

Friends — Season 10 Episode 8
Words & meanings
462 words
CEFR level
üzerine düşmek
bir şeyin veya birinin üzerine düşmek
The apple fell on the ground
Elma yere düştü
on iki
In sceneon bir ile on üç arasındaki sayı
I have twelve apples
On iki elmam var
Şükran Günü
Kasım ayında ABD'de kutlanan şükran bayramı
We eat turkey on Thanksgiving Day
Şükran Günü'nde hindi yeriz
değiştirmek
In scenebir şeyi başka bir hale getirmek
He needs to change his clothes
Kıyafetlerini değiştirmesi gerekiyor
para üstü
ödemeden sonra geri alınan miktar
You forgot your change
Para üstünü unuttun
değiştirmek
eski bir şeyi alıp yerine yenisini koymak
I need to change my shirt
Gömleğimi değiştirmem gerekiyor
saçma
In sceneakılsızca veya mantıksız
This is a stupid idea
Bu saçma bir fikir
aptal
aptal veya sinir bozucu kişi
Stop being so stupid
Bu kadar aptal olma
aptal
zekadan veya sağduyudan yoksun
He is a stupid boy
O aptal bir çocuk
yeter
In sceneartık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
tamam mı
karşıdaki kişinin anlayıp anlamadığını kontrol etme
You understand right now
Anladın tamam mı
hemen şimdi
tam olarak bu anda
I must go right now
Hemen şimdi gitmem gerekiyor
şu an
içinde bulunulan zaman dilimi
Right now is the best time
Şu an en iyi zaman
şu anda
içinde bulunulan an
I am busy right now
Şu anda meşgulüm
bastırmak
In scenebir şeyi hareket ettirmek için baskı uygulamak
Push the button
Düğmeye bas
zorlamak
In scenebirini bir şey yapmaya teşvik etmek
My parents push me to study
Ailem beni ders çalışmaya zorluyor
uyuşturucu satmak
yasadışı uyuşturucu maddeleri insanlara satmaya çalışmak
He was caught pushing drugs on the street
Sokakta uyuşturucu satarken yakalandı
eşlik etmek
biriyle beraber bir yere gitmek
Do you want to come with me
Benimle gelmek ister misin
beraberinde gelmek
bir şeyle beraber sunulmak
The phone comes with a charger
Telefon şarj cihazıyla birlikte gelir
stres
In sceneendişeli veya baskı altında hissetme durumu
Work causes me a lot of stress
İş bana çok stres yaşatıyor
vurgulamak
bir şeye özel önem vermek
I want to stress this point
Bu noktayı vurgulamak istiyorum
gerilme
bir nesne üzerine uygulanan kuvvet
The bridge cannot take too much stress
Köprü çok fazla gerilmeye dayanamaz
stres
endişe veya baskı duygusu
I feel a lot of stress at work
İşte çok stres hissediyorum
sabah
In scenegünün güneş doğuşundan öğlene kadar olan kısmı
I wake up early in the morning
Sabahları erken uyanırım
günaydın
iyi sabahlar anlamında kullanılan kısa selamlama
Morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
sabah
günün erken saatleri
I drink coffee in the morning
Sabahları kahve içerim
öhöm
In scenebirinin dikkatini çekmek için çıkarılan ses
Ahem, may I have your attention please
Öhöm, lütfen dikkatinizi çekebilir miyim
öhö
boğazı temizlemek için çıkarılan ses
Ahem she cleared her throat
Öhö diyerek boğazını temizledi
ehem
nezaketle dikkat çekmek için çıkarılan ses
Ahem please listen to me
Ehem lütfen beni dinleyin
dikkat sesi
birini uyarmak veya sözünü kesmek için çıkarılan ses
She used an ahem to interrupt him
Onu durdurmak için dikkat sesi çıkardı
faks
In scenefaks makinesiyle gönderilen belge kopyası
I sent the fax today
Faksı bugün gönderdim
faks çekmek
bir belgeyi faks makinesi ile göndermek
Please fax this document to the office
Lütfen bu belgeyi ofise faksla
kesin bir şekilde belirtmek
bir şeyi kararlı bir şekilde ifade etmek
He put down his rules clearly
Kurallarını açıkça belirtti
aşağılamak
biri hakkında kırıcı şeyler söylemek
Stop putting me down
Beni aşağılamayı bırak
uyutmak
hasta veya yaralı bir hayvanı acısız şekilde öldürmek
The dog had to be put down
