

How I Met Your Mother — Season 1 Episode 1
Words & meanings
472 words
CEFR level
nişanlı
In sceneevlenmek üzere sözleşmiş olan
They are engaged
Onlar nişanlı
nişanlı
biriyle evlenmek için anlaşmış olan
She is engaged to Mark
O, Mark ile nişanlı
savaşa girmek
bir çatışmada veya savaşta yer almak
The soldiers engaged the enemy
Askerler düşmanla savaşa girdi
nişanlı
evlenmek için söz vermiş olan
They are engaged
Onlar nişanlı
tren
In sceneraylar üzerinde hareket eden ulaşım aracı
I go to work by train
İşe trenle gidiyorum
doğrultmak
bir silahı hedefe yöneltmek
He trained the rifle at the target
Tüfeği hedefe doğrulttu
eğitmek
birine bir beceri kazandırmak için hazırlamak
They train dogs to help people
Köpekleri insanlara yardım etmesi için eğitiyorlar
kuyruk
resmi bir kıyafetin arkasından yere sarkan uzun kısım
The bride wore a dress with a long train
Gelin uzun kuyruklu bir elbise giydi
antrenman yapmak
bir sporda veya beceride gelişmek için çalışmak
I train hard for the race
Yarış için sıkı antrenman yapıyorum
tren
raylar üzerinde giden birbirine bağlı araçlar dizisi
The train is very crowded today
Tren bugün çok kalabalık
demiryolu aracı
raylar üzerinde hareket eden uzun ulaşım aracı
That train is very long
O demiryolu aracı çok uzun
zeytin
In sceneyağ elde etmek için kullanılan küçük yeşil veya siyah meyve
I like eating olives
Zeytin yemeyi severim
üzgün
In scenepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
çok sevmek
In scenebir şeyi veya birini çok fazla sevmek
I love chocolate
Çikolatayı çok severim
sevmek
In scenebirine karşı güçlü sevgi ve şefkat duymak
I love my family
Ailemi seviyorum
çok istemek
bir şeyi çok fazla istemek
I would love a cup of coffee
Bir fincan kahve çok isterdim
sevişmek
cinsel ilişkiye girmek
They made love
Seviştiler
ne dersin
In scenebir öneride bulunmak için kullanılır
What do you say to a movie?
Bir filme ne dersin?
tamam
In scenekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
peki
In scenebir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
iyi
iyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
birisi
In scenebelirsiz veya bilinmeyen bir kişi
Someone is at the door
Kapıda biri var
aslında
In scenebir durumu düzeltmek veya ekleme yapmak için kullanılır
I thought he was American, but actually he is British
Onun Amerikalı olduğunu sanıyordum ama aslında İngiliz
gerçekten
In scenebir şeyin doğru veya gerçek olduğunu vurgulamak için kullanılır
Did he actually say that
Bunu gerçekten söyledi mi
varmak
In scenebir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
fırsat bulmak
In scenebir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
fırsat bulmak
bir şeyi yapma şansına sahip olmak
I finally got to see the movie
Sonunda filmi görme fırsatı buldum
sinirini bozmak
birini sinirlendirmek veya üzmek
His comments really got to me
Yorumları gerçekten sinirimi bozdu
başlamak
bir işi yapmaya koyulmak
We need to get to work
İşe başlamamız gerekiyor
ilgili olmak
bir şeyle bağlantılı olmak
This point gets to the main issue
Bu nokta asıl sorunla ilgili
varmak
bir yere ulaşmak
We got to the hotel at noon
Otele öğlen vardık
gitmek
bir etkinliğe ulaşmak
I cannot get to the party today
Bugün partiye gidemiyorum
yapabilmek
bir şeyi yapma izni olmak
I get to stay up late tonight
Bu gece geç saatlere kadar oturabiliyorum
izinli olmak
bir şeyi yapmaya yetkili olmak
She gets to drive the car today
Bugün arabayı sürme izni var
başlamak
bir işe girişmek
We will get to the main topic soon
Ana konuya yakında başlayacağız
zorunda olmak
bir şeyi yapma mecburiyeti
I get to finish this task now
Bu görevi şimdi bitirmek zorundayım
fırsatı olmak
bir şeyi yapma şansı bulmak
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma fırsatın var
imkanı olmak
bir şeyi yapma olanağı
We get to visit them next week
Gelecek hafta onları ziyaret etme imkanımız var
yetkili olmak
yapma yetkisi bulunmak
You get to pick the winner
Kazananı seçme yetkin var
şansı olmak
bir şeyi yapma fırsatı
We get to win the prize
Ödülü kazanma şansımız var
olanağı olmak
yapma olanağına sahip olmak
They get to see the show
Gösteriyi izleme olanakları var
mecbur kalmak
yapma mecburiyetinde olmak
I get to pay for dinner
Akşam yemeğini ödemeye mecbur kalıyorum
etkilemek
