

Gilmore Girls — Season 1 Episode 7
Words & meanings
633 words
CEFR level
kahkaha
In scenegülme eylemi
I heard laughter coming from the kitchen
Mutfaktan gelen kahkahaları duydum
kahkaha
gülme eylemi veya çıkardığı ses
The room was filled with laughter
Oda kahkahalarla doluydu
vakit geçirmek
In scenerahat bir şekilde zaman harcamak
I just want to hang out at home
Sadece evde vakit geçirmek istiyorum
asmak
ıslak çamaşırları kuruması için ipe dizmek
I hang out the laundry in the sun
Çamaşırları güneşte asıyorum
sarkıtmak
vücudun bir kısmını pencere veya kapıdan dışarı çıkarmak
Do not hang out the window
Pencereden dışarı sarkma
takılma
arkadaşlarla yapılan gündelik sosyal buluşma
We planned a fun hang out for Friday
Cuma günü için eğlenceli bir takılma planladık
şakalaşmak
In sceneciddiyetsiz veya oyunbaz şekilde davranmak
Stop messing about in class
Sınıfta şakalaşmayı bırak
aylaklık etmek
ciddi olmayan bir şekilde davranmak
Stop messing about and do your homework
Aylaklık etmeyi bırak ve ödevini yap
toplamak
In sceneinsanları veya nesneleri bir araya getirmek
Please gather your things before we leave
Gitmeden önce lütfen eşyalarını topla
toparlamak
kontrol altına almak
She gathered her thoughts
Düşüncelerini topladı
anlamak
bilgiden sonuç çıkarmak
I gather that you are tired
Yorgun olduğunuzu anlıyorum
toplanmak
bir grup halinde bir yere gelmek
We will gather here tonight
Bu gece burada toplanacağız
başkası aracılığıyla
In scenebir başkasının deneyimlerini yaşayarak
She lived vicariously through her daughter
Kızının deneyimleri aracılığıyla dolaylı olarak yaşadı
sonraki
In sceneşu anki veya mevcut olandan sonra gelen
See you next week
Gelecek hafta görüşürüz
yandaki
bir şeye çok yakın veya onun yanında olan
She sat in the next seat
O yandaki koltukta oturdu
süsleme
In scenebir yeri daha güzel göstermek için kullanılan nesne
The Christmas decorations are beautiful
Noel süslemeleri çok güzel
fark etme
In scenebir şeyin farkına varmak
I started noticing small changes
Küçük değişiklikleri fark etmeye başladım
yanlış
In scenedoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
In scenedoğru olmayan bir biçimde
You answered the question wrong
Soruyu yanlış cevapladın
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
her yerde
In sceneher yerde veya her yere
I looked everywhere for my keys
Anahtarlarımı her yerde aradım
görünmek
In scenebir şeymiş izlenimi vermek
You seem happy today
Bugün mutlu görünüyorsun
süslemek
In scenebir şeyi güzel göstermek için şeyler eklemek
We decorate the cake
Pastayı süslüyoruz
madalya ile ödüllendirmek
birine başarılarından dolayı nişan veya madalya vermek
The general was decorated for his service
General hizmetlerinden dolayı madalya ile ödüllendirildi
süslemek
bir şeyi daha iyi görünmesi için güzel şeylerle donatmak
We decorate the house for Christmas
Noel için evi süslüyoruz
dekore etmek
bir yeri veya odayı daha güzel hale getirmek
We want to decorate our living room
Oturma odamızı dekore etmek istiyoruz
pazar
In sceneinsanların mal veya hizmet alıp sattığı yer veya sistem
I go to the market every Sunday
Her pazar pazara giderim
pazarlamak
bir ürün veya hizmeti tanıtmak veya reklamını yapmak
They market their products online
