

Gilmore Girls — Season 1 Episode 1
Words & meanings
566 words
CEFR level
kahvaltı
In scenegünün ilk öğünü
I eat breakfast at 8 AM
Saat 8'de kahvaltı yaparım
kahvaltı
günün ilk öğünü
I like to eat eggs for breakfast
Kahvaltıda yumurta yemeyi severim
aktif bir şekilde
In sceneenerji veya çaba kullanarak
He is actively looking for a job
Aktif bir şekilde iş arıyor
uğruna
In scenebir şeyin yapılması için olan amaç veya neden
I did it for the sake of peace
Barış uğruna bunu yaptım
uğruna
bir amaç veya fayda için
I did it for her sake
Bunu onun uğruna yaptım
sake
pirinçten yapılan Japon alkollü içeceği
I ordered a glass of sake
Bir bardak sake sipariş ettim
oturmak
In sceneağırlığı kalçaya vererek sandalye veya zemin üzerinde durma eylemi
Please sit on this chair
Lütfen bu sandalyeye otur
yer almak
bir kurul veya komisyonda görevli bulunmak
She sits on the jury
O jüride yer alıyor
oturmak
bir yerde bulunmak veya kalmak
Please sit on that chair
Lütfen o sandalyeye otur
oturtmak
birinin oturmasını sağlamak
I will seat the guests
Misafirleri oturtacağım
vardın
In scenebir yerde bulunmak veya yaşamak
You were at the park
Parktaydın
sabun
In sceneyıkama için kullanılan madde
I wash my hands with soap
Ellerimi sabunla yıkarım
sabun
temizlik amacıyla kullanılan madde
This soap smells like lemon
Bu sabun limon gibi kokuyor
pembe dizi
günlük yaşamı konu alan televizyon dizisi
She watches a soap opera every day
Her gün pembe dizi izler
pembe dizi
günlük yaşamı konu alan televizyon dizisi
My mom watches her favorite soap every day
Annem her gün en sevdiği pembe diziyi izler
sıcak
In sceneyüksek sıcaklıkta olan
The coffee is hot
Kahve sıcak
popüler
şu an çok ilgi gören
This game is hot
Bu oyun çok popüler
hevesli
bir şeyi yapmaya çok istekli olan
He is hot to start his new job
Yeni işine başlamak için çok hevesli
harika
çok iyi veya etkileyici olan
This new movie is hot
Bu yeni film harika
ateşli
hastalık sebebiyle vücut ısısının yüksek olması
I feel hot because I have a fever
Ateşim olduğu için kendimi sıcak hissediyorum
öfkeli
güçlü bir kızgınlık veya hoşnutsuzluk gösterme durumu
He has a hot temper
Onun öfkeli bir mizacı var
popüler
çok beğenilen veya talep gören
That game is very hot right now
O oyun şu an çok popüler
başarılı
çok rağbet gören veya sonuçları iyi olan
This is a hot new product
Bu başarılı yeni bir ürün
sıcak
ısısı yüksek olan
The soup is very hot
Çorba çok sıcak
ılık
orta derecede sıcak olan
The water is nice and warm
Su güzel ve ılık
kusursuz
In scenehiçbir hatası veya kusuru olmayan
This diamond is perfect
Bu elmas kusursuz
mükemmelleştirmek
bir şeyi kusursuz hale getirmek
She wants to perfect her skills
Becerilerini mükemmelleştirmek istiyor
tam puan
okul çalışması için verilen en yüksek not
She got a perfect on her history exam
Tarih sınavından tam puan aldı
bahane
bir hatayı açıklamak için öne sürülen neden
That is just a perfect for being late
Bu geç kalmak için sadece bir bahane
hoş
In scenegüzel veya keyif verici
We had a lovely day at the park
Parkta çok hoş bir gün geçirdik
güzel
çok hoş veya çekici olan
She looks lovely in that dress
O elbise içinde çok güzel görünüyor
sevimli
nazik ve hoş bir insan
She is a lovely person
O çok sevimli bir insan
hoş
çok hoş veya güzel olan
She looks lovely in that dress
O bu elbise içinde çok hoş görünüyor
anlamına gelmek
In scenebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
anlamına gelmek
