

How I Met Your Mother — Season 1 Episode 16
Words & meanings
525 words
CEFR level
affedersiniz
In sceneözür dilemek veya birinin dikkatini çekmek için kullanılan nazik bir ifade
Excuse me, where is the station?
Affedersiniz, istasyon nerede?
affedersiniz
birinin dikkatini çekmek veya küçük bir hata için özür dilemek amacıyla kullanılan ifade
Excuse me can you help me
Affedersiniz bana yardım edebilir misiniz
pardon
duyulmayan veya anlaşılmayan bir şeyi tekrar ettirmek için kullanılan ifade
Excuse me could you say that again
Pardon bunu tekrar söyleyebilir misiniz
affedersiniz
birinin dikkatini çekmek için kullanılan ifade
Excuse me could you help me find the station
Affedersiniz istasyonu bulmama yardım edebilir misiniz
pardon
küçük bir hata yapıldığında nazikçe özür dilemek için söylenen söz
Oh pardon I did not mean to bump into you
Ah pardon size çarpmak istemedim
yeni konuya geçmek
In scenebaşka bir konuya geçmek
Let's move on to the next topic
Hadi bir sonraki konuya geçelim
devam etmek
bir sonraki şeye geçmek
It is time to move on
Devam etme zamanı geldi
ayrılmak
bulunulan yerden başka bir yere gitmek
It is time for us to move on
Bizim için ayrılma zamanı geldi
atlatmak
geçmişteki kötü bir olayın etkisinden kurtulup hayatına devam etmek
She is ready to move on after the breakup
Ayrılıktan sonra hayatına devam etmeye hazır
geçmek
bir konuyu veya işi bırakıp diğerine başlamak
Let us move on to the next topic
Hadi bir sonraki konuya geçelim
ilerlemek
zor bir deneyimden sonra yeni bir şeye başlamak
It is time to move on to new tasks
Yeni görevlere geçmenin zamanı geldi
atlatmak
zor veya üzücü bir durumdan sonra kendini iyi hissetmeye başlamak
She finally moved on from the breakup
Sonunda ayrılığı atlattı
yeni bir sayfa açmak
zor bir olaydan sonra hayatın yeni bir evresine geçmek
He decided to move on after the tragedy
Trajediden sonra yeni bir sayfa açmaya karar verdi
indirmek
In scenebir şeyin değerini veya miktarını azaltmak
They knocked ten dollars off
Fiyattan on dolar indirdiler
vurmak
bir şeye, örneğin kapıya vurmak
Knock on the door
Kapıyı çal
hamile bırakmak
bir kadının gebe kalmasına neden olmak
He knocked her up
Onu hamile bıraktı
etkilemek
birini derin bir şekilde hayran bırakmak
Her performance knocked them out
Performansı onları çok etkiledi
kapıyı çalmak
birinin dikkatini çekmek veya içeri girmek için kapıya vurmak
Please knock before you come in
İçeri girmeden önce lütfen kapıyı çalın
erken
In scenebeklenen zamandan önce
I woke up early
Erken uyandım
erken
beklenen zamandan önce
I arrived early for the meeting
Toplantıya erken vardım
erken
bir zaman diliminin başlangıcına yakın
I woke up early today
Bugün erkenden uyandım
erken
şimdiki zamandan önceki bir vakitte
We arrived early
Erken geldik
erken
beklenenden daha önce gerçekleşen
I arrived early today
Bugün erken geldim
vaktinden önce
belirlenen zamandan daha önce gerçekleşen
The train arrived early
Tren vaktinden önce geldi
erken
alışılmış zamandan daha önce yapılan
We started work early
İşe erken başladık
ilk
başlangıç dönemine ait olan
These are early civilizations
Bunlar ilk medeniyetlerdir
erkenden
planlanan zamandan daha önce
You should leave early
Erkenden çıkmalısın
pişirme
In sceneyiyecekleri ısı kullanarak pişirme etkinliği
I love baking cakes
Kek pişirmeyi severim
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşabilmek
konuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
konuşma
bir konu üzerine yapılan resmi sözlü sunum
