gelecekteki
bir zaman sonra
It is a later event
Bu gelecekteki bir olay
başka bir zaman
farklı bir zamanda
We can go at a later time
Başka bir zaman gidebiliriz
merhum
vefat etmiş kişi
The late king died long ago
Merhum kral uzun zaman önce öldü
ileri
gelecekte gerçekleşecek
This is a later development
Bu ileri bir gelişme
ileriki vakit
gelecekteki vakit
It will happen at a later time
İleriki vakitte gerçekleşecek
geç dönem
bir dönemin sonlarına doğru
It was in the later stages
Geç dönem aşamalarındaydı
sonraları
şu an değil
Maybe later
Belki sonraları
yeni
son zamanlarda gerçekleşen
That is a later development
O yeni bir gelişme
gecikmiş
zamanında yapılmamış
This is a later submission
Bu gecikmiş bir gönderim
ertesi gün
In scenemevcut günden sonra gelen gün
I will see you the next day
Seni ertesi gün göreceğim
katı
In scenekurallara kesin olarak uyulmasını isteyen
My teacher is very strict
Öğretmenim çok katıdır
mektup
In scenebirine gönderilen yazılı not
I wrote a letter
Bir mektup yazdım
harf
alfabedeki bir sembol
A is a letter
A bir harftir
harfi harfine
her detayıyla hiçbir değişiklik olmadan
He followed the instructions to the letter
Talimatları harfi harfine uyguladı
spor nişanı
spordaki başarılar için verilen ödül
He earned a letter for his performance on the team
Takımdaki performansı için spor nişanı kazandı
mektup
birine gönderilen yazılı mesaj
I wrote a letter to my friend
Arkadaşıma bir mektup yazdım
ev çevresinde
In scenebir yerin yakınlarında veya içinde
I walked around the house
Evin etrafında yürüdüm
takılmak
In scenebelli bir amaç olmadan bir yerde vakit geçirmek
They like to hang around the mall
Alışveriş merkezinde takılmayı severler
takılmak
bir yerde amaçsızca vakit geçirmek
They like to hang around in the park
Parkta takılmayı severler
oyalanmak
bir yerde boş boş durup vakit harcamak
Don't hang around here after work
İşten sonra burada oyalanma
ebeveynler
In sceneçocuğu büyüten kişiler
Parents must be patient
Ebeveynler sabırlı olmalı
ebeveyn
anne veya babadan biri
Each parent signed the paper
Her ebeveyn kağıdı imzaladı
ebeveyn
anne veya baba
Every child needs a parent
Her çocuğun bir ebeveyne ihtiyacı vardır
anne ve baba
bir kişinin annesi ve babası
My parents are visiting me
Annem ve babam beni ziyarete geliyor
ebeveynler
bir çocuğu yetiştiren anne ve baba
Both parents attended the meeting
Her iki ebeveyn de toplantıya katıldı
ebeveynler
bir kişinin annesi veya babası
My parents are kind
Ebeveynlerim nazik
anne baba
birinin annesi ve babası
I live with my parents
Annem ve babamla yaşıyorum
de
In sceneolumsuz cümlelerde de anlamı katar
I don't like it either
Ben de sevmiyorum
ya da
In sceneiki seçenekten biri veya diğeri
Either you stay or I go
Ya sen kalırsın ya da ben giderim
da
In sceneolumsuz cümlelerde benzer bir durumu belirtmek için kullanılır
I do not like apples and she does not either
Elma sevmiyorum ve o da sevmiyor
vakit
In scenebir işin yapıldığı an
We had good times together
Birlikte iyi vakit geçirdik
dönem
belirli bir tarihsel dönem
We live in difficult times
Zor dönemlerde yaşıyoruz
gazete
düzenli olarak yayımlanan haber bülteni
I read the local times every morning
Her sabah yerel gazeteyi okurum
çarpı
matematiksel çarpma işleminde kullanılan ifade
Two times two is four
İki çarpı iki dörttür
zaman
bir olayın sürdüğü dönem
It takes time to finish the work
İşi bitirmek zaman alıyor
dönem
tarihteki belirli bir zaman dilimi
People lived simply in ancient times
İnsanlar eski dönemlerde basit yaşıyordu
kez
bir olayın gerçekleşme sayısı
I read this book three times
Bu kitabı üç kez okudum
zaman
belirli bir an veya süre
We had a good time together
