

Anne With An E — Season 1 Episode 7
Words & meanings
496 words
CEFR level
broş
In scenekıyafet üzerine takılan süslü iğne
She wore a beautiful brooch
Güzel bir broş takmıştı
macera
In scenealışılmadık ve heyecan verici bir deneyim veya etkinlik
We had a great adventure in the mountains
Dağlarda harika bir macera yaşadık
müstear isim
In scenebir yazarın kullandığı takma ad
Mark Twain is the famous nom de plume of Samuel Clemens
Mark Twain Samuel Clemens'in ünlü müstear ismidir
takma ad
yazarın gerçek ismi yerine kullandığı isim
She wrote her novel under a nom de plume
Romanını bir takma ad altında yazdı
sahip olmak
In scenebir şeyin mülkiyetini elinde bulundurmak
She possesses many expensive books
O birçok pahalı kitaba sahip
hakim olmak
bir şeyi veya birini kontrol etmek
Anger possessed him
Öfke ona hakim oldu
ile değiştirmek
In scenebir şeyi verip karşılığında başka bir şey almak
I will exchange this shirt for a smaller size
Bu gömleği daha küçük bir bedenle değiştireceğim
elden çıkarmak
In scenebir eşyayı vermek veya satmak
I cannot part with my old car
Eski arabamı elden çıkaramam
borçlu olmak
In scenebirine para veya bir şey verme zorunluluğu
I owe you ten dollars
Sana on dolar borçluyum
dayandırmak
bir şeyi bir nedene bağlamak
He owes his success to hard work
Başarısını çok çalışmaya dayandırıyor
faiz
In sceneödünç alınan para için ödenen ek ücret
The bank charges a high interest rate
Banka yüksek bir faiz oranı uyguluyor
ilgilendirmek
In scenebirinin bir şeye merak duymasını veya dikkat etmesini sağlamak
This book interests me
Bu kitap ilgimi çekiyor
hobi
boş zamanlarda yapmaktan hoşlanılan etkinlik
Reading is one of my interests
Okumak hobilerimden biridir
pay
bir işteki ortaklık veya hisse durumu
He has an interest in the company
Şirkette bir payı var
merak
bir şeyi öğrenme veya anlama isteği
I have an interest in science
Bilime karşı merakım var
uğruna
In scenebir şeyin yapılması için olan amaç veya neden
I did it for the sake of peace
Barış uğruna bunu yaptım
uğruna
bir amaç veya fayda için
I did it for her sake
Bunu onun uğruna yaptım
sake
pirinçten yapılan Japon alkollü içeceği
I ordered a glass of sake
Bir bardak sake sipariş ettim
tamamdır
In sceneher şeyin yolunda olduğunu belirten kelime
Alrighty, let's go
Tamamdır, hadi gidelim
tromboz
In scenebir kan damarının içinde kan pıhtısı oluşması durumu
Thrombosis can block blood flow
Tromboz kan akışını engelleyebilir
konuşmak
In scenebiriyle sözlerle iletişim kurmak
I can speak English
İngilizce konuşabiliyorum
konuşmak
In sceneağzından kelimeler çıkarmak
The child is learning to speak
Çocuk konuşmayı öğreniyor
konuşmak
sözcükler ile iletişim kurmak
She can speak French
O Fransızca konuşabiliyor
şimdi konuşmak
şu anda konuşma eylemi
Please speak now
Lütfen şimdi konuş
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
In scenebirine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
ağrılı
In sceneağrıyan veya rahatsız hissettiren
My muscles are sore
Kaslarım ağrıyor
yara
ciltteki ağrılı bölge
He has a sore on his lip
Dudağında bir yara var
alıngan
çabuk darılan veya kolayca sinirlenen
He is a sore loser
O yenilgiyi kabullenemeyen biridir
bolluk
In sceneçok miktarda iyi şey
The harvest provided a bounty of fresh fruit
Hasat bol miktarda taze meyve sağladı
ödül
belirli bir amaç için teklif edilen para miktarı
There is a bounty for the stolen painting
Çalınan tablo için bir ödül var
ovmak
In scenesertçe sürterek temizlemek
Please scrub the dirty pan
Lütfen kirli tavayı ovun
çalılık
bodur ağaçların ve çalıların bulunduğu alan
We walked through the dense scrub