She gave a short talk about history
Tarih hakkında kısa bir konuşma yaptı
konuşmak
bir konu hakkında karşılıklı konuşmak
They need to talk about their plans
Planları hakkında konuşmaları gerekiyor
garip görünümlü
In scenegörünüşü alışılmadık veya şaşırtıcı olan
He has a strange looking hat
Garip görünümlü bir şapkası var
tuhaf görünümlü
görünüşü alışılmadık veya şaşırtıcı olan
This is a strange-looking flower
Bu tuhaf görünümlü bir çiçek
kurmak
In scenebir şeyi belirli bir konuma yerleştirmek
I will set up the table
Masayı kuracağım
kurmak
bir işletme veya sistemi başlatmak
She set up a new company
Yeni bir şirket kurdu
tuzak kurmak
birini suçlu göstermek için plan yapmak
They set him up
Ona tuzak kurdular
ayarlamak
bir durumun meydana gelmesini sağlamak
He set up a meeting for tomorrow
Yarın için bir toplantı ayarladı
kurmak
bir şeyi kullanıma hazır hale getirmek
I will set up the computer
Bilgisayarı kuracağım
ayarlamak
birine bir şey sağlamak veya birini biriyle tanıştırmak
We set up a meeting for them
Onlar için bir toplantı ayarladık
kurulum
bir sistemin veya ekipmanın düzenlenme biçimi
The computer set-up is very simple
Bilgisayar kurulumu çok basit
kumpas
birini suçlu göstermek için tasarlanan hileli plan
He realized that the arrest was a set-up
Tutuklanmanın bir kumpas olduğunu anladı
kumpas kurmak
birini masum olduğu halde suçlu gibi göstermek
He was set up by his enemy
Düşmanı ona kumpas kurdu
desteklemek
birinin iyi yaşaması için gerekli olanı vermek
His parents set him up with enough money
Ailesi onu yeterli parayla destekledi
tanıştırmak
iki kişiyi romantik bir buluşma için bir araya getirmek
My friend set me up on a date
Arkadaşım beni bir randevu için tanıştırdı
kurmak
bir şeyi düzenlemek veya yerine koymak
They set up a new company
Yeni bir şirket kurdular
ayarlamak
bir şeyi kullanıma hazır hale getirmek
Please set up the new printer
Lütfen yeni yazıcıyı ayarlayın
hazırlamak
bir şeyin gerçekleşmesi için düzenlemeler yapmak
We set up a meeting for tomorrow
Yarın için bir toplantı hazırladık
hazırlanmış
bir şey için düzenlenmiş veya hazır hale getirilmiş
The room is all set up
Oda tamamen hazırlanmış
hazır
bir şeye hazırlıklı olmak
I am all set up for the test
Sınav için tamamen hazırım
kız çocuk
In scenegenç bir dişi kişi
The girl is playing
Kız çocuk oynuyor
kız
In scenedişi bir insan
She is a smart girl
O zeki bir kız
kız
kadınlar için kullanılan samimi ifade
I am with the girls
Kızlarla beraberim
hayran
In scenebirini veya bir şeyi çok seven kişi
He is a big fan of jazz
O, cazın büyük bir hayranıdır
vantilatör
havayı hareket ettiren kanatlı makine
Turn on the fan
Vantilatörü aç
yellemek
hava akımı oluşturmak için sallamak
She fanned herself with a book
Kitapla kendini yelledi
hoşlanmayan kişi
birinden veya bir şeyden hoşlanmayan kimse
He is a fan of no one here
Buradaki kimseden hoşlanmıyor
para
In scenebir şeyler satın almak için kullanılan madeni veya kağıt ödeme araçları
I have some money
Biraz param var
berbat etmek
In scenebir şeyi yanlış yapmak veya kötü yapmak
I really screwed up the interview
Mülakatı gerçekten berbat ettim
bozmak
bir şeylerin yanlış gitmesine neden olmak
Don't screw up this chance
Bu şansı bozma
hata
bir hata sonucu oluşan sorun
It was a huge screw up
Bu büyük bir hataydı
mahvetmek
hata yaparak bir şeye zarar vermek
I screwed up the whole project
Tüm projeyi mahvettim
buruşturmak
bir şeyi bükerek veya sıkarak şeklini bozmak
He screwed up the piece of paper
