

How I Met Your Mother — Season 1 Episode 3
Words & meanings
463 words
CEFR level
ortaya çıkmak
In scenebir durumun sonunda aslında nasıl olduğunun anlaşılması
It turned out to be true
Doğru olduğu ortaya çıktı
dönüşmek
gelişim göstererek bir şeye dönüşmek
He turned out to be a good student
İyi bir öğrenci oldu
ortaya çıkmak
gerçek durumun sonradan anlaşılması
It turned out that he was lying
Yalan söylediği ortaya çıktı
söndürmek
ışığı kapatmak
Turn out the lights
Işıkları söndür
boşaltmak
bir kabın veya cebin içindekileri dışarı çıkarmak
He turned out his pockets to find the coin
Bozuk parayı bulmak için ceplerini boşalttı
geri çevirmek
birini kabul etmeyi veya ona yardım etmeyi reddetmek
They turned out the man who asked for help
Yardım isteyen adamı geri çevirdiler
katılmak
bir topluluğa veya etkinliğe hazır bulunmak
Many people turned out for the concert
Konsere pek çok insan katıldı
sonuçlanmak
belirli bir şekilde gelişmek veya bitmek
The cake turned out delicious
Kek harika sonuçlandı
üretmek
büyük miktarlarda mal ortaya koymak
The factory turns out many toys
Fabrika çok sayıda oyuncak üretiyor
dışarı salmak
hayvanları açık bir alana bırakmak
The farmer turned out the cows
Çiftçi inekleri dışarı saldı
ortaya çıkmak
bir gerçeğin sonradan fark edilmesi
It turned out that the key was in the drawer
Anahtarın çekmecede olduğu ortaya çıktı
sonuçlanmak
bir durumun belirli bir şekilde bitmesi
The meeting turned out well
Toplantı iyi sonuçlandı
söndürmek
bir ışık kaynağını kapatmak
Please turn out the light before sleeping
Uyumadan önce lütfen ışığı söndür
toplanmak
bir olay için insanların bir araya gelmesi
Many people turned out for the protest
Protesto için birçok insan toplandı
gerçekleşmek
olayların belirli bir seyir izlemesi
The situation turned out quite complicated
Durum oldukça karmaşık bir şekilde gerçekleşti
anlaşılmak
bir şeyin aslında öyle olduğunun fark edilmesi
It turned out he was right all along
Onun başından beri haklı olduğu anlaşıldı
çıkmak
bir kişinin sonradan farklı bir karakterde görülmesi
The stranger turned out to be an old friend
Yabancı eski bir arkadaş çıktı
neticelenmek
bir durumun belli bir şekilde bitişe ulaşması
Their long search turned out in failure
Uzun aramaları başarısızlıkla neticelendi
koşmak
In sceneyürümekten daha hızlı hareket etmek
I run every morning
Her sabah koşarım
yönetmek
bir işin veya kurumun başında olmak
She runs a small business
Küçük bir işletme yönetiyor
sürmek
bir şeyin belirli bir süre devam etmesi
The play runs for two hours
Oyun iki saat sürüyor
iş adamı
In scenebir işletmeyi yöneten kişi
He is a successful businessman
O başarılı bir iş adamıdır
iş adamı
In sceneticari işlerle uğraşan erkek
He is a successful businessman
O başarılı bir iş adamı
iş adamı
iş dünyasında üst düzey pozisyonda çalışan erkek
The businessman leads his company
İş adamı şirketini yönetiyor
iş adamı
ticaretle uğraşan kişi
He is a successful businessman
O başarılı bir iş adamı
daha eski
In scenezaman açısından daha önceye ait olan
This house is older than mine
Bu ev benimkinden daha eski
daha yaşlı
yaşı daha büyük olan
She is older than me
O benden daha yaşlı
kıdemli
bir grupta daha uzun süredir bulunan
He is an older member
O daha kıdemli bir üye
daha yaşlı
yaşı diğerlerinden daha ileride olan
He is older than his brother
O kardeşinden daha yaşlı
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
barış
savaş veya çatışmanın olmadığı durum
We all want peace in the world
Hepimiz dünyada barış istiyoruz
sulh hakimi
küçük yasal meselelerle ilgilenen yerel görevli
The justice of the peace signed our papers
Sulh hakimi kağıtlarımızı imzaladı
konuşmak
In scenebiriyle sözlü olarak iletişim kurmak
I need to talk to you
Seninle konuşmam gerekiyor
konuşmak
biriyle sözlü iletişim kurmak
I need to talk to you
Seninle konuşmam lazım
görüşmek
biriyle bir meseleyi konuşmak
I want to talk to the manager
Müdürle görüşmek istiyorum