Köpeğin uyutulması gerekti
yere koymak
bir şeyi bir yüzeye yerleştirmek
Put the book down on the table
Kitabı masanın üzerine koy
uyutmak
bir çocuğu uyuması için yatağına koymak
I will put the baby down for a nap
Bebeği uyuması için yatağına yatıracağım
peşinat vermek
bir ödemenin bir kısmını başlangıçta yapmak
We put down some money for the new car
Yeni araba için bir miktar peşinat verdik
aşağılama
birini küçük düşürmek için kullanılan kaba söz
That remark was a nasty put down
O söz çok kaba bir aşağılamaydı
yazmak
bir bilgiyi kağıda veya sisteme kaydetmek
Please put down your name on the list
Lütfen adınızı listeye yazın
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
gres yağı
In scenesürtünmeyi azaltmak için kullanılan koyu kıvamlı madde
Apply grease to the metal chain
Zincire gres yağı sürün
yağlamak
bir yüzeye yağ sürmek
Grease the pan before baking
Pişirmeden önce tavayı yağla
grease filmi
lise aşkı hakkında çekilmiş ünlü bir müzikal film
They watched the movie Grease together
Birlikte Grease filmini izlediler
rüşvet vermek
birinden bir iyilik görmek için para veya hediye vermek
He greased the official to get a favor
İyilik almak için yetkiliye rüşvet verdi
dövüş
In sceneşiddetli bir karşı karşıya gelme durumu
The two boxers started to fight
İki boksör dövüşmeye başladı
tarz
bir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
Her fight is very unique
Onun tarzı çok özgün
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
kavga
insanlar arasındaki öfkeli tartışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
sökmek
In scenebir şeyi döndürerek çıkarmak
He unscrewed the light bulb
Ampulü söktü
yetişmek
In scenebir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yaptırmak
In scenebirine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yapmak
bir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
izlemek
In scenebir şeye dikkatle bakmak
I like to watch movies
Film izlemeyi severim
gözetmek
bir şeyi korumak veya kontrol etmek
Please watch my bag
Lütfen çantamı kolla
kol saati
bileğe takılan küçük saat
My watch is broken
Saatim bozuk
dikkat etmek
bir şeyi yaparken özenli ve dikkatli olmak
Watch your step on the stairs
Merdivenlerde adımına dikkat et
çikolata
In scenekakaodan yapılan tatlı kahverengi bir yiyecek
I like chocolate cake
Çikolatalı keki severim
çikolata
kakaodan yapılan tatlı bir yiyecek
I love chocolate
Çikolatayı severim
bozuk
In scenekalitesiz veya çalışmayan
He has a bum knee
Onun dizi bozuk
popo
otururken kullanılan vücut kısmı
She fell on her bum
Poposunun üzerine düştü
tembel
çalışmayı sevmeyen kişi
Stop being such a bum
Böyle tembel gibi davranma
üzmek
birini mutsuz veya hayal kırıklığına uğramış hissettirmek
That news really bummed me out
Bu haber beni gerçekten çok üzdü
yani
söylenenleri açıklamak veya duraksamak için kullanılır
I mean, it is a bit expensive
Yani, biraz pahalı
sevmek
In scenebirine karşı güçlü sevgi ve şefkat duymak
I love my family
Ailemi seviyorum
çok sevmek
bir şeyi veya birini çok fazla sevmek
I love chocolate
Çikolatayı çok severim
çok istemek
bir şeyi çok fazla istemek
I would love a cup of coffee
Bir fincan kahve çok isterdim
sevişmek
cinsel ilişkiye girmek
They made love
Seviştiler
iyi
In sceneyeterince iyi veya tatmin edici
I feel fine today
Bugün iyi hissediyorum
para cezası
bir kural veya yasayı çiğnediğiniz için ödemeniz gereken para
He paid a fine for parking
Park ettiği için para cezası ödedi
ince
kalın olmayan
The pen has a fine tip
Kalemin ince bir ucu var
tamam
karşıdakinin anladığından emin olmak veya konuşmada duraksamak için kullanılan sözcük
Fine I will be there at five