Kağıdı buruşturdu
beceriksiz
sürekli hata yapan kimse
He is a total screw-up
O tam bir beceriksiz
mahvetmek
bir şeyi bozmak
The heavy rain screwed up the roof
Şiddetli yağmur çatıyı mahvetti
çuvallamak
bir işi yanlış yaparak hata yapmak
I screwed up the test
Testte çuvalladım
batırmak
bir durumu kötüye götürmek
I really screwed up the project
Projeyi gerçekten batırdım
insafsız
In sceneçok kaba veya nazik olmayan bir kişi
Stop being such a bastard
Bu kadar insafsız olmayı bırak
çalışkan kişi
çok sıkı ve yorulmadan çalışan kimse
He is a hard working bastard
O çok çalışkan biridir
evlilik dışı çocuk
evli olmayan ebeveynlerden dünyaya gelen çocuk
The child was born a bastard
Çocuk evlilik dışı doğmuştu
pislik
çok sevimsiz veya kötü niyetli kişi
He is a real bastard
O tam bir pislik
kişi
In sceneinsan olan varlık
He is a good person
O iyi bir kişidir
birey
tek bir kişiyi ifade eden terim
Every person is different
Her birey farklıdır
insan
genel anlamda insan türü
A person needs sleep
Bir insanın uykuya ihtiyacı vardır
şahıs
belirli bir kimse
I know that person
O şahsı tanıyorum
eyvah
In sceneşaşkınlık veya üzüntü belirten ifade
Oh dear, I forgot my keys
Eyvah, anahtarlarımı unuttum
sayın
In scenemektup veya e-posta başlangıcında kullanılan nezaket sözü
Dear Mr. Smith
Sayın Bay Smith
sevgili
sevilen veya değer verilen
My dear friend is coming
Sevgili arkadaşım geliyor
İrlandalı
In sceneİrlanda ülkesi ile ilgili olan
He is Irish
O, İrlandalıdır
İrlandaca
İrlanda'da konuşulan dil
He speaks Irish fluently
O akıcı bir şekilde İrlandaca konuşuyor
uzaklaşmak
In scenebir yerden veya durumdan uzaklaşmak
He decided to walk away
Uzaklaşmaya karar verdi
uzaklaşmak
bir durumdan veya ortamdan kaçınarak ayrılmak
It is better to walk away from an argument
Bir tartışmadan uzaklaşmak daha iyidir
uzaklaşmak
bir yerden veya durumdan ayrılmak
He walked away from the house
Evden uzaklaştı
paylaşmak
In scenebir şeyin bir kısmını başkalarına vermek
I share my toys
Oyuncaklarımı paylaşırım
pay
bir şeyin bir parçası veya bölümü
This is your share
Bu senin payın
paylaşmak
bir özelliği başkasıyla aynı şekilde taşımak
We share the same hobby
Aynı hobiyi paylaşıyoruz
ortak kullanmak
bir nesneyi başkalarıyla birlikte kullanmak
I share a room with him
Odamı onunla ortak kullanıyorum
paylaşmak
bir şeyi başkalarıyla kullanmak ya da onlara vermek
I will share my food with you
Yemeğimi seninle paylaşacağım
bölüşmek
bir şeyi parçalara ayırıp başkalarına vermek
We shared the cake equally
Pastayı eşit şekilde bölüştük
paylaştırmak
bir şeyi başkaları arasında dağıtmak
She shared the candy among the children
Şekeri çocuklar arasında paylaştırdı
fikir belirtmek
bir konu hakkındaki düşüncelerini söylemek
I would like to share my opinion
Fikrimi belirtmek istiyorum
hisse
bir şirketteki mülkiyet birimi
He owns a share in the company
Şirkette bir hissesi var
ortak kullanmak
bir şeyi aynı anda başkalarıyla kullanmak
We share a bedroom
Yatak odasını ortak kullanıyoruz
gücenme
In scenebirini kızdıran veya üzen durum
No offense intended
Seni gücendirmek istemedim
suç
yasa dışı bir eylem
It was a serious offense
Bu ciddi bir suçtu
saldırı
birine veya bir şeye saldırma eylemi
The army prepared a strong offense
Ordu güçlü bir saldırı hazırladı
yeterli olmak
bir ihtiyacı karşılayacak kadar uygun veya etkili olmak
This small amount will offense for the ticket
Bu küçük miktar bilet için yeterli olacaktır
cıvık
In scenefazla sıvıya sahip olan
The sauce is too runny
