

Disenchantment — Season 1 Episode 2
Words & meanings
546 words
CEFR level
genellikle
In sceneçoğu durumda
I usually wake up at 7 am
Genellikle sabah 7'de uyanırım
parçalara ayrılmak
parçalara bölünerek dağılmak
The old book is falling apart
Eski kitap parçalara ayrılıyor
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
canlı
In scenehayat sahibi olan
All living things need water
Tüm canlıların suya ihtiyacı vardır
yaşam
yaşanılan yer veya koşullar
Their living conditions are poor
Yaşam koşulları kötüdür
geçim
hayatını sürdürmek için kazandığı para
He earns a living as a teacher
Öğretmenlik yaparak geçimini sağlıyor
yaşam tarzı
bir kişinin hayatını sürdürme biçimi
They have a simple way of living
Onların basit bir yaşam tarzı var
direk
In scenegemilerde yelkenleri tutan uzun direk
The wind broke the ship's mast
Rüzgar geminin direğini kırdı
anten direği
radyo veya televizyon antenlerini taşıyan uzun direk
The radio mast was very tall
Radyo direği çok uzundu
sıkıcı
In sceneilgi çekici veya heyecan verici olmayan
This movie is boring
Bu film sıkıcı
sersem
In sceneaptal veya şapşal bir kimse
Stop acting like a doink
Sersem gibi davranmayı bırak
kafes
In scenehayvanları tutmak için kullanılan parmaklıklı alan
The bird is in the cage
Kuş kafesin içinde
kafese kapatmak
In scenebir şeyi kapalı bir alanda tutmak
They had to cage the animal
Hayvanı kafese kapatmak zorunda kaldılar
kafese koymak
bir hayvanı kapalı bir alanda tutmak
Do not cage the bird
Kuşu kafese koyma
keşfetmek
In scenebir şeyi ilk kez bulmak
They discovered a new planet
Yeni bir gezegen keşfettiler
keşfetmek
daha önce bilinmeyen bir şeyi bulmak veya ortaya çıkarmak
Scientists discovered a new planet
Bilim insanları yeni bir gezegen keşfetti
keşfetmek
bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak
Scientists discovered a new planet
Bilim insanları yeni bir gezegen keşfetti
seçkin
In sceneçok tanınan ve saygı duyulan
She is an eminent lawyer
O seçkin bir avukattır
sebep
In scenebir şeyin meydana gelmesine yol açan neden
Give me one good reason
Bana tek bir geçerli sebep ver
mantık yürütmek
mantık kullanarak bir sonuca varmak
We must reason logically
Mantıklı bir şekilde düşünmeliyiz
akıl
mantıklı düşünme yetisi
Humans have the power of reason
İnsanlar akıl yürütme gücüne sahiptir
hay aksi
In scenehafif kızgınlık veya hayal kırıklığı belirten ünlem
Shoot, I forgot my keys
Hay aksi, anahtarlarımı unuttum
ateş etmek
silahtan kurşun çıkarmak
He knows how to shoot
O ateş etmeyi bilir
sürgün
bitkinin gövdesinden çıkan yeni filiz
The plant has a new shoot
Bitkinin yeni bir sürgünü var
çekmek
film reklam veya video için görüntü kaydetmek
They are shooting a movie
Bir film çekiyorlar
artırmak
In scenebir şeyi daha yüksek veya daha büyük yapmak
The shop raised the prices
Mağaza fiyatları artırdı
büyütmek
bir çocuğu yetişkin olana kadar bakmak
She raised three children
Üç çocuk büyüttü
toplamak
bir grup insanı bir araya getirmek
They raised an army
Bir ordu topladılar
gündeme getirmek
bir konuyu konuşulması için başlatmak
They raised an important issue
Önemli bir konuyu gündeme getirdiler
bağlamak
In scenebir şeyi iple sıkıca bağlamak
They lashed the boat to the dock
Tekneyi iskeleye bağladılar
kırbaçlamak
birine veya bir şeye şiddetle vurmak
The driver lashed the horses
Sürücü atları kırbaçladı
