

Fleabag — Season 1 Episode 6
Words & meanings
300 words
CEFR level
hamster
In sceneevcil hayvan olarak beslenen küçük tüylü bir kemirgen
I have a pet hamster
Evcil bir hamsterım var
hamster
In sceneevcil hayvan olarak beslenen küçük tüylü bir kemirgen
My daughter wants a pet hamster
Kızım evcil bir hamster istiyor
hamster
evcil hayvan olarak beslenen küçük tüylü hayvan
I bought a hamster for my son
Oğlum için bir hamster satın aldım
genital
In scenecinsel organlarla ilgili olan
The doctor examined the genital area
Doktor genital bölgeyi muayene etti
pislik
In scenekaba veya kötü biri
Stop acting like an arsehole
Pislik gibi davranmayı bırak
makat
In scenesindirim sisteminin sonunda atıkların vücuttan atıldığı açıklık
The arsehole allows waste to leave the body
Makat atıkların vücuttan atılmasını sağlar
birkaç
küçük bir sayı
I bought a couple of apples
Birkaç elma aldım
müdür
In scenebir işletmeyi veya ekibi yöneten kişi
He is a great manager
O harika bir müdür
yönetici
bir ekibin veya işin sorumlusu olan kişi
The manager is in a meeting
Yönetici bir toplantıda
menajer
sanatçı veya sporcuların işlerini yürüten kişi
The singer has a good manager
Şarkıcının iyi bir menajeri var
hoşça kal
In sceneayrılırken kullanılan bir kelime
Bye, see you tomorrow
Hoşça kal, yarın görüşürüz
bay bay
veda etmenin kısa ve gayriresmi yolu
Bye, mom
Bay bay anne
yitirmek
In sceneartık bir şeye sahip olmamak
She lost her job yesterday
Dün işini yitirdi
kaybetmek
In scenebir şeyi bulamamak
I lost my keys
Anahtarlarımı kaybettim
yenilmek
bir mücadelede mağlup duruma düşmek
The team lost the match
Takım maçta yenildi
anlayamamak
söylenenleri takip edememek
I lost his explanation
Açıklamasını anlayamadım
hırsız
In sceneeşyaları çalan kişi
The thief stole my wallet
Hırsız cüzdanımı çaldı
soyguncu
bir yeri soyarak mal çalan kimse
The robber ran away with the money
Soyguncu paralarla kaçtı
hırsız
başkasının eşyasını gizlice alan kimse
The thief stole my wallet
Hırsız cüzdanımı çaldı
hırsız
başkasının eşyasını izinsiz alan kimse
The thief stole my phone
Hırsız telefonumu çaldı
hırsız
başkasına ait eşyaları izinsiz alan kimse
The thief stole my wallet
Hırsız cüzdanımı çaldı
kafası karışmış
In scenedurumu veya konuyu net bir şekilde anlayamayan
I am confused about the rules
Kurallar konusunda kafam karıştı
doğmuş
In scenedünyaya gelmiş olan
I was born in Istanbul
İstanbul'da doğdum
daire
In scenebir binanın genellikle tek bir katında bulunan konut
I live in a small flat
Küçük bir dairede yaşıyorum
düz
eğrisiz ve seviyesi aynı olan yüzey
The table is flat
Masa düzdür
bemol
müzikte bir notayı yarım ses pesleştiren işaret
He played a B flat note on the piano
Piyanoda si bemol notasını çaldı
babet
topuğu olmayan veya çok az olan kadın ayakkabısı
She wears comfortable flats
O rahat babetler giyiyor
başına gelmek
In scenebirinin başına bir şey gelmesi durumu
What happened to him
Ona ne oldu
tesadüfen
bir şeyi planlamadan veya kazara yapmak
I happen to know the answer
Tesadüfen cevabı biliyorum
başına gelmek
birinin başına bir olay meydana gelmek
What happened to him
Onun başına ne geldi
düşünmek
In scenefikir oluşturmak için zihnini kullanmak
I need to think about it
Bunu düşünmem gerekiyor
üzerinde düşünmek
bir konuyu dikkatle zihninden geçirmek
I need to think about your offer
Teklifin üzerinde düşünmem gerekiyor
kobay
In scenekısa kulaklı, kuyruksuz ve genellikle evcil hayvan olarak beslenen küçük bir hayvan
I have a cute guinea pig
Sevimli bir kobayım var
gine domuzu
kısa kulaklı ve kuyruksuz, genellikle evcil hayvan olarak beslenen küçük bir hayvan