Sos çok cıvık
müzikal
In sceneşarkıların ve dansların yer aldığı tiyatro oyunu veya film
We went to see a musical
Bir müzikal izlemeye gittik
müzikal
müzikle ilgili veya müzikle bağlantılı
She has great musical talent
Harika bir müzikal yeteneği var
çoğunlukla
In scenebüyük ölçüde veya genel olarak
The students are mostly from Turkey
Öğrencilerin çoğu Türkiye'den
çoğunlukla
büyük oranda veya genellikle
It is mostly sunny today
Bugün hava çoğunlukla güneşli
ölçek
In scenebir şeyi sınıflandırmak veya ölçmek için kullanılan sistem
On a scale of one to ten
Bir ile on arası bir ölçekte
terazi
bir şeylerin ağırlığını ölçmek için kullanılan cihaz
Step on the scale
Teraziye çık
pul
balıkların derisini kaplayan küçük sert parçalar
The fish has shiny scales
Balığın parlak pulları var
tırmanmak
dik bir yere yukarı doğru çıkmak
The climber scaled the wall
Dağcı duvara tırmandı
ölçek
bir şeyin boyutu veya kapsamı
We need to understand the scale of this problem
Bu sorunun ölçeğini anlamamız gerekiyor
baskı
In scenetaleplerin neden olduğu stres veya endişe hissi
He is under a lot of pressure
Çok fazla baskı altında
basınç
bir şeye karşı uygulanan itme gücü
The water pressure is high
Su basıncı yüksek
baskı yapmak
birine bir şey yaptırmaya çalışmak
They pressured him to sign the paper
Kağıdı imzalaması için ona baskı yaptılar
çözmek
In scenedüşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure it out
Bunu çözemiyorum
rakam
bir sayıyı temsil eden sembol
The figure is written here
Rakam burada yazılı
şahsiyet
ünlü veya önemli bir kişi
He is a famous figure
O ünlü bir şahsiyettir
şekil
bir kişinin veya şeyin biçimi
It is a strange figure
Bu tuhaf bir şekil
sonuca varmak
üzerine düşünüp karar vermek
I figured that he was tired
Yorgun olduğu sonucuna vardım
tahmin etmek
bir şeyin olası olduğunu düşünmek
I figure he will be late
Sanırım o geç kalacak
biliyorsun
In scenedinleyicinin anlayıp anlamadığını kontrol etmek veya duraksamak için kullanılır
It is a bit expensive, you know
Biraz pahalı, biliyorsun
hani
konuşurken dikkat çekmek veya düşünürken kullanılan bir ifade
You know, I am not sure about this
Hani, bu konuda emin değilim
rastgele
In scenebelirgin bir plan veya düzen olmaksızın gerçekleşen
It was a random encounter
Rastgele bir karşılaşmaydı
rastgele
bir plan veya düzen olmaksızın gerçekleşen
I picked a random number
Rastgele bir sayı seçtim
yabancı
tanımadığınız kişi
A random messaged me
Bir yabancı bana mesaj attı
boyamak
In scenebir şeye renk vermek
She colors the picture
Resmi boyuyor
renk
In scenekırmızı veya mavi gibi renklerin adı
Red is my favorite color
Kırmızı benim en sevdiğim renktir
etkilemek
birinin bir şey hakkındaki düşünce veya duygularını biçimlendirmek
His past experiences colored his view
Geçmiş deneyimleri görüşünü etkiledi
mülakat
In scenesoru sormak için yapılan resmi görüşme
I have a job interview tomorrow
Yarın bir iş mülakatım var
mülakat yapmak
resmi bir görüşmede birine sorular sormak
They will interview the candidates today
Adaylarla bugün mülakat yapacaklar
-den yapılmış
In scenebir malzemeden veya kaynaktan üretilmiş
It is made out of wood
Bu ahşaptan yapılmış
dışarı
In sceneiçinden dışına doğru
He ran out of the house
Evden dışarı koştu
dışında
aynı seviye veya kategoride olmayan
This is out of my league
Bu benim ligimin dışında
bitmiş
bir şeyin artık kalmaması
We are out of milk
Sütümüz bitti
uzak
bir şeyden kaçınmak veya girmemek
Stay out of trouble
Beladan uzak dur