birini duygu olarak sarsmak
His rude comments really get to me
Kaba yorumları beni gerçekten etkiliyor
başarmak
bir işi başarıyla tamamlamak
She got to finish the race
Yarışı bitirmeyi başardı
becermek
bir şeyi yapmayı başarmak
We finally got to see the view
Sonunda manzarayı görmeyi becerdik
gerek duymak
bir şeyi yapmaya ihtiyaç duymak
I get to ask him for help
Ondan yardım istemeye gerek duyuyorum
ihtiyaç duymak
yapma zorunluluğu hissetmek
You get to send these emails
Bu e-postaları göndermeye ihtiyaç duyuyorsun
ele almak
bir işe veya konuya başlamak
Let us get to the next point
Bir sonraki maddeyi ele almaya başlayalım
girişmek
bir faaliyete başlamak
I will get to cleaning later
Evi temizlemeye daha sonra girişeceğim
koyulmak
işe veya çalışmaya başlamak
We should get to working now
Şimdi çalışmaya koyulmalıyız
Central Park
In sceneçimenlerin ve ağaçların bulunduğu halka açık alan
Central Park is in New York
Central Park New York'tadır
korna
In sceneyüksek sesli uyarı veren cihaz
He pressed the car horn
Araba kornasına bastı
boynuz
bir hayvanın başındaki sert ve sivri çıkıntı
The goat has a long horn
Keçinin uzun bir boynuzu var
korno
içine üflenerek çalınan metalden yapılmış bir müzik aleti
She plays the horn in the school band
Okul grubunda korno çalıyor
doğru
In scenegerçek veya hatasız
You are right
Haklısın
tamam
In sceneanlaşma veya anlama belirtmek için kullanılır
Right, I will do it
Tamam, yapacağım
sağ
In scenesolun karşı tarafı
Turn right at the corner
Köşeden sağa dön
hak
yasal veya ahlaki talep
Everyone has the right to education
Herkesin eğitim hakkı vardır
endişe
In scenebir durumdan kaynaklanan huzursuzluk hissi
She expressed her worry about the project
Proje hakkındaki endişesini dile getirdi
endişelenmek
bir şey hakkında kaygılı hissetmek
Do not worry about me
Benim hakkımda endişelenme
kaygılandırmak
birini tedirgin etmek
The news worried the family
Haberler aileyi kaygılandırdı
endişe
sizi kaygılandıran bir şey
My main worry is the weather
Asıl endişem hava durumu
endişeli
kaygılı veya huzursuz hissetme durumu
He looks worried today
Bugün endişeli görünüyor
kaygı
insanı huzursuz eden düşünce veya sorun
Money is his main worry
Para onun temel kaygısı
endişelenmek
bir şey hakkında huzursuz veya gergin hissetmek
Do not worry about the future
Gelecek hakkında endişelenme
tavsiye
In scenekısa bir tavsiye veya bilgi
Let me give you a word of advice
Sana bir tavsiye vereyim
kelime
In sceneanlamı olan tek bir dil birimi
I don't know this word
Bu kelimeyi bilmiyorum
korkutmak
In scenebirini korkutmak
Don't scare me
Beni korkutma
korku
In sceneani korku hissi
It was a big scare
Büyük bir korkuydu
tahrik etmek
In scenebirini cinsel olarak uyarmak
That music turns me on
Bu müzik beni tahrik ediyor
açmak
bir cihazı çalıştırmak
Turn on the TV
Televizyonu aç
tahrik edici özellik
birini cinsel olarak çeken şey
Confidence is a turn on
Özgüven tahrik edicidir
sırt çevirmek
birini desteklemeyi bırakıp ona karşı olmak
He suddenly turned on his friends
Aniden arkadaşlarına sırt çevirdi
doğrultmak
bir silahı veya aracı birine yöneltmek
He turned the gun on his opponent
Silahını rakibine doğrulttu
saldırmak
birini aniden eleştirmeye veya ona karşı gelmeye başlamak
He will turn on his friends
O arkadaşlarına saldıracak
bağlı olmak
bir sonucun başka bir şeye dayalı olması
Success often turns on small details
Başarı genellikle küçük detaylara bağlıdır
sevdirmek
birine yeni bir şeyi tanıtıp hoşuna gitmesini sağlamak
She turned me on to jazz
Bana cazı sevdirdi
cezbetmek
birinde cinsel arzu uyandırmak
This movie really turns me on
Bu film beni gerçekten cezbediyor
tahrik etmek
birini cinsel yönden heyecanlandırmak
You really turn me on
Beni gerçekten tahrik ediyorsun
açmak
bir cihazı veya makineyi çalıştırmak
Turn on the computer
Bilgisayarı aç
evlenmek
In scenebiriyle karı koca olmak
I want to marry her
Onunla evlenmek istiyorum
evli
eşi olan
He is married
O evli
evlenmek
birisiyle hayatını birleştirmek
They decided to marry last year
Geçen yıl evlenmeye karar verdiler
evli
eşi olan
They are married
Onlar evli
adamak
bir şeye kendini tamamen bağlamak
He married his life to music
Hayatını müziğe adadı
güzel
In scenebakıldığında hoş görünen
She is a pretty girl
O güzel bir kız
oldukça
In sceneorta derecede