My daughter loves to feed her guinea pig
Kızım gine domuzunu beslemeyi çok seviyor
kobay
kısa kulaklı ve kuyruksuz, bilimsel deneylerde denek olarak kullanılan hayvan
Scientists used a guinea pig in the test
Bilim insanları testte bir kobay kullandı
kobay
yeni bir şeyi denemek için kullanılan kişi
I was a guinea pig for their new software
Onların yeni yazılımı için kobay oldum
ay
In sceneotuz gün civarındaki zaman dilimi
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
aylık
bir ay süren veya kapsayan
It was a six-month project
Bu altı aylık bir projeydi
ay
yılın on iki bölümünden biri
February is the second month of the year
Şubat yılın ikinci ayıdır
ay
yılın on iki bölümünden her biri
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
aile
In scenekan veya evlilikle birbirine bağlı kişiler
I love my family
Ailemi seviyorum
yemek tarifi
yemek hazırlamak için gerekli talimatlar
Please follow the family for this dish
Lütfen bu yemek için tarifi izle
bölüm
bir televizyon dizisinin parçası
I watched the first family of the show
Dizinin ilk bölümünü izledim
inlemek
In sceneacı veya rahatsızlıktan dolayı derin ses çıkarmak
He groaned when he stood up
Ayağa kalktığında inledi
inlemek
acı veya mutsuzluk anında çıkarılan alçak ses
He let out a low groan
Alçak sesle inledi
hayran olmak
In scenebirine veya bir şeye saygı duymak ve onu beğenmek
I admire your courage
Cesaretine hayranım
hayranlıkla bakmak
bir şeye zevk alarak ve beğenerek bakmak
We stood there to admire the view
Manzarayı hayranlıkla seyretmek için orada durduk
hayran olmak
birini veya bir şeyi beğenerek takdir etmek
I admire her courage
Onun cesaretine hayranım
beklemek
In scenebir şey olana kadar bir yerde kalmak
Please wait for me
Lütfen beni bekle
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
sabırsızlanmak
bir şeyin olması için heyecan duymak
I can't wait for summer
Yaz için sabırsızlanıyorum
beklemek
kısa bir süreliğine durmak
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
sabah
In scenegünün güneş doğuşundan öğlene kadar olan kısmı
I wake up early in the morning
Sabahları erken uyanırım
günaydın
iyi sabahlar anlamında kullanılan kısa selamlama
Morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
sabah
günün öğleden önceki erken kısmı
I drink coffee in the morning
Sabahları kahve içerim
niyetinde olmak
In scenene yapmayı planladığını ifade etmek için kullanılır
I am going to study
Ders çalışacağım
gitmek
In scenebir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
I go to school
Okula giderim
favori
belirli bir amaç için en sık kullanılan
This is my go-to coffee shop
Burası benim favori kahvecim
uyumaya gitmek
geçici olarak bir yerde uyumak
I go to sleep at ten
Saat onda uyumaya giderim
bozulmak
bir şeyin niteliğinin veya durumunun kötüleşmesi
This building will go to ruin soon
Bu bina yakında harap olacak
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
We will go to the park later
Daha sonra parka gideceğiz
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to call him tomorrow
Yarın onu aramayı planlıyorum
başvurulacak
yardım için danışılan kişi veya kaynak
She is my go to person for advice
Tavsiye için başvurduğum kişi odur
incelemek
bir şeyin doğru veya kabul edilebilir olup olmadığını anlamak için ona bakmak
Please go to the file to check for any mistakes
Hata olup olmadığını kontrol etmek için lütfen dosyayı inceleyin
tercih edilen
en sık başvurulan kişi veya şey
This is my go-to place for coffee
Burası kahve için tercih ettiğim yer
başvuru kaynağı
yardım almak için güvenilen kişi veya şey