Ürünlerini internet üzerinden pazarlıyorlar
piyasa
tüketicilerin bir ürüne veya hizmete olan talebi
There is a big market for organic food
Organik yiyecekler için büyük bir piyasa var
satışa hazır
alınmaya veya satılmaya hazır olan
This product is ready for the market
Bu ürün satışa hazır
almak
In scenebir nesneyi yerden kaldırmak veya birini bir yerden almak
I will pick up my friend from the airport
Arkadaşımı havaalanından alacağım
iyileşmek
daha iyi hale gelmek veya artmak
The economy is starting to pick up
Ekonomi canlanmaya başlıyor
fark etmek
bir şeyi gözlemlemek veya anlamak
I picked up a strange smell in the room
Odaya girince tuhaf bir koku fark ettim
tavlamak
birini romantik olarak etkilemeye çalışmak
He always tries to pick up women
Her zaman kadınları tavlamaya çalışır
gidip getirmek
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden almak
I will pick you up at seven
Seni saat yedide alacağım
tavlama
birini etkileyerek romantik bir ilişki başlatma girişimi
He is very good at the pick-up
O tavlama konusunda çok başarılıdır
teslim alma
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden alma işlemi
The package pick-up is at the front desk
Paket teslim alma yeri resepsiyondadır
telefonu açmak
bir telefon çağrısına cevap vermek
She did not pick up the phone
Telefona bakmadı
sakar
In scenesakar veya aşırı heyecanlı kişi
I am such a spaz
Çok sakarım
taşkınlık yapmak
vahşi ve kontrolsüz şekilde hareket etmek ya da davranmak
He began to spaz when he saw the surprise
Sürprizi görünce taşkınlık yapmaya başladı
sonunda
In sceneuzun bir süreden veya gecikmeden sonra
We eventually arrived home
Sonunda eve vardık
sonunda
uzun bir süre sonra veya sonunda
He eventually found his keys
Sonunda anahtarlarını buldu
sonunda
uzun bir süre veya gecikmeden sonra
He eventually arrived home
Sonunda eve vardı
alem
In sceneiçki ve dansın olduğu hareketli sosyal toplantı
They had a real back-bender last night
Dün gece gerçekten büyük bir alem yaptılar
durumda olmak
In scenebelirli bir konumda veya durumda bulunmak
How do things stand now
Şu an durumlar nasıl
dik durmak
In scenevücudun dik olacak şekilde ayaklarının üzerinde bulunmak
She stood straight to show respect
Saygı göstermek için dik durdu
destek
In scenebir şeyi tutmak için kullanılan yapı
The camera is on a stand
Kamera bir desteğin üzerinde
tahammül etmek
hoş olmayan bir durumu kabul edebilmek
I can stand the noise
Gürültüye tahammül edebiliyorum
okul ödevi
In sceneöğrencilerin okul için yaptığı çalışmalar
I have a lot of schoolwork today
Bugün çok fazla okul ödevim var
çırpınmak
In scenehızlı ve düzensiz hareketlerle kımıldamak
The bird began to flutter its wings
Kuş kanatlarını çırpmaya başladı
bahis
küçük bir bahis
He decided to have a flutter on the horse race
At yarışına küçük bir bahis oynamaya karar verdi
heyecan
sinirli veya heyecanlı bir ruh hali
I felt a flutter of excitement
İçimde bir heyecan hissettim
çok aç
In sceneçok şiddetli yemek yeme isteği duymak
I am starving
Çok açım
başarısız kişi
In scenebaşarılı olamamış kişi
Don't be such a loser
Bu kadar başarısız biri olma
kötü kaybeden
kaybettiğinde üzülen veya sinirlenen kişi
He acts like a sore loser when he plays games
Oyun oynarken kötü bir kaybeden gibi davranır