In scenebir şeyin ne olduğunu belirtmek
A red light means stop
Kırmızı ışık dur anlamına gelir
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
niyetlenmek
bir şey yapmayı planlamak veya istemek
I meant to call you earlier
Seni daha önce aramaya niyetlenmiştim
demek istemek
konuşurken bir şeyi açıklamak için kullanılan ifade
I mean to say that we are late
Geç kaldığımızı demek istiyorum
müthiş
çok iyi veya yetenekli
She plays a mean tennis match
O müthiş bir tenis maçı çıkarıyor
yani
konuşurken duraksamak veya açıklık getirmek için kullanılan söz
I mean it is not raining today
Yani bugün yağmur yağmıyor
yöntem
bir işi yapmanın yolu
They used a simple mean to fix it
Bunu düzeltmek için basit bir yöntem kullandılar
temsil etmek
bir fikri ifade etmek veya göstermek
The flag means our country
Bayrak ülkemizi temsil eder
dehşete düşürmek
In scenebirini aşırı derecede korkutmak veya üzmek
The sudden noise freaked the baby out
Ani gürültü bebeği dehşete düşürdü
panikleme
ani ve şiddetli bir duygu patlaması
She had a major freak out in front of everyone
Herkesin önünde büyük bir panikleme yaşadı
paniklemek
aniden yoğun korku veya endişe hissetmek
I freaked out when I saw the spider
Örümceği görünce panikledim
panik krizi
aniden yaşanan yoğun korku veya panik hali
She had a major freak-out
Büyük bir panik krizi yaşadı
tahmin etmek
In sceneemin olmadan bir fikir oluşturmak
Can you guess my age
Yaşımı tahmin edebilir misin
tahmin
kesin olarak bilmeden bir cevap verme çabası
I made a guess about the answer
Cevap hakkında bir tahminde bulundum
tahmin
tam olarak emin olmadan doğru olduğunu düşündüğünüz fikir
My guess was wrong
Tahminim yanlıştı
sorun
In scenebaşa çıkması zor olan şey
I have a problem with my car
Arabamla ilgili bir sorunum var
problem
zorluk çıkaran bir soru veya durum
This math problem is hard
Bu matematik problemi zor
sorun değil
bir teşekkür veya özür sonrasında önemli olmadığını belirtmek için kullanılan ifade
Thanks for the help, it was no problem
Yardım için teşekkürler, hiç sorun değildi
sorun
çözülmesi gereken mesele
This is a big problem
Bu büyük bir sorun
güzel
In scenegöze hitap eden
That is a nice dress
O güzel bir elbise
hoş
In scenekeyifli veya zevkli
We had a nice day
Hoş bir gün geçirdik
iyi
nazik veya dost canlısı
She is a nice person
O iyi bir insan
gürültü
In sceneduyulan ses
There is a lot of noise
Çok fazla gürültü var
kadar
In scenebelirli bir vakte dek
I will work till five
Beşe kadar çalışacağım
-e kadar
belirli bir zamana kadar
Wait till tomorrow
Yarına kadar bekle
yazar kasa
dükkanlarda paranın saklandığı cihaz
The cashier opened the till
Kasiyer yazar kasayı açtı
dek
bir eylemin olacağı zamana kadar
Wait till she arrives
O gelene dek bekle
üç
In sceneüç sayısı
I have three apples
Üç elmam var
yaptırmak
In scenebir şeyin gerçekleşmesini sağlamak
I will get him to help
Ona yardım ettireceğim
almak
bir şeye sahip olmak
I am getting a gift
Bir hediye alıyorum
olmak
belirli bir duruma girmeye başlamak
It is getting late
Geç oluyor
çıkma
bir yerden dışarıya doğru gitme
He is getting out of the car
O arabadan çıkıyor
parlaklık
In scenepürüzsüz ve ışığı yansıtan yüzey
This lipstick has a nice gloss
Bu rujun hoş bir parlaklığı var
sağlıksız
In scenesağlık için iyi olmayan
Fast food is unhealthy
Fast food sağlıksızdır
waffle
In scenekare desenli yassı bir kek
I like waffles for breakfast
Kahvaltıda waffle severim
boş konuşmak