She is my go to person for advice
O benim tavsiye için başvurduğum kişidir
gitmek
bir yere varmak veya bir etkinliğe katılmak
We go to school every morning
Her sabah okula gideriz
gitmek
bir yere bir amaçla gitmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
göstermek
bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamak veya ortaya koymak
This goes to show that hard work pays off
Bu çok çalışmanın karşılığını verdiğini gösteriyor
ilk tercih
birinin en sık kullandığı veya seçtiği şey ya da kişi
Pizza is my go-to meal on Fridays
Pizza cumaları ilk tercihim olan yemektir
fıkra
In scenesonu komik biten kısa hikaye
He told a funny joke
Komik bir fıkra anlattı
şaka
ciddiye alınmaması gereken şey
His excuse was a joke
Bahanesi bir şakaydı
şaka
insanları güldürmek için yapılan komik veya zekice davranış
He played a joke on his friend
Arkadaşına bir şaka yaptı
şaka yapmak
gülmek için bir şeyler söylemek veya ciddi olmadığını belirtmek
I was only joking
Sadece şaka yapıyordum
defol
In scenebirine kaba şekilde gitmesini söylemek
Just fuck off and leave me alone
Sadece defol ve beni yalnız bırak
defolup gitmek
bir yerden ayrılmak veya birisiyle uğraşmayı bırakmak
I told him to fuck off
Ona defolup gitmesini söyledim
aşık olmak
In scenebirine karşı romantik duygular beslemeye başlamak
They fell in love in Paris
Paris'te birbirlerine aşık oldular
sıkıca tutundu
In scenebir şeye çok sıkı şekilde sarılmak
The child clung to his mother
Çocuk annesine sıkıca tutundu
istemek
In scenebir şeyi yapmayı dilemek
I wanna go home
Eve gitmek istiyorum
istemek
bir şeye sahip olmayı dilemek
I wanna drink
Bir şeyler içmek istiyorum
başka
In scenefarklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka
belirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
evet
In sceneevet demenin gayriresmi yolu
Yeah, I will come
Evet, geleceğim
evet
In sceneevet demenin gayriresmi yolu
Yeah I agree
Evet katılıyorum
evet
In scenebir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Yeah I agree with you
Evet sana katılıyorum
evet
bir şeyi onaylamak için kullanılan söz
Yeah that sounds great
Evet kulağa harika geliyor
hafifletmek
In scenekötü bir duyguyu veya ağrıyı daha az şiddetli hale getirmek
This medicine helps to relieve the pain
Bu ilaç ağrıyı hafifletmeye yardımcı olur
kurtarmak
birini bir sorumluluktan veya görevden uzaklaştırmak
He was relieved of his duties
Görevinden alındı
nöbetini devralmak
birinin işteki yerini almak
I will relieve you at six
Saat altıda nöbetini devralacağım
doğal
In scenebeklenen veya alışılmış olan
It is natural to feel nervous
Gergin hissetmek doğaldır
doğuştan yetenekli
In scenebir konuda doğuştan yeteneği olan kimse
He is a natural at playing piano
O piyano çalmakta doğuştan yetenekli
doğal
doğada kendiliğinden var olan ve insan yapımı olmayan
We prefer natural food
Biz doğal yiyecekleri tercih ederiz
parça
In scenebir bütünün küçük bir kısmı
I have a piece of cake
Bir parça kekim var
silah
ateşli silah
He had a piece in his belt
Kemerinde bir silah vardı
birleştirmek
ayrı parçaları bütün oluşturacak şekilde bir araya getirmek
I will piece these parts together
Bu parçaları birleştireceğim
sapasağlam
zarar görmemiş
The box arrived in one piece
Kutu sapasağlam ulaştı
sertleşme
In scenebir vücut parçasının sertleşip büyümesi durumu
The blood flow causes an erection
Kan akışı sertleşmeye neden olur
yapı
inşa edilmiş bir bina veya yapı
The monument is a massive stone erection
Anıt, devasa bir taş yapıdır
başarmak
In scenebir hedefe ulaşmak veya başarılı olmak
She finally made it
Sonunda başardı
gerçekleştirmek
