

Anne With An E — Season 1 Episode 2
Words & meanings
442 words
CEFR level
akıl
In scenenormal düşünme ve davranma yetisi
He has lost his marbles
Aklını kaçırmış durumda
mermer
inşaatlarda kullanılan sert ve pürüzsüz bir taş
The floor is made of marble
Yerler mermerden yapılmış
gezegen
bir yıldızın etrafında dönen büyük ve yuvarlak gök cismi
The Earth is known as the blue marble
Dünya mavi bir gezegen olarak bilinir
misket
oyunlarda kullanılan küçük cam veya taştan top
He played with a glass marble
Cam bir misket ile oynadı
üzgün
In scenemutsuz veya endişeli hissetme durumu
She felt upset after the argument
Tartışmadan sonra üzgün hissetti
üzmek
birini üzgün veya endişeli hale getirmek
I didn't want to upset her
Onu üzmek istemedim
sürpriz galibiyet
daha güçlü bir rakibe karşı kazanılan beklenmedik zafer
The small team caused a major upset
Küçük takım büyük bir sürpriz galibiyet elde etti
sinirlendirmek
birini kızdırmak veya huzursuz etmek
His behavior upset everyone
Davranışları herkesi sinirlendirdi
üzgün
mutsuz veya endişeli hissetme durumu
She felt upset after the argument
Tartışmadan sonra kendini üzgün hissetti
yeter
In sceneartık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeterli
In scenegerektiği kadar
This is enough for me
Bu benim için yeterli
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
aklı karışmış
In scenedüşünmekte zorluk çeken veya kafası karışmış durumda olan
He was addled by the lack of sleep
Uykusuzluktan aklı karışmıştı
etki
In scenebir şeyin başka bir şey üzerinde yarattığı sonuç
The medicine had a good effect
İlacın iyi bir etkisi oldu
anlam
bir sözün ifade ettiği amaç
He said something to that effect
O bu anlama gelen bir şey söyledi
eşya
bir kişiye ait olan özel mülk
He gathered his personal effects
Kişisel eşyalarını topladı
hata
In sceneyanlış veya hatalı olan şey
I made a mistake
Bir hata yaptım
karıştırmak
bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak
I mistook him for his brother
Onu kardeşiyle karıştırdım
hata yapmak
bir şey hakkında yanlış yapmak
I made a mistake on my test
Sınavımda bir hata yaptım
karıştırmak
bir şeyi olduğundan farklı sanmak
I mistook him for his brother
Onu kardeşiyle karıştırdım
gece boyunca
In scenegece süresince
I stayed overnight at a hotel
Bir otelde gece boyunca kaldım
bir gecede
çok kısa sürede aniden
He became famous overnight
Bir gecede ünlü oldu
ertesi güne göndermek
bir şeyi ertesi gün ulaşacak şekilde göndermek
I will overnight the documents
Belgeleri ertesi güne göndereceğim
bir gecede
kısa süre içinde aniden
He became famous overnight
Bir gecede ünlü oldu
yaşamak
In scenezor bir durumla başa çıkmak veya deneyimlemek
She went through a hard time
Zor bir zaman geçirdi
tüketmek
bir şeyi tamamen kullanmak veya yemek veya içmek
We go through a lot of milk
Çok fazla süt tüketiyoruz
içinden geçmek
bir şeyin bir tarafından girip diğerinden çıkmak
The train goes through the tunnel
Tren tünelin içinden geçer
onaylanmak
bir işlemin veya anlaşmanın resmen kabul edilmesi ya da sonuçlanması