önemli bir şey söylemeden çok konuşmak veya yazmak
He just waffled during the speech
O konuşma sırasında sadece boş konuştu
ergen
In scene13 ile 19 yaş arasındaki kişi
She is a teenager
O bir ergendir
ergen
13 ile 19 yaş arasındaki kimse
She is a typical teenager
O tipik bir ergen
izlemek
In scenebir şeye dikkatle bakmak
I like to watch movies
Film izlemeyi severim
gözetmek
bir şeyi korumak veya kontrol etmek
Please watch my bag
Lütfen çantamı kolla
kol saati
bileğe takılan küçük saat
My watch is broken
Saatim bozuk
dikkat etmek
bir şeyi yaparken özenli ve dikkatli olmak
Watch your step on the stairs
Merdivenlerde adımına dikkat et
kapma hakkı
In scenebir şeye başkalarından önce sahip olma hakkı
I have dibs on the front seat
Ön koltuk benim
uğramak
In scenebir yeri ziyaret etmek
Come over to my place later
Daha sonra bize uğra
aniden hissetmek
ani bir fiziksel veya duygusal durum yaşamak
I came over faint in the heat
Sıcaktan aniden başım döndü
gibi görünmek
başkalarına belirli bir izlenim vermek
She comes over as a very kind person
Çok kibar biri gibi görünüyor
yaklaşmak
birine veya bir şeye doğru hareket etmek
He came over when I called
Seslendiğimde bana doğru geldi
atmak
In sceneistenmeyen bir şeyi elden çıkarmak
Don't throw away these papers
Bu kağıtları atma
boşa harcamak
bir şeyi gereksiz yere elden çıkarmak
Don't throw away this chance
Bu fırsatı boşa harcama
atmak
bir şeyi bir yerden atarak uzaklaştırmak
I will throw away the trash
Çöpü atacağım
Seni izliyorum
In sceneBirinin gözlemlendiğini belirtmek için kullanılan ifade
I am watching you so behave yourself
Seni izliyorum bu yüzden uslu dur
öğrenim ücreti
In scenebir eğitim kurumuna ödenen para
The tuition at this university is high
Bu üniversitenin öğrenim ücreti yüksek
inanılmaz derecede
In sceneçok büyük bir derecede
The weather is unbelievably hot
Hava inanılmaz derecede sıcak
iki
In scene2 sayısı
I have two cats
İki kedim var
iki
1 ve 1 sayılarının toplamı olan rakam
I have two apples
İki elmam var
iki
1 sayısından sonra gelen sayı
The answer is two
Cevap iki
iki
2 sayısı
I have two dogs
İki köpeğim var
kaçınmak
In scenebirinden veya bir şeyden uzak durmak
I try to avoid heavy traffic
Yoğun trafikten kaçınmaya çalışıyorum
kaçınmak
birinden veya bir şeyden uzak durmak
I try to avoid traffic
Trafikten kaçınmaya çalışıyorum
kaçınmak
bir şeyden uzak durmak veya uzak kalmak
Try to avoid bad habits
Kötü alışkanlıklardan kaçınmaya çalış
iyi
In sceneyüksek kalitede veya tatmin edici
This is a good book
Bu iyi bir kitap
mal
alınıp satılan ürünler
These are luxury goods
Bunlar lüks mallardır
epey
bir miktarı veya dereceyi vurgulayan söz
It took a good ten minutes
Epey bir on dakika sürdü
devam etmek
In scenebir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
yayınlanmak
radyo veya televizyonda gösterilmek
The show will go on tonight
Gösteri bu gece yayınlanacak
çıkmak
biriyle romantik bir randevuya gitmek
Are you going on a date tonight
Bu gece bir randevuya mı çıkıyorsun
katılmak
bir gezi veya etkinliğe iştirak etmek
Are you going on the tour
Tura katılıyor musun
konuşup durmak
bir konu hakkında uzun süre konuşmak
Don't go on about it anymore
Artık bu konuda konuşup durma
et
In sceneyiyecek olan hayvan eti
We eat meat for dinner
Akşam yemeği için et yeriz
öz
bir şeyin en önemli veya temel kısmı
This is the meat of the story
Hikayenin can alıcı noktası burası
vajina