sohbet etmek
biriyle keyifli bir şekilde konuşmak
We like to talk to our friends
Arkadaşlarımızla sohbet etmeyi severiz
dertleşmek
biriyle samimi şekilde konuşmak
I want to talk to my sister
Kız kardeşimle dertleşmek istiyorum
kız çocuk
In scenegenç bir dişi kişi
The girl is playing
Kız çocuk oynuyor
kız
In scenedişi bir insan
She is a smart girl
O zeki bir kız
kız
kadınlar için kullanılan samimi ifade
I am with the girls
Kızlarla beraberim
bagaj
In sceneseyahat için kullanılan bavul ve çantalar
Where can I leave my baggage
Bagajımı nereye bırakabilirim
duygusal yük
kişinin şu anını etkileyen geçmiş problemleri
He has a lot of emotional baggage
Onun çok fazla duygusal yükü var
bilet
In scenebir yere girmek veya seyahat etmek için kullanılan belge
I bought a movie ticket
Bir sinema bileti aldım
trafik cezası
trafik kurallarını ihlal ettiğiniz için verilen ceza makbuzu
He got a parking ticket
Park cezası yedi
giriş bileti
bir yere girmeye izin veren belge
I bought a ticket for the concert
Konser için bilet aldım
seyahat bileti
ulaşım aracına binmeyi sağlayan belge
I need to buy my train ticket
Tren biletimi almam gerekiyor
efsanevi
In sceneçok ünlü ve hakkında çok konuşulan
He is a legendary guitar player
O efsanevi bir gitaristtir
ne
In sceneöfke veya şaşkınlık belirtmek için kullanılan vurgu
What the hell is happening
Ne halt oluyor burada
hiç
In sceneherhangi bir zamanda
Have you ever been to Rome
Hiç Roma'ya gittin mi
çok
bir ifadeyi güçlendirmek için kullanılan kelime
It was ever so cold
Hava çok soğuktu
daima
her zaman
He is ever loyal to his duty
O görevine her zaman sadıktır
hiçbir zaman
hiçbir vakitte
I will not ever go back
Hiçbir zaman geri dönmeyeceğim
o zamandan beri
geçmiş bir zamandan bugüne kadar
I have loved it ever since
O zamandan beri bunu seviyorum
sırt
In sceneinsan vücudunun arka kısmı
My back hurts
Sırtım ağrıyor
geri
In sceneönceki yere veya konuma dönmek
Please come back
Lütfen geri gel
desteklemek
birini veya bir şeyi desteklemek
I will back you up
Seni destekleyeceğim
geri dönmek
birinin mesajına yanıt vermek
I will write back soon
Yakında geri döneceğim
uğramak
In scenebirinin evine veya bulunduğu yere gitmek
Do you want to come over tonight?
Bu akşam uğramak ister misin?
etkisine almak
birinin duygu veya davranışlarını aniden değiştirmek
I do not know what came over her
Ona ne olduğunu bilmiyorum
aniden hissetmek
ani bir fiziksel veya duygusal durum yaşamak
I came over faint in the heat
Sıcaktan aniden başım döndü
gibi görünmek
başkalarına belirli bir izlenim vermek
She comes over as a very kind person
Çok kibar biri gibi görünüyor
uğramak
bir yere veya birinin evine gelmek
Why don't you come over to my place tonight
Neden bu akşam bana uğramıyorsun
yaklaşmak
birine veya bir şeye doğru hareket etmek
He came over when I called
Seslendiğimde bana doğru geldi
uğramak
bir yeri ziyaret etmek
Come over to my place later
Daha sonra bize uğra
yanına gelmek
birinin bulunduğu yere ilerlemek
Please come over and sit here
Lütfen buraya yanıma gel ve otur
müdavim
In scenebir yere sık giden kişi
He is a regular at this cafe
O bu kafenin müdavimidir
normal
In scenealışılmış veya tipik
It was just a regular day
Sadece normal bir gündü
düzenli
sık sık veya belirli zamanlarda olan
I exercise on a regular basis
Düzenli olarak egzersiz yaparım
sıradan
her zamanki gibi olan
This is a regular day
Bu sıradan bir gün
normal
her zamanki gibi olan veya standart
He has a regular job
Onun normal bir işi var
düzenli
belirli aralıklarla tekrarlanan veya standart olan
The bus arrives at regular intervals
Otobüs düzenli aralıklarla gelir
gevşemek
In scenegerginliği azaltmak
I like to relax on weekends
Hafta sonları gevşemeyi severim
rahatlamak
sakinleşmek ve gerginliği azaltmak
I need to relax
Rahatlamam gerekiyor
rahatlamak
sakinleşmek ve daha az gergin hissetmek
I need to relax after a long day
Uzun bir günden sonra rahatlamam gerekiyor
esnetmek
