

Gossip Girl — Season 1 Episode 15
Words & meanings
689 words
CEFR level
her ne zaman
In sceneherhangi bir zamanda
Call me whenever you want
İstediğin her an beni ara
her ne zaman
uygun olan herhangi bir zamanda
Come visit whenever you like
Ne zaman istersen gel
çok
In scenebüyük bir miktar veya sayı
I have a lot of books
Çok kitabım var
çok
büyük bir miktar veya sayı
There are a lot of people here
Burada çok insan var
bilgin
In scenebir konuyu derinlemesine inceleyen kişi
He is a renowned scholar of history
O, tanınmış bir tarih bilginidir
birden fazla
In scenebirden fazla olan
There are multiple options
Birden fazla seçenek var
yola çıkmak
In scenebir yere gitmek için ayrılmak
I am off to work
İşe gidiyorum
yola çıkmak
bir yere gitmek üzere ayrılmak
We are off to Paris tomorrow
Yarın Paris'e yola çıkıyoruz
ikna etmek
In scenebirini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşabilmek
In scenekonuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
konuşmak
bir konu hakkında karşılıklı konuşmak
They need to talk about their plans
Planları hakkında konuşmaları gerekiyor
üye
In scenebir gruba dahil olan kişi
He is a member of the club
O kulübün bir üyesidir
anımsamak
bir şeyi zihne geri getirmek
I try to recall the answer
Cevabı anımsamaya çalışıyorum
iyi
In sceneyeterince iyi veya tatmin edici
I feel fine today
Bugün iyi hissediyorum
zinde
In sceneiyi bir sağlık durumu içinde
She is feeling fine today
Bugün kendini zinde hissediyor
para cezası
bir kural veya yasayı çiğnediğiniz için ödemeniz gereken para
He paid a fine for parking
Park ettiği için para cezası ödedi
ufak
boyut veya miktar olarak çok küçük
There is fine sand on the beach
Sahilde ufak kumlar var
sınav
In scenebilgi veya yeteneği ölçmek için hazırlanan sorular bütünü
I have a math test tomorrow
Yarın matematik sınavım var
denemek
kalitesini kontrol etmek için bir şeyi denemek
I want to test the new car
Yeni arabayı denemek istiyorum
deney
bir hipotezi sınamak için yapılan işlem
The scientist ran a test
Bilim insanı bir deney yaptı
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here?
Burada neler oluyor?
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
I am going on a trip
Bir yolculuğa çıkıyorum
devam etmek
bir eylemi sürdürmek
He kept going on with his work
Çalışmasına devam etti
yaklaşmak
belli bir yaşa veya sayıya yaklaşmak
She is going on ten
O on yaşına yaklaşıyor
içeride
In scenebir yerin veya nesnenin içi
It is very hot inside
İçerisi çok sıcak
içinde
bir şeyin iç kısmı veya içinde
The keys are inside the bag
Anahtarlar çantanın içinde
içeriden
sadece sınırlı sayıda kişinin bildiği
She has inside knowledge
Onun içeriden bilgisi var
iç
bir yerin iç kısmı veya oraya girme imkanı
The key lets you inside the room
Anahtar odaya girmenizi sağlar
avlu
In sceneetrafı duvarlarla çevrili açık alan
They sat in the courtyard
Avluda oturdular
şans
In sceneiyi veya kötü şeylerin gerçekleşmesine neden olan güç
Luck can change quickly
Şans hızla değişebilir
şans
tesadüfen gerçekleşen iyi şeyler
I had some good luck
Biraz şansım vardı
şans eseri bulmak
iyi bir talih sonucu bir şeye sahip olmak
He lucked into this amazing job
O şans eseri bu harika işi buldu
gerektirmek
In scenebir şeyin olması için gerekli olmak
This job requires a lot of patience
Bu iş çok sabır gerektiriyor
gerektirmek
bir şeyin zorunlu olduğunu belirtmek
This job requires experience
Bu iş tecrübe gerektiriyor
gerektirmek
bir şeyin olmasını zorunlu tutmak
This job requires a lot of experience
