

Gossip Girl — Season 1 Episode 1
Words & meanings
538 words
CEFR level
mutluluk
In scenemutlu olma durumu
Money cannot buy happiness
Para mutluluğu satın alamaz
hareket etmek
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
Please move your car
Lütfen arabanızı hareket ettirin
hamle
yapılan bir eylem veya adım
It was a smart move
Akıllıca bir hamleydi
film
sinemada veya televizyonda gösterilen bir hikaye
I watched a great movie last night
Dün gece harika bir film izledim
duygulandırmak
birini güçlü duygular hissetmeye yöneltmek
Her story really moved me
Hikayesi beni gerçekten duygulandırdı
hareket etmek
bir yerden başka bir yere gitmek
He started to move to the door
Kapıya doğru hareket etmeye başladı
ertelemek
bir etkinliğin tarihini veya saatini değiştirmek
They moved the meeting to Friday
Toplantıyı cumaya ertelediler
hareket halinde
yer değiştiren veya kımıldayan
The train is finally moving
Tren sonunda hareket ediyor
teklif etmek
bir planı veya fikri tartışma için resmi olarak sunmak
I move that we end the meeting
Toplantıyı bitirmeyi teklif ediyorum
taşınmak
bir yerden başka bir yere yerleşmek
We are going to move to a new house
Yeni bir eve taşınacağız
hızla satılmak
genellikle düşük fiyata hızlıca elden çıkarılmak
These cheap goods move very fast
Bu ucuz ürünler hızla satılıyor
yerini değiştirmek
bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek
Can you move your chair please
Lütfen sandalyenin yerini değiştirebilir misin
ikna etmek
birinin fikrini veya hareketini değiştirmesine neden olmak
Nothing could move him to change his mind
Hiçbir şey onu fikrini değiştirmeye ikna edemedi
öneride bulunmak
bir toplantıda resmi olarak bir şey önermek
She moved that the meeting be adjourned
Toplantının ertelenmesi için öneride bulundu
çözmek
In scenedüşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure it out
Bunu çözemiyorum
rakam
bir sayıyı temsil eden sembol
The figure is written here
Rakam burada yazılı
şekil
bir kişinin veya şeyin biçimi
It is a strange figure
Bu tuhaf bir şekil
planlamak
In scenebir şey için hazırlık yapmak
We plan a trip
Bir gezi planlıyoruz
plan
In scenebir şeyi yapmaya yönelik düzenleme
We made a plan for the trip
Gezi için bir plan yaptık
plan
bir şeyi yapmak için yöntem
I have a great plan
Harika bir planım var
emir
In scenebir şeyi yapılması için verilen talimat
The captain gave a strict order
Kaptan kesin bir emir verdi
düzen
şeylerin yerleştirilme veya birbirini takip etme şekli
Put the books in alphabetical order
Kitapları alfabetik sıraya koy
tarikat
aynı dini kurallara bağlı topluluk
He joined a religious order
Dini bir tarikata katıldı
sakin
In scenegüçlü duygulardan uzak veya rahatlamış
Please stay calm
Lütfen sakin kal
sakinleştirmek
sakin veya rahat hale getirmek
The music calmed her
Müzik onu sakinleştirdi
mobilya
In sceneevde kullanılan sandalye, masa, yatak gibi eşyalar
I need new furniture for my room
Odam için yeni mobilyaya ihtiyacım var
mobilya
evde oturmak uyumak veya eşya saklamak için kullanılan büyük nesneler
We bought new furniture for our living room
Oturma odamız için yeni mobilyalar aldık
kaybetmek
In scenebir şeyi bulamamak
I lost my keys
Anahtarlarımı kaybettim
yenilmek
bir mücadelede mağlup duruma düşmek
The team lost the match
Takım maçta yenildi
kaybetmek
artık bir şeye sahip olmamak
I lost my ring
Yüzüğümü kaybettim
takip edememek
birinin ne dediğini anlayamamak
You are losing me
Beni takip edemiyorsun
davetiye
In scenebirini bir etkinliğe çağırmak için gönderilen kart veya mesaj
I received an invitation to the wedding
Düğün için bir davetiye aldım
elbise
In scenekadınlar veya kızlar için üst ve alt kısmı örten giysi
She is wearing a blue dress
Mavi bir elbise giyiyor
giyinmek
kıyafet giymek
I need to dress for work
İş için giyinmem gerekiyor
pansuman yapmak
bir yarayı temizleyip kapatmak