bir kuralı veya gerekliliği daha az katı hale getirmek
The school decided to relax the rules
Okul kuralları esnetmeye karar verdi
fısıldamak
In sceneçok alçak sesle konuşmak
She is whispering
O fısıldıyor
fısıltı
konuşurken çıkarılan çok sessiz ses
I heard quiet whispering in the room
Odada kısık bir fısıltı duydum
fısıltı
gizli veya sessiz bir haber
There were whisperings about the plan
Plan hakkında fısıltılar vardı
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
aynı
In scenefarklı olmayan
We have the same car
Bizim arabalarımız aynı
aynı
daha önce sözü edilenin tıpkısı
I saw the same man yesterday
Dün aynı adamı gördüm
uçmak
In scenehavada hareket etmek
Birds fly in the sky
Kuşlar gökyüzünde uçar
fermuar
pantolonların önündeki kapama kısmı
His fly is open
Fermuarı açık
sinek
iki kanatlı küçük uçan böcek
A fly is in the room
Odada bir sinek var
tutmak
kabul görmek veya başarılı olmak
That idea will not fly
Bu fikir tutmayacak
sonraki
In sceneşu anki veya mevcut olandan sonra gelen
See you next week
Gelecek hafta görüşürüz
yandaki
bir şeye çok yakın veya onun yanında olan
She sat in the next seat
O yandaki koltukta oturdu
şafak
In scenegüneşin sabah ilk göründüğü zaman
I wake up at dawn
Şafakta uyanırım
konuşma
In scenebir topluluğa yapılan resmi hitap
He gave a great speech
Harika bir konuşma yaptı
konuşma
konuşma eylemi
Speech is a basic human ability
Konuşma temel bir insan yeteneğidir
konuşma
bir topluluğa hitaben yapılan resmi konuşma
The politician gave a short speech
Politikacı kısa bir konuşma yaptı
yol açmak
In scenebir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
vermek
In scenebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
olay yeri
In scenebir olayın gerçekleştiği yer
Police arrived at the scene
Polis olay yerine ulaştı
sahne
bir film veya oyunun bir bölümü
This is my favorite scene in the movie
Bu filmdeki en sevdiğim sahne bu
rezalet
toplum içinde gösterilen öfkeli davranış
Please do not make a scene
Lütfen rezalet çıkarma
çevre
kişinin ilgi duyduğu sosyal ortam veya grup
She is part of the local art scene
O yerel sanat çevresinin bir parçası
sahne
bir oyun, film veya hikayenin bir bölümü
The first scene of the movie was sad
Filmin ilk sahnesi üzücüydü
hâlâ
In sceneşimdiye kadar veya şu an devam eden
I am still waiting
Hâlâ bekliyorum
hareketsiz
hareket etmeyen
Stand still
Hareketsiz dur
yine de
söylenenlere rağmen
It was raining, but he still went out
Yağmur yağıyordu ama yine de dışarı çıktı
ölmek
In sceneyaşamın kalıcı olarak sona ermesi
Everyone will die one day
Herkes bir gün ölecek
zar
oyunlarda kullanılan üzerinde sayılar olan küçük küp
Roll the die
Zarı at
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am dying for a coffee
Bir kahve için can atıyorum
ölmek üzere
ölüme çok yakın olmak
The plant is going to die soon
Bitki yakında ölmek üzere
çok istemek
bir şeyi yapmayı çok arzulamak
I am dying to see the show
Gösteriyi görmeyi çok istiyorum
tecrübesiz kişi
belirli bir aktiviteyi daha önce hiç yapmamış kimse
He is still a die here
O burada hala tecrübesiz biri
ölmek
yaşamın sona ermesi
The old tree died yesterday
Yaşlı ağaç dün öldü
bozulmak
çalışmayı veya işlemeyi bırakmak
My laptop died suddenly
Dizüstü bilgisayarım aniden bozuldu
cesaret etmek
In scenebir şeyi yapmaya cesareti olmak
He didn't dare to jump
Atlamaya cesaret edemedi
meydan okuma
cesaret göstermek için yapılan riskli eylem
I accepted the dare
Meydan okumayı kabul ettim
cesaret etmek
risk almaya veya yeni şeyler denemeye istekli olmak
She dared to sing on the stage
O sahnede şarkı söylemeye cesaret etti
sonraki
In scenebir şeyden sonra gelen
Subsequent events were surprising
Sonraki olaylar şaşırtıcıydı
tahmin etmek
In scenekesin bilgi sahibi olmadan bir fikir yürütmek
I guess that he is at home
Onun evde olduğunu tahmin ediyorum
tahmin
emin olmadan doğru olduğunu düşündüğünüz bir fikir
It was just a guess
Sadece bir tahmindi
tahmin etmek