Bu iş çok fazla deneyim gerektirir
yanlış
In scenedoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
yanlış
doğru olmayan bir biçimde
You answered the question wrong
Soruyu yanlış cevapladın
dün gece
In scenebugünden önceki gece
I slept well last night
Dün gece iyi uyudum
dün gece
In scenebugünden önceki gece
I went to the cinema last night
Dün gece sinemaya gittim
endişe
In scenesizi huzursuz hissettiren şey
My main concern is the weather
Temel endişem hava durumu
firma
büyük bir iş yeri veya şirket
It is a large manufacturing concern
Bu büyük bir üretim firmasıdır
mesele
ele almanız gereken iş veya görev
That is none of your concern
Bu senin meselen değil
ilgilendirmek
bir konuyla ilgili veya bağlantılı olmak
This problem concerns all of us
Bu sorun hepimizi ilgilendiriyor
klişe
In sceneçok sık kullanılan fikir veya ifade
This plot is a cliché
Bu olay örgüsü bir klişe
basmakalıp
özgünlüğü olmayan ve çok yaygın olan ifade
Avoid cliché phrases
Basmakalıp ifadelerden kaçın
önermek
In scenebir fikir veya plan sunmak
I propose a new plan
Yeni bir plan öneriyorum
evlenme teklif etmek
birine kendisiyle evlenmesini istemek
He proposed to her last night
Dün gece ona evlenme teklif etti
evlenme teklif etmek
birine kendisiyle evlenmesini istemek
He decided to propose
Evlenme teklif etmeye karar verdi
buluşmak
In scenebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
Buluşmak
In sceneBirisiyle veya bir şeyle bir araya gelmek
Let us meet at the park tomorrow
Yarın parkta buluşalım
müsabaka
insanların spor dallarında yarıştığı etkinlik
The swimming meet was exciting
Yüzme müsabakası heyecan vericiydi
karşılamak
bir ihtiyacı veya gerekliliği gidermek
This solution meets all requirements
Bu çözüm tüm gereksinimleri karşılıyor
kızıl saçlı
In scenekızıl saçlı kişi
She is a redhead
O kızıl saçlıdır
migren
In scenebaşta hissedilen çok şiddetli ağrı
I have a migraine
Migrenim var
migren
In scenegenellikle mide bulantısına neden olan çok şiddetli baş ağrısı
I have a severe migraine today
Bugün şiddetli bir migrenim var
karar vermek
In scenebir konu hakkında seçim yapmak
I need to decide what to eat
Ne yiyeceğime karar vermem lazım
Yunan
In sceneYunanistan ülkesi veya kültürü ile ilgili
I love Greek food
Yunan yemeklerini severim
yunan
Yunanistan ülkesine veya kültürüne ait olan
She is a Greek student
O Yunan bir öğrenci
Yunan
Yunanistandan gelen kimse
He is Greek
O bir Yunan
hayal kırıklığına uğramış
In sceneumulan bir şeyin gerçekleşmemesinden dolayı üzüntü duyan
He was disappointed with his exam results
Sınav sonuçlarından dolayı hayal kırıklığına uğradı
hayal kırıklığına uğramış
beklediği gibi olmadığı için üzgün
I was disappointed with the result
Sonuçtan dolayı hayal kırıklığına uğradım
dolar
In sceneABD ve bazı diğer ülkelerin temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
dolar
ABD ve bazı ülkelerde kullanılan temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
grup
In scenebirlikte müzik yapan müzisyenler grubu
He is in a rock band
O bir rock grubunda
bant
malzemenin ince ve düz parçası
Use a rubber band
Paket lastiği kullan
birleşmek
ortak bir amaç için insanları bir araya getirmek
We must band together to solve this problem
Bu sorunu çözmek için birleşmeliyiz
bant
haberleşme amacıyla kullanılan radyo frekans aralığı
The radio operates on a specific frequency band
Radyo belirli bir frekans bandında çalışıyor
taşınmak
In sceneyeni bir yerde yaşamaya başlamak
We will move into our new house tomorrow
Yarın yeni evimize taşınıyoruz