The trade agreement went through yesterday
Ticaret anlaşması dün onaylandı
onaylanmak
resmi olarak kabul edilmek veya yürürlüğe girmek
The new law will go through soon
Yeni yasa yakında onaylanacak
incelemek
bir şeyi başından sonuna kadar dikkatlice okumak veya kontrol etmek
Please go through these documents
Lütfen bu belgeleri inceleyin
sık sevgili değiştirmek
birçok kişiyle romantik ilişki yaşamak
He goes through a new partner every month
Her ay yeni bir sevgili değiştiriyor
tüketmek
bir şeyi tamamen bitirmek veya kullanmak
We went through all the milk yesterday
Dün bütün sütü bitirdik
karıştırmak
birinin eşyalarını aramak
He went through my bag
Çantamı karıştırdı
yetimhane
In sceneebeveynleri olmayan çocukların yaşadığı yer
He grew up in an orphanage
O, bir yetimhanede büyüdü
bahsetmek
In scenebir şeyden söz etmek
He didn't speak of the accident
Kazadan bahsetmedi
bahsetmeye değer
üzerinde konuşulacak kadar önemli olan
It is a success worth speaking of
Bu bahsetmeye değer bir başarı
yetim veya öksüz
In sceneanne ve babası ölmüş çocuk
He became an orphan at a young age
Genç yaşta yetim kaldı
öksüz
In sceneanne veya babası hayatta olmayan kimse
She grew up as an orphan
O öksüz olarak büyüdü
yetim veya öksüz bırakmak
birini bakımsız veya desteksiz bırakmak
The war orphaned many children
Savaş birçok çocuğu yetim bıraktı
yetim bırakmak
bir çocuğu anne ve babasız bırakmak
The war orphaned many children
Savaş birçok çocuğu yetim bıraktı
yetim
anne veya babası ölmüş çocuk
The orphan child found a home
Yetim çocuk bir yuva buldu
cesaret etmek
In scenebir şeyi yapmaya cesareti olmak
He didn't dare to jump
Atlamaya cesaret edemedi
meydan okuma
cesaret göstermek için yapılan riskli eylem
I accepted the dare
Meydan okumayı kabul ettim
cesaret etmek
risk almaya veya yeni şeyler denemeye istekli olmak
She dared to sing on the stage
O sahnede şarkı söylemeye cesaret etti
her ne zaman
In sceneherhangi bir zamanda
Call me whenever you want
İstediğin her an beni ara
her ne zaman
uygun olan herhangi bir zamanda
Come visit whenever you like
Ne zaman istersen gel
değiştirmek
In scenebir şeyi başka bir hale getirmek
He needs to change his clothes
Kıyafetlerini değiştirmesi gerekiyor
para üstü
ödemeden sonra geri alınan miktar
You forgot your change
Para üstünü unuttun
konu değişimi
konuşulan temayı başka bir şeye çevirme
It is time for a change of topic
Konu değişimi zamanı geldi
değişim
bir şeyin başkalaşmasıyla ortaya çıkan yeni durum
There was a big change in the weather
Havada büyük bir değişim oldu
beklemek
In scenebir şey olana kadar bir yerde kalmak
Please wait for me
Lütfen beni bekle
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
sabırsızlanmak
bir şeyin olması için heyecan duymak
I can't wait for summer
Yaz için sabırsızlanıyorum
beklemek
kısa bir süreliğine durmak
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
en yakın
In scenemesafesi en az olan
Where is the nearest train station
En yakın tren istasyonu nerede
en yakın
mesafesi en az olan
Where is the nearest bank?
En yakın banka nerede?