emin olmadan bir fikir oluşturmak
Can you guess my age
Yaşımı tahmin edebilir misin
tahmin
kesin olarak bilmeden bir cevap verme çabası
I made a guess about the answer
Cevap hakkında bir tahminde bulundum
tahmin
tam olarak emin olmadan doğru olduğunu düşündüğünüz fikir
My guess was wrong
Tahminim yanlıştı
oturmak
In scenebir yüzeyin üzerinde, ağırlığını vererek durmak
Please sit on the chair
Lütfen sandalyeye otur
bekletmek
bir konuda karar vermeyi ertelemek
They are sitting on my application
Başvurumu bekletiyorlar
oturmak
sandalye veya benzeri bir desteğin üzerine yerleşmek
Please sit on this chair
Lütfen bu sandalyeye otur
üye olmak
bir kurul veya komitede görev yapmak
She sits on the school board
Okul yönetim kurulunda üye olarak görev yapıyor
bekletmek
bir işi yapmayı veya karara bağlamayı ertelemek
The manager is sitting on the report
Müdür raporu bekletiyor
üzerine oturmak
bir şeyin veya birinin üzerinde oturur pozisyonda olmak
Please sit on the chair
Lütfen sandalyeye otur
üzerinde durmak
bir yüzeyin üzerinde durur pozisyonda olmak
The book sits on the table
Kitap masanın üzerinde duruyor
üyesi olmak
bir grubun veya komitenin parçası olmak
She sits on the committee
O komitenin bir üyesidir
üzerinde yer almak
bir şeyin üzerinde yerleşmiş durumda olmak
The vase sits on the shelf
Vazo rafta yer alıyor
üzerinde oturmak
vücudunun bir yüzey üzerinde desteklenmesi
They sit on the grass
Onlar çimlerin üzerinde oturuyorlar
elinde tutmak
bir şeyi kullanmadan elinde bulundurmak
They sit on the offer
Teklifi ellerinde tutuyorlar
oturmak
bir yüzey üzerinde oturur pozisyonda bulunmak
I sit on the sofa
Kanepede oturuyorum
dinlenmek
bir şeyin üzerinde oturarak dinlenmek
You can sit on the rock
Kayaya oturup dinlenebilirsin
üzerinde dinlenmek
bir yüzeyin üzerinde oturarak durmak
They sit on the log
Kütüğün üzerinde dinleniyorlar
üzerinde bulunmak
bir şeyin tepesinde oturur durumda olmak
He sits on the wall
O duvarın üzerinde oturuyor
çocuk
In scenegenç bir kişi
The kid is playing
Çocuk oyun oynuyor
şaka yapmak
In sceneciddi olmayan bir şey söylemek
I am just kidding
Sadece şaka yapıyorum
geri çekilmek
In scenebir durumdan uzaklaşmak veya müdahale etmeyi bırakmak
Please back off now
Lütfen şimdi geri çekil
hız kesmek
bir şeyin miktarını veya yoğunluğunu azaltmak
You should back off on your work
İş temponu biraz düşürmelisin
uzaklaşmak
birinden uzaklaşmak veya rahatsız edici davranışı bırakmak
He told the bully to back off
Zorbalık yapan kişiye uzaklaşmasını söyledi
geri çekilmek
birini tehdit etmeyi veya ona yaklaşmayı bırakmak
He told the aggressive man to back off
Agresif adama geri çekilmesini söyledi
binmek
In scenebir taşıta binmek
Get on the bus
Otobüse bin
telefona geçmek
telefonla görüşme yapmak
Get on the phone
Telefona geç
azarlamak
birinin davranışı hakkında şikayet etmek
Stop getting on at me
Beni azarlamayı bırak
idare etmek
bir durumla başa çıkmak
How are you getting on
Nasıl idare ediyorsun
yaşlanmak
ilerleyen yaşta olmak
He is getting on in years
O yaşlanıyor
sinirini bozmak
birini rahatsız etmek
You are getting on my nerves
Sinirlerimi bozuyorsun
binmek
bir otobüs trene veya uçağa girmek
I will get on the bus
Otobüse bineceğim
ilerlemek
bir işi başarmak veya yol katetmek
How are you getting on with your work
İşinle ilgili nasıl ilerliyorsun
anlaşmak
biriyle arkadaşça bir ilişkiye sahip olmak
They get on well with each other
Birbirleriyle iyi anlaşıyorlar
iyi anlaşmak
biriyle dostça veya uyumlu bir ilişkiye sahip olmak
I get on well with my sister
Kız kardeşimle iyi anlaşırım
zaman
In sceneolayların gerçekleştiği ölçülebilir süre
I need more time
Daha fazla zamana ihtiyacım var
an
In scenebir şeyin gerçekleştiği nokta
At that time I was tired
O an yorgundum
vakit
belirli bir deneyim veya yaşam tarzı
We had a great time
Harika vakit geçirdik
kalan süre
başka her şey gittikten sonra geriye kalan vakit
We have very little time left