girmek
bir yerin içine doğru gitmek
The cat moved into the box
Kedi kutunun içine girdi
taşınmak
yeni bir yere yaşamaya başlamak
We will move into our new house tomorrow
Yarın yeni evimize taşınacağız
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
durdurmak
In scenebir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
dur
birine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin devam etmesini engellemek
Please stop the noise
Lütfen gürültüyü durdur
bitirmek
bir eylemi sona erdirmek
We have to stop our work
İşimizi bitirmek zorundayız
durmak
hareketin veya işin sona ermesi
You should stop here
Burada durmalısın
durak
otobüs veya trenin yolcu aldığı yer
Wait for me at the bus stop
Beni otobüs durağında bekle
son durak
yolculuğun sona erdiği yer
This is the final stop
Burası son durak
uğramak
bir yere kısa süreliğine gitmek
I will stop by your house later
Daha sonra evine uğrayacağım
ikram etmek
In scenebirine bir şeyi alma şansı vermek
He offered me some water
Bana biraz su ikram etti
teklif
In scenebir şeyin yapılması veya verilmesi yönündeki öneri
He accepted the job offer
İş teklifini kabul etti
teklif etmek
birinin kabul etmesi veya reddetmesi için bir şey sunmak
They offered him a new job
Ona yeni bir iş teklif ettiler
sunmak
birine bir şey vermek veya uzatmak
He offered his hand to her
Elini ona uzattı
çözmek
In scenedüşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure it out
Bunu çözemiyorum
rakam
bir sayıyı temsil eden sembol
The figure is written here
Rakam burada yazılı
şekil
bir kişinin veya şeyin biçimi
It is a strange figure
Bu tuhaf bir şekil
ara vermek
In scenerahatlamak için yapılan kısa süreli duraklama
Let's take a break
Hadi bir ara verelim
güven fonu
In scenebelirli bir amaç için biriktirilen para havuzu
He received money from his trust fund
Güven fonundan para aldı
güven fonu
bir yararlanıcı adına varlıkları saklamak için oluşturulan fon
She received money from her trust fund
Güven fonundan para aldı
vakıf fonu
üçüncü bir tarafça yararlanıcı adına tutulan para
He lives off his trust fund
O vakıf fonuyla geçiniyor
uyuşturucu kuryesi
In sceneyasa dışı uyuşturucu maddeleri başkaları için taşıyan kişi
The airport security caught the drug mule
Havalimanı güvenliği uyuşturucu kuryesini yakaladı
tehlikeye atmak
In scenebir şeyi daha zayıf veya daha az etkili hale getirmek
This mistake could compromise the security
Bu hata güvenliği tehlikeye atabilir
uzlaşmak
her iki tarafın da bazı ödünler vererek anlaşmaya varması
We need to compromise to solve the problem
Sorunu çözmek için uzlaşmamız gerekiyor
uzlaşma
tarafların karşılıklı fedakarlıkta bulunduğu anlaşma
We reached a compromise
Bir uzlaşmaya vardık
hareket etmek
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
Please move your car
Lütfen arabanızı hareket ettirin
hareket etmek
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
He started to move to the door
Kapıya doğru hareket etmeye başladı
hamle
yapılan bir eylem veya adım
It was a smart move
Akıllıca bir hamleydi
film
sinemada veya televizyonda gösterilen bir hikaye
I watched a great movie last night
Dün gece harika bir film izledim
duygulandırmak
birini güçlü duygular hissetmeye yöneltmek
Her story really moved me
Hikayesi beni gerçekten duygulandırdı
ertelemek
bir etkinliğin tarihini veya saatini değiştirmek
They moved the meeting to Friday
Toplantıyı cumaya ertelediler
hareket halinde
yer değiştiren veya kımıldayan
The train is finally moving
Tren sonunda hareket ediyor
teklif etmek