The nurse will dress the wound
Hemşire yaraya pansuman yapacak
süslemek
bir şeyi daha çekici hale getirmek için güzelleştirmek
We should dress the cake with fresh fruit
Pastayı taze meyveyle süslemeliyiz
göndermek
In scenebirini veya bir şeyi bir yere gitmeye yöneltmek
I will send him to school
Onu okula göndereceğim
göndermek
bir mesajı veya nesneyi başkasına ulaştırmak
I will send an email to him
Ona bir e-posta göndereceğim
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I send to do this
Bunu yapmaya niyetleniyorum
göndermek
bir şeyi veya birini bir yere ulaştırmak amacıyla yola çıkarmak
Please send the letter to my house
Lütfen mektubu evime gönder
eşlik etmek
In scenebiriyle birlikte bir yere gitmek
I will go with you to the store
Mağazaya seninle geleceğim
seçmek
bir şeyi seçmek veya karar vermek
I will go with the red car
Kırmızı arabayı seçeceğim
yakışmak
birlikte iyi görünmek veya uygun olmak
This tie goes with your suit
Bu kravat takım elbisene yakışıyor
samimi bir konuşma
In sceneduygular hakkında yapılan dürüst ve samimi sohbet
We had a heart to heart talk
Samimi bir konuşma yaptık
samimi konuşma
insanlar arasında yapılan içten ve açık görüşme
We had a heart to heart talk yesterday
Dün onunla samimi bir konuşma yaptık
dertleşme
kişilerin birbirine içlerini döktüğü samimi sohbet
It was nice to have a heart to heart with my friend
Arkadaşımla dertleşmek çok iyi geldi
yenilemek
In scenebir binayı veya odayı onarıp yeni gibi görünmesini sağlamak
They want to renovate the old house
Eski evi yenilemek istiyorlar
sarmak
In scenebir şeye karşı aşırı ilgi duymaya başlamak
I really got into jazz music
Caz müziği beni gerçekten sardı
kabul edilmek
bir okula veya gruba kabul edilmek
She got into a great college
Harika bir koleje kabul edildi
etkilemek
birinin davranışını veya ruh halini değiştirmek
What has gotten into him today
Bugün ona ne oldu böyle
başını belaya sokmak
birini zor veya sorunlu bir duruma düşürmek
His bad choices got him into trouble
Kötü seçimleri başını belaya soktu
kabul edilmek
bir okul veya kuruma kabul edilme hakkı kazanmak
I hope to get into that university
O üniversiteye kabul edilmeyi umuyorum
girmek
bir yerin içine girmek veya ulaşmak
I cannot get into the locked room
Kilitli odaya giremiyorum
neşeli
In scenepozitif ve mutlu
She is always upbeat
O her zaman neşelidir
zayıf
In scenevücudunda az yağ bulunan
He is a very thin man
O çok zayıf bir adam
ince
kalınlığı az olan
This paper is very thin
Bu kağıt çok ince
seyrek
nesnelerin birbirine yakın olmadığı durum
The forest is very thin here
Orman burada çok seyrek
inceltmek
bir şeyin kalınlığını azaltmak
You need to thin the sauce
Sosu inceltmen gerekiyor
genç adam
In sceneyaşı ilerlememiş erkek
A young man is walking in the park
Genç bir adam parkta yürüyor
erkek arkadaş
romantik partner olan genç erkek
She went to the movies with her young man
O erkek arkadaşıyla sinemaya gitti
delikanlı
gençlik çağındaki erkek
He was a tall young man
O uzun boylu bir delikanlıydı
kur yapmak
In scenebirine romantik amaçla yaklaşmak
He is trying to court her
Ona kur yapmaya çalışıyor
mahkeme
yasal davaların görüldüğü yer
He must appear in court
Mahkemeye çıkmak zorunda
saha
belirli sporların oynandığı alan
They are playing on the tennis court
Tenis kortunda oynuyorlar
saray
kral veya imparatorun ailesiyle yaşadığı ve çalıştığı yer
The queen lives at the court
Kraliçe sarayda yaşıyor
rehabilitasyon
In sceneuyuşturucu veya alkol bağımlılığından kurtulmaya yardımcı olan tedavi süreci
He went to rehab for his drinking problem
İçki problemi için rehabilitasyona gitti
yenilemek
bir binayı tamir edip iyileştirmek
They decided to rehab the old house
Eski evi yenilemeye karar verdiler
herhangi biri
In sceneherhangi bir kişi
Is anybody here
Burada kimse var mı
herhangi biri
herhangi bir kişi
Does anybody want cake?