This task is pretty hard
Bu görev oldukça zor
güzel
göze hoş gelen
She is wearing a pretty dress
Çok güzel bir elbise giyiyor
ara
In sceneaktiviteye verilen kısa mola
Let's take a break
Bir ara verelim
kırmak
bir şeyi parçalamak veya bozmak
Don't break the glass
Bardağı kırma
çiğnemek
bir kurala veya yasaya uymamak
Do not break the rules
Kuralları çiğneme
haber vermek
birine önemli bir bilgiyi açıklamak
She had to break the news to him
Haberi ona vermek zorundaydı
harika
In sceneçok iyi
You did a great job
Harika bir iş çıkardın
büyük
boyut veya derece olarak çok büyük
It was a great success
Büyük bir başarıydı
büyük
soy ağacında bir kuşak öncesi
He is my great-grandfather
O benim büyük büyükbabam
yine de
In scenebuna rağmen
It was delicious though
Yine de lezzetliydi
rağmen
bir durumun tersine rağmen
Though it was raining we went out
Yağmur yağmasına rağmen dışarı çıktık
her ne kadar
karşıt bir durumu ifade etmek için kullanılır
Though he was tired he kept working
Her ne kadar yorgun olsa da çalışmaya devam etti
-sa da
bir durumun gerçekleşmesine karşın
Though it was raining we walked
Yağmur yağsa da yürüdük
yine de
bir cümlede karşıt bir fikir belirtmek için kullanılır
It is a bit expensive though
Yine de biraz pahalı
harika
In sceneçok etkileyici veya çok iyi
This view is awesome
Bu manzara harika
müthiş
çok yüksek kalitede veya şaşırtıcı derecede iyi
Your performance was awesome
Performansın müthişti
şahane
çok güzel veya hayranlık uyandırıcı
That is an awesome idea
Bu şahane bir fikir
harika
son derece etkileyici veya keyifli
That movie was awesome
O film harikaydı
ne halt
In scenebir soruyu vurgulamak veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
What the hell are you doing
Ne halt ediyorsun
bu da ne
şaşkınlık veya öfke belirtmek için kullanılan bir ifade
What the hell you broke it
Bu da ne sen onu kırdın
bu da ne
şaşkınlık hüsran veya kayıtsızlık ifade etmek için kullanılır
What the hell is that
Bu da ne
kadar
In scenebir zamana kadar
Wait until tomorrow
Yarına kadar bekle
kadar
belirli bir zamana kadar
We stayed until noon
Öğlene kadar kaldık
kadar
bir eylem gerçekleşene dek
Do not leave until I return
Ben dönene kadar ayrılma
Nikah
In sceneresmi evlilik işleminin gerçekleştiği tören
The marriage ceremony was short
Nikah töreni kısa sürdü
gelin
evlenen kadın
The bride arrived at the wedding early
Gelin düğüne erken geldi
evlenmek
evlilik bağı kurmak
They decided to have a wedding and get married
Düğün yapıp evlenmeye karar verdiler
düğün
evlilik töreni
We are going to a wedding this Saturday
Bu cumartesi bir düğüne gidiyoruz
düğün
iki kişinin evlendiği tören
They had a beautiful wedding
Güzel bir düğünleri vardı
evlilik töreni
iki kişinin evlendiği merasim
The wedding ceremony starts at noon
Evlilik töreni öğlen başlıyor
nikah
iki kişinin resmi olarak evlendiği tören
They will have a small wedding
Küçük bir nikahları olacak
iyi
In sceneyeterince iyi veya tatmin edici
I feel fine today
Bugün iyi hissediyorum
para cezası
bir kural veya yasayı çiğnediğiniz için ödemeniz gereken para
He paid a fine for parking
Park ettiği için para cezası ödedi
ince
kalın olmayan
The pen has a fine tip
Kalemin ince bir ucu var
iyi
sağlığı yerinde veya zarar görmemiş olan
I am feeling fine today
Bugün kendimi iyi hissediyorum
iyi
yeterince iyi veya tatmin edici
The weather is fine today
Bugün hava iyi
kabul edilebilir
yeterli veya uygun
This plan is fine with me
Bu plan benim için kabul edilebilir
kaliteli
çok iyi nitelikli
This is a fine cloth
Bu kaliteli bir kumaş
üstün
çok yüksek nitelikte
They have fine taste in art
Sanat konusunda üstün bir zevkleri var
sağlıklı
iyi bir sağlık veya durum içinde
I am fine thank you
İyiyim teşekkür ederim
ceza
ceza olarak ödenmesi gereken para
He had to pay a fine
Bir ceza ödemek zorunda kaldı
ince yazılı
bir belgede küçük puntoyla yazılanlar
Read the fine print carefully
İnce yazıları dikkatlice oku
seçkin
çok yüksek kalitede
A fine specimen of the plant
Bitkinin seçkin bir örneği
zinde
iyi bir sağlık durumu içinde
She is feeling fine today
Bugün kendini zinde hissediyor
pijama
In sceneyatakta giyilen yumuşak giysiler
I wear my pajamas to bed
Yatarken pijamalarımı giyerim
hatırlamak
In scenegeçmişteki bir anıyı zihne geri getirmek