Çok az zamanımız kaldı
kalabalık
In scenebirlikte bulunan çok sayıda insan
There is a large crowd at the concert
Konserde büyük bir kalabalık var
kalabalık
bir araya gelmiş çok sayıda insan
The crowd cheered for the team
Kalabalık takım için tezahürat yaptı
sıkıştırmak
dar bir alana sığdırmaya çalışmak
Do not crowd the passengers in the elevator
Asansördeki yolcuları sıkıştırmayın
neredeyse
In scenetam olarak değil ama çok yakın
I almost missed the bus
Neredeyse otobüsü kaçırıyordum
eskiden yapmak
In scenegeçmişte düzenli olarak yapılan ama artık yapılmayan eylemler için kullanılır
I used to swim every day
Eskiden her gün yüzerdim
alışkın
bir durumu önceden deneyimlediği için ona aşina olma
I am used to the cold weather
Soğuk havaya alışkınım
alışkın olmak
bir şeyi sık sık yaptığın için ona alışmış olmak
I am used to waking up early
Erken uyanmaya alışkınım
aşina olmak
bir şeyi önceden bildiğin için ona yabancılık çekmemek
I am familiar with these rules
Bu kurallara aşinayım
düşürmek
In scenemiktarını veya seviyesini azaltmak
Lower the price
Fiyatı düşürün
daha düşük
daha az yüksek olan
This is a lower price
Bu daha düşük bir fiyat
indirmek
bir şeyi daha alçak bir konuma getirmek
Please lower the flag
Lütfen bayrağı indirin
kısmak
bir sesin seviyesini azaltmak
Please lower the volume
Lütfen sesi kıs
alçaltmak
bir şeyi daha az yüksek bir seviyeye getirmek
Please lower the flag
Lütfen bayrağı alçaltın
kısmak
bir sesin seviyesini azaltmak
Please lower the music
Lütfen müziğin sesini kısın
sesi azaltmak
bir sesin şiddetini düşürmek
Can you lower the volume
Ses seviyesini azaltabilir misin
daha alçak
daha az yükseklikte olan
He lives on a lower floor
O daha alçak bir katta yaşıyor
düşük
miktar veya seviye bakımından yüksek olmayan
Prices are lower today
Fiyatlar bugün daha düşük
kısık
yüksek olmayan ses
Speak in a lower voice
Daha kısık bir sesle konuş
yolcu
In scenebir araçla seyahat eden kişi
The passenger is waiting
Yolcu bekliyor
nişanlı
In sceneevlenmek üzere söz vermiş
They are engaged
Onlar nişanlı
dahil etmek
birini bir şeye katmak veya ilgilendirmek
We need to engage the local community
Yerel topluluğu dahil etmemiz gerekiyor
çalıştırmak
bir makineyi veya sistemi çalışır duruma getirmek
You need to engage the machine
Makineyi çalıştırman gerekiyor
tutmak
birine bir işi yapması için ödeme yapmak
They engaged a private tutor
Özel bir öğretmen tuttular
enayi
In scenekolayca kandırılabilen kişi
Don't be such a sucker
Bu kadar enayi olma
iglo
In scenekar ve buzdan yapılmış küçük ev
They built an igloo
Bir iglo inşa ettiler
hey
In scenedikkat çekmek veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Hey, look at this!
Hey, şuna bak!
iyi
In sceneyeterince iyi veya tatmin edici
I feel fine today
Bugün iyi hissediyorum
para cezası
bir kural veya yasayı çiğnediğiniz için ödemeniz gereken para
He paid a fine for parking
Park ettiği için para cezası ödedi
ince
kalın olmayan
The pen has a fine tip
Kalemin ince bir ucu var
iyi
sağlığı yerinde veya zarar görmemiş olan
I am feeling fine today
Bugün kendimi iyi hissediyorum
iyi
yeterince iyi veya tatmin edici
The weather is fine today
Bugün hava iyi
kabul edilebilir
yeterli veya uygun
This plan is fine with me
Bu plan benim için kabul edilebilir
kaliteli
çok iyi nitelikli
This is a fine cloth
Bu kaliteli bir kumaş
üstün
çok yüksek nitelikte
They have fine taste in art
Sanat konusunda üstün bir zevkleri var
sağlıklı
iyi bir sağlık veya durum içinde
I am fine thank you
İyiyim teşekkür ederim
ceza
ceza olarak ödenmesi gereken para
He had to pay a fine
Bir ceza ödemek zorunda kaldı
ince yazılı
bir belgede küçük puntoyla yazılanlar
Read the fine print carefully
İnce yazıları dikkatlice oku
seçkin
çok yüksek kalitede
A fine specimen of the plant
Bitkinin seçkin bir örneği
zinde
iyi bir sağlık durumu içinde
She is feeling fine today
Bugün kendini zinde hissediyor
varmak
In scenebir yere ulaşmak
When did you get home?