kaybeden
bir oyunda veya yarışmada yenilen kişi
The loser of the game was sad
Oyunun kaybedeni üzgündü
soda
In sceneşekerli gazlı içecek
I want a soda
Bir soda istiyorum
gazlı içecek
tatlı ve köpüklü içecek
I bought a cold soda at the store
Mağazadan soğuk bir gazlı içecek aldım
iptal etmek
In sceneplanlanmış bir etkinliğin gerçekleşmeyeceğine karar vermek
They had to cancel the meeting
Toplantıyı iptal etmek zorunda kaldılar
iptal etmek
bir şeyin gerçekleşmeyeceğine karar vermek
I need to cancel my appointment
Randevumu iptal etmem gerekiyor
geçersiz kılmak
bir bilet veya pulun artık kullanılamayacağını belirtmek için işaretlemek
The machine will cancel your ticket
Makine biletinizi geçersiz kılacak
dışlamak
birine olan desteği veya onayı kamusal alanda durdurmak
People decided to cancel the actor
İnsanlar oyuncuyu dışlamaya karar verdi
bir ara
In scenebelirlenmemiş bir zamanda
Let's meet sometime next week
Gelecek hafta bir ara buluşalım
eski
geçmişte bir dönem olan
He is a sometime actor
O eski bir oyuncudur
ara sıra
sadece belirli zamanlarda gerçekleşen
We visit them sometime
Onları ara sıra ziyaret ederiz
bir ara
belirli olmayan bir zaman
Let's meet for coffee sometime
Bir ara kahve içmek için buluşalım
korkmuş
In scenekorkuya kapılmış
He was scared of the dark
Karanlıktan korkuyordu
korkmuş
korku hisseden
I am scared of spiders
Örümceklerden korkuyorum
korkmuş
korku veya endişe hissetme durumu
She is scared of dogs
O köpeklerden korkuyor
yemin etmek
In sceneciddi bir söz veya vaatte bulunmak
I swear to tell the truth
Doğruyu söyleyeceğime yemin ederim
yemin etmek
bir şeyden çok emin olduğunu belirtmek
I swear I saw him
Onu gördüğüme yemin ederim
küfretmek
kötü kelimeler kullanmak
Do not swear in class
Derste küfretme
refakatçi
In scenesosyal bir etkinlikte birine eşlik edip göz kulak olan kimse
She brought a chaperon to the dance
Dans partisine bir refakatçi getirdi
duymak
In scenekulakla sesleri algılamak
I hear a noise
Bir ses duyuyorum
duymak
In scenebir haberi veya bilgiyi başkasından öğrenmek
I heard that they are moving
Onların taşınacağını duydum
söylemek
bir şeyi dile getirmek veya ifade etmek
Hear me clearly
Bunu açıkça söylüyorum
kulak
başın yan tarafında bulunan ve duymamızı sağlayan organ
I hear with my ears
Kulaklarımla duyarım
mesele
In sceneele alınması gereken önemli bir konu
This is a private matter
Bu özel bir mesele
süre
kısa bir zaman dilimi
It happened in a matter of days
Bu birkaç gün içinde oldu
madde
eşyaların yapıldığı fiziksel temel
Everything is made of matter
Her şey maddeden yapılmıştır
önemli olmak
bir şeyin değer veya önem taşıması
It does not matter to me
Bu benim için önemli değil
sonra
In scenebir olaydan sonra gerçekleşen
We will eat later
Yemekten sonra yiyeceğiz
geç
In scenebeklenenden daha geç
She arrived later than me
O benden geç geldi
merhum
In scenevefat etmiş kişi
The late king died long ago
Merhum kral uzun zaman önce öldü
yeni
son zamanlarda gerçekleşen
That is a later development
O yeni bir gelişme
müthiş
In sceneçok iyi veya etkileyici argo
That car is sick
Bu araba müthiş
hasta
In scenekendini iyi hissetmeyen
I feel sick today
Bugün hasta hissediyorum
iğrenç
tiksinme duygusu uyandıran
This is a sick joke