Tamam saat beşte orada olacağım
devasa
In sceneaşırı derecede büyük
Look at that giant tree
Şu devasa ağaca bak
dev
çok büyük hayali varlık
The giant is very strong
Dev çok güçlüdür
dev gibi
çok iri veya uzun boylu kişi
He is a giant of a man
O dev gibi bir adam
hakim
In scenemahkemeyi yöneten kişi
The judge listened to the witness
Hakim tanığı dinledi
yargılamak
In scenebiri hakkında görüş oluşturmak
Do not judge people by their looks
İnsanları dış görünüşlerine göre yargılamayın
turna yemişi
In sceneküçük kırmızı ve ekşi bir meyve
I like cranberry juice
Turna yemişi suyunu severim
konuşmak
In scenebiriyle sözlerle iletişim kurmak
I can speak English
İngilizce konuşabiliyorum
hitap etmek
birine anlamlı gelmek veya ilgi çekmek
This story speaks to me
Bu hikaye bana hitap ediyor
konuşmak
sözcükler ile iletişim kurmak
She can speak French
O Fransızca konuşabiliyor
konuşmak
sesli olarak kelimeler söylemek
She speaks very clearly
O çok net konuşuyor
devam etmek
bir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
tamam
yeterince iyi veya kabul edilebilir
The meal was all right
Yemek idare ederdi
peki
kesinlikle veya şüphe duymadan
All right, I will come
Peki, geleceğim
tamam
dinleyicinin anladığını kontrol etmek veya ara vermek için kullanılır
All right, let's move on
Tamam, devam edelim
tamam
bir şeyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılır
All right I will help you
Tamam sana yardım edeceğim
içeri gel
bir yere girmek için yapılan davet
Please come on in
Lütfen içeri gel
keyif almak
In scenebir şeyden zevk almak
I enjoy reading books
Kitap okumaktan keyif alırım
deliler gibi
çok büyük bir enerji veya güçle
He was dancing like crazy
Deliler gibi dans ediyordu
deliler gibi
çok yüksek bir derecede
He worked like crazy to finish the project
Projeyi bitirmek için deliler gibi çalıştı
berbat
In sceneçok kötü
The weather was terrible
Hava berbattı
kötü
çok nahoş olan
The weather is terrible today
Bugün hava çok kötü
berbat
aşırı derecede hoş olmayan veya düşük nitelikli
The weather is terrible today
Bugün hava berbat
yaklaşmak
yakında gerçekleşecek olmak
A holiday is coming up
Bir tatil yaklaşıyor
gündeme gelmek
bir konudan bahsedilmeye başlanması
The topic came up again
Konu tekrar gündeme geldi
yukarı çıkmak
yukarıya doğru hareket etmek
He came up the stairs
Merdivenlerden yukarı çıktı
ortaya çıkmak
beklenmedik bir durumun oluşması
A problem came up
Bir sorun çıktı
yetersiz kalmak
bir şeyin eksik veya yeterli olmaması
We came up short on money for the trip
Gezi için paramız yetersiz kaldı
gündeme gelmek
bir konunun konuşulmaya başlanması
The issue came up in our meeting
Konu toplantımızda gündeme geldi
merhaba
In sceneselam vermek için kullanılır
Hello, how are you
Merhaba, nasılsın
yahu
şaşkınlık veya inanmazlık belirtmek için kullanılır
Hello? Are you kidding
Yahu, şaka mı yapıyorsun
iyileşmek
daha iyi hale gelmek veya artmak
The economy is starting to pick up
Ekonomi canlanmaya başlıyor
kaldırmak
bir şeyi yerden kaldırmak veya tutmak
Please pick up your clothes
Lütfen kıyafetlerini yerden kaldır
tavlamak
biriyle ilişki kurmak için konuşmaya başlamak
He tried to pick up a girl
Bir kızı tavlamaya çalıştı
kapmak
bir şeyi fark ederek veya hızla öğrenmek
She picked up Spanish quickly
İspanyolcayı hızla kaptı
almak
bir şeyi elde etmek veya satın almak
I will pick up some milk on my way home
Eve dönerken biraz süt alacağım
fark etmek
bir şeyi gözlemlemek veya anlamak
I picked up a strange smell in the room
Odaya girince tuhaf bir koku fark ettim
hızlanmak
bir şeyin gücünün veya hızının artması
The wind started to pick up
Rüzgar hızlanmaya başladı