Yoğun çalılığın içinden yürüdük
ezik
önemsiz veya düşük statülü görülen kimse
He acts like a total scrub
Tam bir ezik gibi davranıyor
iptal etmek
planlanmış bir etkinliği gerçekleştirmekten vazgeçmek
We had to scrub the mission
Görevi iptal etmek zorunda kaldık
harcadı
In scenebir şey karşılığında para verdi
He spent all his money
Bütün parasını harcadı
tükenmiş
In scenezaten kullanılmış veya tüketilmiş
The battery is spent
Pil tükenmiş
bitkin
çok yorgun veya enerjisi kalmamış
I am completely spent
Tamamen bitkinim
geçirdi
zamanı bir şeyi yaparak kullandı
She spent the day reading
Günü okuyarak geçirdi
banka
In sceneparanın saklandığı finansal kurum
I have a bank account
Bir banka hesabım var
nehir kıyısı
bir nehrin yanındaki toprak alan
We sat on the river bank
Nehir kıyısında oturduk
yana yatmak
bir yana doğru eğilmek
The plane banked to the left
Uçak sola doğru yattı
biriktirmek
bir şeyi daha sonra kullanmak üzere saklamak
You should bank your savings for later
Birikimlerini daha sonrası için saklamalısın
kar tanesi
In scenekar olarak yağan donmuş küçük su parçası
The snowflake is beautiful
Kar tanesi güzeldir
kar tanesi
kar olarak yağan donmuş küçük su parçası
A single snowflake fell on my nose
Burnuma tek bir kar tanesi düştü
alıngan kişi
çabuk kırılan veya gücenen kimse
Don't be such a snowflake
Bu kadar alıngan olma
bitirip kurtulmak
In scenezor veya tatsız bir şeyi tamamlamak
I want to get it over with
Bir an önce bitirip kurtulmak istiyorum
gerçek
In scenedoğru olduğu bilinen şey
This is a known fact
Bu bilinen bir gerçektir
aslında
bir şeyin doğru olduğunu vurgulamak veya ek bilgi vermek için kullanılır
In fact, it is very cold
Aslında hava çok soğuk
gerçek
doğru veya gerçek olan bir şey
It is a fact that the earth is round
Dünyanın yuvarlak olduğu bir gerçektir
gerçek
doğru olan bir şey
It is a fact that the earth is round
Dünyanın yuvarlak olması bir gerçektir
yaş
In scenebir kişinin yaşadığı süre
Age is just a number
Yaş sadece bir sayıdır
çağ
belirli özelliklerle tanınan zaman dilimi
We live in the digital age
Dijital çağda yaşıyoruz
yaşlanmak
daha yaşlı hale gelmek
Everyone ages
Herkes yaşlanır
yaşlanmak
zaman geçtikçe daha yaşlı hale gelmek
People age as time passes
İnsanlar zaman geçtikçe yaşlanır
değer
In scenebir şeyin ne kadar yararlı veya önemli olduğu
This ring has great value
Bu yüzüğün büyük bir değeri var
değer vermek
bir şeyi önemli bulmak
I value your friendship
Arkadaşlığına değer veriyorum
değer
bir şeyin ne kadar ettiğini gösteren miktar
The value of this house is high
Bu evin değeri yüksek
değer vermek
birini önemli veya yararlı bulmak
I value our friendship very much
Arkadaşlığımıza çok değer veriyorum
değer
bir kişinin önemli bulduğu prensip veya standart
Honesty is a core value
Dürüstlük temel bir değerdir
üzgün
In scenepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
memnun
In scenememnuniyet veya mutluluk duyan
I am glad to see you
Seni gördüğüme memnun oldum
şaplak atmak
In sceneelle sertçe vurmak
He smacked the table
Masaya şaplak attı
kötü konuşmak
birisi hakkında kaba veya kırıcı şeyler söylemek
He likes to talk smack about others
O başkaları hakkında kötü konuşmayı sever
eroin
eroin için kullanılan argo bir ifade
He struggled with his addiction to smack
Eroin bağımlılığıyla mücadele ediyordu
sığır
In sceneet veya süt için çiftliklerde beslenen büyük hayvanlar
The farmer has a lot of cattle
Çiftçinin çok fazla sığırı var
sığır
In sceneçiftliklerde et veya süt için beslenen büyükbaş hayvanlar
The cattle are grazing in the field
Sığırlar tarlada otluyor
adres
In scenebirinin yaşadığı veya çalıştığı yer