Bu iğrenç bir şaka
bıkkın
bir şeyden uzun süre maruz kaldığı için sıkılmış olma durumu
I am sick of this noise
Bu gürültüden bıktım
izin vermek
In scenebir şeyin yapılmasına onay vermek
They allowed us to go home
Eve gitmemize izin verdiler
izin vermek
birinin bir şeyi yapmasına izin vermek
Please allow me to explain
Lütfen açıklama yapmama izin verin
dehşete düşürmek
In scenebirini aşırı derecede korkutmak veya üzmek
The sudden noise freaked the baby out
Ani gürültü bebeği dehşete düşürdü
paniklemek
In sceneaniden yoğun korku veya endişe hissetmek
I freaked out when I saw the spider
Örümceği görünce panikledim
panikleme
ani ve şiddetli bir duygu patlaması
She had a major freak out in front of everyone
Herkesin önünde büyük bir panikleme yaşadı
panik krizi
aniden yaşanan yoğun korku veya panik hali
She had a major freak-out
Büyük bir panik krizi yaşadı
büyük
In sceneboyut veya miktar olarak çok olan
She has a large family
Onun büyük bir ailesi var
büyük
boyut olarak geniş
I want a large coffee
Büyük bir kahve istiyorum
binlik
bin Amerikan dolarını ifade eden argo terim
He won five large in the game
Oyunda beş bin dolar kazandı
canlı
In sceneanında yayınlanan
The show is live now
Program şu anda canlı
oturmak
In scenebir yerde ikamet etmek
We live in a big city
Biz büyük bir şehirde oturuyoruz
yaşamak
In scenebir yerde ev sahibi olmak
We live in a big house
Biz büyük bir evde yaşıyoruz
yaşamak
hayatta olmak
I want to live
Yaşamak istiyorum
deneyimlemek
bir olayı tecrübe etmek
I want to live new adventures
Yeni maceralar deneyimlemek istiyorum
canlı
hayatı olan
The fish is still live
Balık hala canlı
ebedi yaşamak
her zaman var olmak
Heroes live forever
Kahramanlar sonsuza dek yaşar
canlı
anlık gerçekleşen
This is a live broadcast
Bu canlı bir yayın
oturmak
bir yerde ev sahibi olmak
They live in the center
Onlar merkezde oturuyor
ikamet etmek
bir yerde ev sahibi olmak
Where do you live
Nerede ikamet ediyorsun
hayat sürmek
canlı varlık olmak
I just want to live
Sadece hayat sürmek istiyorum
yerleşik olmak
bir yerde ev sahibi olmak
We live in this city
Bu şehirde yerleşik durumdayız
barınmak
bir yerde ev sahibi olmak
Many animals live here
Birçok hayvan burada barınır
hayatta olmak
canlılık durumu
You have to live
Hayatta kalmalısın
yayın
internet üzerinden paylaşılan ses veya görüntü
The news is live on the internet
Haberler internette canlı yayınlanıyor
yaşamak
bir kişinin veya şeyin var olma biçimi
Fish live in water
Balıklar suda yaşar
özgür
kısıtlama olmadan dilediğini yapabilme durumu
You can live however you want
İstediğin gibi yaşayabilirsin
canlı
gösterildiği anda gerçekleşen
The match is on live TV
Maç canlı televizyonda
adil
In sceneherkese eşit veya makul şekilde davranan
This is a fair deal
Bu adil bir anlaşma
güzel
bakıldığında hoş görünen
She has a fair face
Onun güzel bir yüzü var
fuar
sergilerin ve eğlencelerin olduğu halka açık etkinlik
We went to the book fair
Kitap fuarına gittik
yeter
In sceneartık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeterli
In scenegerektiği kadar
This is enough for me
Bu benim için yeterli
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
sebep
In scenebir şeyin meydana gelmesine yol açan neden