Herhangi biri kek ister mi?
kimse
belirli olmayan bir kişi
I didn't see anybody
Kimseyi görmedim
hı-hı
onaylama veya kabul etme anlamında çıkarılan ses
Mm hmm, I agree
Hı-hı, katılıyorum
hı-hı
dinlediğini göstermek için çıkarılan ses
Mm hmm, go on
Hı-hı, devam et
hı-hı
evet anlamında kullanılan ses
Mm hmm, it is
Hı-hı, öyle
hı hı
bir şeyi onaylamak veya dinlediğini belirtmek için kullanılan ses
Mm hmm, I am listening to you
Hı hı, seni dinliyorum
hı hı
insanların hemfikir olduklarını veya dinlediklerini göstermek için çıkardığı ses
Mm hmm I understand what you are saying
Hı hı ne dediğini anlıyorum
hı hı
birinin bizi dinlediğini veya onayladığını göstermek için çıkardığı ses
Mm hmm I agree with you
Hı hı sana katılıyorum
kanepe
In sceneüzerine oturmak veya uzanmak için yapılmış uzun yumuşak koltuk
I sat on the sofa to watch TV
Televizyon izlemek için kanepede oturdum
kanepe
birden fazla kişinin oturabileceği uzun ve yumuşak koltuk
The sofa is very comfortable
Kanepe çok rahat
kilitlemek
In scenebir şeyi açılmayacak şekilde sabitlemek
Lock down the doors
Kapıları kilitleyin
kilit altına almak
bir yeri veya durumu tamamen güvenli ve kontrol altında tutmak
The school went into lock down during the emergency
Okul acil durum sırasında kilit altına alındı
sandviç
In sceneiki dilim ekmek arası malzeme
I ate a sandwich for lunch
Öğle yemeği için sandviç yedim
Sandwich
İngiltere veya Amerika da bulunan bir yerleşim yeri adı
Sandwich is a town
Sandwich bir kasabadır
kontrol etmek
In sceneDoğru veya kabul edilebilir olup olmadığını görmek için bakmak
Please check out the report
Lütfen raporu kontrol et
süzmek
Birine romantik veya hayranlık dolu bir ilgiyle bakmak
He was checking her out
Onu süzüyordu
ödünç almak
bir kütüphaneden belirli bir süreliğine bir şey almak
I need to check out this book from the library
Bu kitabı kütüphaneden ödünç almam gerekiyor
çıkış yapmak
otelden ayrılma veya mağazada ödeme yapma işlemi
We need to check out by noon
Öğlene kadar çıkış yapmamız gerekiyor
çıkış
bir otelden ayrılma veya kasada ödeme yapma işlemi
Please complete your hotel check-out before noon
Lütfen otelden çıkış işlemlerinizi öğleden önce tamamlayın
kontrol etmek
bir şeyin doğru olup olmadığını incelemek
I will check out the facts
Gerçekleri kontrol edeceğim
beyin
In scenedüşünce ve duyguları kontrol eden, kafanın içindeki yumuşak organ
The brain controls the body
Beyin vücudu kontrol eder
zeka
düşünme ve öğrenme yeteneği
He has a great brain
Onun harika bir zekası var
muayene
bir sağlık durumunu kontrol etme işlemi
The doctor performed a medical examination
Doktor bir muayene yaptı
kafasına vurmak
birinin kafasına çok sert şekilde vurmak
He threatened to brain his enemy with a club
Düşmanının kafasına sopayla vurmakla tehdit etti
hediye
In scenebirine ücretsiz olarak verilen şey
This is a gift for you
Bu senin için bir hediye
yetenek
bir şeyi iyi yapma konusundaki doğal kabiliyet
She has a gift for music
Onun müzik konusunda bir yeteneği var
hediye etmek