kalmadı
bir şeyin elinde tükenmiş olması
We are out of sugar
Şekerimiz kalmadı
-den yapılmış
bir şeyin imalatında kullanılan maddeyi belirtir
This table is made out of wood
Bu masa ahşaptan yapılmış
dışında
bir yerin veya durumun içinde olmayan
She stepped out of the room
O odadan dışarı çıktı
vazgeçirmek
birini bir şey yapmamaya ikna etmek
She talked him out of quitting
Onu işten ayrılmaktan vazgeçirdi
dışında
bir grubun veya kapsamın dışında olan
It is out of his control
Bu onun kontrolünün dışında
dışarı
bir yerin içinden dışına doğru hareket etmek
She ran out of the room
Odadan dışarı koştu
nedeniyle
bir şeyin sonucu olarak
I did it out of curiosity
Bunu meraktan yaptım
dışında
bir şeyin içinde olmamak
They left me out of the game
Beni oyunun dışında bıraktılar
kurtulmuş
bir durumdan kurtulmuş olmak
He is finally out of debt
Sonunda borçtan kurtuldu
içinden
bir bütünü oluşturan parçalardan biri
Two out of five students passed
Beş öğrenciden ikisi geçti
arasından
bir grubun içinden seçilmiş
Pick one out of many
Birçoğunun arasından bir tane seç
içeriden
kapalı bir yerin içinden dışarı çıkmak
Take the cake out of the oven
Keki fırından çıkar
çıkmak
bir yerden ayrılmak
Get out of here right now
Buradan hemen çık
üretilmiş
bir malzemeden yapılmış
The table is made out of wood
Masa ahşaptan yapılmış
içinde değil
bir yerin veya şeyin içinde bulunmamak
She is out of the office today
O bugün ofiste değil
dışarıda
bir şeyin sınırları dışında olmak
He is out of the building
O binanın dışında
çıkarmak
bir şeyi içinden almak
He took the keys out of his pocket
Anahtarları cebinden çıkardı
yerinden çıkarmak
bir şeyi olduğu yerden uzaklaştırmak
The book was taken out of the shelf
Kitap raftan çıkarıldı
bırakmak
bir şeyi yapmayı sona erdirmek
He got out of the habit
O bu alışkanlığı bıraktı
bitmiş
bir şeyin tükenmesi
We are out of milk
Sütümüz bitti
hasta
In scenekendini iyi hissetmeyen
I feel sick today
Bugün hasta hissediyorum
müthiş
çok iyi veya etkileyici argo
That car is sick
Bu araba müthiş
iğrenç
tiksinme duygusu uyandıran
This is a sick joke
Bu iğrenç bir şaka
aşağılık
bir kişi için kullanılan kaba ifade
You are a sick person
Sen aşağılık bir insansın
bıkkın
bir şeyden uzun süre maruz kaldığı için sıkılmış olma durumu
I am sick of this noise
Bu gürültüden bıktım
harika
komik veya zekice bir numara
That was a sick trick
Bu harika bir numaraydı
hacky sack
In sceneoyuncuların küçük bir torbayı havada tutmak için ayaklarıyla vurdukları oyun
They are playing hacky sack in the park
Parkta hacky sack oynuyorlar
fırsat bulmak
In scenebir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
fırsat bulmak
bir şeyi yapma şansına sahip olmak
I finally got to see the movie
Sonunda filmi görme fırsatı buldum
sinirini bozmak
birini sinirlendirmek veya üzmek
His comments really got to me
Yorumları gerçekten sinirimi bozdu
başlamak
bir işi yapmaya koyulmak
We need to get to work
İşe başlamamız gerekiyor
ilgili olmak
bir şeyle bağlantılı olmak
This point gets to the main issue
Bu nokta asıl sorunla ilgili
varmak
bir yere ulaşmak
We got to the hotel at noon
Otele öğlen vardık
gitmek
bir etkinliğe ulaşmak
I cannot get to the party today
Bugün partiye gidemiyorum
yapabilmek
bir şeyi yapma izni olmak
I get to stay up late tonight
Bu gece geç saatlere kadar oturabiliyorum
izinli olmak
bir şeyi yapmaya yetkili olmak
She gets to drive the car today
Bugün arabayı sürme izni var
başlamak
bir işe girişmek
We will get to the main topic soon