Give me one good reason
Bana tek bir geçerli sebep ver
mantık yürütmek
mantık kullanarak bir sonuca varmak
We must reason logically
Mantıklı bir şekilde düşünmeliyiz
akıl
mantıklı düşünme yetisi
Humans have the power of reason
İnsanlar akıl yürütme gücüne sahiptir
müşteri
In scenemal veya hizmet satın alan kişi
The customer is always right
Müşteri her zaman haklıdır
müşteri
mal veya hizmet satın alan kişi
The customer is always right
Müşteri her zaman haklıdır
tamam
In scenekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
iyi
In sceneiyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
peki
In scenebir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
kıskanç
In scenebaşkasının sahip olduğu bir şeye özenen
He is jealous of her new car
Onun yeni arabasını kıskanıyor
önlük
In scenekıyafetlerin üzerine giyilen koruyucu giysi
She wore an apron while cooking
Yemek yaparken önlük giydi
ayarlamak
In scenebir şeyin gerçekleşmesi için hazırlık yapmak
I need to arrange a meeting
Bir toplantı ayarlamam gerekiyor
düzenlemek
şeyleri düzenli bir sıraya koymak
Please arrange the chairs
Lütfen sandalyeleri düzenle
ayarlamak
bir şeyi planlamak veya hazırlamak
I will arrange a meeting for tomorrow
Yarın için bir toplantı ayarlayacağım
satış
In scenemalların para karşılığında verilmesi eylemi
The store made a big sale
Mağaza büyük bir satış yaptı
indirim
ürünlerin indirimli fiyatlarla satıldığı etkinlik
The store is having a big sale
Mağazada büyük bir indirim var
seçmek
In scenebir şeyi tercih etmek veya seçmek
Pick a color
Bir renk seç
pena
telli çalgıları çalmak için kullanılan küçük alet
He lost his guitar pick
Gitar penasını kaybetti
almak
bir nesneyi elinize almak veya kaldırmak
Pick up your book
Kitabını al
seçim
seçilen kişi veya şey
This was my first pick
Bu benim ilk seçimimdi
temizlemek
küçük bir boşluktan bir şeyi çıkarmak
Use a toothpick to pick your teeth
Dişlerini temizlemek için kürdan kullan
toplamak
bir yüzeyden bir şeyi koparıp almak
We can pick fresh apples here
Buradan taze elmalar toplayabiliriz
seçmek
bir şeyi tercih etmek veya belirlemek
You can pick any color
İstediğin rengi seçebilirsin
pena
gitar tellerini çalmak için kullanılan küçük parça
I lost my guitar pick
Gitar penamı kaybettim
nefret etmek
In scenebirinden veya bir şeyden hiç hoşlanmamak
I hate cold weather
Soğuk havadan nefret ederim
nefret etmek
In scenebirinden veya bir şeyden yoğun bir şekilde hoşlanmamak
I hate spiders
Örümceklerden nefret ederim
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
He confessed the truth
Gerçeği itiraf etti
nefret
birine veya bir şeye karşı duyulan çok güçlü hoşlanmama duygusu
They have so much hate in their hearts
Kalplerinde çok fazla nefret var
market
In scenegıda ve temel ihtiyaçların satıldığı yer
I bought some fruit at the grocery store
Marketten biraz meyve aldım
market
yiyecek ve günlük ihtiyaç maddelerinin satıldığı yer
I am going to the grocery store to buy milk
Süt almak için markete gidiyorum
kalitesiz
In scenedüşük nitelikli
This product is bad
Bu ürün kalitesiz
fena
ciddi bir şekilde
He was hurt bad
O fena yaralandı
kötü
ahlaki açıdan yanlış
He is a bad person
O kötü bir insan
pişman
üzüntü veya suçluluk duyan
I feel bad about the mistake