bir planı veya fikri tartışma için resmi olarak sunmak
I move that we end the meeting
Toplantıyı bitirmeyi teklif ediyorum
taşınmak
bir yerden başka bir yere yerleşmek
We are going to move to a new house
Yeni bir eve taşınacağız
hızla satılmak
genellikle düşük fiyata hızlıca elden çıkarılmak
These cheap goods move very fast
Bu ucuz ürünler hızla satılıyor
yerini değiştirmek
bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek
Can you move your chair please
Lütfen sandalyenin yerini değiştirebilir misin
ikna etmek
birinin fikrini veya hareketini değiştirmesine neden olmak
Nothing could move him to change his mind
Hiçbir şey onu fikrini değiştirmeye ikna edemedi
öneride bulunmak
bir toplantıda resmi olarak bir şey önermek
She moved that the meeting be adjourned
Toplantının ertelenmesi için öneride bulundu
rica etmek
In scenebir şey istemek
I ask for a pen
Bir kalem rica ediyorum
sormak
In scenebirine soru yöneltmek
I need to ask a question
Bir soru sormam gerekiyor
istemek
bir şeyi yapmayı planlamak
I ask to do this task
Bu görevi yapmayı istiyorum
belirtmek
bir görüşü ifade etmek
You should ask your opinion clearly
Görüşünü açıkça belirtmelisin
kontrolü kaybetmek
In scenebir durumu veya nesneyi yönetemez hale gelmek
The driver lost control of the car
Sürücü arabanın kontrolünü kaybetti
kontrolünü kaybetmek
öfke veya üzüntü nedeniyle kendine hakim olamamak
He lost control when he heard the news
Haberi duyunca kontrolünü kaybetti
çileden çıkmak
aşırı derecede sinirlenmek veya üzülmek
She lost control after the argument
Tartışmadan sonra çileden çıktı
yük
In scenebirinin üstlenmesi gereken görev veya sorumluluk
This project is a heavy load for the team
Bu proje ekip için ağır bir yük
yığın
bir şeyin büyük miktarı
I have a load of work
Çok fazla işim var
meni
boşalma sırasında salgılanan sperm içeren sıvı
The doctor examined the load
Doktor meni örneğini inceledi
yüklemek
bir şeyi bir kaba veya cihaza koymak
Please load the dishwasher
Lütfen bulaşık makinesini doldurun
sosisli sandviç
In sceneekmek arasında servis edilen pişmiş sosis
I want a hot dog
Bir sosisli sandviç istiyorum
sosis
uzun bir ekmek arasında servis edilen pişmiş sosis
I would like to eat a hot dog
Bir sosisli yemek istiyorum
sosisli
uzun bir ekmek içinde servis edilen pişmiş sosis
He bought a hot dog at the stand
Büfeden bir sosisli aldı
sosisli sandviç
uzun bir ekmekle sunulan pişmiş sosis
Kids love to eat hot dogs
Çocuklar sosisli sandviç yemeyi sever
başarmak
In scenebir hedefe ulaşmak veya başarılı olmak
She finally made it
Sonunda başardı
gerçekleştirmek
bir şeyin meydana gelmesini sağlamak
We will make it happen
Bunu gerçekleştireceğiz
toparlamak
bir yeri temiz ve düzgün hale getirmek
I need to make it tidy
Onu toparlamam gerek
hayatta kalmak
zor bir deneyimden sağ çıkmak veya dayanmak
Many people did not make it through the storm
Fırtınada birçok insan hayatta kalamadı
garipleştirmek
bir durumu utanç verici hale getirmek
Do not make it awkward
Durumu garipleştirme
iyileştirmek
bir şeyi daha iyi hale getirmek
You can make it better
Bunu iyileştirebilirsin
az kalorili yapmak
normalden daha az kalori içerecek şekilde hazırlamak
Can you make it low calorie
Bunu az kalorili yapabilir misin
mümkün kılmak
bir şeyin gerçekleşmesini sağlamak
You made it possible
Bunu sen mümkün kıldın
gibi duyurmak
bir şeyin belirli bir nitelikte duyulmasını sağlamak
Do not make it sound bad
Kötü duyulmasını sağlama
kötüleştirmek
bir şeyi daha tatsız hale getirmek
Do not make it worse