Ana konuya yakında başlayacağız
zorunda olmak
bir şeyi yapma mecburiyeti
I get to finish this task now
Bu görevi şimdi bitirmek zorundayım
fırsatı olmak
bir şeyi yapma şansı bulmak
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma fırsatın var
imkanı olmak
bir şeyi yapma olanağı
We get to visit them next week
Gelecek hafta onları ziyaret etme imkanımız var
yetkili olmak
yapma yetkisi bulunmak
You get to pick the winner
Kazananı seçme yetkin var
şansı olmak
bir şeyi yapma fırsatı
We get to win the prize
Ödülü kazanma şansımız var
olanağı olmak
yapma olanağına sahip olmak
They get to see the show
Gösteriyi izleme olanakları var
mecbur kalmak
yapma mecburiyetinde olmak
I get to pay for dinner
Akşam yemeğini ödemeye mecbur kalıyorum
etkilemek
birini duygu olarak sarsmak
His rude comments really get to me
Kaba yorumları beni gerçekten etkiliyor
başarmak
bir işi başarıyla tamamlamak
She got to finish the race
Yarışı bitirmeyi başardı
becermek
bir şeyi yapmayı başarmak
We finally got to see the view
Sonunda manzarayı görmeyi becerdik
gerek duymak
bir şeyi yapmaya ihtiyaç duymak
I get to ask him for help
Ondan yardım istemeye gerek duyuyorum
ihtiyaç duymak
yapma zorunluluğu hissetmek
You get to send these emails
Bu e-postaları göndermeye ihtiyaç duyuyorsun
ele almak
bir işe veya konuya başlamak
Let us get to the next point
Bir sonraki maddeyi ele almaya başlayalım
girişmek
bir faaliyete başlamak
I will get to cleaning later
Evi temizlemeye daha sonra girişeceğim
koyulmak
işe veya çalışmaya başlamak
We should get to working now
Şimdi çalışmaya koyulmalıyız
kusursuz
In scenehiçbir hatası veya kusuru olmayan
This diamond is perfect
Bu elmas kusursuz
mükemmel
bir amaç için tam olarak uygun olan
It is a perfect day for a walk
Yürüyüş için mükemmel bir gün
mükemmelleştirmek
bir şeyi kusursuz hale getirmek
She wants to perfect her skills
Becerilerini mükemmelleştirmek istiyor
tam puan
okul çalışması için verilen en yüksek not
She got a perfect on her history exam
Tarih sınavından tam puan aldı
bahane
bir hatayı açıklamak için öne sürülen neden
That is just a perfect for being late
Bu geç kalmak için sadece bir bahane
bilet
In scenebir yere girmek veya seyahat etmek için kullanılan belge
I bought a movie ticket
Bir sinema bileti aldım
trafik cezası
trafik kurallarını ihlal ettiğiniz için verilen ceza makbuzu
He got a parking ticket
Park cezası yedi
giriş bileti
bir yere girmeye izin veren belge
I bought a ticket for the concert
Konser için bilet aldım
seyahat bileti
ulaşım aracına binmeyi sağlayan belge
I need to buy my train ticket
Tren biletimi almam gerekiyor
mullet saç kesimi
In sceneüstü kısa arkası uzun saç modeli
He has a mullet
Onun mullet saç kesimi var
çabalamak
In scenehızlı ve enerjik bir şekilde çalışmak
You have to hustle to succeed
Başarmak için çabalaman gerekir
hustle dansı
yetmişlerde popüler olan hızlı bir disko dansı
She learned the hustle at the club
Kulüpte hustle dansını öğrendi
dolandırmak
hile yoluyla birinden para almak
He tried to hustle the stranger
Yabancıyı dolandırmaya çalıştı
acele ettirmek
birini iterek veya hızlandırarak bir yere gitmeye zorlamak
The police hustled the suspect into the car
Polis şüpheliyi hızla arabaya bindirdi
teşekkür
In sceneminnet veya şükran ifadesi
Many thanks for the help
Yardım için çok teşekkürler
teşekkür etmek
birine minnettarlığını bildirmek
I want to thank you
Sana teşekkür etmek istiyorum
herhangi biri
In sceneherhangi bir kişi
Can anyone help me?