güzel
In scenegöze veya zihne hoş gelen
She has a beautiful voice
Onun güzel bir sesi var
rekabet
In scenekazanmaya veya daha iyi olmaya çalışma eylemi
There is a lot of competition between the two companies
İki şirket arasında büyük bir rekabet var
yarışma
insanların bir şeyi kazanmaya çalıştığı etkinlik
He won the photography competition
Fotoğrafçılık yarışmasını kazandı
hanımefendi
In scenebir kadın için kullanılan resmi veya nazik sözcük
She is a very elegant lady
O çok zarif bir hanımefendi
bayan
kadın için kullanılan nazik bir sözcük
A lady came to the door
Kapıya bir bayan geldi
görünmek
In scenebelirli bir şekilde görünmek
You look happy
Mutlu görünüyorsun
bak
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılır
Look, we are late
Bak, geç kaldık
bakmak
In scenegözleri bir şeye doğru çevirmek
Look at the bird
Kuşa bak
görünüş
birinin dış görünüşü veya çekiciliği
I like her look
Onun görünüşünü seviyorum
bulmak
In scenebiri veya bir şey hakkında fikir sahibi olmak
I find it easy
Onu kolay buluyorum
bulmak
bir şeyi görmek veya yerini tespit etmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
hükmetmek
mahkemede resmen bir karara varmak
The jury found him guilty
Jüri onun suçlu olduğuna hükmetti
yanıt
bir soruya verilen cevap
What is your find to the question
Soruya verdiğin yanıt nedir
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
hadi
In scenebir öneride bulunmak için kullanılan ifade
Let us go home
Hadi eve gidelim
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
hakkında konuşmak
bir konu üzerine konuşmak
We need to talk about the plan
Plan hakkında konuşmamız gerekiyor
bilet
In scenebir yere girmek veya seyahat etmek için kullanılan belge
I bought a movie ticket
Bir sinema bileti aldım
trafik cezası
trafik kurallarını ihlal ettiğiniz için verilen ceza makbuzu
He got a parking ticket
Park cezası yedi
giriş bileti
bir yere girmeye izin veren belge
I bought a ticket for the concert
Konser için bilet aldım
seyahat bileti
ulaşım aracına binmeyi sağlayan belge
I need to buy my train ticket
Tren biletimi almam gerekiyor
fırın
In sceneekmek ve pasta gibi ürünlerin yapılıp satıldığı yer
I bought some bread at the bakery
Fırından biraz ekmek aldım
yama
In sceneörtmek veya süslemek için kullanılan küçük kumaş parçası
She sewed a patch on her jeans
Kot pantolonuna bir yama dikti
yamamak
bir şeyi hızlıca onarmak
He patched the hole in the tire
Lastikteki deliği yamadı
dışarı
In scenebir bina veya odanın dışında olan
Let's go out
Hadi dışarı çıkalım
tamamlamak
bir eylemin başarıyla bittiğini gösterir
I worked it out
Bunu hallettim
dışarı çıkarmak
bir şeyi içeriden dışarıya almak
Take out the trash
Çöpü dışarı çıkar
açığa çıkarmak
gizli bir şeyi bilinir hale getirmek
The truth came out
Gerçek ortaya çıktı
görkemli
In sceneçok büyük ve etkileyici
He lives in a grand house
Görkemli bir evde yaşıyor
bin dolar
bin dolar anlamına gelen argo ifade
The car cost ten grand
Araba on bin dolara mal oldu
harika
çok iyi veya hoş
That is a grand idea
Bu harika bir fikir
görkemli
çok etkileyici ve muhteşem
They live in a grand house
Onlar görkemli bir evde yaşıyorlar
biçimini bozmak
In scenebir şeyin şeklini veya sesini değiştirmek
The lens distorts the image
Mercek görüntüyü bozar
işaret etmek
In scenebir şeyi veya yönü göstermek
He pointed to the door
Kapıyı işaret etti
ana fikir
In scenesavunulan temel düşünce veya argüman
I see your point
Ne demek istediğini anlıyorum
an
bir süreçteki belirli bir zaman veya aşama
At this point we can stop
Bu noktada durabiliriz
uç
keskin veya sivri olan uç kısım
The point of the pencil is sharp
Kalemin ucu sivri
özel