bir şeyin meydana gelmesini sağlamak
We will make it happen
Bunu gerçekleştireceğiz
hızlandırmak
bir işi çabuklaştırmak
Please make it fast
Lütfen hızlandır
ölmek
birinin yaşamını yitirmesi
The patient did not make it
Hasta hayata tutunamadı
toparlamak
bir yeri temiz ve düzgün hale getirmek
I need to make it tidy
Onu toparlamam gerek
yetişmek
planlanan bir etkinliğe veya yere gitmeyi başarmak
I cannot make it to the party tonight
Bu akşam partiye yetişemem
hayatta kalmak
zor bir deneyimden sağ çıkmak veya dayanmak
Many people did not make it through the storm
Fırtınada birçok insan hayatta kalamadı
katılabilmek
bir etkinliğe veya toplantıya gelebilmek
I cannot make it to the party
Partiye katılamayacağım
garipleştirmek
bir durumu utanç verici hale getirmek
Do not make it awkward
Durumu garipleştirme
iyileştirmek
bir şeyi daha iyi hale getirmek
You can make it better
Bunu iyileştirebilirsin
gerçekleştirmek
bir şeyin olmasını sağlamak
We can make it happen
Bunu gerçekleştirebiliriz
az kalorili yapmak
normalden daha az kalori içerecek şekilde hazırlamak
Can you make it low calorie
Bunu az kalorili yapabilir misin
mümkün kılmak
bir şeyin gerçekleşmesini sağlamak
You made it possible
Bunu sen mümkün kıldın
gibi duyurmak
bir şeyin belirli bir nitelikte duyulmasını sağlamak
Do not make it sound bad
Kötü duyulmasını sağlama
kötüleştirmek
bir şeyi daha tatsız hale getirmek
Do not make it worse
Durumu kötüleştirme
kaplı
In scenebir yüzeyin başka bir şeyle örtülmüş olması
The floor is covered with dust
Yer tozla kaplı
kaplı
yüzeyi başka bir maddeyle örtülmüş
The mountain was covered in snow
Dağ karla kaplıydı
karşılamak
bir şeyin masrafını ödemek
The insurance company covered the bill
Sigorta şirketi faturayı karşıladı
örtülü
bir şeyi korumak için üzeri kapatılmış olan
The food was covered to keep it fresh
Yiyecek taze kalması için örtülmüştü
yapma
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
She is making a cake
O bir pasta yapıyor
kazanmak
bir işten para elde etmek
She is making a lot of money
O çok para kazanıyor
nitelik
bir şeye katkıda bulunan özellik
He has the making of a champion
O şampiyon olma niteliğine sahip
yaptırmak
birini bir işi yapmaya neden olmak
She is making me clean the room
O bana odayı temizletiyor
gözden geçirmek
In scenebir şeyi dikkatlice okuyup incelemek
Please read through this report
Lütfen bu raporu gözden geçir
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
yargılamak
mahkemede suçlu olup olmadığına karar vermek için delilleri incelemek
They will try the suspect in court
Şüpheliyi mahkemede yargılayacaklar
denemek
bir şeyi yapmak için çaba harcamak
Please try to open the door
Lütfen kapıyı açmayı dene
bırakmak
In scenebir şeyi olduğu yerde tutmak
Leave your coat on the chair
Ceketini sandalyede bırak
bırakmak
In scenebirine bir şey devretmek
He left his money to his son
Parasını oğluna bıraktı
ayrılmak
bir yerden başka bir yere gitmek
They left the house early
Evden erkenden ayrıldılar
izin
bir şey yapma müsaadesi
He asked for leave to visit his family
Ailesini ziyaret etmek için izin istedi
kişi
In sceneinsan olan varlık
He is a good person
O iyi bir kişidir
birey
tek bir kişiyi ifade eden terim
Every person is different
Her birey farklıdır
insan
genel anlamda insan türü
A person needs sleep
Bir insanın uykuya ihtiyacı vardır
şahıs
belirli bir kimse
I know that person
O şahsı tanıyorum
hassas
In scenekolayca kırılabilen veya zarar görebilen
The glass vase is very delicate
Cam vazo çok hassastır
hassas
dikkat ve özen gerektiren
This is a delicate situation
Bu hassas bir durum