birine bir şeyi karşılıksız vermek
She decided to gift the book to her friend
Kitabı arkadaşına hediye etmeye karar verdi
yetki
bir şeyi kararlaştırma veya verme hakkı
She has the gift to make final decisions
Nihai kararları verme yetkisi var
özel
In scenesıradan olmayan durum
Today is a special day
Bugün özel bir gün
özel
sınırlı süreliğine sunulan ürün veya hizmet
The lunch special is very cheap
Öğle yemeği menüsü çok ucuz
özel ikram
zevk veren bir şey
Getting ice cream was a special treat
Dondurma yemek özel bir ikramdı
evlilik töreni
In sceneiki kişinin evlendiği merasim
The wedding ceremony starts at noon
Evlilik töreni öğlen başlıyor
gelin
evlenen kadın
The bride arrived at the wedding early
Gelin düğüne erken geldi
düğün
evlilik töreni
We are going to a wedding this Saturday
Bu cumartesi bir düğüne gidiyoruz
aileler
In scenekan bağı veya evlilikle birbirine bağlı insan grubu
Many families live here
Burada birçok aile yaşıyor
mafya ailesi
organize suç üyelerinden oluşan grup
These crime families control the city
Bu suç aileleri şehri kontrol ediyor
alay etmek
In scenebirisiyle veya bir şeyle saygısızca alay etmek
They scoffed at his idea
Onun fikriyle alay ettiler
hapur hupur yemek
bir şeyi hızlıca ve iştahla yemek
He scoffed down the sandwich
Sandviçi hapur hupur yedi
adlandırmak
In scenebirine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
isim
In scenebir kişiye veya nesneye verilen sözcük
My name is Alex
Benim adım Alex
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
zarif
In scenegörünüşü veya davranışları bakımından şık ve çekici
She looks very elegant in that dress
O elbise içinde çok zarif görünüyor
zarif
şık ve etkileyici bir görünüme sahip olan
She looks very elegant
Çok zarif görünüyor
geç
In scenezamanında olmayan
I am late for work
İşe geç kaldım
sonları
In scenebir dönemin bitişine yakın
It happened in the late nineties
Doksanlı yılların sonlarında oldu
merhum
artık hayatta olmayan
His late father was a doctor
Merhum babası doktordu
son
yakın zamanda gerçekleşen veya yapılan
These are late reports
Bunlar son raporlar
küstah
In scenekaba veya saygısız bir şekilde cüretkar olma
Don't be fresh with me
Bana karşı küstah olma
yeni
yeni yapılmış veya eski olmayan
I need a fresh start
Yeni bir başlangıca ihtiyacım var
taze
yeni ve en son edinilen bilgi
I got fresh news about the event
Etkinlikle ilgili taze haberler aldım
acemi
belirli bir işte veya durumda deneyimi az olan
He is fresh to this job
O bu işte acemi
sebepsiz yere
In scenebelirli bir neden olmaksızın
I did it just because
Bunu sebepsiz yere yaptım
sırf bu yüzden
bir şeyin gerçekleşmesinin basit nedeni
I bought it just because
Bunu sırf bu yüzden satın aldım
zor
In scenekolay olmayan; güç
He had a rough year
Zor bir yıl geçirdi
pürüzlü
düzgün olmayan yüzey
The rock is rough
Kaya pürüzlü
yaklaşık
tam olmayan veya kesinlik içermeyen
This is just a rough estimate
Bu sadece yaklaşık bir tahmin
geri gelmek
In scenebir yere veya bir kişiye geri dönmek
When will you come back?