Durumu kötüleştirme
yetişmek
bir yere zamanında ulaşmak
I will make it to the concert
Konsere yetişeceğim
hale getirmek
bir şeyi belirli bir duruma sokmak
Please make it easy
Lütfen bunu kolay bir hale getir
biricik
In scenetürünün tek örneği olan
You are my one and only
Sen benim biriciğimsin
tek
türünün tek örneği olan
She is the one and only winner
Kazanan tek kişi o
öğrenmek
In sceneçalışarak veya deneyim yoluyla bilgi veya beceri edinmek
I want to learn English
İngilizce öğrenmek istiyorum
öğretmek
birine bilgi veya beceri kazandırmak
He learned me a new skill
Bana yeni bir beceri öğretti
öğrenmek
bir durum hakkında haber almak
I learned that the meeting is postponed
Toplantının ertelendiğini öğrendim
öğrenmek
yeni bir bilgi veya beceri edinmek
I am learning how to play chess
Satranç oynamayı öğreniyorum
hazırlıksız davranmak
In sceneönceden hazırlık yapmadan bir şey yapmak
I had to think on my feet during the meeting
Toplantı sırasında hazırlıksız davranmam gerekti
harika
In sceneçok iyi veya olumlu şekilde şaşırtıcı
You did an amazing job
Harika bir iş çıkardın
harika
hayranlık veya şaşkınlık uyandıran
The view is amazing
Manzara harika
inanılmaz
büyük bir şaşkınlık veya hayranlık yaratan
It was an amazing sight
İnanılmaz bir manzaraydı
aptalca
In scenemantıklı veya bilge olmayan
That was a foolish mistake
Bu aptalca bir hataydı
biraz
In sceneaz miktarda veya derecede
I am a little tired
Biraz yorgunum
küçük
boyutu küçük olan
He has a little dog
Onun küçük bir köpeği var
film yapımcısı
In scenefilm yapma işiyle uğraşan kimse
She is a talented filmmaker
O yetenekli bir film yapımcısı
film yapımcısı
film hazırlayan veya çeken kişi
The filmmaker finished a new movie
Film yapımcısı yeni bir film bitirdi
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
mahkemede suçlu olup olmadığına karar vermek için delilleri incelemek
They will try the suspect in court
Şüpheliyi mahkemede yargılayacaklar
seçkin
In sceneen iyi veya en yetenekli kişilerden oluşan grup
The elite team won the championship
Seçkin takım şampiyonluğu kazandı
seçkin
en yetenekli veya başarılı olan insan grubu
They are part of an elite team
Onlar seçkin bir takımın parçası
gergin
In scenesinirli veya endişeli hisseden
He is very uptight about the meeting
Toplantı hakkında çok gergin
kritik
In sceneçok önemli
It is crucial to be on time
Zamanında gelmek çok önemlidir
ders
In scenebir olaydan çıkarılan öğüt veya hayat tecrübesi
This was a hard lesson
Bu zor bir dersti
ders
eğitim veya öğretim oturumu
I have an English lesson
İngilizce dersim var
ders
bir konunun öğretildiği zaman dilimi
I have a piano lesson today
Bugün piyano dersim var
ders
birinin bir şey öğrettiği zaman dilimi
I have a math lesson today
Bugün matematik dersim var
yerine
In scenebir şeyin yerine başka bir şey geçmesi
I drank tea instead of coffee
Kahve yerine çay içtim
işitme duyusu
In scenesesleri işitme yeteneği
Hearing is one of five senses
İşitme beş duyudan biridir
duyma
bir şeyi öğrenme veya birinden öğrenme
I am hearing this for the first time
Bunu ilk defa duyuyorum
kulak
başın yan tarafında duymamızı sağlayan organ
The hearing organ is on the side of the head
İşitme organı başın yan tarafındadır
duruşma
mahkemede kanıtların dinlendiği resmi toplantı
The lawyer prepared for the hearing
Avukat duruşmaya hazırlandı
bağ kurmak
In scenebiriyle iletişim veya yakınlık kurmak
I like to connect with new people
Yeni insanlarla bağ kurmak hoşuma gidiyor
bağlamak
iki şeyi birbirine birleştirmek