sık sık
In scenebirçok kez veya düzenli olarak
I often visit my grandmother
Büyükannemi sık sık ziyaret ederim
duygulandırıcı
In scenegüçlü duygular uyandıran
It was a moving story
Duygulandırıcı bir hikayeydi
hareketli
yer değiştiren
The car is moving
Araba hareket ediyor
taşınmak
yaşadığı yeri değiştirmek
We are moving to a new city next week
Gelecek hafta yeni bir şehre taşınıyoruz
an
In scenebir şeyin gerçekleştiği nokta
At that time I was tired
O an yorgundum
zaman
olayların gerçekleştiği ölçülebilir süre
I need more time
Daha fazla zamana ihtiyacım var
vakit
belirli bir deneyim veya yaşam tarzı
We had a great time
Harika vakit geçirdik
kalan süre
başka her şey gittikten sonra geriye kalan vakit
We have very little time left
Çok az zamanımız kaldı
mutluluk
In scenemutlu olma durumu
Money cannot buy happiness
Para mutluluğu satın alamaz
şaşırtıcı
In sceneşaşkınlık uyandıran
The news was surprising
Haber şaşırtıcıydı
sebep
In scenebir şeyin meydana gelmesine yol açan neden
Give me one good reason
Bana tek bir geçerli sebep ver
mantık yürütmek
mantık kullanarak bir sonuca varmak
We must reason logically
Mantıklı bir şekilde düşünmeliyiz
akıl
mantıklı düşünme yetisi
Humans have the power of reason
İnsanlar akıl yürütme gücüne sahiptir
çay
In sceneyapraklardan yapılan sıcak bir içecek
I drink tea every morning
Her sabah çay içerim
çay
kuru yaprakların üzerine kaynar su dökülerek hazırlanan sıcak içecek
I drink tea every morning
Her sabah çay içerim
üzgün
In scenepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
mahvetmek
In scenebir şeyi bozmak veya zarar vermek
I fucked up my knee skiing
Kayak yaparken dizimi mahvettim
batırmak
In scenebir işi eline yüzüne bulaştırmak
I completely fucked up the exam
Sınavı tamamen batırdım
beceriksiz
sürekli hata yapan kişi
He is a total fuck-up
O tam bir beceriksiz
beceriksiz
sürekli hata yapan veya başarısız olan kişi
He is a total fuck up
O tam bir beceriksiz
nefes vermek
In sceneakciğerlerdeki havayı dışarı atmak
Inhale deeply and exhale slowly
Derin nefes al ve yavaşça nefes ver
niyetinde olmak
In scenene yapmayı planladığınızı belirtir
We are going to move
Taşınmaya niyetliyiz
gelecek zaman
gelecek zaman planı veya niyeti belirtir
I am going to study
Ders çalışacağım
planlamak
bir şeyi yapmayı planlamak
She is going to cook
Yemek yapmayı planlıyor
gitmek
bir yere düzenli olarak gitmek
I am going to university
Üniversiteye gidiyorum
niyetinde olmak
bir şeyi yapmayı planlamak
I am going to sleep now
Şimdi uyumaya niyetliyim
yapacak
gelecekte bir şeyin olacağını belirtmek için kullanılır
It is going to rain
Yağmur yağacak
yapacak
gelecekte yapılması planlanan bir eylemi belirtmek için kullanılır
I am going to visit my friend
Arkadaşımı ziyaret edeceğim
özgüvensiz
In scenekendine güvenmeyen veya emin olmayan
She feels insecure about her voice
Sesi konusunda kendini özgüvensiz hissediyor
sol
In scenesağın karşı tarafı
Turn left here
Buradan sola dön
ayrılmak
In scenebir yerden veya birinden uzaklaşmak
She left the office at five
Ofisten saat beşte ayrıldı
kalmak
In scenediğerleri gittikten sonra orada olmaya devam etmek
Only two cookies are left
Sadece iki kurabiye kaldı
bırakmak
In scenebir şeyin belirli bir durumda olmasını sağlamak
He left the door open
Kapıyı açık bıraktı
bakış açısı
In scenebir konu hakkındaki düşünce
That is an interesting point of view
Bu ilginç bir bakış açısı
havalı
In sceneçok iyi veya etkileyici
That car is so cool
O araba çok havalı
sakin
heyecanlı veya kızgın olmayan
Keep cool during the test
Sınav sırasında sakin kal
serin
sıcak veya ılık olmayan