I remember my childhood
Çocukluğumu hatırlıyorum
hatırlamak
bir şeyi yapmayı unutmamak
Remember to lock the door
Kapıyı kilitlemeyi hatırla
buluşmak
In scenebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
benzemek
bir şeye benzer olmak
His words meet his actions
Sözleri davranışlarına benziyor
karşılamak
bir gereksinimi yerine getirmek
We must meet the requirements
Gereksinimleri karşılamalıyız
Buluşmak
Birisiyle veya bir şeyle bir araya gelmek
Let us meet at the park tomorrow
Yarın parkta buluşalım
tanışmak
biriyle ilk defa bir araya gelmek
I want you to meet my friend
Arkadaşımla tanışmanı istiyorum
görünmek
gözle görülür veya fark edilir olmak
A strange scene met my eyes
Gözüme garip bir manzara göründü
birleşmek
bir araya gelip bütün oluşturmak
The two rivers meet here
İki nehir burada birleşiyor
müsabaka
insanların spor dallarında yarıştığı etkinlik
The swimming meet was exciting
Yüzme müsabakası heyecan vericiydi
buluşmak
bir yerde bir araya gelmek
We will meet at the park
Parkta buluşacağız
toplantı
insanların konuşmak veya çalışmak için bir araya geldiği planlı etkinlik
We have a business meet today
Bugün bir iş toplantımız var
meydana gelmek
bir şeyin vuku bulması veya ortaya çıkması
New challenges met him
Karşısına yeni zorluklar meydana geldi
karşılamak
bir ihtiyacı veya gerekliliği gidermek
This solution meets all requirements
Bu çözüm tüm gereksinimleri karşılıyor
oynamak
In sceneeğlenmek için bir şeyler yapmak
The children play in the garden
Çocuklar bahçede oynuyor
çalmak
In scenebir cihazdan veya enstrümandan müzik sesi çıkarmak
Can you play a song
Bir şarkı çalabilir misin
rol yapmak
bir filmde veya oyunda rol üstlenmek
He plays a doctor in the movie
Filmde bir doktoru canlandırıyor
oynamak
bir durumu belirli bir şekilde yönetmek
You should play it safe
Garanti oynamalısın
avukat
In scenehukuki konularda müvekkillerini temsil eden kişi
He is a good lawyer
O iyi bir avukattır
avukatlık yapmak
biri için avukat olarak hareket etmek
He will lawyer the case
Davaya avukatlık yapacak
avukat
insanlara hukuki tavsiye veren ve onları mahkemede temsil eden kişi
The lawyer defended his client in court
Avukat müvekkilini mahkemede savundu
planlamak
In scenebir şey için hazırlık yapmak
We plan a trip
Bir gezi planlıyoruz
plan
In scenebir şeyi yapmak için yöntem
I have a great plan
Harika bir planım var
planlamak
bir şeyi yapmaya niyet etmek
I plan to travel
Seyahat etmeyi planlıyorum
plan
bir şeyi yapma konusundaki fikir veya düzenleme
We have a plan for the weekend
Hafta sonu için bir planımız var
plan
bir şeyi yapmaya yönelik düzenleme
We made a plan for the trip
Gezi için bir plan yaptık
yöntem
bir şeyi gerçekleştirme yolu
The company has a new plan
Şirketin yeni bir yöntemi var
niyet
bir şeyi yapma kararı
My plan is to work tomorrow
Niyetim yarın çalışmak
kroki
bir yerin düzenini gösteren çizim
I drew a plan of the room
Odanın krokisini çizdim
tasarı
bir şeyi yapma fikri
They had a secret plan
Gizli bir tasarıları vardı
açıkça
In scenenet bir şekilde
It is clearly visible
Bu açıkça görünüyor
açıkça
kolayca görülebilen duyulabilen veya anlaşılabilen bir biçimde
She spoke clearly during the meeting
Toplantı sırasında açıkça konuştu
atmak
In scenebir şeyi fırlatmak
Throw the ball to me
Topu bana at
diz örtüsü
yatak veya koltuk için hafif örtü
Put a throw on the sofa
Koltuğa bir diz örtüsü ser
düzenlemek
bir etkinlik organize etmek
I will throw a party
Bir parti düzenleyeceğim
şaşırtmak
birini şaşkın veya kafası karışmış hissettirmek
The sudden question really threw me
O ani soru beni gerçekten şaşırttı
an
In scenebir süreçteki belirli bir zaman veya aşama
At this point we can stop
Bu noktada durabiliriz
işaret etmek
bir şeyi veya yönü göstermek
He pointed to the door
Kapıyı işaret etti
ana fikir
savunulan temel düşünce veya argüman
I see your point
Ne demek istediğini anlıyorum
uç
keskin veya sivri olan uç kısım
The point of the pencil is sharp
Kalemin ucu sivri
muhabir
In scenehaber yazan kişi
She is a news reporter
O bir haber muhabiri
yemin etmek
In sceneciddi bir söz veya vaatte bulunmak
I swear to tell the truth
Doğruyu söyleyeceğime yemin ederim
yemin etmek
bir şeyden çok emin olduğunu belirtmek
I swear I saw him
Onu gördüğüme yemin ederim
küfretmek
kötü kelimeler kullanmak