kadın cinsel organı için kullanılan argo bir terim
They used that word in a vulgar way
O kelimeyi kaba bir şekilde kullandılar
çaylak
deneyimsiz veya yeni olan kişi
The manager warned the fresh meat about the rules
Müdür yeni çaylağı kurallar konusunda uyardı
seyahat etmek
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
I like to travel to new places
Yeni yerlere seyahat etmeyi severim
zaman yolculuğu yapmak
farklı bir zaman dilimine gitmek
They want to travel through time
Zamanda yolculuk yapmak istiyorlar
yayılmak
bir yerden başka bir yere geçmek veya iletilmek
News travels very fast
Haberler çok çabuk yayılır
son
In scenediğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
geçen
In sceneşimdiki zamandan hemen önce gelen
I saw him last night
Onu geçen gece gördüm
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
sürmek
bir süre devam etmek
The meeting will last one hour
Toplantı bir saat sürecek
fikrini belirtmek
In scenebir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
dile getirmek
In scenesözle veya yazıyla aktarmak
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
göstermek
In scenebilgi veya rakam belirtmek
The sign says stop
Tabela durmayı gösteriyor
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
göz
In scenegörmeyi sağlayan vücut bölümü
I have two eyes
İki gözüm var
yetenek
bir şeyi fark etme veya ona dikkat etme becerisi
She has a good eye for art
Sanat konusunda iyi bir yeteneği var
merkez
fırtınanın tam ortasındaki sakin bölge
The eye of the storm is calm
Fırtınanın merkezi çok sakindir
gözlemek
birine veya bir şeye dikkatlice bakmak
He eyed the stranger suspiciously
Yabancıyı şüpheyle gözledi
kavanoz
In scenegeniş ağızlı cam veya toprak kap
This jar is full of cookies
Bu kavanoz kurabiye dolu
hafta
In sceneyedi günlük süre
I will see you next week
Seni haftaya göreceğim
tedavi
In scenebir hastalığı iyileştirmek için uygulanan bakım
The patient needs special treatment
Hastanın özel tedaviye ihtiyacı var
tedavi
hastaya uygulanan tıbbi bakım
He needs urgent treatment
Acil tedaviye ihtiyacı var
kaplama
bir pencere için örtü veya süsleme
She chose a modern window treatment
Modern bir pencere kaplaması seçti
cilt bakımı
yüz için uygulanan güzellik işlemi
She went to the spa for a skin treatment
Cilt bakımı için spaya gitti
dağınıklık
In scenedüzensiz veya kirli durum
This room is a mess
Bu oda çok dağınık
kurcalamak
düzeni bozmak veya sorun çıkarmak
Don't mess with the settings
Ayarları kurcalama
çok
In scenebüyük miktarda veya sayıda
I have a lot of work to do
Yapacak çok işim var
çok miktarda
In scenebüyük bir sayı veya miktar
We have a lot of time
Çok miktarda vaktimiz var
arsa
küçük bir toprak parçası
He bought a parking lot
Bir otopark alanı satın aldı
kader
kişinin hayatındaki yazgısı
This is my lot in life
Bu benim hayattaki kaderim
kader
bir kişinin içinde bulunduğu durum veya hayat koşulları
He accepted his lot in life
Hayatındaki kaderini kabullendi
sıklıkla
birçok kez veya sıkça
I see him a lot
Onu sıklıkla görürüm
grup
bir insan topluluğu
That is a loud lot
O gürültülü bir grup
az miktarda
küçük bir sayı veya miktar
That is a lot less
O az miktarda
fazlasıyla
büyük ölçüde
I like it a lot
Onu fazlasıyla seviyorum
kader
birinin hayatındaki koşullar veya durum
He accepted his lot in life
Hayatındaki kaderini kabullendi
en azından
In scenebir sorun olsa da olumlu bir yanını belirtmek için kullanılır
At least it is not raining