Birlikte güzel bir zaman geçirdik
anlar
zamanın belirli noktaları
Those were happy moments
Onlar mutlu anlardı
çarpı
matematikte çarpma işlemi
Five times five is twenty five
Beş çarpı beş yirmi beş eder
çarpmak
bir sayıyı diğeriyle artırmak
You need to times these numbers
Bu sayıları çarpman gerekiyor
gazete
haberleri yayınlayan bir kuruluş
This newspaper is called the Times
Bu gazetenin adı Times
durumlar
bir şeyin olduğu haller
There were times when he was late
Geç kaldığı durumlar oldu
defa
bir eylemin tekrarlanma adedi
How many times did you call
Kaç defa aradın
süreler
belli bir uzunluğa sahip zaman aralıkları
We have limited times to finish
Bitirmek için sınırlı sürelerimiz var
zamanlama
bir etkinlik için planlanan vakit
Check the times for the train
Trenin zamanlamasını kontrol et
hasta olduğunu bildirmek
In sceneişverene hasta olduğun için işe gelemeyeceğini bildirmek
I had to call in sick today
Bugün hasta olduğumu bildirmek zorunda kaldım
belki
In scenemuhtemelen
Maybe he is late
Belki geç kalmıştır
belki
belirsizlik ifade etmek için kullanılır
Maybe it will rain
Belki yağmur yağar
ihtimal
gerçekleşebilecek veya doğru olabilecek durum
It is a maybe
Bu bir ihtimal
teklif
In sceneöne sürülen bir plan veya hareket tarzı
He made an interesting proposition
İlginç bir teklifte bulundu
teklif etmek
birine cinsel ilişki teklif etmek
He tried to proposition her
Ona cinsel teklifte bulundu
öldürmek
In scenebir canlının yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
kırıp geçirmek
bir gösteride çok komik veya popüler olmak
The comedian killed the audience
Komedyen seyirciyi kırıp geçirdi
durdurmak
bir süreci veya çalışmayı sona erdirmek
The company killed the project
Şirket projeyi durdurdu
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am killing for a slice of pizza
Bir dilim pizzayı çok istiyorum
mahvetmek
birini çok üzmek veya huzursuz etmek
The long waiting is killing me
Uzun süre beklemek beni mahvediyor
öldürmek
bir insanın veya hayvanın yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
her gün
In sceneher bir gün
I exercise every day
Her gün egzersiz yaparım
hakaret
In scenebirine karşı söylenen kaba veya incitici söz
He shouted an insult at me
Bana hakaret etti
değer vermek
In scenebir şeyi önemli bulmak
I value your friendship
Arkadaşlığına değer veriyorum
değer
bir şeyin ne kadar yararlı veya önemli olduğu
This ring has great value
Bu yüzüğün büyük bir değeri var
değer
bir şeyin ne kadar ettiğini gösteren miktar
The value of this house is high
Bu evin değeri yüksek
değer vermek
birini önemli veya yararlı bulmak
I value our friendship very much
Arkadaşlığımıza çok değer veriyorum
değer
bir kişinin önemli bulduğu prensip veya standart
Honesty is a core value
Dürüstlük temel bir değerdir
vaftiz annesi
In scenevaftiz töreninde çocuğun sorumluluğunu üstlenen kadın
She is my godmother
O benim vaftiz annem
devam etmek
In scenebir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
uzatmak
bir konuyu sıkıcı olacak şekilde uzun uzun anlatmak
He likes to go on about his job
İşi hakkında uzun uzun konuşmayı sever
yayınlanmak
radyo veya televizyonda gösterilmek
The show will go on tonight
Gösteri bu gece yayınlanacak
çıkmak
biriyle romantik bir randevuya gitmek
Are you going on a date tonight
Bu gece bir randevuya mı çıkıyorsun
binmek
lunaparktaki bir eğlence aracına binmek
Let us go on the roller coaster
Hız trenine binelim
başlamak
bir işe veya geziye başlamak
It is time to go on our trip
Gezimize başlama zamanı
girmek
dijital bir platforma erişmek
I often go on social media
Sık sık sosyal medyaya girerim
bozulmak
düzgün çalışmayı bırakmak