Do not swear in class
Derste küfretme
yemin etmek
resmi bir söz vermek
I swear to tell the truth
Doğruyu söylemeye yemin ederim
yemin etmek
bir şeyin doğru olduğuna dair söz vermek
I swear that I did not do it
Onu yapmadığıma yemin ederim
küfür etmek
kaba veya ayıp sözler söylemek
It is rude to swear
Küfür etmek kabalıktır
milyon
In scenebin tane binlikten oluşan sayı
A million people live here
Burada bir milyon insan yaşıyor
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
üç
In sceneüç sayısı
I have three apples
Üç elmam var
seks yapmak
In scenecinsel aktivitede bulunmak
They decided to have sex
Seks yapmaya karar verdiler
cinsel ilişkiye girmek
cinsel ilişki kurmak
They had sex for the first time
İlk kez cinsel ilişkiye girdiler
cinsel birliktelik yaşamak
cinsel birliktelik kurmak
It is safe to have sex
Cinsel birliktelik yaşamak güvenlidir
tokalaşan kişi
In scenebaşkalarıyla el sıkışan kişi
He is a firm handshaker
O sıkı tokalaşan biridir
içmek
In scenevücuda sıvı almak
I drink water
Su içerim
içecek
içilebilen sıvı
I want a cold drink
Soğuk bir içecek istiyorum
içecek
tüketilen sıvı
I want a cold drink
Soğuk bir içecek istiyorum
içki içmek
alkollü içecek tüketmek
He drinks too much alcohol
O çok fazla içki içiyor
içmek
sıvı bir maddeyi yutmak
I drink water every day
Her gün su içerim
-e kadar
In scenebelli bir sınıra veya miktara kadar
It can take up to ten days
On güne kadar sürebilir
-e bağlı
birinin seçimi veya sorumluluğunda olmak
It is up to you
Bu sana bağlı
yapmak
bir aktiviteyle meşgul olmak
What are you up to
Ne yapıyorsun
-e kadar
belirli bir yere kadar
He walked up to the door
Kapıya kadar yürüdü
gücü yetmek
bir şeyi yapabilmek için gereken enerjiye sahip olmak
I am not up to going out today
Bugün dışarı çıkmaya gücüm yetmiyor
bir işle meşgul
bir şey ile ilgilenmek veya yapmak
You are up to something
Bir şeyler karıştırıyorsun
kadar
bir yöne veya noktaya doğru
The cat ran up to the door
Kedi kapıya kadar koştu
kararına kalmış
birinin kararına bağlı olma durumu
It is up to you to decide
Karar vermek sana kalmış
e kadar
belirli bir sınıra kadar olan
The room holds up to ten people
Oda on kişiye kadar insan alabiliyor
yakınına
bir şeyin yüzeyine çok yakın olmak
He walked up to the wall
Duvarın yakınına yürüdü
yaklaşmak
birine veya bir şeye doğru hareket etmek
A stranger came up to me
Bir yabancı yanıma geldi
en geç
bir zaman sınırı belirtmek için kullanılır
You can stay up to midnight
Gece yarısına kadar kalabilirsin
en fazla
bir sayının veya miktarın olabilecek en yüksek seviyesi
There were up to ten people
On kişiye kadar insan vardı
yapabilecek durumda
bir şeyi yapma becerisine veya enerjisine sahip olmak
He is not up to running today
Bugün koşabilecek durumda değil
sana kalmış
bir şeyin seçilmesi sorumluluğunun birinde olması
It is up to you to decide
Karar vermek sana kalmış
bağlı olmak
birinin kararına göre belirlenmek
It is up to the manager
Karar müdüre bağlı
teşvik etmek
birini bir şey yapması için desteklemek
She put me up to this
Bunu yapmam için beni o teşvik etti
maksimum
bir şeyin aşılmaması gereken sınırı
It will take up to two hours
En fazla iki saat sürer
yeterli olmak
bir gereksinimi karşılayacak kadar iyi olmak
Is he up to the job
O iş için yeterli mi
neler çevirmek
bir şeyle meşgul olmak veya bir planı olmak
What are you up to today
Bugün neler çeviriyorsun
seviyesine kadar
belirli bir noktaya veya seviyeye uzanmak
The water was up to my knees
Su dizlerime kadar geliyordu
hazır olmak
bir şey için gereken seviyede bulunmak
Are you up to a challenge
Zorluğa hazır mısın
sorumluluk
bir kişinin seçim yapma görevi
The choice is up to you
Seçim senin sorumluluğunda
sorumlu kişi
karar veren veya bir işten sorumlu olan kişi olmak
Who is up to finalizing this
Bunu tamamlamaktan kim sorumlu
yapmak zorunda
bir işi yapmak zorunda olan kişi olmak
He is up to fixing the sink
Lavaboyu tamir etmekten o sorumlu
karşı sorumlu
birine hesap vermek veya birine karar bildirmek
You are up to the committee
Komiteye karşı sorumlusun
doğru
bir yerin veya kişinin yönüne gitmek
He ran up to the house
Eve doğru koştu
elde etmek
In scenebir şeyi başarıyla kazanmak
He landed a new job
Yeni bir iş elde etti
iniş yapmak
uçuş sonrası yere inmek
The plane landed safely