bir şey
tek bir neden veya örnek vermek için kullanılır
One thing I like about this house is the garden
Bu evle ilgili sevdiğim bir şey bahçesidir
büyük ölçüde
In sceneçok fazla miktarda veya derecede
The situation has improved greatly
Durum büyük ölçüde iyileşti
pekiştirmek
In scenebir şeyi daha güçlü veya güvenli hale getirmek
We shook hands to cement our agreement
Anlaşmamızı pekiştirmek için el sıkıştık
çimento
inşaatlarda kullanılan sert madde
We need more cement for the wall
Duvar için daha fazla çimentoya ihtiyacımız var
yanlış
In scenedoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
In sceneuygun olmayan veya iyi bir eşleşme sağlamayan
This is the wrong key for the door
Bu kapı için yanlış anahtar
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
düğün
In sceneevlilik töreni
Their wedding was very fun
Düğünleri çok eğlenceliydi
gelin
evlenen kadın
The bride arrived at the wedding early
Gelin düğüne erken geldi
evlenmek
evlilik bağı kurmak
They decided to have a wedding and get married
Düğün yapıp evlenmeye karar verdiler
yatak
In sceneuyumak için kullanılan büyük ve yumuşak minder
I bought a new mattress
Yeni bir yatak aldım
hiç şaşmamalı
şaşırtıcı değil
No wonder he is tired
Yorgun olmasına şaşmamalı
sanmak
In scenebir konuda fikri olmak veya inanmak
I reckon it will rain tomorrow
Yarın yağmur yağacağını sanıyorum
yaşamak
In scenehayatta olmak
I want to live
Yaşamak istiyorum
canlı
çalışan veya aktif olan
The show is live
Program canlı
yaşamak
belli bir hayat sürmek veya deneyimlemek
He lives a happy life
O mutlu bir hayat yaşıyor
yaşamak
bir yerde ikamet etmek
I live in Ankara
Ankara'da yaşıyorum
seçmek
In scenebir şeyi tercih etmek veya seçmek
Pick a color
Bir renk seç
çıkarmak
bir şeyi bir yerden çıkarıp almak
Pick the seeds out
Tohumları çıkar
pena
telli çalgıları çalmak için kullanılan küçük alet
He lost his guitar pick
Gitar penasını kaybetti
almak
bir nesneyi elinize almak veya kaldırmak
Pick up your book
Kitabını al
varsaymak
In scenebir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
sanmak
bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
lüks
In sceneçok pahalı ve konforlu
They held a lavish party
Lüks bir parti düzenlediler
cömertçe vermek
bir şeyi birine bol miktarda sunmak
She lavished him with attention
Ona bolca ilgi gösterdi
saç
In scenekafa derisinde yetişen teller
I cut my hair
Saçımı kestirdim
kıl
In sceneinsan vücudunda yetişen ince teller
He has hair on his arms
Kollarında kıl var
kıl payı
çok küçük bir miktar veya mesafe
He won by a hair
Kıl payı kazandı
saç
insanın başında büyüyen ince teller
She has long brown hair
Onun uzun kahverengi saçları var
dev
In scenehikayelerde geçen büyük ve korkutucu yaratık
The ogre lived in a dark cave
Dev karanlık bir mağarada yaşıyordu
sonuçsuz
In scenenet bir sonuç vermeyen
The test results were inconclusive
Test sonuçları sonuçsuzdu
tuhaf
In scenealışılmadık veya garip
This is a weird smell
Bu tuhaf bir koku
garip hissettirmek
birine kendini garip veya rahatsız hissettirmek
He weirded me out
Beni garip hissettirdi
doğmuş
In scenedünyaya gelmiş olan
I was born in Istanbul
İstanbul'da doğdum
doğmuş
dünyaya gelmiş
He was born last year
O geçen yıl doğdu
kişi
In sceneinsan olan varlık
He is a good person
O iyi bir kişidir
birey
tek bir kişiyi ifade eden terim