En azından yağmur yağmıyor
bari
yapılması beklenen en basit şeyi belirtmek için kullanılır
You could at least say sorry
Bari özür dileyebilirdin
en az
belirtilen miktardan daha az olmayan
I need at least ten dollars
En az on dolara ihtiyacım var
en azından
hiç değilse biraz olsun
It is at least warm here
Burası en azından sıcak
gitmek
In scenebir yere varmak veya bir etkinliğe katılmak
We go to school every morning
Her sabah okula gideriz
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
I go to school
Okula giderim
niyetinde olmak
ne yapmayı planladığını ifade etmek için kullanılır
I am going to study
Ders çalışacağım
favori
belirli bir amaç için en sık kullanılan
This is my go-to coffee shop
Burası benim favori kahvecim
uyumaya gitmek
geçici olarak bir yerde uyumak
I go to sleep at ten
Saat onda uyumaya giderim
bozulmak
bir şeyin niteliğinin veya durumunun kötüleşmesi
This building will go to ruin soon
Bu bina yakında harap olacak
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
We will go to the park later
Daha sonra parka gideceğiz
başvurulacak
yardım için danışılan kişi veya kaynak
She is my go to person for advice
Tavsiye için başvurduğum kişi odur
incelemek
bir şeyin doğru veya kabul edilebilir olup olmadığını anlamak için ona bakmak
Please go to the file to check for any mistakes
Hata olup olmadığını kontrol etmek için lütfen dosyayı inceleyin
tercih edilen
en sık başvurulan kişi veya şey
This is my go-to place for coffee
Burası kahve için tercih ettiğim yer
ilk tercih
birinin en sık kullandığı veya seçtiği şey ya da kişi
Pizza is my go-to meal on Fridays
Pizza cumaları ilk tercihim olan yemektir
gitmek
bir yere veya kişiye ulaşmak
The letter goes to the manager
Mektup müdüre gidiyor
kuru
In scenesu veya nem içermeyen
The grass is dry
Çimler kuru
sıkıcı
ilginç olmayan
The history lecture was dry
Tarih dersi sıkıcıydı
ayık
alkol almamış olan
He has been dry for a year
Bir yıldır ayık
sade
sos veya ek malzeme içermeyen
Please make my burger dry
Lütfen burgerimi sade yapın
çift
In scenebirlikte kullanılan iki eşyadan oluşan set
I have a pair of socks
Bir çift çorabım var
eşlemek
iki şeyi bir araya getirerek takım oluşturmak
I need to pair these socks
Bu çorapları eşlemem gerekiyor
çift
birbiriyle ilgili iki şeyden oluşan set
I bought a new pair of shoes
Yeni bir çift ayakkabı aldım
mağaza
In sceneürünlerin satıldığı yer
I am going to the store
Mağazaya gidiyorum
depolamak
bir şeyi sonra kullanmak için bir yere koymak
Store the grain in the barn
Tahılları ahıra depola
bekleyen
gelecekte olması beklenen
There is a surprise in store for you
Seni bir sürpriz bekliyor
sos
In sceneyemekle birlikte servis edilen koyu kıvamlı sıvı
I like tomato sauce
Domates sosunu severim
sos
In sceneyemeklere lezzet katmak için eklenen yoğun sıvı
Add some sauce to the meat
Ete biraz sos ekle
yemek sosu
In scenetabağın üzerine dökülen yoğun kıvamlı sıvı
Pour the sauce over the salad
Sosu salatanın üzerine dök
içki
alkol için kullanılan argo bir terim
He hits the sauce every night
Her gece içkiye vuruyor
yeri gelmişken
In scenekonuyla ilişkili yeni bir konudan bahsetmeye başlarken kullanılır
Speaking of which, did you see the news today?
Yeri gelmişken, bugün haberleri gördün mü?
lafı açılmışken
konuşulan konuyla ilgili bir şeye değinmek
I'm going to the store. Speaking of which, do we need milk?
Markete gidiyorum. Lafı açılmışken, süte ihtiyacımız var mı?