Uçak güvenle iniş yaptı
kara
yer kürenin katı kısmı
We finally saw land
Sonunda karayı gördük
film
sinema veya televizyonda gösterilen hikaye
I watched a good film
İyi bir film izledim
önermek
In scenebir fikri değerlendirilmesi için sunmak
I suggest we go home
Eve gitmemizi öneririm
işaret etmek
bir şeyi göstermek veya ima etmek
The evidence suggests he is guilty
Kanıtlar onun suçlu olduğunu gösteriyor
görünmek
In scenebelirli bir şekilde görünmek
You look happy
Mutlu görünüyorsun
bak
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılır
Look, we are late
Bak, geç kaldık
bakmak
In scenegözleri bir şeye doğru çevirmek
Look at the bird
Kuşa bak
görünüş
birinin dış görünüşü veya çekiciliği
I like her look
Onun görünüşünü seviyorum
yalnızca
In scenebelirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
tek
In sceneeşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
ancak
bir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
sadece
daha fazlası olmayan
I have only two dollars
Sadece iki dolarım var
yetişmek
In scenebir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yaptırmak
In scenebirine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yapmak
bir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
hissetmek
In scenefiziksel veya duygusal bir duyuya sahip olmak
I feel very tired
Çok yorgun hissediyorum
düşünmek
bir şeyin olduğuna dair inanca sahip olmak
I feel that you are right
Haklı olduğunu düşünüyorum
endişeli
kendine güvenmeyen veya emin olamayan his
I feel anxious about the test
Sınav hakkında endişeli hissediyorum
hatırlatmak
birine bir şeyi anımsatmak
This song makes me feel my childhood
Bu şarkı bana çocukluğumu hatırlatıyor
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
She felt her mistake to everyone
O hatasını herkese itiraf etti
hissetmek
fiziksel veya duygusal bir duyguya sahip olmak
I feel happy today
Bugün mutlu hissediyorum
minnettar olmak
çok şanslı veya müteşekkir hissetmek
I feel grateful for your help
Yardımın için minnettar hissediyorum
sezgi
bir şeyi düşünmeden anlama yeteneği
She has a feel for music
Onun müzik için bir sezgisi var
hava
bir şeyin genel karakteri veya atmosferi
The room has a cozy feel
Odanın rahat bir havası var
sezmek
bir şeyin doğasını anlamak
I could feel his anger
Onun öfkesini sezebiliyordum
düşünmek
bir fikir veya tutuma sahip olmak
I feel that we should go
Gitmemiz gerektiğini düşünüyorum
yaşamak
In scenebir yerde ikamet etmek
I live in London
Londra'da yaşıyorum
yatılı
biriyle aynı evde yaşayan
They have a live-in nanny
Yatılı bir bakıcıları var
lojman kalmak
çalışılan binanın içinde ikamet etmek
The nanny lives in with the family
Bakıcı aileyle birlikte evde kalıyor
yarış
In sceneinsanların en hızlı olmaya çalıştığı etkinlik
I won the horse race
At yarışını kazandım
ırk
geniş bir insan grubu
People of every race live here
Burada her ırktan insan yaşıyor
hızla gitmek
hızlıca koşmak veya hareket etmek
I had to race to the station
İstasyona hızla gitmek zorunda kaldım
keyif almak
In scenebir şeyden zevk almak
I enjoy reading books
Kitap okumaktan keyif alırım
inmek
In scenedaha düşük bir yere hareket etmek
Please come down from the ladder
Lütfen merdivenden in
bağlı olmak
bir şeyin sonucunun başka bir etkene dayanması
The result comes down to one vote
Sonuç tek bir oya bağlı
yağmak
yağmurun gökten yere düşmesi
The rain is coming down hard
Yağmur şiddetli yağıyor
etkisi geçmek
uyuşturucu etkisinden yavaşça kurtulup normale dönmek
It is hard to come down after the party
Partiden sonra normale dönmek zor
düşmek
seviye miktar veya sıcaklık olarak azalmak
Prices will come down soon
Fiyatlar yakında düşecek
aşağı inmek
daha aşağı bir seviyeye gitmek veya gelmek
Please come down from the tree
Lütfen ağaçtan aşağı in
dayanmak
bir durumun temel sebebinin belirli bir şeye bağlı olması
It all comes down to money
Her şey paraya dayanıyor
düşmek
yukarıdan aşağıya veya daha düşük bir seviyeye gelmek
The prices will come down soon
Fiyatlar yakında düşecek
inmek
yüksek bir yerden alçak bir yere gitmek
She came down from the mountain
Dağdan indi
azalmak
bir değerin veya miktarın düşmesi
The temperature has come down a lot
Sıcaklık çok azaldı
aşağı inmek
dikey olarak düşük bir yöne doğru ilerlemek
The leaves come down in autumn