en yakın
bir şeye mesafe olarak en az uzaklıkta olan
Where is the nearest train station
En yakın tren istasyonu nerede
kuru
In scenesu veya nem içermeyen
The grass is dry
Çimler kuru
sıkıcı
ilginç olmayan
The history lecture was dry
Tarih dersi sıkıcıydı
ayık
alkol almamış olan
He has been dry for a year
Bir yıldır ayık
parasız
hiç parası kalmamış olma durumu
I am dry until payday
Maaş gününe kadar beş parasızım
süre
In scenekısa bir zaman aralığı
I worked there for a short spell
Orada kısa bir süre çalıştım
belirtmek
genellikle kötü bir şeyin olacağının işareti olmak
This spells disaster
Bu felaket habercisidir
hecelemek
bir kelimenin harflerini sırayla söylemek veya yazmak
How do you spell your name
İsmini nasıl hecelersin
büyü
sihirli güce sahip sözler veya eylemler
The witch cast a spell
Cadı bir büyü yaptı
eşit olmak
In sceneaynı değerde veya anlamda olmak
Two plus two is equal to four
İki artı iki dörde eşittir
eşittir
değer veya anlam olarak aynı
Two plus two is equal to four
İki artı iki dörde eşittir
dikkatli
In scenetehlike veya hatalardan kaçınmak için özen gösteren
Be careful
Dikkatli ol
acil durum
In scenederhal müdahale gerektiren ciddi durum
This is an emergency
Bu bir acil durum
acil durum
In scenebeklenmedik ve acil müdahale gerektiren durum
I have a family emergency
Ailevi bir acil durumum var
acil servis
hastanelerin acil tıbbi bakım sağlayan bölümü
He is in the emergency
O acil serviste
sıfır
In scenesayısal olarak hiçbir şey
The score was five to nought
Skor beşe sıfırdı
en azından
In scenebir sorun olsa da olumlu bir yanını belirtmek için kullanılır
At least it is not raining
En azından yağmur yağmıyor
bari
yapılması beklenen en basit şeyi belirtmek için kullanılır
You could at least say sorry
Bari özür dileyebilirdin
en az
belirtilen miktardan daha az olmayan
I need at least ten dollars
En az on dolara ihtiyacım var
aile yadigarı
In scenenesiller boyu aktarılan değerli nesne
This ring is a family heirloom
Bu yüzük bir aile yadigarıdır
miras kalan eşya
miras yoluyla geçen kıymetli eşya
The clock is a precious heirloom
Saat kıymetli bir miras eşyadır
yadigâr
birinden hatıra olarak kalan değerli şey
She kept the necklace as an heirloom
Kolyeyi bir yadigâr olarak sakladı
suçluluk duygusu
In scenekötü bir şey yapmış olma hissi
He felt a sense of guilt
Bir suçluluk duygusu hissetti
suçlu hissettirmek
birine yaptığı bir şey için pişmanlık duymasını sağlamak
She tried to guilt him into going
Onu gitmeye ikna etmek için suçlu hissettirdi
suçluluk
yanlış veya yasa dışı bir şey yapmış olma durumu
The evidence proved his guilt
Kanıtlar onun suçluluğunu kanıtladı
suçluluk
yanlış bir şey yapmanın verdiği duygu
He felt guilt after lying
Yalan söyledikten sonra suçluluk hissetti
öldürmek
In scenebir canlının yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
kırıp geçirmek
bir gösteride çok komik veya popüler olmak
The comedian killed the audience
Komedyen seyirciyi kırıp geçirdi
durdurmak
bir süreci veya çalışmayı sona erdirmek
The company killed the project
Şirket projeyi durdurdu
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am killing for a slice of pizza
Bir dilim pizzayı çok istiyorum
baştan başlamak
In sceneen baştan tekrar başlamak
I want to start over
Baştan başlamak istiyorum
yeniden başlamak
bir işi en başından tekrar yapmaya başlamak
I had to start over after the mistake
Hatadan sonra yeniden başlamak zorunda kaldım
kabul etmek
In scenesunulan bir şeyi almak
I will take it
Onu kabul edeceğim
öyle varsaymak
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I take it you agree
Katıldığını varsayıyorum
sır olarak sakla
bir şeyi başkalarına anlatmamak
Please take it to the grave
Lütfen bunu mezara kadar götür