Every person is different
Her birey farklıdır
insan
genel anlamda insan türü
A person needs sleep
Bir insanın uykuya ihtiyacı vardır
şahıs
belirli bir kimse
I know that person
O şahsı tanıyorum
kurtulmak
bir yerden veya durumdan kaçmak
He tried to break free from the ropes
İplerden kurtulmaya çalıştı
kalitesiz
In sceneçok düşük veya kötü nitelikte olan
This is a really cruddy movie
Bu gerçekten çok kalitesiz bir film
yolculuk
In scenebir araçla yapılan seyahat
I enjoyed the car ride
Araba yolculuğundan keyif aldım
binmek
bir ata veya araca binip gitmek
I ride a horse
Ata binerim
kaymak
bir konumda bulunmak veya yer değiştirmek
Her skirt tends to ride up
Eteği yukarı kayma eğiliminde
baskı yapmak
birini eleştirmek veya rahatsız etmek
My boss likes to ride me about my speed
Patronum hızım konusunda bana baskı yapmayı sever
çözmek
In scenedüşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure it out
Bunu çözemiyorum
rakam
bir sayıyı temsil eden sembol
The figure is written here
Rakam burada yazılı
şahsiyet
ünlü veya önemli bir kişi
He is a famous figure
O ünlü bir şahsiyettir
şekil
bir kişinin veya şeyin biçimi
It is a strange figure
Bu tuhaf bir şekil
ovalamak
In scenebir şeyi temizlemek için sertçe ovmak
I had to scrub the floor
Yerleri ovalamak zorunda kaldım
ameliyat forması
doktorların ve hemşirelerin giydiği rahat kıyafetler
The surgeon put on clean scrubs
Cerrah temiz ameliyat forması giydi
çalılık
bodur ağaçların ve çalıların bulunduğu alan
We walked through the dense scrub
Yoğun çalılığın içinden yürüdük
ezik
önemsiz veya düşük statülü görülen kimse
He acts like a total scrub
Tam bir ezik gibi davranıyor
ada
In sceneetrafı sularla çevrili kara parçası
This is a small island
Bu küçük bir ada
ada
In scenedört bir yanı sularla çevrili kara parçası
They live on a small island
Küçük bir adada yaşıyorlar
ada
etrafı sularla çevrili olan toprak kütlesi
Hawaii is a famous island
Hawaii ünlü bir adadır
hey
In scenedikkat çekmek veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Hey, look at this!
Hey, şuna bak!
kelimeler
In sceneanlamı olan dil birimi
I don't know these words
Bu kelimeleri bilmiyorum
sözler
birinin söylediği şeyler
I trust his words
Onun sözlerine güveniyorum
yukarı
In scenedaha yüksek bir konuma doğru
Look up
Yukarı bak
var olmak
bir şeye katılmaya hazır olmak
Are you up for a game
Bir oyuna var mısın
var
bir şeye katılmaya istekli veya hevesli
Are you up for it
Buna var mısın
özsu
In scenemeyve veya sebzelerin içindeki doğal sıvı
The leaf has a sticky juice
Yaprağın yapışkan bir özsuyu var
canlandırmak
bir şeyi daha güçlü veya canlı hale getirmek
They need to juice up the plan
Planı canlandırmaları gerekiyor
suyunu sıkmak
meyve veya sebzelerden sıvı çıkarmak
I will juice the apples
Elmaları sıkacağım
nüfuz
kararları etkileme gücü veya yeteneği
He has the juice to get the project approved
Projenin onaylanmasını sağlayacak nüfuzu var
evlilikle ilgili
In sceneevlilikle ilgili olan
They have marital problems
Evlilikle ilgili sorunları var
midesi bulanmış
In scenemidesi bulanan veya kusacak gibi hisseden
I feel a bit queasy
Biraz midem bulanıyor
gerçekçilik
In scenegerçek hayata uygun olma durumu
The painting is praised for its realism
Tablo gerçekçiliğiyle övülüyor
yapacak olmak
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to call him