In scenealışılmışın dışında ve farklı olan
I have a special task for you
Senin için özel bir görevim var
özel
sınırlı süreliğine sunulan ürün veya hizmet
The lunch special is very cheap
Öğle yemeği menüsü çok ucuz
özel program
belirli bir olay veya konu için hazırlanan televizyon programı
We watched a holiday special on TV
Televizyonda bir bayram özel programı izledik
özel ikram
zevk veren bir şey
Getting ice cream was a special treat
Dondurma yemek özel bir ikramdı
kalmak
In scenebir yerde bulunmaya devam etmek
Please stay here
Lütfen burada kal
uyanık kalmak
tamamen uyanık ve net düşünebilir durumda olmak
I need to stay awake
Uyanık kalmam gerekiyor
konaklama
bir yerde geçirilen süre
Enjoy your stay
Konaklamanızın tadını çıkarın
durdurmak
bir şeyin bir süreliğine gerçekleşmesini engellemek
The court decided to stay the proceedings
Mahkeme davayı durdurmaya karar verdi
eline su dökebilmek
birisi veya bir şey kadar iyi veya yetenekli olmak
He cannot hold a candle to his sister
Kız kardeşinin eline su dökemez
oldukça
In sceneorta derecede
This task is pretty hard
Bu görev oldukça zor
güzel
bakıldığında hoş görünen
She is a pretty girl
O güzel bir kız
güzel
göze hoş gelen
She is wearing a pretty dress
Çok güzel bir elbise giyiyor
brüksel lahanası
küçük lahanaya benzeyen küçük yeşil bir sebze
I don't like brussels sprouts
Brüksel lahanasını sevmem
görmek
In scenebir şeyi fark etmek için gözlerini kullanmak
I can see you
Seni görebiliyorum
anlamak
In scenebir şeyi kavramak veya fark etmek
I see what you mean
Ne demek istediğini anlıyorum
bak
birinin dikkatini çekmek için kullanılır
See here
Buraya bak
görüşmek
biriyle buluşmak veya ziyaret etmek
I will see you tomorrow
Yarın seninle görüşeceğim
ayrı
In scenediğerlerinden farklı veya birleşmemiş olan
They have separate rooms
Onların ayrı odaları var
ayrı
özellikle evli çiftler için artık birlikte olmayan
My parents are separated
Ebeveynlerim ayrı
ayırmak
nesneleri birbirinden uzaklaştırmak
Please separate the red and white clothes
Lütfen kırmızı ve beyaz kıyafetleri ayırın
ayrılmak
birinden veya bir topluluktan uzaklaşmak
They decided to separate after many years
Uzun yıllar sonra ayrılmaya karar verdiler
cep
In sceneeşya taşımak için kıyafete dikilmiş küçük torba
I have a coin in my pocket
Cebimde bir bozuk para var
cebe koymak
bir şeyi kendi cebine yerleştirmek
He pocketed the keys
Anahtarları cebine koydu
mahvetmek
In scenebir şeyi artık kullanılamayacak kadar bozmak
The rain ruined my clothes
Yağmur kıyafetlerimi mahvetti
harabe
yok olmuş bir yapının kalıntıları
We visited the ancient ruins
Eski harabeleri ziyaret ettik
yanında
bir şeyin veya birinin hemen yanında
The cat is next to the box
Kedi kutunun yanında
neredeyse
bir durumun gerçekleşmesine çok az kalması
It is next to impossible
Bu neredeyse imkansız
yenmek
In scenebirini veya bir şeyi mağlup etmek
They beat the champion
Şampiyonu yendiler
vuruş
müzikteki ritim birimi veya kalp atışı
Follow the beat
Ritmi takip et
devriye bölgesi
bir polisin veya görevlinin düzenli olarak dolaştığı bölge
The officer walked his beat every evening
Memur her akşam devriye bölgesinde yürürdü
anlamına gelmek
In scenebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
müthiş
çok iyi veya etkileyici olan
He plays a mean guitar
O müthiş gitar çalıyor
damar
In scenekanı kalbe geri taşıyan tüp benzeri yapı
The nurse found a vein in my arm
Hemşire kolumda bir damar buldu
damar
değerli bir şeyin kaynağı
He found a rich vein of humor in the story
Hikayede zengin bir mizah damarı buldu
incinmiş
In scenefiziksel veya duygusal acı hissetmek
He felt deeply hurt
Derinden incinmiş hissetti