The weather is cool today
Bugün hava serin
anlam
In scenebelirli bir mana veya yorum
This word has another sense
Bu kelimenin başka bir anlamı var
mantıklı
makul veya anlaşılabilir olmak
It makes sense
Bu mantıklı
duyu
vücudun dünyadan bilgi almasını sağlayan beş yoldan biri
Sight is a sense
Görme bir duyudur
hissetmek
bir şeyin farkına varmak
I sense that something is wrong
Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum
temalı
In scenebelirli bir temaya sahip
The party was jungle themed
Parti orman temalıydı
konulu
belirli bir konu etrafında şekillendirilmiş
We went to a mystery themed dinner
Gizem konulu bir yemeğe gittik
konseptli
belirli bir tarza uygun olarak tasarlanmış
They opened a retro themed cafe
Retro konseptli bir kafe açtılar
temalı
belirli bir konusu veya tarzı olan
We went to a themed party
Temalı bir partiye gittik
harika
In sceneson derece iyi veya memnuniyet verici
You look marvellous today
Bugün harika görünüyorsun
gitar
In sceneparmaklarla veya pena ile çalınan telli bir müzik aleti
I play the guitar
Gitar çalarım
kıkırdamak
In scenesessiz ve yumuşak bir şekilde gülmek
He gave a little chuckle
Hafifçe kıkırdadı
kıkırdamak
In scenesessizce gülmek
He chuckled at the joke
Şakaya kıkırdadı
kıkırdamak
alçak sesle gülmek
She chuckled at the joke
Şakaya kıkırdayarak güldü
kıkırdamak
kısa ve sessiz sesler çıkararak gülmek
He started to chuckle at the funny video
Komik videoya kıkırdamaya başladı
sergilemek
In scenebir şeyi başkalarının görmesi için göstermek
He exhibited his paintings in the gallery
Tablolarını galeride sergiledi
sergi
nesnelerin veya sanat eserlerinin halka açık gösterimi
The museum has a new exhibit
Müzenin yeni bir sergisi var
sıkıcılaşmak
In sceneilginç veya eğlenceli olmaktan çıkmak
This joke is starting to get old
Bu şaka artık sıkıcılaşmaya başladı
yol açmak
In scenebir olaya sebep olmak
His research led to a new discovery
Araştırması yeni bir buluşa yol açtı
yol gösterdi
birine yolu göstermek
He led me to the room
Beni odaya götürdü
led lamba
elektrikle çalışan aydınlatma cihazı
The room has an LED bulb
Odada led lamba var
yol gösterdi
önden giderek başkalarına rehberlik etmek
She led us through the dark forest
Ormanda bize o yol gösterdi
güzel
In scenegöze veya zihne hoş gelen
She has a beautiful voice
Onun güzel bir sesi var
güzel
göze hitap eden ve hoş görünen
She is a beautiful woman
O güzel bir kadın
kurşun kalem
In sceneyazmak veya çizmek için kullanılan grafitle dolu ince tahta çubuk
I have a yellow pencil
Sarı bir kurşun kalemim var
kurşun kalemle yazmak
In scenebir şeyi kurşun kalem kullanarak yazmak veya işaretlemek
Please pencil your name on the list
Lütfen adınızı listeye kurşun kalemle yazın
not düşmek
bir etkinliği takvime geçici olarak kaydetmek
I will pencil our meeting in for Friday
Toplantımızı cuma günü için not düşeceğim
tahmin etmek
In scenekesin bilgi sahibi olmadan bir fikir yürütmek
I guess that he is at home
Onun evde olduğunu tahmin ediyorum
tahmin
emin olmadan doğru olduğunu düşündüğünüz bir fikir
It was just a guess
Sadece bir tahmindi
tahmin etmek
emin olmadan bir fikir oluşturmak
Can you guess my age
Yaşımı tahmin edebilir misin
tahmin
kesin olarak bilmeden bir cevap verme çabası
I made a guess about the answer
Cevap hakkında bir tahminde bulundum
sakar
In sceneeşyaları düşürmeye meyilli olan
He is butterfingered and drops his glass often
O sakardır ve bardağını sık sık düşürür
lütfen
In scenenazik bir ricada bulunurken kullanılan kelime
Please come here
Lütfen buraya gel
memnun etmek
birini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