Ne zaman geri geleceksin?
geri dönmek
bir dönem sonra yeniden popüler veya başarılı hale gelmek
Vintage clothes are coming back
Vintage kıyafetler yeniden popüler oluyor
hafif kadın
In scenecinsel açıdan aktif bir kadına yönelik kullanılan aşağılayıcı bir terim
He called her a slut
Ona hafif kadın dedi
sürtük
çok sayıda cinsel partneri olan kişiye yönelik aşağılayıcı ifade
She was called a slut
Ona sürtük dendi
kadın kavgası
In scenekadınlar arasındaki tartışma veya kavga
They had a silly catfight at the party
Partide saçma bir kadın kavgası yaşadılar
stilist
In scenestil veya moda konusunda tavsiye veren kişi
She hired a stylist for the photoshoot
Fotoğraf çekimi için bir stilist tuttu
başarısız kişi
In scenebaşarılı olamamış kişi
Don't be such a loser
Bu kadar başarısız biri olma
kötü kaybeden
kaybettiğinde üzülen veya sinirlenen kişi
He acts like a sore loser when he plays games
Oyun oynarken kötü bir kaybeden gibi davranır
kaybeden
bir oyunda veya yarışmada yenilen kişi
The loser of the game was sad
Oyunun kaybedeni üzgündü
yarı yolda bırakmak
In scenebirini zor bir durumda tek başına bırakmak
He bailed on me at the last minute
Beni son dakikada yarı yolda bıraktı
ekmek
planlanan bir buluşmayı iptal etmek
I had to bail on our dinner plans
Akşam yemeği planımızı ekmek zorunda kaldım
yarı yolda bırakmak
birini veya bir durumu aniden terk edip gitmek
He decided to bail on the project
Projeyi yarı yolda bırakmaya karar verdi
ekmek
planlanan bir etkinliğe gitmemek
He bailed on the party
Partiyi ekti
dişini sıkmak
In scenezor bir durumda pes etmeden dayanmak
I am tired but I will just thug it out
Yorgunum ama dişimi sıkıp devam edeceğim
şu anda
In scenetam şu an veya bulunulan an
I am studying right now
Şu anda ders çalışıyorum
tamam mı
karşıdaki kişinin anlayıp anlamadığını kontrol etme
You understand right now
Anladın tamam mı
şu an
içinde bulunulan zaman dilimi
Right now is the best time
Şu an en iyi zaman
şu anda
içinde bulunulan an
I am busy right now
Şu anda meşgulüm
buluşmak
In scenebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
Buluşmak
In sceneBirisiyle veya bir şeyle bir araya gelmek
Let us meet at the park tomorrow
Yarın parkta buluşalım
müsabaka
insanların spor dallarında yarıştığı etkinlik
The swimming meet was exciting
Yüzme müsabakası heyecan vericiydi
karşılamak
bir ihtiyacı veya gerekliliği gidermek
This solution meets all requirements
Bu çözüm tüm gereksinimleri karşılıyor
çiçek
In scenebir bitkinin renkli kısmı
This flower is red
Bu çiçek kırmızı
çiçek
bitkinin tohum oluşturan renkli kısmı
I gave her a beautiful flower
Ona güzel bir çiçek verdim
çiçek
bitkinin genellikle renkli olan bir parçası
I gave her a beautiful flower
Ona güzel bir çiçek verdim
ihanet etmek
güvenen birine karşı sadakatsizlik etmek
Do not flower those who trust you
Sana güvenenlere ihanet etme
bir sürü
In scenebir şeyden çok sayıda bulunması
I have a bunch of keys in my pocket
Cebimde bir sürü anahtar var
veya benzeri
In sceneveya buna benzer bir şey
Do you want some tea or something?
Çay veya benzeri bir şey ister misin?