What is your home address
Ev adresin nedir
ele almak
bir sorunu veya soruyu düşünmek ve çözmeye başlamak
We need to address the issue
Bu sorunu ele almamız gerekiyor
hitap etmek
birine konuşmak veya bir şeyi birine göndermek
He addressed the crowd
Kalabalığa hitap etti
konuşma
bir dinleyici kitlesine yapılan resmi konuşma
The president gave an address
Başkan bir konuşma yaptı
neyse
In sceneönemsemediğini belirtmek için kullanılır
Whatever, I don't care
Neyse, umurumda değil
her ne olursa olsun
her ne olursa olsun
Do whatever you want
Ne istersen onu yap
herhangi bir şey
belirli olmayan bir şey
You can eat whatever you want
İstediğin herhangi bir şeyi yiyebilirsin
ne olursa olsun
sonucun fark etmediğini ifade eder
I will stay whatever happens
Ne olursa olsun kalacağım
ilgili
In scenebir konuyu öğrenmeye veya bilmeye istek duyma
He is interested in art
O sanatla ilgili
ilgili
bir şeyi daha fazla bilmek isteyen
I am interested in history
Tarihe ilgi duyuyorum
ilgili
bir konuya karşı merak duyan
I am interested in astronomy
Astronomiye ilgi duyuyorum
ilgili
bir şeyi öğrenmek veya bilmek isteyen
I am interested in space
Uzaya ilgi duyuyorum
iyi veya kötü olsun
In scenesonuç iyi veya kötü olsa da
For better or for worse we have to accept the result
İyi veya kötü olsun sonucu kabul etmek zorundayız
çaba
In scenebir şeyi başarmak için harcanan enerji
It takes a lot of effort to learn a language
Bir dil öğrenmek çok çaba gerektirir
de değil
In sceneolumsuz bir ifadenin başkası için de geçerli olduğunu belirtir
I don't like it. Neither do I
Sevmiyorum. Ben de sevmiyorum
hiçbiri
In sceneiki seçenekten hiçbirini değil
Neither book is good
İki kitap da iyi değil
hiçbiri
iki kişiden veya şeyden hiçbiri
Neither of the students is here
Öğrencilerin hiçbiri burada
ikisi de değil
iki durumdan hiçbiri
The box is neither big nor small
Kutu ne büyük ne de küçük
birleşmek
In scenebirini veya bir şeyi desteklemek için bir araya gelmek
The team decided to rally behind their captain
Takım kaptanlarının arkasında birleşmeye karar verdi
toplanmak
belirli bir amaç için bir araya gelmek
The people rallied for a cause
İnsanlar bir amaç için toplandılar
miting
bir düşünceyi desteklemek için yapılan büyük halk toplantısı
They held a rally to protest the new law
Yeni yasayı protesto etmek için bir miting düzenlediler
toparlanmak
zor bir dönemden sonra tekrar güçlenmek veya iyileşmek
The patient began to rally after the surgery
Hasta ameliyattan sonra toparlanmaya başladı
toparlanmak
değerin veya gücün yeniden artması
The stock market began to rally
Borsa toparlanmaya başladı
müsait değil
In scenehastalık veya başka bir sebeple katılamayacak durumda olan
The manager is currently indisposed
Yönetici şu anda müsait değil
teşekkür ederim
In sceneminnettarlık göstermek için kullanılan sözler
Thank you for the help
Yardım için teşekkür ederim
teşekkür
In scenebir takdir ifadesi
A big thank you to all
Herkese büyük bir teşekkür
teşekkür ederim
minnettar olduğunuzu belirtmek için kullanılan sözler
Thank you for your help
Yardımın için teşekkür ederim
biraz
In sceneaz miktarda veya derecede
I am a little tired
Biraz yorgunum
küçük
boyutu küçük olan
He has a little dog
Onun küçük bir köpeği var
harcamak
In scenebir şey satın almak için para vermek
I spend too much money
Çok fazla para harcıyorum
vakit geçirmek
bir şeyi yaparak zaman harcamak
I spend my weekends reading
Hafta sonlarımı kitap okuyarak geçiririm
zaman harcamak
bir iş için zaman ayırmak
Don't spend too much time on this
Buna çok fazla zaman harcama
harcamak
bir şeyi satın almak için para kullanmak