araştırmak
In scenebir bilgiye ulaşmak için kaynaklara bakmak
I will look up the word in the dictionary
Kelimeyi sözlükten araştıracağım
yukarı bakmak
gözleri yukarıya yöneltmek
Look up at the sky
Gökyüzüne bak
düzelmek
daha iyi bir duruma gelmek
Things are starting to look up for us
İşler bizim için düzelmeye başladı
uğramak
birinin bulunduğu yere gidip onu ziyaret etmek
Look me up when you visit Ankara
Ankara ya gittiğinde bana uğra
bakmak
bir kaynaktan bilgi bulmak
I will look up the word in the dictionary
Sözlükten kelimeye bakacağım
istemek
In scenebir şeyi istediğini söylemek
I will ask for a glass of water
Bir bardak su isteyeceğim
davetiye çıkarmak
kötü bir olayın gerçekleşmesine neden olacak şekilde davranmak
You are asking for trouble by staying out late
Geç saatlere kadar kalarak başını belaya davetiye çıkarıyorsun
istemek
bir şey istediğini belirtmek
She will ask for help
O yardım isteyecek
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
bildirmek
In scenebirine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
işten çıkarmak
birinin işine son vermek
The manager had to let him go
Müdür onu işten çıkarmak zorunda kaldı
serbest bırakmak
tutulan veya hapsedilen birini ya da bir şeyi salmak
They let the bird fly away
Kuşu serbest bıraktılar
yeniden canlandırmak
In scenegeçmişte yaşanmış bir olayı tekrar sergilemek
They will reenact the historic battle
Tarihi savaşı yeniden canlandıracaklar
kesinlikle
In sceneşüphe olmadan veya kesin olarak
I will certainly help you
Sana kesinlikle yardım edeceğim
kırbaçlama
In scenebirini kırbaçla dövme eylemi
Flagellation was a common form of punishment in ancient times
Kırbaçlama eski çağlarda yaygın bir ceza biçimiydi
tek
In scenesadece bir tane olan
I need a single sheet of paper
Tek bir kağıda ihtiyacım var
tek banknot
bir dolarlık kağıt para
He paid with a single
Tek bir banknotla ödeme yaptı
tek vuruş
beyzbolda vurucunun birinci kaleye ulaşmasını sağlayan vuruş
The player hit a single
Oyuncu tek vuruş yaptı
bekar
evli olmayan
He is currently single
O şu anda bekar
tekli
bir albümü tanıtmak için yayınlanan kısa müzik kaydı
They released a new single yesterday
Dün yeni bir tekli yayınladılar
tek
yalnızca bir tane olan
I have a single dollar left
Geriye sadece tek bir dolarım kaldı
hangisi
In scenebir grup içinden herhangi bir kişi veya şey
You can choose whichever you like
Hangisini istersen seçebilirsin
mantıklı
In scenesağduyulu veya akla uygun davranan
It was a sensible decision
Mantıklı bir karardı
ajans
In scenebelirli bir hizmet sunan işletme
She works for an advertising agency
Bir reklam ajansında çalışıyor
irade
kendi kararlarını verme gücü
You have the agency to make your own choices
Kendi seçimlerini yapma iraden var
acente
hizmet veren işletme
They work for a travel agency
Bir seyahat acentesinde çalışıyorlar
değiştirmek
In scenebir şeyi başka bir hale getirmek
He needs to change his clothes
Kıyafetlerini değiştirmesi gerekiyor
değiştirmek
In scenebir şeyi farklı hale getirmek
I need to change the plan
Planı değiştirmem gerekiyor
değişmek
In scenefarklı hale gelmek
The weather is starting to change
Hava değişmeye başlıyor
para üstü
ödemeden sonra geri alınan miktar
You forgot your change
Para üstünü unuttun
konu değişimi
konuşulan temayı başka bir şeye çevirme
It is time for a change of topic
Konu değişimi zamanı geldi
değişim
bir şeyin başkalaşmasıyla ortaya çıkan yeni durum
There was a big change in the weather
Havada büyük bir değişim oldu
üstünü değiştirmek
farklı kıyafetler giymek
Please change before we leave
Gitmeden önce lütfen üstünü değiştir
bozuk para
küçük metal para şeklindeki para
I have some change in my pocket
Cebimde biraz bozuk para var
aktarma yapmak
bir araçtan diğerine geçmek
I have to change trains there
Orada tren değiştirmem gerekiyor
değişiklik
yeni bir durum veya farklılık