The machine went on suddenly
Makine aniden bozuldu
randevuya çıkmak
romantik bir partnerle buluşmak
They will go on a date tonight
Bu akşam randevuya çıkacaklar
eklenmek
bir şeyin üzerine yerleştirilmesi veya bir bütüne dahil edilmesi
These labels go on the boxes
Bu etiketler kutuların üzerine konur
yaklaşıyor olmak
belirli bir yaşa gelmek üzere olmak
She is going on twenty
Yirmi yaşına yaklaşıyor
harcanmak
para veya zamanın bir şey için kullanılması
Most of my money goes on rent
Paramın çoğu kiraya harcanıyor
dırdır etmek
bir şey hakkında rahatsız edici şekilde uzun süre konuşmak
He keeps going on about his problems
Sürekli sorunları hakkında dırdır ediyor
flört etmek
biriyle romantik bir şekilde buluşmaya gitmek
They have been going on dates lately
Son zamanlarda flört ediyorlar
katılmak
bir gezi veya etkinliğe iştirak etmek
Are you going on the tour
Tura katılıyor musun
yer almak
bir faaliyetin parçası olmak
Many people went on the protest
Protestoda birçok kişi yer aldı
sahneye çıkmak
bir gösteri veya etkinlikte görünmek
The band will go on at nine
Grup saat dokuzda sahneye çıkacak
kullanmaya başlamak
düzenli olarak ilaç almaya başlamak
The doctor told me to go on this medication
Doktor bu ilacı kullanmaya başlamamı söyledi
dahil olmak
bir aktiviteye veya geziye katılmak
We decided to go on the trip together
Geziye birlikte dahil olmaya karar verdik
iştirak etmek
bir organizasyon veya etkinliğe katılmak
She will go on the marathon next week
Gelecek hafta maratona iştirak edecek
konuşup durmak
bir konu hakkında uzun süre konuşmak
Don't go on about it anymore
Artık bu konuda konuşup durma
devamlı konuşmak
hiç durmadan uzun süre konuşmaya devam etmek
She went on for an hour about the movie
Film hakkında bir saat devamlı konuştu
tekrar tekrar anlatmak
bir şeyi sürekli yineleyerek konuşmak
He went on about his childhood again
Çocukluğunu tekrar tekrar anlattı
devam etmek
bir işi veya etkinliği sürdürmek
We must go on with our work
İşimizi devam ettirmeliyiz
ateşkes
In scenesavaşmayı durdurma anlaşması
The two armies declared a truce
İki ordu ateşkes ilan etti
mahkeme
In sceneyasal davaların görüldüğü yer
He must appear in court
Mahkemeye çıkmak zorunda
saha
belirli sporların oynandığı alan
They are playing on the tennis court
Tenis kortunda oynuyorlar
kur yapmak
birine romantik amaçla yaklaşmak
He is trying to court her
Ona kur yapmaya çalışıyor
saray
kral veya imparatorun ailesiyle yaşadığı ve çalıştığı yer
The queen lives at the court
Kraliçe sarayda yaşıyor
arkasında
In scenebir şeyin arka kısmında
The cat is behind the sofa
Kedi kanepenin arkasında
arkasında
In scenebirini desteklemek
We are behind you
Senin arkandayız
gerisinde
zaman olarak daha sonra
He is behind schedule
Programın gerisinde kaldı
popo
vücudun üzerine oturulan arka kısmı
He fell on his behind
Poposunun üzerine düştü
arkasında
bir şeyin arka tarafındaki yer
The ball is behind the chair
Top sandalyenin arkasında
arkasındaki
bir olayın gerçekleşmesine sebep olan kişi veya şey
She is the force behind this project
O bu projenin arkasındaki güç
gizlice
birinin haberi olmadan
He did it behind my back
Bunu benim arkamdan yaptı
evet
In sceneevet demenin gayriresmi yolu
Yeah, I will come
Evet, geleceğim
evet
In sceneevet demenin gayriresmi yolu
Yeah I agree
Evet katılıyorum
evet
In scenebir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Yeah I agree with you
Evet sana katılıyorum
evet
bir şeyi onaylamak için kullanılan söz
Yeah that sounds great
Evet kulağa harika geliyor
kararsız
iki seçenek arasında karar veremeyen
I am yeah about this choice
Bu seçim konusunda kararsızım
yakında
In scenekısa bir süre sonra