Eve ne zaman vardın?
olmak
In scenebelirli bir duruma gelmek
It is getting cold
Hava soğuyor
almak
In scenebir şeyi elde etmek
I got a letter today
Bugün bir mektup aldım
anlamak
In scenebir şeyi kavramak
I don't get it
Bunu anlamıyorum
tıklamayı bırakmak
In scenebir bilgisayar faresindeki düğmeye basmayı bırakmak
Unclick the button to drop the file
Dosyayı bırakmak için düğmeye tıklamayı bırakın
empresyonist
In sceneışığı ve duyguyu ön plana çıkaran bir sanat tarzı
He is an impressionist painter
O, empresyonist bir ressamdır
kalça
In scenevücudun üzerine oturulan kısmı
He fell on his backside
Kalçasının üzerine düştü
arka taraf
bir nesnenin ön olmayan diğer tarafı
Please write your name on the backside of the paper
Lütfen ismini kağıdın arka tarafına yaz
kapmak
In scenebir şeyi elinle hızla almak
She reached out to grab the bag
Çantayı kapmak için uzandı
çevrelemek
bir şeyi her taraftan sarmak
The walls grab the garden
Duvarlar bahçeyi çevreliyor
kapmak
hızlı bir hareketle bir şeyi almak
She grabbed her keys and left
Anahtarlarını kaptı ve gitti
koymak
In scenebir şeyi bir yere yerleştirmek
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
ifade etmek
bir şeyi belirli bir şekilde söylemek
How should I put this
Bunu nasıl ifade etmeliyim
sokmak
birini zor bir duruma düşürmek
The mistake put him in a difficult situation
Hata onu zor bir duruma soktu
yöneltmek
dikkat veya çabayı bir şey üzerine çevirmek
She put all her energy into the project
Tüm enerjisini projeye yöneltti
yanlış
In scenedoğru olmayan veya gerçek dışı
This statement is false
Bu ifade yanlıştır
sahte
gerçek olmayan
She used a false passport
Sahte bir pasaport kullandı
serbest bırakmak
In scenebir şeyi serbest bırakmak veya salıvermek
Please release the bird
Lütfen kuşu serbest bırakın
feragatname
resmi bir izin veya sorumluluktan kurtulma belgesi
Sign the release form
Feragatnameyi imzalayın
rahatlama
stres veya gerginlikten kurtulma hissi
Crying brought her a sense of release
Ağlamak ona bir rahatlama hissi getirdi
feragatname
bir haktan veya iddiadan vazgeçildiğini gösteren yasal belge
She signed a legal release
O yasal bir feragatname imzaladı
okyanus
In sceneçok büyük tuzlu su alanı
The ocean is very deep
Okyanus çok derindir
okyanus
çok geniş tuzlu su kütlesi
The ocean is very deep
Okyanus çok derindir
yanlış
In scenedoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
yanlış
uygun olmayan veya iyi bir eşleşme sağlamayan
This is the wrong key for the door
Bu kapı için yanlış anahtar
kötülük etmek
birine adil olmayan veya zarar verici şekilde davranmak
He wronged her by taking the money
Parayı alarak ona kötülük etti
yanlış
doğru olmayan bir biçimde
You answered the question wrong
Soruyu yanlış cevapladın
hata
doğru veya ahlaki olmayan eylem
It is a mistake to lie
Yalan söylemek bir hatadır
hatalı
doğru olmayan veya gerçeğe uymayan
That is the wrong answer
Bu hatalı bir cevap
ters
düzgün çalışmayan veya iyi gitmeyen
Something is wrong with the engine
Motorda bir terslik var
sorun
yolunda gitmeyen bir durum
Tell me what is wrong
Bana ne sorun olduğunu söyle
tamam
In scenekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
iyi
In sceneiyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
peki
In scenebir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
değerlendirmek
In scenebir şeyin kalitesini veya önemini belirlemek
We need to assess the situation
Durumu değerlendirmemiz gerekiyor
kavga
In sceneiki kişi arasındaki fiziksel veya sözlü çatışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
tarz
bir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
Her fight is very unique
Onun tarzı çok özgün
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
mücadele etmek
bir şeyi durdurmak veya engellemek için çok çabalamak
We must fight the disease
Hastalıkla mücadele etmeliyiz
tartışmak
biriyle öfkeli bir anlaşmazlık yaşamak
They often fight about money
Para konusunda sık sık tartışırlar
kavga
insanlar arasındaki öfkeli anlaşmazlık
I heard a fight in the street
Sokakta bir kavga duydum
savaşmak
bir kavgada veya savaşta yer almak
Soldiers fight to protect their country
Askerler ülkelerini korumak için savaşırlar
mücadele etmek
resmi bir yarışmaya veya kampanyaya katılmak
They will fight for the title
Unvan için mücadele edecekler