This is a big change for us
Bu bizim için büyük bir değişiklik
kıyafet değiştirmek
kendine farklı kıyafetler giymek
She went to change for the party
Partiye gitmek için kıyafet değiştirdi
yenisiyle değiştirmek
eski bir eşyayı yenisiyle yenilemek
I need to change the battery
Pili değiştirmem gerekiyor
müzikal
şarkı ve dans içeren oyun veya film
We saw a change at the theater
Tiyatroda bir müzikal izledik
dans etmek
In scenemüziğe göre vücudunu hareket ettirmek
They dance together
Birlikte dans ederler
dans
In scenemüzik eşliğinde yapılan ritmik hareket sanatı
They performed a traditional dance
Geleneksel bir dans sergilediler
isim
birini veya bir şeyi çağırmak için kullanılan sözcük
The station dance is Alpha
İstasyonun ismi Alfa
dans eşi
birlikte bir şeyler yaptığınız kişi
He was her dance for the night
O gece onun dans eşiydi
başarmak
In sceneözellikle çaba sarf ettikten sonra bir şeyi başarmak
She worked hard to achieve her goals
Hedeflerini başarmak için çok çalıştı
başarmak
bir çaba sonucunda başarılı olmak
You can achieve anything with hard work
Çok çalışarak her şeyi başarabilirsin
başarmak
bir hedefe ulaşmak veya iyi bir sonuç elde etmek
You can achieve your goals with hard work
Çok çalışarak hedeflerine ulaşabilirsin
yeter
In sceneartık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeterli
In scenegerektiği kadar
This is enough for me
Bu benim için yeterli
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
tuz
In sceneyemeklere tat vermek için kullanılan yaygın bir mineral
Pass me the salt, please
Lütfen tuzu uzat
tuzlamak
yiyeceğin üzerine tuz eklemek
You should salt the meat before cooking it
Eti pişirmeden önce tuzlamalısın
evlilik töreni
In sceneiki kişinin evlendiği merasim
The wedding ceremony starts at noon
Evlilik töreni öğlen başlıyor
gelin
evlenen kadın
The bride arrived at the wedding early
Gelin düğüne erken geldi
düğün
evlilik töreni
We are going to a wedding this Saturday
Bu cumartesi bir düğüne gidiyoruz
ikram etmek
In scenebirine bir şeyi alma şansı vermek
He offered me some water
Bana biraz su ikram etti
teklif etmek
birinin kabul etmesi veya reddetmesi için bir şey sunmak
They offered him a new job
Ona yeni bir iş teklif ettiler
teklif
bir şeyin yapılması veya verilmesi yönündeki öneri
He accepted the job offer
İş teklifini kabul etti
sunmak
birine bir şey vermek veya uzatmak
He offered his hand to her
Elini ona uzattı
son
In scenesonunda olan veya gerçekleşen
This is the final chapter
Bu son bölümdür
final
bir dersin sonunda yapılan sınav
I have a final tomorrow
Yarın bir final sınavım var
kesin
değiştirilemez olan
This is my final decision
Bu benim kesin kararım
konuşmak
In scenebirisiyle sözle iletişim kurmak
I am talking to my friend
Arkadaşımla konuşuyorum
azar
birini hatalarından dolayı uyarma veya azarlama konuşması
He got a serious talking to from his boss
Patronundan ciddi bir azar işitti
ile konuşmak
birine bir şeyler söyleyerek iletişim kurmak
I am talking to my teacher
Öğretmenimle konuşuyorum
ile sohbet etmek
birisiyle karşılıklı olarak konuşmak
She likes talking to her friend
Arkadaşıyla sohbet etmeyi seviyor
göndermek
In scenebirini veya bir şeyi bir yere gitmeye yöneltmek
I will send him to school
Onu okula göndereceğim
göndermek
bir mesajı veya nesneyi başkasına ulaştırmak
I will send an email to him
Ona bir e-posta göndereceğim
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I send to do this
Bunu yapmaya niyetleniyorum
göndermek
bir şeyi veya birini bir yere ulaştırmak amacıyla yola çıkarmak
Please send the letter to my house
Lütfen mektubu evime gönder
dik dik bakma
In scenebir şeye uzun süre gözlerini ayırmadan bakmak
She is staring at the painting
O tabloya dik dik bakıyor
dakika
In scene60 saniyelik zaman birimi
It takes ten minutes
On dakika sürer
tam o an
In scenebir şeyin gerçekleştiği an