başlamak
bir işe girişmek
You take it from here
Buradan devamını sen getir
varsaymak
eldeki bilgilere dayanarak bir durumun doğru olduğuna inanmak
I take it you are coming
Geleceğini varsayıyorum
dayanmak
nahoş bir duruma katlanabilmek
He cannot take it anymore
Artık buna dayanamıyor
varsaymak
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğuna inanmak
I take it you are busy
Meşgul olduğunu varsayıyorum
değerlendirmek
bir karar vermeden önce etraflıca düşünmek
I need to take it before deciding
Karar vermeden önce bunu değerlendirmem gerekiyor
ciddiye almak
bir şeyi şaka yapmadan içtenlikle ele almak
You should take it in earnest
Bunu ciddiye almalısın
şaşırtmak
In scenebirinin kafasını karıştırmak
The complex instructions served to confound the students
Karmaşık talimatlar öğrencilerin kafasını karıştırdı
arzulamak
In scenebir şeyi çok istemek
I desire a peaceful life
Huzurlu bir hayat arzuluyorum
arzu
bir şeyi çok güçlü bir şekilde isteme duygusu
She has a strong desire to travel
Onun seyahat etmeye karşı güçlü bir arzusu var
tren
In sceneraylar üzerinde hareket eden ulaşım aracı
I go to work by train
İşe trenle gidiyorum
doğrultmak
bir silahı hedefe yöneltmek
He trained the rifle at the target
Tüfeği hedefe doğrulttu
eğitmek
birine bir beceri kazandırmak için hazırlamak
They train dogs to help people
Köpekleri insanlara yardım etmesi için eğitiyorlar
kuyruk
resmi bir kıyafetin arkasından yere sarkan uzun kısım
The bride wore a dress with a long train
Gelin uzun kuyruklu bir elbise giydi
ücret
In sceneçalışma karşılığında kazanılan para
He earns a low wage
Düşük bir ücret kazanıyor
yürütmek
bir savaşı veya mücadeleyi başlatmak veya sürdürmek
They decided to wage war
Savaş çıkarmaya karar verdiler
bahse girmek
bir olay üzerine bahis oynamak
They decided to wage a bet on the game
Oyun üzerine bahse girmeye karar verdiler
sürdürmek
bir savaşı veya mücadeleyi başlatıp devam ettirmek
They waged war against the enemy
Düşmana karşı savaş sürdürdüler
affedersiniz
In sceneözür dilemek veya birinin dikkatini çekmek için kullanılan nazik bir ifade
Pardon me, where is the station?
Affedersiniz, istasyon nerede?
memnun etmek
In scenebirini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
lütfen
In scenenazik bir ricada bulunurken kullanılan kelime
Please come here
Lütfen buraya gel
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
istediğini yapmak
birinin kendi keyfine göre hareket etmesi
You can do as you please
İstediğini yapabilirsin
vicdan
In scenebir şeyin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu söyleyen zihin kısmı
My conscience told me to tell the truth
Vicdanım bana doğruyu söylememi söyledi
gözden kaybolmak
In scenegörünmez hale gelmek veya bulunamamak
The sun disappeared behind the clouds
Güneş bulutların arkasında kayboldu
insafsız
In scenebaşkalarına karşı nazik veya cömert olmayan
It was an uncharitable remark about her friend
Arkadaşı hakkında insafsız bir yorumdu
uzak
In sceneçok uzak bir yerde bulunan
He dreamed of faraway places
Uzak yerlerin hayalini kurdu
büyük bir miktar
In scenebir şeyden çok fazla olması durumu
He spends a great deal of time reading
Okumaya çok fazla zaman harcıyor
trajedi
In scenebüyük acı veren korkunç bir olay
It was a great tragedy
Büyük bir trajediydi
trajedi
çok üzücü veya korkunç bir olay
The car accident was a tragedy
Araba kazası bir trajediydi
yardımcı olmak
In scenebirine iyilik olarak bir şey yapmak
He was happy to oblige
Yardımcı olmaktan mutluluk duydu
mecbur bırakmak
birini bir şeyi yapmaya zorlamak
The law obliges us to pay taxes
Yasalar bizi vergi ödemeye mecbur bırakır
hu
In sceneyüksek sesli bir haykırış veya bağırma
Hoo! Look at that!