Hatamdan dolayı pişmanım
başa çıkmak
In scenebir durumla veya sorunla ilgilenmek
I can handle this problem
Bu sorunla başa çıkabilirim
takma ad
kimlik belirlemek için kullanılan isim veya lakap
What is your Twitter handle
Twitter kullanıcı adın nedir
uzatmak
bir şeyi elden ele teslim etmek
Handle the book to your friend
Kitabı arkadaşına uzat
kulp
bir nesneyi tutmaya veya taşımaya yarayan kısım
Please hold the handle of the door
Lütfen kapının kulpunu tut
ezme
In scenesüt ürünü olmayan meyve veya kuruyemişten yapılan sürülebilir gıda
I spread almond butter on my bread
Ekmeğime badem ezmesi sürdüm
yağ çekmek
birinden bir şey elde etmek için onu övmek
She is buttering him up
Ona yağ çekiyor
tereyağı
sütten veya kremadan yapılan yumuşak sarı yiyecek
I spread butter on bread
Ekmeğe tereyağı sürdüm
restoran
yemek ve içecek servisi yapılan yer
We had dinner at a local restaurant
Yerel bir restoranda akşam yemeği yedik
ilişkisi olmak
In sceneromantik bir ilişkisi olmak
They are romantically involved
Romantik bir ilişkileri var
dahil olmak
bir şeye katılmak
He got involved in the project
Projeye dahil oldu
karmaşık
birçok parçası veya detayı birbirine bağlı olan
This is an involved process
Bu karmaşık bir süreç
içeren
bir parça veya özellik olarak sahip olmak
The job involved a lot of hard work
İş çok fazla zorlu çalışma gerektirdi
eksik
In scenebir şeyin yeterli miktarda olmaması
We are short of time
Vaktimiz az
kısa
In sceneaz süren
We had a short meeting
Kısa bir toplantı yaptık
kısa
boyu veya uzunluğu az olan
She has short hair
Onun saçları kısa
şort
belden dize kadar uzanan giysi
He bought a new short
Yeni bir şort aldı
olup olmadığı
In sceneiki olasılığı belirtmek için kullanılır
I don't know whether he will come
Gelip gelmeyeceğini bilmiyorum
ip-medigi
iki olasılık arasında seçim veya belirsizlik belirtmek için kullanılan bağlaç
I do not know whether he is coming
Onun gelip gelmeyeceğini bilmiyorum
net
In sceneanlaşılması kolay
The answer is clear
Cevap net
aklamak
birinin bir suçtan suçsuz olduğuna karar vermek
The evidence helped to clear him of the crime
Kanıtlar onu suçtan aklamaya yardımcı oldu
şeffaf
ışığın geçmesine izin vererek arkasındakilerin görünmesini sağlayan
The water in the lake is clear
Göldeki su çok şeffaf
açık
önünde engel veya sorun bulunmayan
The road ahead is clear
İlerideki yol açık
sehpa
In scenekoltuğun önüne konulan alçak masa
The remote control is on the coffee table
Uzaktan kumanda sehpanın üzerinde
orta sehpa
içecekler veya atıştırmalıklar için kullanılan küçük ve alçak masa
Put your cup on the coffee table
Bardağını orta sehpaya koy
geçen
In sceneşimdiki zamandan hemen önce gelen
I saw him last night
Onu geçen gece gördüm
son
diğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
sürmek
bir süre devam etmek
The meeting will last one hour
Toplantı bir saat sürecek
bak
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılır
Look, we are late
Bak, geç kaldık
bakmak
In scenegözleri bir şeye doğru çevirmek
Look at the bird
Kuşa bak
görünmek
belirli bir şekilde görünmek
You look happy
Mutlu görünüyorsun
görünüş
birinin dış görünüşü veya çekiciliği
I like her look
Onun görünüşünü seviyorum
aç
In sceneyiyecek yeme ihtiyacı duyan
I am hungry