Onu arayacağım
planlamak
bir işi yapma kararında olmak
We are going to visit the museum
Müzeyi ziyaret etmeyi planlıyoruz
olacak
gelecekte bir olayın gerçekleşmesi
It is going to rain
Yağmur yağacak
yapmak niyetinde
bir şeyi yapmayı planlamak
I am going to visit my friend tomorrow
Yarın arkadaşımı ziyaret edeceğim
sıraya dizmek
nesneleri veya insanları bir sıra halinde yerleştirmek
Line up the books on the shelf
Kitapları rafta sıraya diz
örtüşmek
birbiriyle uyumlu olmak veya aynı fikirde olmak
Their stories line up perfectly
Hikayeleri birbiriyle tamamen örtüşüyor
sıra
yan yana dizilmiş kişiler veya nesneler topluluğu
The lineup at the store was long
Mağazadaki sıra çok uzundu
kadro
belirli bir sıraya göre düzenlenmiş kişi listesi
The team changed their starting lineup
Takım başlangıç kadrosunu değiştirdi
her zaman
sürekli veya çok sık
He talks all the time
O her zaman konuşur
hanımefendi
In scenebir kadına hitap ederken kullanılan saygılı ünvan
You should refer to her as my ladyship
Ona hanımefendi diye hitap etmelisin
denizcilikle ilgili
In scenegemiler veya denizle ilgili olan
She loves nautical decorations
Denizcilikle ilgili dekorasyonları sever
belirli
In scenebilinen ancak belirtilmemiş
Certain animals live in the desert
Belirli hayvanlar çölde yaşar
emin
hiç şüphesi olmayan
I am certain that he is right
Onun haklı olduğundan eminim
kesin
gerçekleşmesi kaçınılmaz olan
Success is certain
Başarı kesindir
ketum
In scenedikkat çekmemeye veya utandırmamaya özen gösteren
She was very discreet about her private life
Özel hayatı konusunda çok ketumdu
duymak
In scenekulakla sesleri algılamak
I hear a noise
Bir ses duyuyorum
duymak
bir bilgi edinmek
I heard the news
Haberi duydum
söylemek
bir şeyi dile getirmek veya ifade etmek
Hear me clearly
Bunu açıkça söylüyorum
kulak
başın yan tarafında bulunan ve duymamızı sağlayan organ
I hear with my ears
Kulaklarımla duyarım
özgür
In scenekısıtlanmamış veya kontrol edilmeyen
The bird is free
Kuş özgür
ücretsiz
bedava olan veya ücret ödenmeyen
This water is free
Bu su ücretsiz
serbest bırakmak
birini veya bir şeyi tutulduğu ya da sıkıştığı yerden kurtarmak
They decided to free the bird from the cage
Kuşu kafesten serbest bırakmaya karar verdiler
içermeyen
bir şeyin içinde bulunmaması durumu
This drink is sugar free
Bu içecek şeker içermiyor
bağlamak
In scenebir şeyi kayış yardımıyla tutturmak
Strap the luggage to the roof
Bagajı tavana bağla
kayış
bağlamak veya taşımak için kullanılan uzun ve dar malzeme parçası
The shoulder strap is broken
Omuz kayışı kırık
meteliksiz kalmak
hiç veya çok az parası bulunma durumu
I am strapped for cash
Meteliksiz kaldım
denizkızı
In scenemasallarda bacakları yerine balık kuyruğu olan kadın
I saw a mermaid in the fairy tale
Masalda bir denizkızı gördüm
değer
In scenebir şeyin ne kadar yararlı veya önemli olduğu
This ring has great value
Bu yüzüğün büyük bir değeri var
değer vermek
bir şeyi önemli bulmak
I value your friendship
Arkadaşlığına değer veriyorum
gelişmiş
In scenekarmaşık ve rafine olan
This is a sophisticated system
Bu gelişmiş bir sistem
seçkin
iyi zevklere ve kültüre sahip olan
He has a sophisticated taste in art
Sanatta seçkin bir zevki var
tahmin etmek
In scenekesin bilgi olmadan bir fikir yürütmek
Can you guess my age?
Yaşımı tahmin edebilir misin?