Hu! Şuna bak!
bisküvi
In scenegenellikle tatlı olan küçük yassı fırınlanmış hamur işi
I ate a biscuit with my tea
Çayımla birlikte bir bisküvi yedim
bisküvi
küçük ve yumuşak bir ekmek türü
I like this warm biscuit
Bu sıcak bisküviyi seviyorum
düşkünlük
In scenebirine veya bir şeye karşı duyulan güçlü sevgi veya ilgi
She has a fondness for old movies
Eski filmlere karşı bir düşkünlüğü var
geri gelmek
In scenebir yere veya bir kişiye geri dönmek
When will you come back?
Ne zaman geri geleceksin?
geri dönmek
bir dönem sonra yeniden popüler veya başarılı hale gelmek
Vintage clothes are coming back
Vintage kıyafetler yeniden popüler oluyor
affetmek
In scenebirini bağışlamak veya ayrılmasına izin vermek
Please excuse me
Lütfen beni affedin
bahane
bir hatayı açıklamak için sunulan neden
He has a good excuse
Geçerli bir bahanesi var
affedersiniz
nazikçe dikkat çekmek veya özür dilemek için kullanılan ifade
Excuse me may I pass
Affedersiniz geçebilir miyim
söylemek
In scenebir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
fikrini belirtmek
In scenebir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
ünlem
birinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
aşırı heyecanlı
In sceneçok fazla heyecan duyan veya gösteren
The puppy was overexcited to see his owner
Köpek sahibini gördüğü için aşırı heyecanlıydı
için
In scenebir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
-den beri
In scenegeçmişteki bir noktadan günümüze kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-den beri
geçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-den beri
geçmişteki bir noktadan şimdiye kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-dığı için
bir durumun nedenini açıklamak için kullanılan bağlaç
Since it is raining we will stay inside
Yağmur yağdığı için içeride kalacağız
ev halkı
In scenebir evde yaşayan tüm kişiler
The household consists of five people
Ev halkı beş kişiden oluşuyor
inmek
In scenedaha düşük bir yere hareket etmek
Please come down from the ladder
Lütfen merdivenden in
bağlı olmak
bir şeyin sonucunun başka bir etkene dayanması
The result comes down to one vote
Sonuç tek bir oya bağlı
yağmak
yağmurun gökten yere düşmesi
The rain is coming down hard
Yağmur şiddetli yağıyor
etkisi geçmek
uyuşturucu etkisinden yavaşça kurtulup normale dönmek
It is hard to come down after the party
Partiden sonra normale dönmek zor
düşmek
seviye miktar veya sıcaklık olarak azalmak
Prices will come down soon
Fiyatlar yakında düşecek
aşağı inmek
daha aşağı bir seviyeye gitmek veya gelmek
Please come down from the tree
Lütfen ağaçtan aşağı in
dayanmak
bir durumun temel sebebinin belirli bir şeye bağlı olması
It all comes down to money
Her şey paraya dayanıyor
gibi gelmek
In scenebir şeyin öyle olduğu izlenimini vermek
That sounds like a good idea
Bu kulağa iyi bir fikir gibi geliyor
yığmak
In scenenesneleri üst üste düzenli bir şekilde koymak
Please stack the books on the desk
Lütfen kitapları masanın üzerine yığın
yığın
düzenli bir şekilde üst üste dizilmiş şeyler
There is a stack of books on the table
Masanın üzerinde bir kitap yığını var
şafak vakti
In scenegüneşin doğduğu ilk an
They left at first light
Şafak vakti yola çıktılar
karşılıksız
In scenekarşılık görmeyen duygu veya sevgi
He suffered from unrequited love for years
Yıllarca karşılıksız aşktan acı çekti
varmak
In scenebir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
fırsat bulmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
fırsat bulmak
bir şeyi yapma şansına sahip olmak