I will see you soon
Yakında görüşürüz
Mutlu Noeller
In sceneNoel bayramını kutlamak için söylenen ifade
I wish you a Merry Christmas
Size Mutlu Noeller dilerim
takdir etmek
In scenebir şeyin değerini veya kalitesini anlamak
I appreciate good art
İyi sanatı takdir ederim
minnettar olmak
bir şey için teşekkür hissetmek
I appreciate your help
Yardımınız için minnettarım
rahatsız olmak
bir durumdan dolayı hoşnutsuzluk duymak
I would appreciate it if you stopped bothering me
Beni rahatsız etmeyi bırakırsan sevinirim
takdir etmek
bir şeyin önemini veya değerini anlamak
I appreciate the effort you put into this
Bunun için harcadığın çabayı takdir ediyorum
takdir etmek
bir şeyin değerini anlamak
I appreciate your help
Yardımını takdir ediyorum
Yunan
In sceneYunanistan ülkesi veya kültürü ile ilgili
I love Greek food
Yunan yemeklerini severim
yunan
Yunanistan ülkesine veya kültürüne ait olan
She is a Greek student
O Yunan bir öğrenci
Yunan
Yunanistandan gelen kimse
He is Greek
O bir Yunan
oyalanmak
In sceneşaka yapmak veya ciddi olmamak
Stop fooling around and work
Oyalanmayı bırak ve çalış
sevişmek
cinsel yakınlık kurmak
They spent the day fooling around
Günü sevişerek geçirdiler
uluslararası
In scenebirçok ülkede faaliyet gösteren büyük iş kuruluşu
They work for an international company
Uluslararası bir şirkette çalışıyorlar
uluslararası
birden fazla ülke ile ilgili olan
He works for an international company
Uluslararası bir şirket için çalışıyor
anlamak
In scenedüşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure out how this works
Bunun nasıl çalıştığını anlayamıyorum
çözmek
bir problemi çözmek veya bir şeyi anlamak
I need to figure out this puzzle
Bu bulmacayı çözmem gerekiyor
çözmek
bir sorunun cevabını bulmak veya bir şeyin nasıl çalıştığını anlamak
I will figure out how to fix this
Bunu nasıl tamir edeceğimi çözeceğim
vaftiz etmek
In sceneHristiyanlıkta su kullanarak yapılan dini töreni gerçekleştirmek
They decided to baptise the baby
Bebeği vaftiz etmeye karar verdiler
suikastla öldürmek
In sceneönemli bir kişiyi kasıtlı olarak öldürmek
They tried to assassinate the president
Başkana suikast düzenlemeye çalıştılar
çok saygısızca
In scenebaşkalarına karşı saygı göstermeden
He behaved so disrespectfully towards the teacher
Öğretmene karşı çok saygısızca davrandı
unutmak
In scenebir şeyi hatırlayamamak
Don't forget about the meeting
Toplantıyı unutma
dikkate almamak
bir şeyi düşünmeyi ya da ona dikkat etmeyi bırakmak
Forget about the old rules
Eski kuralları dikkate alma
muhteşem
In sceneçok çekici veya güzel
You look gorgeous in that dress
Bu elbisenin içinde muhteşem görünüyorsun
ses
In scenekonuşurken veya şarkı söylerken çıkan ses
He has a deep voice
Onun derin bir sesi var
dile getirmek
düşünce veya duyguları söylemek
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
almak
In scenebir şeyi eline veya sahipliğine geçirmek
I will take the keys
Anahtarları alacağım
götürmek
bir şeyi bir yere taşımak
Please take this book to the library
Lütfen bu kitabı kütüphaneye götür
algılamak
bir şeyi belirli bir şekilde düşünmek
Don't take it personally
Bunu kişisel algılama
yapmak
bir eylemi gerçekleştirmek
I take a walk every day
Her gün yürüyüş yaparım
toplantı
In sceneplanlı bir grup toplanması
I have a meeting at ten
Saat onda bir toplantım var
toplantı
In sceneinsanların bir araya geldiği etkinlik
I have a meeting at ten
Saat onda bir toplantım var
toplantı
insanların bir araya geldiği olay
I have a meeting tomorrow
Yarın bir toplantım var
tanışma
birisiyle ilk kez bir araya gelme
Our first meeting was brief
İlk tanışmamız kısaydı
toplantı