falan
In sceneveya benzeri bir şey
Do you want coffee or something
Kahve falan ister misin
dikmek
In sceneiplikle birleştirmek
I can sew a button
Bir düğme dikebilirim
pes etmek
In scenedenemeyi bırakmak veya teslim olmak
Don't give up now
Şimdi pes etme
bırakmak
bir şeyi yapmayı bırakmak
I want to give up smoking
Sigarayı bırakmak istiyorum
vazgeçmek
sahip olduğu bir şeyi bırakmak veya ondan feragat etmek
He gave up his seat
Koltuğunu verdi
teslim etmek
birini yetkili birine vermek
He gave up his accomplice to the police
Suç ortağını polise teslim etti
detaylar
In scenebir şey hakkındaki gerçekler veya bilgiler
Give me the deets
Bana detayları ver
yalnız
In scenearkadaşı veya yanında kimsesi olmadığı için üzgün olma durumu
I feel lonely when I am at home alone
Evde tek başımayken kendimi yalnız hissediyorum
ıssız
diğer insanlardan veya yerlerden çok uzak
The cabin was in a lonely place
Kulübe ıssız bir yerdeydi
üst kat
In scenezemin katın üzerindeki kat
My bedroom is upstairs
Yatak odam üst katta
tik tak
In scenekısa ve keskin tekrarlanan bir ses çıkarma
I can hear the ticking clock
Saatin tik tak sesini duyabiliyorum
tıkırtı
saat sesine benzer kısa ve keskin ses
I hear the ticking of the clock
Saatin tıkırtısını duyuyorum
ziyaret etmek
In scenebir yere belirli bir süre kalmak için gitmek
I will visit my grandmother tomorrow
Yarın büyükannemi ziyaret edeceğim
ziyaret etmek
birini görmeye gitmek ve onunla vakit geçirmek
I will visit my grandmother
Babaannemi ziyaret edeceğim
musallat olmak
birine kötü bir durum veya sıkıntı vermek
The sickness visited the small town
Hastalık küçük kasabaya musallat oldu
mücadele
In sceneinsanlar veya gruplar arasında güç ve kontrol için yapılan savaş
The workers began a struggle for their rights
İşçiler hakları için bir mücadele başlattılar
mücadele etmek
zorlukların üstesinden gelmeye çalışmak
He struggled against the illness
Hastalığa karşı mücadele etti
zorluk
bir sorun veya güçlük içeren durum
Learning to read was a struggle for him
Okumayı öğrenmek onun için bir zorluktu
hissetti
In scenedokunma veya duygu yoluyla fark etmek
I felt the cold wind
Soğuk rüzgarı hissettim
utandı
utangaç veya tuhaf hissetmek
He felt awkward at the party
Partide kendini tuhaf hissetti
keçe
preslenmiş yünden yapılan yumuşak kumaş
This hat is made of felt
Bu şapka keçeden yapılmıştır
özellikle
In sceneözellikle veya belirli bir şekilde
I like fruit, in particular apples
Meyveleri severim, özellikle elmaları
makosen
In scenebağcıksız alçak ayakkabı
He is wearing comfortable loafers
O rahat makosenler giyiyor
bağlamak
In sceneiki şeyi birbirine birleştirmek
Please connect the wires
Lütfen kabloları bağlayın
bağlamak
iki şeyi birbirine birleştirmek
Connect the printer to the computer
Yazıcıyı bilgisayara bağla
bağ kurmak
biriyle iletişim veya yakınlık kurmak
I like to connect with new people
Yeni insanlarla bağ kurmak hoşuma gidiyor
görünüş
In scenebirinin veya bir şeyin nasıl göründüğü
She has a professional appearance
Profesyonel bir görünüşü var
görünme
bir kişinin belirli bir yerde olma durumu
She made a brief appearance at the party
Partide kısa bir süre göründü
seviye
In scenebir şeyin miktarı veya derecesi
The water level is rising
Su seviyesi yükseliyor
yerle bir etmek
bir yapıyı tamamen yıkmak
The storm leveled the building
Fırtına binayı yerle bir etti
düz
yüksek veya alçak kısmı olmayan bir yüzeye sahip
The ground is level here
Buradaki zemin düz
yöneltmek
birine karşı resmi olarak suçlama yapmak
The police leveled charges against the suspect
Polis şüpheliye karşı suçlamalar yöneltti
seviye
bir şeyin miktarı veya standardı
The noise level is high
Gürültü seviyesi çok yüksek
hiza
zemine veya bir noktaya göre yükseklik
This shelf is at eye level