incitmek
birine veya bir şeye fiziksel ya da duygusal zarar vermek
Don't hurt your brother
Kardeşini incitme
kırgın
üzgün veya alınmış hissetmek
She felt hurt by his words
Onun sözleri yüzünden kırgın hissetti
acıtmak
birine fiziksel acı vermek
Don't hurt your knee
Dizini acıtma
girmek
bir yere girmek
Please go in
Lütfen içeri gir
eklenmek
bir belgeye veya metne konulmak
This information will go in the report
Bu bilgi rapora eklenecek
çağrı mesajı
In sceneçağrı cihazına gönderilen mesaj
He sent me a page
Bana bir çağrı mesajı gönderdi
çağrıda bulunmak
birini anonsla çağırmaya çalışmak
I will page the doctor
Doktoru çağıracağım
sayfa
bir kitabın veya belgenin bir yüzü
Turn the page
Sayfayı çevir
anons etmek
birini bir yere gelmesi için sesli sistemle çağırmak
They paged the doctor over the intercom
Doktoru hoparlörden anons ettiler
kupa
In scenebir yarışmayı kazanma karşılığında verilen ödül
He won a gold trophy
Altın bir kupa kazandı
yazar
In scenekitap veya makale yazan kişi
He is a famous author
O ünlü bir yazardır
kilit
In scenekapıları kapatmaya yarayan metal araç
The lock is broken
Kilit bozuk
kesin sonuç
olması kesin olan durum
This victory is a lock
Bu zafer kesin
saç tutamı
saçın küçük bir parçası
She cut a lock of hair
Bir tutam saç kesti
kilit hareketi
dans esnasında yapılan ani durma hareketi
The dancer performed a sharp lock
Dansçı keskin bir kilit hareketi yaptı
yetişkin
In scenetamamen büyümüş kişi
He is an adult now
O artık bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş kişi
He is an adult
O bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş insan
She is an adult now
O artık bir yetişkin
evet
In sceneevet demenin gayriresmi yolu
Yeah, I will come
Evet, geleceğim
evet
evet demenin gayriresmi yolu
Yeah I agree
Evet katılıyorum
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
doğru
In scenegerçek veya hatasız
You are right
Haklısın
tamam
In sceneanlaşma veya anlama belirtmek için kullanılır
Right, I will do it
Tamam, yapacağım
hak
yasal veya ahlaki talep
Everyone has the right to education
Herkesin eğitim hakkı vardır
sağ
solun karşı tarafı
Turn right at the corner
Köşeden sağa dön
koşturmak
hızlıca veya meşgul bir şekilde bir yerlerde dolaşmak
The children are running around in the garden
Çocuklar bahçede koşturuyorlar
seçmek
In scenebir şeyi tercih etmek veya seçmek
Pick a color
Bir renk seç
çıkarmak
In scenebir şeyi bir yerden çıkarıp almak
Pick the seeds out
Tohumları çıkar
pena
telli çalgıları çalmak için kullanılan küçük alet
He lost his guitar pick
Gitar penasını kaybetti
almak
bir nesneyi elinize almak veya kaldırmak
Pick up your book
Kitabını al
vuruş
In scenetopa sopa ile vurma eylemi
He is batting now
Şu an vuruş yapıyor
vuruş
sopayla topa vurma eylemi
He is good at batting
Vuruşu çok iyi
vurma çalışması
sopayla topa vurma antrenmanı
We started batting practice early
Vurma çalışmasına erken başladık
civarında
In scenebir şeye yakın bir alanda
Is there a bank around here
Buralarda bir banka var mı
yaklaşık
yaklaşık bir miktarı belirtmek için kullanılır
I will arrive around 5 PM
Saat 5 civarında geleceğim
etrafında
bir şeyin her yanını çevreleyen
We sat around the table
Masanın etrafında oturduk
tersine
bir şeyi başka bir yöne çevirmek
Please turn around
Lütfen arkana dön
şirket
In scenemal veya hizmet satan kuruluş
He works for a law firm
Bir hukuk firmasında çalışıyor
sert
yumuşak olmayan veya esnemeyen
The mattress is very firm
Yatak çok sert
kararlı
fikrini veya kararını değiştirmeyen
She remained firm in her decision
Kararında kararlı kaldı
firma
ticari bir kuruluş
She works for a law firm
O bir hukuk firmasında çalışıyor