Yapraklar sonbaharda aşağı iner
aşağı gelmek
bir yerden daha alçak bir konuma doğru gelmek
Please come down to the lobby
Lütfen lobiye aşağı gel
sert davranmak
birine karşı katı ve disiplinli bir tavır takınmak
The teacher came down on the student
Öğretmen öğrenciye sert davrandı
uyuyor
In sceneuyku durumunda olan
The baby is asleep
Bebek uyuyor
korkmuş
In scenekorkuya kapılmış
He was scared of the dark
Karanlıktan korkuyordu
korkmuş
korku hisseden
I am scared of spiders
Örümceklerden korkuyorum
korkmuş
korku veya endişe hissetme durumu
She is scared of dogs
O köpeklerden korkuyor
son
In scenebir şeyin son kısmı
This is the end of the road
Bu yolun sonu
bitmek
sona ermek veya durmak
The movie ends now
Film şimdi bitiyor
uç
bir şeyin en uzak noktası
He stood at the end of the road
Yolun ucunda duruyordu
taraf
bir durumun belirli bir kişiye ait olan kısmı
Everything is fine on my end
Benim tarafımda her şey yolunda
vakit geçirmek
In scenebir şeyi yaparak zaman harcamak
I spend my weekends reading
Hafta sonlarımı kitap okuyarak geçiririm
harcamak
bir şey satın almak için para vermek
I spend too much money
Çok fazla para harcıyorum
zaman harcamak
bir iş için zaman ayırmak
Don't spend too much time on this
Buna çok fazla zaman harcama
harcamak
bir şeyi satın almak için para kullanmak
I spend all my money on books
Tüm paramı kitaplara harcıyorum
harcamak
bir şey için para vermek
I spend money on food
Yiyeceğe para harcıyorum
harcamak
bir amaç için para zaman veya emek kullanmak
I spent all my money
Tüm paramı harcadım
istemek
In scenebir şeyi yapmayı dilemek
I wanna go home
Eve gitmek istiyorum
istemek
bir şeye sahip olmayı dilemek
I wanna drink
Bir şeyler içmek istiyorum
nişanlı
In sceneevlenmek için sözleşmiş kişi
He introduced his fiance to the family
Nişanlısını aileyle tanıştırdı
nişanlı
evleneceği kişi olan kadın
Her fiance is a doctor
Nişanlısı bir doktordur
nişanlı
evlenmek üzere nişanlanmış kadın
She is my fiance
O benim nişanlım
nişanlı
evlenmek üzere sözleşmiş kadın
She is my fiance
O benim nişanlım
nişanlı
evlenmek üzere sözleşmiş kadın
He is buying a ring for his fiancée
Nişanlısı için bir yüzük alıyor
iyi
In sceneyüksek kalitede veya tatmin edici
This is a good book
Bu iyi bir kitap
mal
alınıp satılan ürünler
These are luxury goods
Bunlar lüks mallardır
epey
bir miktarı veya dereceyi vurgulayan söz
It took a good ten minutes
Epey bir on dakika sürdü
vay be
In sceneşaşkınlık veya hayranlık belirten ünlem
Wow, this is beautiful
Vay be, bu çok güzel
hayran bırakmak
birini çok etkilemek
Her performance wowed the audience
Performansı izleyicileri hayran bıraktı
Vay
şaşkınlık veya hayranlık ifade eden söz
Wow, what a nice view
Vay, ne kadar güzel bir manzara
yapacak
In scenegeleceğe dair bir plan veya tahmini ifade etmek için kullanılır
I'm gonna call you
Seni arayacağım
ikinci kale
In scenebeyzboldaki dört kaleden ikincisi
He ran to second base
İkinci kaleye koştu
inanılmaz
In sceneçok iyi veya etkileyici
The view is incredible
Manzara inanılmaz
incinmiş
In scenefiziksel veya duygusal acı hissetmek
He felt deeply hurt
Derinden incinmiş hissetti
incitmek
birine veya bir şeye fiziksel ya da duygusal zarar vermek
Don't hurt your brother
Kardeşini incitme
kırgın
üzgün veya alınmış hissetmek
She felt hurt by his words
Onun sözleri yüzünden kırgın hissetti
acıtmak
birine fiziksel acı vermek
Don't hurt your knee
Dizini acıtma
dünya
In sceneinsanlarla birlikte yeryüzü
Peace in the world is important
Dünyada barış önemlidir
dünya
üzerinde yaşadığımız gezegen
The world is round
Dünya yuvarlaktır
dünya
belirli bir alan veya varoluş
He lives in his own world
Kendi dünyasında yaşıyor
dünya
canlı olma ve deneyimlere sahip olma durumu
She brought a new baby into the world
O dünyaya yeni bir bebek getirdi
normalde
In scenenormal veya tipik bir şekilde
I ordinarily go to bed at ten
Normalde saat onda yatarım
buzdolabı
In sceneyiyecekleri saklamak için kullanılan soğutucu cihaz
Put the milk in the fridge
Sütü buzdolabına koy
maalesef
In sceneüzüntü veya hayal kırıklığı yaratan bir şekilde
Unfortunately, I cannot come
Maalesef gelemem
maalesef
üzücü veya hayal kırıklığı yaratan bir şekilde
Unfortunately it is raining today
Maalesef bugün hava yağmurlu
maalesef