Bu raf göz hizasındadır
aşama
bir süreçteki belirli bir nokta
I reached the next level of the game
Oyunun bir sonraki aşamasına ulaştım
düzey
bir şeyin sahip olduğu kalite
He has a high level of skill
Yüksek bir beceri düzeyine sahip
su terazisi
bir yüzeyin düzlüğünü kontrol eden alet
Use a level to hang the picture
Resmi asmak için su terazisi kullan
güven fonu
In scenebelirli bir amaç için biriktirilen para havuzu
He received money from his trust fund
Güven fonundan para aldı
güven fonu
bir yararlanıcı adına varlıkları saklamak için oluşturulan fon
She received money from her trust fund
Güven fonundan para aldı
vakıf fonu
üçüncü bir tarafça yararlanıcı adına tutulan para
He lives off his trust fund
O vakıf fonuyla geçiniyor
güler
In sceneeğlenceli bir şey karşısında ses çıkarmak
He laughs at the joke
O şakaya güler
kahkaha atar
In scenekomik bir durum karşısında yüksek sesle gülmek
She laughs at the movie
O filme kahkaha atar
kahkahalar
mutlu veya eğlenmiş olunduğunda çıkarılan sesler
Their laughs filled the room
Kahkahaları odayı doldurdu
komik biri
çok eğlenceli veya güldüren kimse
They are such laughs
Onlar çok eğlenceli tipler
ayrıntılar
In scenebir şey hakkında daha fazla bilgi veren küçük parça
The contract includes all the details
Sözleşme tüm ayrıntıları içeriyor
ayrıntı
küçük bilgi parçası
I need more details about the plan
Plan hakkında daha fazla ayrıntıya ihtiyacım var
dergi
makale ve resimler içeren süreli yayın
He writes articles for the details
O dergi için makaleler yazıyor
ayrıntılar
bir konu hakkındaki küçük bilgiler
Please explain the details
Lütfen ayrıntıları açıklayın
bitirmek
In scenebir şeyin tamamını kullanıp sona erdirmek
We used up all the ink in the pen
Kalemdeki tüm mürekkebi bitirdik
bitirmek
bir şeyin tamamını bitirene kadar kullanmak
We used up all the fuel
Tüm yakıtı bitirdik
sır
In scenebaşkalarına söylemediğiniz bilgi
I have a secret to tell you
Sana söyleyecek bir sırrım var
gizli
başkaları tarafından bilinmeyen
I have a secret plan
Gizli bir planım var
yanlış
In scenedoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
yanlış
doğru olmayan bir biçimde
You answered the question wrong
Soruyu yanlış cevapladın
tur
In scenebir pist veya parkur etrafındaki tam bir tur
He ran one lap of the track
Pistte bir tur koştu
kucak
otururken bacakların üst kısmında oluşan düz alan
The baby slept in her lap
Bebek onun kucağında uyudu
şıpırdamak
bir yüzeye çarparken hafif bir şırıltı sesi çıkarmak
The water laps against the rocks
Su kayalara çarpıp şıpırdıyor
yanılsama
gerçek gibi görünen ama aslında olmayan şey
That is an illusion
O bir yanılsama
dürüstçe
In scenedoğru ve samimi bir şekilde
Please answer honestly
Lütfen dürüstçe cevap ver
imza atmak
In scenekabul ettiğini göstermek için bir belgeye ismini yazmak
Please sign the contract here
Lütfen sözleşmeyi buraya imzalayın
işaret
bir anlamı olan vücut hareketi
He made a sign to be quiet
Sessiz olması için bir işaret yaptı
işaret
özel bir anlamı olan sembol
It is a sign of respect
Bu bir saygı işaretidir
hayrete düşürmek
In scenebirini çok şaşırtmak veya şok etmek
The news completely blew my mind
Bu haber beni tamamen hayrete düşürdü
havaya uçtu
şiddetli bir şekilde patlayıp parçalanmak
The old engine blew up
Eski motor havaya uçtu
üfledi
havayı kuvvetle bir yöne doğru itmek
He blew out the candles
Mumları üfledi
berbat etmek
bir işi başarısızlıkla sonuçlandırmak
I blew my big chance at the audition
Seçmelerdeki büyük şansımı berbat ettim
yayılmak
In scenekişiden kişiye geçmek veya dolaşmak
A flu is going around the office
Ofiste bir grip salgını yayılıyor
etrafından dolanmak
farklı bir yol izleyerek bir şeyin yanından geçmek
We had to go around the roadwork