Connect the printer to the computer
Yazıcıyı bilgisayara bağla
bağlamak
iki şeyi birbirine birleştirmek
Please connect the wires
Lütfen kabloları bağlayın
tamir etmek
In scenebozulmuş bir şeyi yeniden çalışır hale getirmek
He can repair the car
Arabayı tamir edebilir
evet
In sceneevet demenin gayriresmi yolu
Yeah, I will come
Evet, geleceğim
evet
In scenebir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Yeah I agree with you
Evet sana katılıyorum
kararsız
iki seçenek arasında karar veremeyen
I am yeah about this choice
Bu seçim konusunda kararsızım
doğru
In scenegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
sadık
birine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili
hediye
In scenebirine ücretsiz olarak verilen şey
This is a gift for you
Bu senin için bir hediye
yetenek
bir şeyi iyi yapma konusundaki doğal kabiliyet
She has a gift for music
Onun müzik konusunda bir yeteneği var
hediye etmek
birine bir şeyi karşılıksız vermek
She decided to gift the book to her friend
Kitabı arkadaşına hediye etmeye karar verdi
yetki
bir şeyi kararlaştırma veya verme hakkı
She has the gift to make final decisions
Nihai kararları verme yetkisi var
baş belası
In scenesorun yaratması muhtemel olan kişi veya şey
Stay away from him, he is bad news
Ondan uzak dur, o baş belasıdır
kötü haber
hoş olmayan veya istenmeyen bilgiler
I have some bad news
Sana bazı kötü haberlerim var
iyilik
In sceneyardımsever veya nazik bir davranış
Can you do me a favor
Bana bir iyilik yapabilir misin
desteklemek
bir şeyi onaylamak veya ona razı olmak
Most people favor the new law
Çoğu insan yeni yasayı destekliyor
kayırmak
birine avantaj sağlamak veya ona daha nazik davranmak
The teacher favors some students
Öğretmen bazı öğrencileri kayırıyor
iyilik
birinden rica edilen yardım
Could you do me a favor
Bana bir iyilik yapabilir misin
hakkında konuşmak
In scenebir konu üzerine konuşmak
We need to talk about the plan
Plan hakkında konuşmamız gerekiyor
işte buna denir
bir durumun aşırı veya sıra dışı olduğunu vurgulamak için kullanılır
Talk about a lucky break
İşte buna büyük bir şans denir
bahsetmek
bir konu hakkında bir şeyler söylemek
They talked about the project
Projeden bahsettiler
gerçek
In scenevar olan veya doğru olan
This is a real diamond
Bu gerçek bir elmas
gerçekten
çok veya samimi bir şekilde
He is real quiet
O gerçekten sessiz
sade
süslü veya karmaşık olmayan
He prefers a real and simple lifestyle
O sade ve basit bir yaşam tarzını tercih ediyor
sosyalist
üretim araçlarının topluma ait olduğu bir sisteme inanan kişi
He is a real who believes in common ownership
O ortak mülkiyete inanan bir sosyalisttir
istemek
In scenebir şeyi yapmayı dilemek
I wanna go home
Eve gitmek istiyorum
istemek
bir şeye sahip olmayı dilemek
I wanna drink
Bir şeyler içmek istiyorum
utandırıcı
In scenebirinin kendini çekingen veya rahatsız hissetmesine neden olan
It was an embarrassing moment for me
Benim için utandırıcı bir andı
hadi
In scenebirini bir şeyi yapmaya teşvik etmek
Come on, you can do it
Hadi, yapabilirsin
üstüne gitmek
çok baskıcı veya aşırı davranmak
Don't come on so strong
Çok üstüme gelme
hadi canım
inanmamayı veya karşı çıkmayı ifade etmek
Come on, that is not true
Hadi canım, bu doğru değil
hadi ama
öfke veya hayal kırıklığını ifade eden söz
Come on, stop wasting my time
Hadi ama, zamanımı boşa harcamayı bırak
kur
birini cezbetmek için yapılan hamle
She gave him a come-on to start a conversation
Sohbet başlatmak için ona kur yaptı
belirmek
görünmeye veya olmaya başlamak