I finally got to see the movie
Sonunda filmi görme fırsatı buldum
sinirini bozmak
birini sinirlendirmek veya üzmek
His comments really got to me
Yorumları gerçekten sinirimi bozdu
başlamak
bir işi yapmaya koyulmak
We need to get to work
İşe başlamamız gerekiyor
ilgili olmak
bir şeyle bağlantılı olmak
This point gets to the main issue
Bu nokta asıl sorunla ilgili
uyandırmak
In scenebirini uykudan uyandırmak
The noise roused her from her sleep
Gürültü onu uykusundan uyandırdı
coşturmak
birini enerjik veya hevesli hissettirmek
He tried to rouse the crowd
Kalabalığı coşturmaya çalıştı
sorgulamak
In scenebir şey hakkında şüphe belirtmek
I question his honesty
Onun dürüstlüğünü sorguluyorum
Soru
In sceneBilgi edinmek için sorulan cümle
He asked me a difficult question
Bana zor bir soru sordu
Söz konusu
Üzerinde tartışılan konu
This is the issue in question
Söz konusu olan mesele budur
sorgulamak
birine resmi olarak soru sormak
The police questioned the suspect
Polis şüpheliyi sorguladı
Soru sormak
birinden bilgi almak amacıyla bir şey sormak
She wanted to question him about the project
Proje hakkında ona soru sormak istedi
tahmin etmek
In scenegelecekte ne olacağını önceden söylemek
The experts predict rain tomorrow
Uzmanlar yarın yağmur yağacağını tahmin ediyor
endişeli
In scenehuzursuz veya kaygılı hissetmek
I am worried about the exam
Sınav hakkında endişeliyim
dolu
In scenebir şeyle tamamen doldurulmuş
The report is replete with errors
Rapor hatalarla dolu
doldurmak
In scenebir şeyi tamamen dolu hale getirmek
Please fill the glass with water
Lütfen bardağı suyla doldur
doyma miktarı
doyana kadar yenen yemek
Eat your fill
Doyana kadar ye
doldurmak
bir işteki boşluğu doldurmak
Fill the position
Pozisyonu doldur
korkuyla dolmak
aşırı derecede korkmak
He was filled with dread
İçi korkuyla doldu
sade
In scenegösterişsiz veya karmaşık olmayan
She wore a simple dress
Sade bir elbise giydi
basit
zor veya karmaşık olmayan
This is a simple task
Bu basit bir görev
basitçe
basit veya anlaşılır bir biçimde
I like to keep things simple
İşleri basit tutmayı severim
basit
zor veya karmaşık olmayan
This math problem is simple
Bu matematik problemi basit
basit
zor veya karmaşık olmayan
The instructions are very simple
Talimatlar çok basit
yine de
In scenebuna rağmen
It was delicious though
Yine de lezzetliydi
rağmen
bir durumun tersine rağmen
Though it was raining we went out
Yağmur yağmasına rağmen dışarı çıktık
her ne kadar
karşıt bir durumu ifade etmek için kullanılır
Though he was tired he kept working
Her ne kadar yorgun olsa da çalışmaya devam etti
yalvarmak
In scenebir şeyi çok acil veya ısrarlı bir şekilde istemek
I beg you to stay
Kalman için sana yalvarıyorum
dilenmek
genellikle para veya yardım istemek
He begged for money on the street
Sokakta para dilendi
kazanmak
In sceneçalışarak para veya ödül elde etmek
He earns a good salary
İyi bir maaş kazanıyor
kazanmak
çalışarak para elde etmek
I need to earn money
Para kazanmam gerekiyor
para kazanmak
emek karşılığında gelir sahibi olmak
She earns a salary
O maaş kazanıyor
ücret almak
yapılan işin bedelini tahsil etmek
He earns payment for his work
Yaptığı iş için ücret alıyor
gelişmek
In scenedaha büyük veya daha gelişmiş bir şeye dönüşmek
The seed develops into a plant
Tohum bir bitkiye dönüşür
tab etmek
fotoğrafları çıkarmak için filmi işlemek
I need to develop this film
Bu filmi tab ettirmem gerekiyor
gelişme
yeni ve ilgi çekici bir olay
We are waiting for the latest development