Ben açım
istekli
bir şeyi şiddetle arzulayan
He is hungry for success
Başarıya açtır
daha aç
öncekine göre daha fazla yeme ihtiyacı hissetme
I am even more hungry now
Şimdi daha da aç hissediyorum
sahneye çıkarmak
In scenebirini veya bir şeyi herkesin önüne çıkarmak
Please bring on the next guest
Lütfen bir sonraki konuğu sahneye çıkarın
sebep olmak
bir şeye sebep olmak veya ortaya çıkmasını sağlamak
Stress can bring on a headache
Stres baş ağrısına sebep olabilir
işe almak
birini bir iş için görevlendirmek
We decided to bring on a new assistant
Yeni bir asistanı işe almaya karar verdik
zorluk
In scenebir sorun veya güçlük içeren durum
Learning to read was a struggle for him
Okumayı öğrenmek onun için bir zorluktu
mücadele etmek
zorlukların üstesinden gelmeye çalışmak
He struggled against the illness
Hastalığa karşı mücadele etti
mücadele
insanlar veya gruplar arasında güç ve kontrol için yapılan savaş
The workers began a struggle for their rights
İşçiler hakları için bir mücadele başlattılar
yaşamak
In scenebir olay veya dönemi geçirmek
They lived through the war
Savaşı yaşadılar
sağ çıkmak
zor bir olay sırasında hayatta kalmak
He lived through the crash
Kazadan sağ çıktı
muhteşem
In sceneçok çekici veya güzel
You look gorgeous in that dress
Bu elbisenin içinde muhteşem görünüyorsun
yodel yapmak
In scenesesin kalın ve ince tonları arasında hızlı geçişler yaparak şarkı söylemek
He learned to yodel in the Swiss Alps
İsviçre Alplerinde yodel yapmayı öğrendi
yığın
In scenebir şeyin büyük miktarı
I have a load of work
Çok fazla işim var
meni
boşalma sırasında salgılanan sperm içeren sıvı
The doctor examined the load
Doktor meni örneğini inceledi
yüklemek
bir şeyi bir kaba veya cihaza koymak
Please load the dishwasher
Lütfen bulaşık makinesini doldurun
yük
birinin üstlenmesi gereken görev veya sorumluluk
This project is a heavy load for the team
Bu proje ekip için ağır bir yük
en azından
In sceneolumsuz bir duruma rağmen olumlu bir şeyi vurgulamak için kullanılır
It was cold but at least we had a heater
Hava soğuktu ama en azından bir ısıtıcımız vardı
en azından
en azı ile
At least three people came
En az üç kişi geldi
en az
miktar veya derece olarak en küçük
This is the least expensive room
Bu en az pahalı oda
en ufak
en küçük derece veya miktarda
I am not in the least bit worried
En ufak bir endişe duymuyorum
varmak
In scenebir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
başlamak
In scenebir işe girişmek
We will get to the main topic soon
Ana konuya yakında başlayacağız
fırsatı olmak
In scenebir şeyi yapma şansı bulmak
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma fırsatın var
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
dile getirmek
In scenesözle veya yazıyla aktarmak
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
fikrini belirtmek
bir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
göstermek
bilgi veya rakam belirtmek
The sign says stop
Tabela durmayı gösteriyor
karşılaştırmak
In sceneiki veya daha fazla şey arasındaki benzerlik ve farkları incelemek
I will compare these two items
Bu iki eşyayı karşılaştıracağım
karşılaştırmak
In scenebenzerlikleri ve farklılıkları incelemek
Compare these two pictures.
Bu iki resmi karşılaştır.