bir konu hakkında konuşmak için yapılan resmi toplanma
We have a meeting at ten
Saat onda bir toplantımız var
buluşma
bir yerde bir araya gelme durumu
Their meeting was quite unexpected
Onların buluşması oldukça beklenmedikti
randevu
belirli bir zamanda biriyle görüşmek için yapılan plan
I have a meeting with my doctor
Doktorumla bir randevum var
saçmalık
In scenegülünç veya saçma olay
The whole meeting was a farce
Tüm toplantı bir saçmalıktı
fars
saçma olayların yaşandığı güldürücü oyun veya durum
The movie was a complete farce
Film tamamen bir farstı
ruhsat vermek
In scenebir şeye resmi izin vermek
The city licensed the new cafe
Şehir yeni kafeye ruhsat verdi
lisans
bir şeyi yapmaya izin veren resmi belge
I have a license
Lisansım var
bıçak
In scenebir şeyleri kesmek için kullanılan keskin araç
He sharpened his knife before cutting the rope
İpi kesmeden önce bıçağını biledi
bıçaklamak
birine kesici aletle saldırmak
He was afraid that someone would knife him
Birinin onu bıçaklamasından korkuyordu
bıçak
kesme işlerinde kullanılan keskin alet
Use a knife to cut the apple
Elmayı kesmek için bir bıçak kullan
bıçak
kesmek için keskin kenarı olan bir alet
I use a knife to cut bread
Ekmek kesmek için bir bıçak kullanırım
efendim
In scenebir erkeğe hitap ederken kullanılan nazik bir ifade
Yes, sir
Evet, efendim
özel
In scenesıradan olmayan durum
Today is a special day
Bugün özel bir gün
özel
sınırlı süreliğine sunulan ürün veya hizmet
The lunch special is very cheap
Öğle yemeği menüsü çok ucuz
özel program
belirli bir olay veya konu için hazırlanan televizyon programı
We watched a holiday special on TV
Televizyonda bir bayram özel programı izledik
özel ikram
zevk veren bir şey
Getting ice cream was a special treat
Dondurma yemek özel bir ikramdı
özel
alışılmışın dışında olan
This is a special day
Bugün özel bir gün
rol yapmak
In scenebir gösteride veya filmde karakter canlandırmak
He is acting in a new movie
O yeni bir filmde rol yapıyor
vekaleten
bir görevi geçici bir süreliğine yürütmek
He is the acting manager
O vekaleten müdürlük yapıyor
davranma
belirli bir şekilde hareket etme
Stop acting like a child
Çocuk gibi davranmayı bırak
oyunculuk
tiyatro film veya gösterilerde rol yapma sanatı
He studied acting in college
Üniversitede oyunculuk okudu
oynamak
bir tiyatro oyununda veya filmde rolü canlandırmak
She is acting in a new movie
O yeni bir filmde oynuyor
ek
In sceneolağan veya gerekli olandan daha fazla
I need extra time
Ek zamana ihtiyacım var
figüran
film veya şovda görünen ancak konuşma rolü olmayan kişi
He worked as an extra in the movie
Filmde figüran olarak çalıştı
aşırı
yüksek derecede veya abartılı bir şekilde
Her outfit is so extra
Kıyafeti çok abartılı
abartılı
gerekenden fazla dramatik veya dikkat çekici davranma
Stop being so extra about everything
Her şeyi bu kadar abartmayı bırak
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
barış
savaş veya çatışmanın olmadığı durum
We all want peace in the world
Hepimiz dünyada barış istiyoruz
sulh hakimi
küçük yasal meselelerle ilgilenen yerel görevli
The justice of the peace signed our papers
Sulh hakimi kağıtlarımızı imzaladı
telefon görüşmeleri
In scenetelefonla yapılan karşılıklı konuşmalar
I have two calls to make
Yapmam gereken iki telefon görüşmesi var
ziyaretler
bir kişi veya yere yapılan kısa ziyaretler
She made several calls today
Bugün birkaç ziyaret yaptı
çağrılar
birini yanına gelmesi için çağırma
He hears the calls
O çağrıları duyuyor
arama
birini telefonla arama eylemi
I have three missed calls
Üç tane cevapsız aram var
telefon görüşmesi
telefonla yapılan konuşma
We had long calls yesterday
Dün uzun telefon görüşmeleri yaptık