En son gelişmeyi bekliyoruz
geliştirmek
yeni bir şey üretmek veya ortaya çıkarmak
The team developed a new product
Ekip yeni bir ürün geliştirdi
ürpermek
In scenekorku veya soğuktan dolayı titremek
She shuddered at the thought of the accident
Kazayı düşününce ürperdi
rahatsız etmek
In scenebirini huzursuz etmek veya sıkıntı vermek
Please don't bother me
Lütfen beni rahatsız etme
zahmet etmek
bir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
Don't bother to call him
Onu aramak için zahmet etme
zahmet
bir işin gerektirdiği uğraş veya zorluk
It is a lot of bother to move these boxes
Tüm bu kutuları taşımak büyük bir zahmet
rahatsız etmek
birini rahatsız edecek şekilde dikkatini çekmeye çalışmak
Please do not bother me while I am working
Çalışırken lütfen beni rahatsız etme
kaçmak
In scenebirinden veya bir şeyden hızla uzaklaşmak
The cat ran away from the dog
Kedi köpekten kaçtı
şüphe duymak
In scenebir şeyden emin olmamak
I doubt he will come
Geleceğinden şüphe duyuyorum
müzik grubu
müzik yapan topluluk
The band is very good
Müzik grubu çok iyi
şüphelenmek
bir şeyin doğruluğuna inanmamak
I doubt that
Bundan şüpheleniyorum
sürdürmek
In scenebir durumu veya şeyi devam ettirmek
They maintain a good relationship
İyi bir ilişki sürdürüyorlar
iddia etmek
bir şeyin doğru olduğunu savunmak
He maintains that he is innocent
Masum olduğunu iddia ediyor
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
kararsız
In scenebir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
satmak
In scenebir şeyi para karşılığında vermek
I will sell my old phone
Eski telefonumu satacağım
satmak
kişisel çıkar için birini ele vermek
He sold his partner to the police
Ortağını polise sattı
ikna etmek
birini bir şeye inanmaya ikna etmek
He sold me on the new plan
Beni yeni plana ikna etti
satmak
bir fikri veya planı başkasına kabul ettirmek
He tried to sell his new plan to the team
Yeni planını takıma satmaya çalıştı
vermek
In scenebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
yol açmak
bir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
göndermek
In scenebirini veya bir şeyi bir yere gitmeye yöneltmek
I will send him to school
Onu okula göndereceğim
göndermek
bir mesajı veya nesneyi başkasına ulaştırmak
I will send an email to him
Ona bir e-posta göndereceğim
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I send to do this
Bunu yapmaya niyetleniyorum
göndermek
bir şeyi veya birini bir yere ulaştırmak amacıyla yola çıkarmak
Please send the letter to my house
Lütfen mektubu evime gönder
Aman Tanrım
In sceneşaşkınlık veya vurgu belirtmek için kullanılan ünlem
My word, it is huge
Aman Tanrım, bu kocaman
sözüm
ciddi bir taahhüt
You have my word that I will be there
Orada olacağıma dair söz veriyorum
ifadem
birinin dile getirdiği söz
You should trust my word
İfademe güvenmelisin
çamaşır
In sceneyıkanması gereken veya yıkanmış giysiler
I need to fold the laundry
Çamaşırları katlamam gerekiyor
kirli çamaşırlar
yıkanması gereken kirli giysiler
Put your laundry in the basket
Kirli çamaşırlarını sepete koy
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
bitirmek
In scenebir şeyi sona erdirmek
I need to finish my homework
Ödevimi bitirmem gerekiyor
bitirmek
In scenebir şeyi sona erdirmek
I need to finish my homework
Ödevimi bitirmem gerekiyor
bitiş
bir olayın veya etkinliğin sonu
She is near the finish of her project
Projesinin bitişine yaklaştı
yüzey görünümü
bir yüzeyin son hali
The wood has a glossy finish
Ahşabın parlak bir yüzey görünümü var