A smile came on his face
Yüzünde bir gülümseme belirdi
yaklaşmak
bir şeye doğru veya daha yakınına hareket etmek
He came on toward the house
Eve doğru yaklaştı
katılmak
bir etkinlikte veya faaliyette yer almak
Do you want to come on the trip with us
Bizimle geziye katılmak ister misin
kaybetmek
In scenebir şeyi bulamamak
I lost my keys
Anahtarlarımı kaybettim
yenilmek
bir mücadelede mağlup duruma düşmek
The team lost the match
Takım maçta yenildi
kaybetmek
artık bir şeye sahip olmamak
I lost my ring
Yüzüğümü kaybettim
takip edememek
birinin ne dediğini anlayamamak
You are losing me
Beni takip edemiyorsun
geleneksel
In scenegeçmiş zamanlara ait olan
They use old time methods
Geleneksel yöntemler kullanıyorlar
eski zaman
geçmiş bir döneme ait olan
They played some old-time music
Eski zamanlardan müzik çaldılar
hissetmek
In scenefiziksel veya duygusal bir duyuya sahip olmak
I feel very tired
Çok yorgun hissediyorum
hatırlatmak
In scenebirine bir şeyi anımsatmak
This song makes me feel my childhood
Bu şarkı bana çocukluğumu hatırlatıyor
düşünmek
In scenebir fikir veya tutuma sahip olmak
I feel that we should go
Gitmemiz gerektiğini düşünüyorum
endişeli
kendine güvenmeyen veya emin olamayan his
I feel anxious about the test
Sınav hakkında endişeli hissediyorum
baskı
In scenebir kitabın veya metnin belirli bir formu
I have the first edition of this book
Bu kitabın birinci baskısına sahibim
paniklemek
In sceneaşırı derecede korkmak veya üzülmek
Don't freak out
Panikleme
tuhaf
çok garip veya normal olmayan
It was a freak accident
Bu tuhaf bir kazaydı
tuhaf biri
çok garip veya alışılmadık kimse
He is considered a bit of a freak
O biraz tuhaf biri olarak görülüyor
izin vermek
In scenebir şeyin yapılmasına onay vermek
They allowed us to go home
Eve gitmemize izin verdiler
izin vermek
birinin bir şeyi yapmasına izin vermek
Please allow me to explain
Lütfen açıklama yapmama izin verin
kaba
In scenenazik olmayan
He was very rude to the waiter
Garsona karşı çok kabaydı
söz
In scenebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
gelecek vaadi
gelecekte başarılı olacağını gösteren nitelik
The young student shows great promise
Genç öğrenci büyük gelecek vaat ediyor
tasma kolye
In sceneboyna sıkıca oturan bir kolye türü
She bought a new choker
Yeni bir tasma kolye satın aldı
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeterli
In scenegerektiği kadar
This is enough for me
Bu benim için yeterli
yeter
artık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
paniklemek
In sceneaniden güçlü bir korku hissetmek
Don't panic
Panikleme
panikletmek
birine aniden şiddetli korku hissettirmek
The loud noise began to panic the animals
Yüksek ses hayvanları panikletmeye başladı
yüzünden
In scenebir şeyin sonucu olarak
We stayed home because of the rain
Yağmur yüzünden evde kaldık
-den dolayı
bir şeyin sonucu olarak
We stayed at home because of the rain
Yağmurdan dolayı evde kaldık
yüzünden
bir şeyin sebep olduğu durum
The game was canceled because of the rain
Maç yağmur yüzünden iptal edildi
detay
In sceneküçük bir bilgi parçası
Tell me every detail
Bana her detayı anlat
görevli ekip
belirli bir görev için atanan küçük bir grup
A security detail guarded the building
Binayı bir güvenlik ekibi koruyordu
detaylı temizlemek
bir aracı çok dikkatli ve tamamen temizlemek
I will detail my car today
Bugün arabamı detaylı temizleyeceğim
detaylandırmak
bir şey hakkında ayrıntılı bilgi vermek
He detailed his plan to us
Planını bize detaylıca anlattı