bir şeyin üzücü veya şanssız olduğunu belirtmek için kullanılır
Unfortunately the store is closed today
Maalesef mağaza bugün kapalı
talihsiz bir şekilde
kötü şans veya üzüntü gösteren bir tarzda
She responded unfortunately to the bad news
Kötü habere talihsiz bir şekilde tepki verdi
yürümek
In scenebir ayağını diğerinin önüne koyarak ilerlemek
She likes to walk in the park
O parkta yürümeyi sever
yürüyüş yolu
insanların üzerinde yürümesi için yapılmış yol
The park has a nice walk for visitors
Parkta ziyaretçiler için güzel bir yürüyüş yolu var
çekilmek
bir durumdan veya anlaşmadan vazgeçmek
If you do not like the deal you can walk
Eğer anlaşmayı beğenmediysen çekilebilirsin
eşlik etmek
bir yere giderken birine eşlik etmek
I will walk you to the station
Seni istasyona kadar yürüyerek götüreceğim
yürüyerek götürmek
bir şeyi yürüyerek birine veya bir yere ulaştırmak
I walked the package to his house
Paketi onun evine yürüyerek götürdüm
yürüyüş
egzersiz veya keyif için yapılan kısa yolculuk
We went for a walk in the park
Parkta yürüyüşe çıktık
yürümek
ayaklar üzerinde hareket etmek
I walk to work every day
Her gün işe yürürüm
ihtiyaç duymak
In scenegerekli olduğu için bir şeye gereksinim duymak
I need some help
Biraz yardıma ihtiyacım var
ihtiyaç
gerekli veya zorunlu olan şey
There is a need for water
Suya ihtiyaç var
gevşemek
In scenegerginliği azaltmak
I like to relax on weekends
Hafta sonları gevşemeyi severim
rahatlamak
sakinleşmek ve gerginliği azaltmak
I need to relax
Rahatlamam gerekiyor
rahatlamak
sakinleşmek ve daha az gergin hissetmek
I need to relax after a long day
Uzun bir günden sonra rahatlamam gerekiyor
esnetmek
bir kuralı veya gerekliliği daha az katı hale getirmek
The school decided to relax the rules
Okul kuralları esnetmeye karar verdi
Soru
In sceneBilgi edinmek için sorulan cümle
He asked me a difficult question
Bana zor bir soru sordu
sorgulamak
bir şey hakkında şüphe belirtmek
I question his honesty
Onun dürüstlüğünü sorguluyorum
Söz konusu
Üzerinde tartışılan konu
This is the issue in question
Söz konusu olan mesele budur
sorgulamak
birine resmi olarak soru sormak
The police questioned the suspect
Polis şüpheliyi sorguladı
Soru sormak
birinden bilgi almak amacıyla bir şey sormak
She wanted to question him about the project
Proje hakkında ona soru sormak istedi
konuşma
In scenefikir ve bilgi alışverişi içeren sözlü iletişim
There has been too much talking lately
Son zamanlarda çok fazla konuşma oldu
konuşan
konuşma yeteneği olan
A talking parrot
Konuşan bir papağan
konuşma
karşılıklı olarak yapılan sözlü iletişim
Please stop the talking
Lütfen konuşmayı kesin
konuşma
düşünceleri ifade etmek veya iletişim kurmak için kelimeler söyleme
She started talking at a young age
O küçük yaşta konuşmaya başladı
konuşmak
birisiyle sözlü iletişim kurmak
I am talking to my friend
Arkadaşımla konuşuyorum
tartışmak
bir konu hakkında görüş bildirmek
We are talking about the issue
Sorun hakkında tartışıyoruz
bakkal
In sceneözellikle şehirlerde bulunan küçük market
He bought milk at the bodega
Bakkaldan süt aldı
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
In scenebirine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
durdurmak
bir şeyin devam etmesini engellemek
Please stop the noise
Lütfen gürültüyü durdur
bitirmek
bir eylemi sona erdirmek
We have to stop our work
İşimizi bitirmek zorundayız
durmak
hareketin veya işin sona ermesi
You should stop here
Burada durmalısın
durak
otobüs veya trenin yolcu aldığı yer
Wait for me at the bus stop
Beni otobüs durağında bekle
son durak
yolculuğun sona erdiği yer
This is the final stop
Burası son durak
konuşma
In scenebir topluluğa yapılan resmi hitap
He gave a great speech
Harika bir konuşma yaptı
konuşma
konuşma eylemi
Speech is a basic human ability
Konuşma temel bir insan yeteneğidir
konuşma
bir topluluğa hitaben yapılan resmi konuşma
The politician gave a short speech
Politikacı kısa bir konuşma yaptı
belirli
In scenebelirli bir kişiye veya şeye ait
Is there a particular reason?
Belirli bir sebep var mı?
özellikle
her zamankinden daha fazla veya özellikle
I love music, in particular jazz
Müziği severim, özellikle cazı
titiz
kolay beğenmeyen ve çok yüksek standartları olan
He is very particular about his food
O yemeği konusunda çok titizdir