çabalamak
zor bir şeyi yapmak için büyük gayret göstermek
She had to fight to finish her work
İşi bitirmek için çabalaması gerekti
karşı koymak
bir şeyi durdurmak veya değiştirmek için çok uğraşmak
We must fight against climate change
İklim değişikliğine karşı koymalıyız
anlamak
In scenebir şeyin anlamını kavramak
I understand the lesson
Dersi anlıyorum
anlamak
ne demek olduğunu bilmek
I understand you
Seni anlıyorum
anlamak
bir durumun veya gerçeğin bilincine varmak
I understand the risks involved
İşin içindeki riskleri anlıyorum
kavramak
söylenen bir şeyi zihnen çözümlemek
I understood his instructions clearly
Talimatlarını net bir şekilde kavradım
yalamak
In scenedilini bir şeyin üzerinde gezdirmek
The dog licked my hand
Köpek elimi yaladı
yağcılık yapmak
birinden çıkar sağlamak için aşırı övgüde bulunmak
He tries to lick the boss for a promotion
Terfi almak için patrona yağcılık yapıyor
darbe
sert bir vuruş veya cezalandırma
He took a hard lick during the match
Maç sırasında sert bir darbe aldı
üstesinden gelmek
zor bir problemi çözmeyi başarmak
He finally licked the problem
Sonunda problemin üstesinden geldi
az bir miktar
bir şeyin çok küçük miktarı
She added a lick of paint to the wall
Duvara az bir miktar boya ekledi
müzikal motif
kısa ve basit bir müzik dizisi
The guitarist played a cool lick
Gitarist havalı bir müzikal motif çaldı
dilemek
In scenegerçekleşmesi zor veya imkansız olan bir şeyi istemek
I wish I could fly
Keşke uçabilsem
dilemek
birine iyi bir şeylerin olmasını temenni etmek
I wish you a happy birthday
Sana mutlu bir yaş dilerim
yer
In scenebelirli bir alan veya konum
This is a beautiful place
Burası güzel bir yer
yerleştirmek
In scenebir şeyi belirli bir konuma koymak
Please place the book on the table
Lütfen kitabı masanın üzerine koyun
gerçekleşmek
meydana gelmek veya vuku bulmak
The meeting will take place tomorrow
Toplantı yarın gerçekleşecek
tanımak
birini nereden tanıdığını hatırlamak
I know his face but I can't place him
Yüzünü hatırlıyorum ama onu çıkaramıyorum
fikir
In scenebir şey hakkındaki bilgi veya anlayış
I have no idea where he is
Onun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok
fikir
In scenezihindeki bir düşünce veya plan
That is a great idea
Bu harika bir fikir
özgürlük
In sceneözgür olma durumu
Everyone deserves liberty
Herkes özgürlüğü hak eder
ziyaret etmek
In scenebirini görmeye gitmek ve onunla vakit geçirmek
I will visit my grandmother
Babaannemi ziyaret edeceğim
ziyaret etmek
bir yere belirli bir süre kalmak için gitmek
I will visit my grandmother tomorrow
Yarın büyükannemi ziyaret edeceğim
musallat olmak
birine kötü bir durum veya sıkıntı vermek
The sickness visited the small town
Hastalık küçük kasabaya musallat oldu
ziyaret
birini veya bir yeri görmek için yapılan kısa gezi
This visit was very nice
Bu ziyaret çok güzeldi
ziyaret etmek
birini görmek için yanına gitmek
I will visit my friend today
Bugün arkadaşımı ziyaret edeceğim
tabii ki
In sceneonaylamak veya evet demek için kullanılır
Of course I will help you
Tabii ki sana yardım edeceğim
elbette
birini onaylamak veya beklendik bir durumu belirtmek için kullanılan ifade
Can you help me? Of course
Bana yardım edebilir misin? Elbette
beraberinde getirmek
In scenebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
getirmek
bir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
peşinden gelmek
birinin arkasından yakın bir şekilde yürümek
The dog likes to bring behind me
Köpek peşimden gelmeyi sever
yetiştirmek
bir çocuğu büyüyene kadar bakıp eğitmek
They brought up their children well
Çocuklarını iyi yetiştirdiler
getirmek
bir şeyi birine teslim etmek
Bring the book to me
Kitabı bana getir
vermek
bir şeyi elden birine sunmak
Bring me the pen
Kalemi bana ver
konuyu açmak
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
Do not bring this up
Konuyu açma
geri getirmek
birini veya bir şeyi eski yerine döndürmek
I will bring the book back
Kitabı geri getireceğim
götürmek
birini veya bir şeyi bir yere taşımak
Bring your sister to school
Kız kardeşini okula götür
ulaştırmak
bir şeyi hedeflenen yere iletmek
This road will bring you to town
Bu yol seni şehre ulaştıracak
vazgeçmek
In scenesahip olduğu bir şeyi bırakmak veya ondan feragat etmek
He gave up his seat
Koltuğunu verdi
pes etmek