I spend all my money on books
Tüm paramı kitaplara harcıyorum
harcamak
bir şey için para vermek
I spend money on food
Yiyeceğe para harcıyorum
hemen
In scenehiç gecikmeden
I knew the answer right off
Cevabı hemen bildim
casusluk
In scenegizli bilgileri gizlice elde etme eylemi
He was arrested for espionage
Casusluk yaptığı için tutuklandı
hassas
In sceneolaylardan kolayca etkilenen veya üzülen
He is very sensitive
O çok hassastır
duyarlı
küçük değişikliklere hızlı tepki veren
The sensor is very sensitive
Sensör çok duyarlıdır
hassas
fiziksel olarak kolayca incinebilen
My teeth are sensitive to cold
Dişlerim soğuğa karşı hassastır
hassas
gizli tutulması gereken ve açıklanırsa sorun yaratabilecek
This is a sensitive topic
Bu hassas bir konu
yeterli
In sceneihtiyaç duyulduğu kadar olan
We have plenty of food for everyone
Herkes için yeterli yemeğimiz var
bolca
yeterince veya çok miktarda olan
We have plenty of time
Bolca vaktimiz var
oldukça
büyük ölçüde veya çok
That room is plenty big for our needs
O oda ihtiyaçlarımız için oldukça büyük
para
In scenebir şeyler satın almak için kullanılan madeni veya kağıt ödeme araçları
I have some money
Biraz param var
eğilim
In scenebir şeyi yapma isteği veya meyil
I have an inclination to help others
Başkalarına yardım etme eğilimim var
tanımak
In scenebirini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
dört gözle beklemek
In scenegelecekte olacak bir şeyi heyecanla beklemek
I look forward to meeting you
Sizinle tanışmayı dört gözle bekliyorum
dört gözle beklemek
gelecekte olacak bir şey için heyecan duymak
I look forward to meeting you
Sizinle tanışmayı dört gözle bekliyorum
çelişmek
In scenebir şeyin yanlış olduğunu iddia etmek
Your actions contradict your words
Davranışların sözlerinle çelişiyor
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
konuşabilmek
In scenekonuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşma
bir konu üzerine yapılan resmi sözlü sunum
She gave a short talk about history
Tarih hakkında kısa bir konuşma yaptı
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
yargılamak
mahkemede suçlu olup olmadığına karar vermek için delilleri incelemek
They will try the suspect in court
Şüpheliyi mahkemede yargılayacaklar
denemek
bir şeyi yapmak için çaba harcamak
Please try to open the door
Lütfen kapıyı açmayı dene
sağlamak
In sceneihtiyaç duyulan bir şeyi vermek
The company provides free water
Şirket ücretsiz su sağlıyor
sağlamak
In scenebirinin ihtiyacı olan bir şeyi vermek
The company provides free food
Şirket ücretsiz yemek sağlıyor
şartıyla
bir durumun gerçekleşmesi için gereken koşulu belirtir
You can go out provided you finish your homework
Ödevini bitirmen şartıyla dışarı çıkabilirsin
sağlamak
ihtiyaç duyulan bir şeyi vermek veya sunmak
The hotel provides free breakfast
Otel ücretsiz kahvaltı sağlıyor
etki
In scenegüçlü bir nüfuz veya sonuç
This decision had a big impact
Bu kararın büyük bir etkisi oldu
çarpışma
güçlü bir vuruş veya çarpma
The impact damaged the car
Çarpışma arabaya zarar verdi
etkilemek
bir şey üzerinde güçlü bir etki yaratmak
The new rules will impact our work
Yeni kurallar işimizi etkileyecek
her şey
In scenetüm şeyler
He lost everything
Her şeyi kaybetti
her şey
her bir şey
Everything is ready
Her şey hazır
kitap
In sceneyazılı sayfaların ciltlenmiş hali
I read a book
Bir kitap okudum
rezervasyon yapmak
bir şeyi önceden ayırmak
I want to book a room
Bir oda ayırtmak istiyorum
kural kitabı
kuralların veya prosedürlerin bulunduğu resmi döküman
They followed the book exactly
Tam olarak kural kitabına uydular
görüş