Yol çalışmasının etrafından dolanmak zorunda kaldık
dolaşmak
yerden yere gezmek
I love to go around the city
Şehirde dolaşmayı seviyorum
sırayla uğramak
bir gruptaki her kişiye veya yere uğramak
The teacher went around the class
Öğretmen sınıfta sırayla uğradı
deneme
bir şeyi yapma girişimi
I will give this another go-around
Bunu bir kez daha deneyeceğim
yetmek
herkese yetecek miktarda olmak
There are enough cookies to go around
Kurabiyeler herkese yetecek kadar var
yapıp gezmek
bir şeyi sürekli yapmak veya bir şekilde davranmak
Don't go around telling lies
Yalan söyleyip gezme
dolaşmak
kısıtlama olmadan bir yerden bir yere gitmek
You can go around the city freely
Şehirde özgürce dolaşabilirsin
yeterli olmak
herkese yetecek kadar mevcut olmak
There is enough pizza to go around
Pizza herkese yetecek kadar var
yetmek
herkese yetecek miktarda olmak
These pens will go around for all students
Bu kalemler tüm öğrencilere yetecek
dolaşmak
farklı yerlere gitmek
He goes around the country helping people
Ülkeyi dolaşıp insanlara yardım ediyor
etrafından dolaşmak
bir şeyin çevresinden geçmek
We had to go around the tree
Ağacın etrafından dolaşmak zorunda kaldık
kavga
In sceneiki kişi arasındaki fiziksel veya sözlü çatışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
mücadele etmek
In scenebir şeyi durdurmak veya engellemek için çok çabalamak
We must fight the disease
Hastalıkla mücadele etmeliyiz
savaşmak
In scenebir kavgada veya savaşta yer almak
Soldiers fight to protect their country
Askerler ülkelerini korumak için savaşırlar
tarz
bir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
Her fight is very unique
Onun tarzı çok özgün
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
tartışmak
biriyle öfkeli bir anlaşmazlık yaşamak
They often fight about money
Para konusunda sık sık tartışırlar
kavga
insanlar arasındaki öfkeli anlaşmazlık
I heard a fight in the street
Sokakta bir kavga duydum
mücadele etmek
resmi bir yarışmaya veya kampanyaya katılmak
They will fight for the title
Unvan için mücadele edecekler
çabalamak
zor bir şeyi yapmak için büyük gayret göstermek
She had to fight to finish her work
İşi bitirmek için çabalaması gerekti
karşı koymak
bir şeyi durdurmak veya değiştirmek için çok uğraşmak
We must fight against climate change
İklim değişikliğine karşı koymalıyız
yine de
In sceneher durumda
It's raining, but I'll go anyway
Yağmur yağıyor ama yine de gideceğim
neyse
konuyu değiştirmek veya bir duraksamadan sonra devam etmek için kullanılan söz
Anyway let us continue with the lesson
Neyse derse devam edelim
anaokulu
In sceneilkokula başlamadan önceki küçük çocuklar için eğitim kurumu
The children learn to play at kindergarten
Çocuklar anaokulunda oyun oynamayı öğrenirler
anaokulu
çok küçük çocuklar için okul
My daughter goes to kindergarten
Kızım anaokuluna gidiyor
birinci sınıf
In scenenormalden daha yüksek kaliteli
This is a premium product
Bu birinci sınıf bir üründür
bedel
bir şey için ödenen para tutarı
The premium for this item was too high
Bu ürünün bedeli çok yüksekti
ek ücret
bir şey için talep edilen ilave para miktarı
You must pay a premium for express delivery
Hızlı teslimat için ek ücret ödemelisiniz
prim
sigorta için düzenli olarak ödenen para miktarı
I pay my car insurance premium monthly
Araba sigortası primimi aylık ödüyorum
tıklatmak
In scenebir şeye hafifçe ve art arda vurmak
Tap the glass gently
Cama hafifçe vurun
tap dansı
özel ayakkabılarla yapılan bir dans türü
She likes tap dance
Tap dansını seviyor
musluk
suyun akışını kontrol eden düzenek
Turn off the tap please
Lütfen musluğu kapat
telefonu dinlemek
birinin özel telefon görüşmelerini gizlice dinlemek
The detective tapped the criminal's phone
Dedektif suçlunun telefonunu dinledi