karşılaştırmak
iki veya daha fazla şeyi benzerliklerini veya farklılıklarını görmek için incelemek
Please compare these two photos
Lütfen bu iki fotoğrafı karşılaştır
karşılaştırmak
benzerlik ve farklılıkları görmek için incelemek
Please compare these two pictures
Lütfen bu iki resmi karşılaştırın
ısıtmak
In scenebir şeyi sıcak hale getirmek
I need to warm the milk
Sütü ısıtmam gerekiyor
sıcakkanlı
nazik ve ilgili
She is a warm person
O sıcakkanlı bir insandır
ılık
orta derecede sıcak
The weather is warm today
Bugün hava ılık
içini ısıtmak
birine kendini mutlu veya sevilen hissettirmek
Her kind words warmed my heart
Nazik sözleri içimi ısıttı
geçmişe dönüş
In scenezihinde aniden canlanan geçmişe ait bir anı
He had a sudden flashback
Aniden geçmişe dönüş yaşadı
geç
In scenezamanında olmayan
I am late for work
İşe geç kaldım
merhum
artık hayatta olmayan
His late father was a doctor
Merhum babası doktordu
sonları
bir dönemin bitişine yakın
It happened in the late nineties
Doksanlı yılların sonlarında oldu
son
yakın zamanda gerçekleşen veya yapılan
These are late reports
Bunlar son raporlar
dışarı
In scenebir bina veya odanın dışında olan
Let's go out
Hadi dışarı çıkalım
tamamlamak
bir eylemin başarıyla bittiğini gösterir
I worked it out
Bunu hallettim
dışarı çıkarmak
bir şeyi içeriden dışarıya almak
Take out the trash
Çöpü dışarı çıkar
açığa çıkarmak
gizli bir şeyi bilinir hale getirmek
The truth came out
Gerçek ortaya çıktı
her şey
In sceneher bir şey
Everything is ready
Her şey hazır
her şey
In scenetüm şeyler
He lost everything
Her şeyi kaybetti
temiz
In scenekir veya leke barındırmayan
Please put on a clean shirt
Lütfen temiz bir gömlek giy
tamamen
bütünüyle veya tamamen
I clean forgot the date
Tarihi tamamen unuttum
temiz
yasadışı veya dürüst olmayan işlere karışmamış
He has a clean record
Onun sicili temiz
adil
hile yapmadan kurallara uygun
They played a clean game
Adil bir oyun oynadılar
geri dönmek
In scenebir yere veya bir işe geri gitmek
I will get back to work soon
Yakında işe geri döneceğim
geri dönmek
birine daha sonra ulaşarak bilgi vermek
I will get back to you soon
Size yakında geri döneceğim
kaldığı yerden devam etmek
bir ara verdikten sonra işine geri dönmek
Let us get back to our work
Hadi işimize kaldığı yerden devam edelim
biraz
In sceneküçük bir ölçüde
I am kind of tired
Biraz yorgunum
tür
In scenebenzer özelliklere sahip grup
What kind of music do you like
Ne tür müzik seversiniz
nazik
dost canlısı ve cömert
She is a kind person
O nazik bir insandır
nazik
başkalarına karşı iyi ve yardımsever olan
She is a kind person
O nazik bir insan
yürüyerek gezmek
In sceneyaya olarak bir yerden başka bir yere gitmek
It is fun to walk around the town
Kasabayı yürüyerek gezmek eğlencelidir
dolaşmak
keyif için veya belirli bir hedef olmadan yavaşça yürümek
I like to walk around the park
Parkta dolaşmayı severim
taşınabilir
kullanım sırasında taşınabilen
He uses a walk-around phone at home
Evde taşınabilir bir telefon kullanıyor
endişe
In scenebir durumdan kaynaklanan huzursuzluk hissi
She expressed her worry about the project
Proje hakkındaki endişesini dile getirdi
endişelenmek
bir şey hakkında kaygılı hissetmek
Do not worry about me
Benim hakkımda endişelenme
kaygılandırmak
birini tedirgin etmek
The news worried the family
Haberler aileyi kaygılandırdı
endişe
sizi kaygılandıran bir şey
My main worry is the weather
Asıl endişem hava durumu
endişeli
kaygılı veya huzursuz hissetme durumu
He looks worried today
Bugün endişeli görünüyor
kaygı
insanı huzursuz eden düşünce veya sorun
Money is his main worry
Para onun temel kaygısı
endişelenmek
bir şey hakkında huzursuz veya gergin hissetmek
Do not worry about the future
Gelecek hakkında endişelenme
endişelendirmek
birinin kaygılı veya üzgün hissetmesine neden olmak
Your late arrival worries me
Geç gelmen beni endişelendiriyor
sabah
In scenegünün güneş doğuşundan öğlene kadar olan kısmı
I wake up early in the morning
Sabahları erken uyanırım
günaydın
iyi sabahlar anlamında kullanılan kısa selamlama
Morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
sabah
günün öğleden önceki erken kısmı
I drink coffee in the morning
Sabahları kahve içerim