bir kişinin kendine has bakış açısı veya değerlendirmesi
In my book this is a mistake
Benim görüşüme göre bu bir hata
çocuklar
In scenebirden fazla genç kişi
Many children go to school
Birçok çocuk okula gider
çocuklar
bir kişinin erkek veya kız evlatları
She has three children
Üç çocuğu var
ilgilenmek
In scenebir durumu halletmek için gerekeni yapmak
I will see about the problem
Problemle ilgileneceğim
madde
In scenehukuki bir belgenin bir bölümü
Read this clause carefully
Bu maddeyi dikkatlice okuyun
cümlecik
bir cümlenin özne ve yükleme sahip olan bölümü
The sentence has two clauses
Bu cümle iki cümlecikten oluşur
-meli/-malı
In sceneyapılması gereken doğru şeyi belirtmek için kullanılır
You ought to apologize
Özür dilemelisin
meli
yapılması gereken doğru veya mantıklı bir işi belirtmek için kullanılır
You ought to study for the exam
Sınav için ders çalışmalısın
beklenmek
kanıtlara veya mantığa göre gerçekleşmesi muhtemel durumları belirtmek için kullanılır
The train ought to arrive soon
Trenin yakında varması bekleniyor
dilemek
In scenebir şeyin gerçekleşmesini istemek
I wish for a better world
Daha iyi bir dünya diliyorum
yavaşça kaybolmak
In sceneyavaş yavaş uzaklaşmak veya yok olmak
Time seems to slip away
Zaman uçup gidiyor gibi görünüyor
varmak
In scenebir yere ulaşmak
He finally came to the city
Sonunda şehre vardı
tutmak
toplamı belli bir miktara ulaşmak
The bill comes to ten dollars
Fatura on dolar tutuyor
söz konusu olmak
belirli bir konuyla ilgili olmak
When it comes to cooking she is the best
Yemek pişirme söz konusu olduğunda en iyisi odur
farkına varmak
bir şeyi yavaşça anlamak
I slowly came to realize the truth
Yavaş yavaş gerçeğin farkına vardım
varmak
belirli bir sonuca veya duruma ulaşmak
They finally came to an agreement
Sonunda bir anlaşmaya vardılar
gelince
bir konu hakkında konuşmak
When it comes to cooking she is the best
Yemek pişirmeye gelince o en iyisidir
başvurmak
yardım veya bir şey istemek için birine gitmek
She came to me for advice
Tavsiye almak için bana başvurdu
yardımına gelmek
birine destek ya da yardım sunmak
She came to his aid when he fell
Düştüğünde onun yardımına geldi
kanaatine varmak
bir kişi ya da durum hakkında belirli bir görüşe sahip olmak
I have come to believe that he is honest
Onun dürüst olduğu kanaatine vardım
varmak
belirli bir toplam rakama ulaşmak veya bir karara varmak
The total bill comes to fifty dollars
Toplam hesap elli dolara varıyor
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak veya amaçlamak
How did you come to do that
Bunu yapmaya nasıl niyetlendin
değinmek
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
We will come to that topic later
O konuya sonra değineceğiz
gelmek
belirli bir yere ulaşmak
Please come to my office
Lütfen ofisime gel
ziyaret etmek
birinin yanına gidip vakit geçirmek
Please come to see me
Lütfen beni ziyarete gel
dikkatini çekmek
bir durumun veya bilginin birinin farkına varması
The mistake came to my notice yesterday
Hata dün dikkatimi çekti
yerleşmek
biriyle aynı evde oturmaya başlamak
They came to live in this house
Bu eve yaşamaya geldiler
çiftlik hayvanları
In scenegıda veya iş için çiftlikte beslenen hayvanlar
The farmer has a lot of livestock
Çiftçinin çok fazla çiftlik hayvanı var
sarmak
In sceneyarayı sargı beziyle kapatıp tedavi etmek
She bound up his injured hand
Yaralı elini sardı
pansiyon
In scenegezginler için konaklama sağlayan küçük otel
We stayed at a cozy inn
Rahat bir pansiyonda kaldık
han
konaklamak için kullanılan küçük otel
We stayed at a cozy inn
Sıcak bir handa konakladık
hazine
In sceneçok değerli veya önemli olan bir şey