tahmin etmek
emin olmadan bir şeyin doğru olduğunu söylemek
Can you guess the answer
Cevabı tahmin edebilir misin
sanmak
bir durum hakkında kesin kanıt olmadan fikir oluşturmak
I guess it will rain
Sanırım yağmur yağacak
tahmin
emin olmadan doğru olduğunu düşündüğünüz bir fikir
It was just a guess
Sadece bir tahmindi
hemen
çok kısa bir süre içinde veya hemen
I will be right up
Hemen geliyorum
en iyi
In sceneen yüksek kalitede veya en uygun
This is the best book
Bu en iyi kitap
yenmek
bir yarışmada birini mağlup etmek
He bested his opponent
Rakibini yendi
iyi olur
birine güçlü bir tavsiye veya uyarı vermek için kullanılır
You had best leave now
Şimdi gitsen iyi olur
en iyi dilekler
birine sunulan iyi niyet ve güzel temenniler
Please give her my best
Lütfen ona en iyi dileklerimi ilet
bayrak
In scenebir ülkeyi veya grubu simgeleyen kumaş parçası
The flag waves in the wind
Bayrak rüzgarda dalgalanıyor
işaret etmek
dikkat çekmek için bir şeyi sallamak
He flagged the taxi
Taksiye işaret etti
işaretlemek
bir şeyi dikkat çekmesi için belirlemek
I will flag this email
Bu e-postayı işaretleyeceğim
bayrak
bir konumu veya noktayı belirtmek için bir yüzeye tutturulan küçük parça
I put a flag on the map to mark the spot
Noktayı belirtmek için haritaya bir bayrak koydum
beklemek
gelecekte gerçekleşecek olmak
A long journey lies ahead
Önümüzde uzun bir yol var
duyarsız
In scenebaşkalarının duygularını önemsemeyen
He is insensitive to others' feelings
O, başkalarının duygularına karşı duyarsızdır
evlenmek
In sceneevlilik bağıyla birleşmek
They decided to wed in June
Haziran ayında evlenmeye karar verdiler
filizlenmek
In scenebir bitkinin tohumdan çıkıp büyümeye başlaması
The seeds began to sprout in the spring
Tohumlar baharda filizlenmeye başladı
filiz
toprakta yetişen küçük yeşil sebze
These bean sprouts are fresh
Bu fasulye filizleri taze
yine de
In sceneönce söylenenden farklı bir durumu belirtmek için kullanılır
I am tired though
yine de yorgunum
rağmen
bir durumun tersine rağmen
Though it was raining we went out
Yağmur yağmasına rağmen dışarı çıktık
yine de
buna rağmen
It was delicious though
Yine de lezzetliydi
her ne kadar
karşıt bir durumu ifade etmek için kullanılır
Though he was tired he kept working
Her ne kadar yorgun olsa da çalışmaya devam etti
taşmak
In sceneçok dolup kenarlarından dışarı çıkmak
The water overflowed from the glass
Su bardaktan taştı
doldurmak
In scenebir kabın içini doldurmak
Fill the bottle with water
Şişeyi suyla doldur
doyma miktarı
doyana kadar yenen yemek
Eat your fill
Doyana kadar ye
doldurmak
bir işteki boşluğu doldurmak
Fill the position
Pozisyonu doldur
korkuyla dolmak
aşırı derecede korkmak
He was filled with dread
İçi korkuyla doldu
yüzüne karşı
birine doğrudan ve dürüstçe söylemek
She told the truth in his face
Gerçeği onun yüzüne karşı söyledi
sorumlu bir şekilde
In scenesorumluluk bilinciyle
Please use the equipment responsibly
Lütfen ekipmanı sorumlu bir şekilde kullanın
tanımak
birini tanımaya başlamak
I want to get to know you better
Seni daha iyi tanımak istiyorum
yakından tanımak
birini veya bir şeyi iyi anlamaya başlamak
I want to get to know you better
Seni daha yakından tanımak istiyorum
veya benzeri
veya buna benzer bir şey
Do you want some tea or something?
Çay veya benzeri bir şey ister misin?
falan
veya benzeri bir şey
Do you want coffee or something
Kahve falan ister misin
daha iyi
In scenedaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
iyi olur
In scenebir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
daha iyi
daha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
ele almak
bir konuyu değerlendirmek
We must look at this plan
Bu planı ele almalıyız
bakmak
gözleri bir yöne çevirmek
Please look at me
Lütfen bana bak
seyretmek
bir şeyi dikkatle izlemek
They look at the stars
Yıldızları seyrediyorlar
incelemek
detaylıca gözlemlemek
I looked at the painting
Resim tablosunu inceledim
zehirli
In scenezarar verebilen veya öldürebilen zehir içeren
Some mushrooms are poisonous
Bazı mantarlar zehirlidir
cezbetmek
In scenebirini güzel bir şey sunarak bir yere çekmek
They tried to lure him with a high salary
Onu yüksek bir maaşla cezbetmeye çalıştılar
fasulye
In scenebir bitkinin yenilebilir tohumu
I like to eat beans
Fasulye yemeyi severim
muhtemelen
In scenebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
kur yapmak
In scenebirinin sevgisini kazanmaya çalışmak
He tried to woo her with flowers
Çiçeklerle ona kur yaptı