istediğini yapmak
birinin kendi keyfine göre hareket etmesi
You can do as you please
İstediğini yapabilirsin
saklama kabı
In sceneyiyecekleri korumak için kullanılan plastik kap
Please put the food in a tupperware
Lütfen yemeği saklama kabına koy
şeyler
In sceneherhangi türden ögeler
I have many things to do today
Bugün yapacak çok şeyim var
şeyler
bir nesne, fikir veya durum
Some things are hard to explain
Bazı şeyler açıklanması zordur
şey
nesne veya eşya
This is a useful thing
Bu yararlı bir şey
eşyalar
belirli türdeki nesneler
I have many things in my bag
Çantamda birçok eşya var
işler
durumlar veya faaliyetler
Things are going well today
Bugün işler iyi gidiyor
işler
genel durum veya olayların gidişatı
Things are going well
İşler yolunda gidiyor
nimet
In scenemutluluk veya yardım getiren şey
This rain is a blessing
Bu yağmur bir nimet
onay
bir şey için verilen izin veya iyi dilekler
My parents gave their blessing
Ailem onay verdi
kutsama
Tanrı'dan koruma veya yardım için yapılan dua
The priest gave a blessing
Rahip kutsama yaptı
nimet
insanın kendini şanslı veya minnettar hissetmesini sağlayan şey
Having good health is a blessing
Sağlığının yerinde olması bir nimettir
söyledi
In scenebirine bir şeyi anlatmak veya bildirmek
She told me a secret
Bana bir sır söyledi
söyledi
birine bilgi vermek
He told me the secret
Bana sırrı söyledi
anlattı
bir şeyi detaylarıyla bildirmek
She told a story
Bir hikaye anlattı
açıkça
In scenekolayca görülebilen veya anlaşılabilen bir şekilde
He is obviously lying
Açıkça yalan söylüyor
tükenmek
In scenesona ermek veya bitmek
We are running out of time
Zamanımız tükeniyor
dışarı koşmak
bir yerden aceleyle ayrılmak
He ran out of the room
Odadan dışarı koştu
tükenmek
bir şeyin tamamen bitmesi ve kalmaması
The milk has run out
Süt tükendi
tükenmek
bir şeyin stokunun veya kaynağının kalmayacak şekilde kullanılması
We ran out of milk
Sütümüz tükendi
süresi dolmak
bir zaman diliminin sonuna gelerek geçerliliğini yitirmek
Your passport will run out next month
Pasaportunun süresi gelecek ay dolacak
hızlı
In scenekısa sürede gerçekleşen veya yapılan
She gave a quick answer
Hızlı bir cevap verdi
tırnak eti
tırnakların altındaki hassas deri dokusu
He cut his nail too short and reached the quick
Tırnağını çok kısa kesti ve tırnak etine ulaştı
kavrayışlı
bir şeyleri hızlı düşünebilen veya anlayabilen
She has a quick mind
O hızlı kavrayan bir zihne sahip
artık
In sceneartık veya bir daha (olumsuz cümlelerde kullanılır)
I don't live there anymore
Artık orada yaşamıyorum
artık
artık gerçekleşmeyen veya var olmayan
I don't live here anymore
Artık burada yaşamıyorum
artık
bir şeyin eskisi gibi devam etmediğini belirtir
I don't go there anymore
Artık oraya gitmiyorum
artık
günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumları ifade eder
They don't play together anymore
Artık birlikte oynamıyorlar
tam tersi
In scenetam zıttı şekilde
You think I'm scared, but it's the other way around
Benim korktuğumu sanıyorsun ama tam tersi
versiyon
In scenebir şeyin belirli bir biçimi
This is the new version of the book
Bu, kitabın yeni versiyonu
gidip almak
In scenebir yerden birini alıp getirmek
I will collect you from the airport
Seni havaalanından gidip alacağım
toplamak
şeyleri bir araya getirmek
I collect stamps
Pul topluyorum
toparlanmak
zihnini sakinleştirip odaklamak
He paused to collect his thoughts
Düşüncelerini toparlamak için duraksadı
tahsil etmek
düzenli olarak ödeme veya fayda olarak bir şey almak
The company collects rent every month
Şirket her ay kira tahsil ediyor