They found a chest of gold treasure
Bir sandık dolusu altın hazine buldular
çok değer vermek
bir şeye çok önem vermek ve onu korumak
I treasure our friendship
Arkadaşlığımıza çok değer veriyorum
hazine
çok özel ve sevilen kimse
You are a real treasure to us
Sen bizim için gerçek bir hazinesin
hazine
çok değerli olan şey
They found the pirate's hidden treasure
Korsanın gizli hazinesini buldular
kaba
In scenenazik olmayan
He was very rude to the waiter
Garsona karşı çok kabaydı
çar
In sceneeski imparatorlukların erkek hükümdarı
The tzar ruled with absolute power
Çar mutlak güçle hüküm sürdü
slav hükümdarı
In scenebazı slav ülkelerindeki erkek hükümdar
Russia was led by a tzar
Rusya bir çar tarafından yönetiliyordu
bir parçası
In scenebir grubun veya organizasyonun üyesi olmak
I am part of the team
Takımın bir parçasıyım
tesadüfen
In scenebir şeyi planlamadan veya kazara yapmak
I happen to know the answer
Tesadüfen cevabı biliyorum
başına gelmek
In scenebirinin başına bir şey gelmesi durumu
What happened to him
Ona ne oldu
başına gelmek
birinin başına bir olay meydana gelmek
What happened to him
Onun başına ne geldi
rekabet etmek
In scenebaşkalarını yenmeye çalışmak
They compete for the gold medal
Altın madalya için yarışıyorlar
yarışmak
bir yarışmada veya etkinlikte yer almak
She will compete in the marathon
Maratona katılacak
zarif
In scenegörünüşü veya davranışları bakımından şık ve çekici
She looks very elegant in that dress
O elbise içinde çok zarif görünüyor
zarif
şık ve etkileyici bir görünüme sahip olan
She looks very elegant
Çok zarif görünüyor
sıradan
In scenenormal veya alışılmış
He is an ordinary person
O sıradan bir kişidir
olağan
normal veya yaygın
It was an ordinary day
Olağan bir gündü
sıradışı
çok alışılmadık veya özel
That performance was ordinary
O performans sıradışıydı
sıradan
özel veya farklı olmayan
It was an ordinary day
Sıradan bir gündü
dolar
In sceneABD ve bazı diğer ülkelerin temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
dolar
ABD ve bazı ülkelerde kullanılan temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
sıkıcılaşmak
In sceneilginç veya eğlenceli olmaktan çıkmak
This joke is starting to get old
Bu şaka artık sıkıcılaşmaya başladı
minnettar
In sceneşükran duyan veya teşekkür eden
I am grateful for your help
Yardımın için minnettarım
geri gelmek
In scenebir yere veya bir kişiye geri dönmek
When will you come back?
Ne zaman geri geleceksin?
geri dönmek
bir dönem sonra yeniden popüler veya başarılı hale gelmek
Vintage clothes are coming back
Vintage kıyafetler yeniden popüler oluyor
sorunlu
In scenesorun veya zorluk çıkaran
The broken printer is very troublesome
Bozuk yazıcı çok sorunlu
koroner
In scenekalp ile ilgili olan
He has coronary artery disease
Koroner arter hastalığı var
mektuplar
In scenebirine gönderilen yazılı mesajlar
I wrote letters to my family
Aileme mektuplar yazdım
harfler
bir alfabedeki semboller
These are capital letters
Bunlar büyük harflerdir
mektuplar
birine gönderilen yazılı notlar
I wrote three letters yesterday
Dün üç mektup yazdım
mektuplar
kağıda yazılıp birine gönderilen mesajlar
I received some letters yesterday
Dün birkaç mektup aldım
harfler
alfabeyi oluşturan semboller
There are twenty six letters in the English alphabet
İngiliz alfabesinde yirmi altı harf vardır
nazik
In scenedost canlısı ve cömert
She is a kind person
O nazik bir insandır
tür
In scenebenzer özelliklere sahip grup
What kind of music do you like
Ne tür müzik seversiniz
biraz
küçük bir ölçüde
I am kind of tired
Biraz yorgunum
berbat
In sceneçok kötü veya nahoş
The weather was dreadful
Hava berbattı