Call me the minute you arrive
Vardığın an beni ara
dakika
In scenealtmış saniyelik zaman dilimi
I will be back in a minute
Bir dakika içinde geri döneceğim
dakika
bir derecenin altmışta birine eşit açı birimi
One degree contains sixty minutes
Bir derece altmış dakika içerir
çok küçük
boyutu son derece ufak olan
The scientist studied the minute particles
Bilim insanı çok küçük parçacıkları inceledi
tutanak
bir toplantıda konuşulanların resmi yazılı kaydı
They read the minutes of the meeting
Toplantı tutanaklarını okudular
dahi
In sceneolağanüstü zeka veya yeteneğe sahip kişi
Albert Einstein was a true genius
Albert Einstein gerçek bir dahiydi
dâhilik
üstün zihinsel yetenek
Her musical genius is obvious
Onun müzikal dâhiliği ortada
hiçbir şey
In scenehiçbir miktar veya nesne
There is nothing here
Burada hiçbir şey yok
hiçbir şey
herhangi bir nesnenin olmaması
I have nothing in my hand
Elimde hiçbir şey yok
hiç
geriye kalan bir şeyin yokluğu
There is nothing left
Geriye hiçbir şey kalmadı
hiçbir şey
herhangi bir şeyin bulunmaması
There is nothing in the box
Kutunun içinde hiçbir şey yok
bekâr
In sceneevli olmayan
He is unmarried
O bekâr
kural gereği
In scenetam olarak mevcut kurallara göre
Technically we are closed now
Kural gereği şu an kapalıyız
teknik olarak
kesin kurallara veya gerçeklere uygun olarak
Technically, this is not allowed
Teknik olarak, buna izin verilmiyor
teknik olarak
tam olarak kurallara veya gerçeklere göre
Technically you are not allowed to park here
Teknik olarak buraya park etmenize izin verilmiyor
teknik olarak
tam bir doğrulukla veya gerçekler temelinde
Technically this is a mammal
Teknik olarak bu bir memelidir
çaresizce
In scenegüçlü bir ihtiyaç veya aciliyet gösteren bir şekilde
He desperately needed help
Çaresizce yardıma ihtiyacı vardı
üst kat
In scenezemin katın üzerindeki kat
My bedroom is upstairs
Yatak odam üst katta
oturmak
In scenebir yerde bulunmak ve orada kalmak
He likes to sit in the sun
Güneşte oturmayı sever
oturma eylemi yapmak
bir yerde oturarak protesto etmek
They decided to sit in
Oturma eylemi yapmaya karar verdiler
gözlemci olarak katılmak
bir toplantı veya derste aktif olmadan sadece izleyici olarak bulunmak
I will sit in on the lecture today
Bugün derse gözlemci olarak katılacağım
oturma eylemi yapmak
bir yeri işgal ederek barışçıl şekilde protesto etmek
The students sat in to protest the decision
Öğrenciler kararı protesto etmek için oturma eylemi yaptı
izleyici olmak
bir toplantıda aktif rol almadan bulunmak
Please sit in and listen
Lütfen otur ve dinle
oturmak
bir yerin içinde oturmak
She is sitting in the library
O kütüphanede oturuyor
yer almak
bir bölgede veya konumda bulunmak
The house sits in a valley
Ev bir vadide yer alır
konumlanmak
belirli bir alanda yerini almış olmak
The box sits in the corner
Kutu köşede konumlanmıştır
bulunmak
bir toplulukta veya grupta hazır olmak
He sits in the audience
O seyirciler arasında bulunuyor
oturur durumda olmak
bir yerin içinde oturmuş pozisyonda olmak
She was sitting in the car
O arabada oturur durumdaydı
yer tutmak
bir koltuğu veya yeri işgal etmek
Do not sit in his seat
Onun koltuğunu işgal etme
konuk olarak katılmak
bir etkinliğe misafir olarak eşlik etmek
The musician sat in with the band
Müzisyen gruba konuk olarak katıldı
kullanmak
bir koltuğu veya yeri kullanmak
You can sit in that chair
O sandalyeyi kullanabilirsin
yer
In scenebelirli bir alan veya konum
This is a beautiful place
Burası güzel bir yer
gerçekleşmek
meydana gelmek veya vuku bulmak
The meeting will take place tomorrow
Toplantı yarın gerçekleşecek
yerleştirmek
bir şeyi belirli bir konuma koymak
Please place the book on the table
Lütfen kitabı masanın üzerine koyun
tanımak
birini nereden tanıdığını hatırlamak
I know his face but I can't place him
Yüzünü hatırlıyorum ama onu çıkaramıyorum