denemeyi bırakmak veya teslim olmak
Don't give up now
Şimdi pes etme
bırakmak
bir şeyi yapmayı bırakmak
I want to give up smoking
Sigarayı bırakmak istiyorum
teslim etmek
birini yetkili birine vermek
He gave up his accomplice to the police
Suç ortağını polise teslim etti
gördü
In scenegözlerle algılamak
I saw a bird
Bir kuş gördüm
testereyle kesmek
dişli bir alet kullanarak kesmek
He sawed the wood
Odunu testereyle kesti
bahsi karşılamak
bir oyunda rakibin bahsine eşlik etmek
He saw the bet
Bahsi karşıladı
testere
kesmek için kullanılan dişli bıçaklı alet
Use the saw
Testereyi kullan
inşa etmek
In sceneparçaları bir araya getirerek bir şey yapmak
They build a new house
Yeni bir ev inşa ediyorlar
vücut yapısı
bir kişinin vücudunun şekli ve boyutu
He has a strong build
Güçlü bir vücut yapısı var
artmak
bir şeyin zamanla daha büyük veya güçlü hale gelmesi
The excitement began to build
Heyecan artmaya başladı
oluşturmak
zamanla bir şeyi meydana getirmek veya kurmak
We want to build a strong team
Güçlü bir ekip oluşturmak istiyoruz
şüpheli
In scenedürüst görünmeyen veya güvenilmez olan
That alley looks sketchy
O ara sokak tekinsiz görünüyor
ayrıntısız
yeterli detay içermeyen veya tam açıklanmamış
The witness gave a sketchy description
Tanık ayrıntısız bir tarif verdi
tükenmiş
In sceneçok yorgun veya enerjisi kalmamış
I am totally tapped out
Tamamen tükenmiş durumdayım
ev
In sceneyaşanılan yer
I am going home
Eve gidiyorum
yetişmek
In scenebir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yaptırmak
birine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
bir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yapmak
bir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
nişanlı
In sceneevleneceği kişi olan kadın
Her fiance is a doctor
Nişanlısı bir doktordur
nişanlı
evlenmek için sözleşmiş kişi
He introduced his fiance to the family
Nişanlısını aileyle tanıştırdı
nişanlı
evlenmek üzere nişanlanmış kadın
She is my fiance
O benim nişanlım
nişanlı
evlenmek üzere sözleşmiş kadın
She is my fiance
O benim nişanlım
nişanlı
evlenmek üzere sözleşmiş kadın
He is buying a ring for his fiancée
Nişanlısı için bir yüzük alıyor
asfalt
In sceneyollar veya havalimanları için zift ve taştan yapılan sert yüzey
The plane waited on the tarmac
Uçak asfaltta bekledi
çıkmak
In scenebir yerden dışarı çıkmak veya ayrılmak
Get out of the car
Arabadan çık
çıkarmak
bir şeyi üretmek veya yayınlamak
They get out a new magazine
Yeni bir dergi çıkarıyorlar
çıkarmak
bir şeyi bir yerin içinden almak
Get the key out of the lock
Anahtarı kilitten çıkar
söyleyebilmek
bir şeyi güçlükle söylemek
She could not get the words out
Kelimeleri söyleyemedi
duyulmak
birçok kişi tarafından öğrenilir hale gelmek
The news will get out eventually
Haber sonunda duyulacak
kaytarmak
istenmeyen bir işi yapmaktan kaçınmak
He tried to get out of cleaning his room
Odasını temizlemekten kaytarmaya çalıştı
çıkmak
bir yerden ayrılmak
Please get out of the house immediately
Lütfen derhal evden çıkın
yayılmak
bir haberin veya bilginin pek çok kişi tarafından duyulması
The news will get out eventually
Haber sonunda yayılacak
kurtulmak
bir durumdan kaçıp gitmek
He wants to get out of this bad situation
Bu kötü durumdan kurtulmak istiyor
çıkmak
bir yerden veya binadan ayrılmak
You should get out of the house
Evden çıkmalısın
dışarı çıkmak
sosyal aktiviteler için evden ayrılmak
We need to get out more
Daha fazla dışarı çıkmalıyız
yayımlamak
basılı bir eseri üretmek ve piyasaya sürmek
They will get out a new magazine soon
Yakında yeni bir dergi yayımlayacaklar
dışa vurmak
bir duygu veya hissi açığa çıkarmak
You should get out your anger
Öfkeni dışa vurmalısın
çıkarmak
bir şeyi bulunduğu bir yerden almak
Please get out your book
Lütfen kitabını çıkar
her zaman
In sceneher zaman, her seferinde
I always wake up early
Her zaman erken uyanırım
taksi
In sceneücret ödeyerek bindiğiniz araç
I called a cab
Bir taksi çağırdım
kiralık araç
kiralık olan taksi veya araç
He is a cab driver
O bir taksi şoförü
kırmızı şarap
cabernet sauvignon üzümünden yapılan şarap çeşidi
We had a glass of cab
Bir kadeh kırmızı şarap içtik
herhangi bir şey
In sceneherhangi bir nesne veya madde
I can eat anything
Herhangi bir şeyi yiyebilirim
hiçbir şey
herhangi bir nesne veya madde
I don't have anything
Hiçbir şeyim yok