Bana yardım edebilecek biri var mı?
ödemek
In scenebir şey için para vermek
I have to pay the bill
Faturayı ödemem gerekiyor
işe yaramak
iyi bir sonuç veya avantaj getirmek
Honesty will pay in the end
Dürüstlük sonunda işe yarayacak
göstermek
bir şeye dikkat veya saygı yöneltmek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
kazançlı olmak
zaman veya çaba harcamaya değmek
It pays to arrive on time
Zamanında gelmek kazançlıdır
ödemek
yapılan işin karşılığında para vermek
They pay the workers every week
İşçilere her hafta ödeme yaparlar
ücretli
yapılan iş karşılığında parası verilmiş
This is a paid position
Bu ücretli bir pozisyon
ücret
yapılan iş için verilen para
He received his pay yesterday
Ücretini dün aldı
dikkat etmek
birine veya bir şeye özen göstermek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
para kazanmak
yapılan iş karşılığında para elde etmek
This job pays well
Bu iş iyi para kazandırıyor
maaş
bir işte çalışmanın karşılığı olarak alınan para
My pay is deposited monthly
Maaşım her ay yatıyor
borcu ödemek
birine olan borcu geri vermek
I need to pay my credit card debt
Kredi kartı borcumu ödemem gerekiyor
cezasını çekmek
yapılan yanlışın kötü sonucunu yaşamak
You will pay for what you did
Yaptığının cezasını çekeceksin
dönem
In sceneokul yılının iki ana döneminden her biri
The first semester starts in September
İlk dönem Eylül'de başlar
dönem
okul veya üniversitede derslerin yapıldığı yılın bölümlerinden biri
My university semester starts in September.
Üniversite dönemim eylül ayında başlıyor.
yarıyıl
bir öğretim yılının yarısı
We have exams at the end of the semester.
Dönem sonunda sınavlarımız var.
kalite
In scenebir şeyin ne kadar iyi veya kötü olduğu
This is high quality work
Bu yüksek kaliteli bir iştir
vasıf
bir kişinin sahip olduğu özel özellik
He has leadership qualities
Onun liderlik vasıfları var
nitelik
bir kişiyi veya şeyi tanımlayan belirgin özellik
Patience is a good quality to have
Sabırlı olmak iyi bir niteliktir
yer
In scenebelirli bir alan veya konum
This is a beautiful place
Burası güzel bir yer
gerçekleşmek
meydana gelmek veya vuku bulmak
The meeting will take place tomorrow
Toplantı yarın gerçekleşecek
yerleştirmek
bir şeyi belirli bir konuma koymak
Please place the book on the table
Lütfen kitabı masanın üzerine koyun
tanımak
birini nereden tanıdığını hatırlamak
I know his face but I can't place him
Yüzünü hatırlıyorum ama onu çıkaramıyorum
ikinci ay dönümü
In sceneilişkide iki ayı doldurmayı kutlayan özel gün
We are celebrating our two month anniversary
İkinci ay dönümümüzü kutluyoruz
hoşça kal
In sceneayrılırken söylenen söz
He said goodbye to his friend
Arkadaşına hoşça kal dedi
kasaba
In sceneinsanların yaşadığı, çok sayıda evin ve binanın bulunduğu yer
I live in a small town
Küçük bir kasabada yaşıyorum
sırt
In sceneinsan vücudunun arka kısmı
My back hurts
Sırtım ağrıyor
geri
In sceneönceki yere veya konuma dönmek
Please come back
Lütfen geri gel
desteklemek
birini veya bir şeyi desteklemek
I will back you up
Seni destekleyeceğim
geri dönmek
birinin mesajına yanıt vermek
I will write back soon
Yakında geri döneceğim
alışveriş yapmak
In scenemağazalara gidip eşyalar almak
I like to shop for clothes
Kıyafet alışverişi yapmayı severim
dükkan
In scenebir şeyler satın alınan yer
This is a small shop
Bu küçük bir dükkan
bacak
In sceneyürümek için kullanılan vücut bölümü
My leg hurts
Bacağım ağrıyor
etap
uzun bir yolculuğun veya etkinliğin bir bölümü
This is the final leg of the trip
Bu yolculuğun son etabı
bile
In sceneşaşırtıcı veya uç bir durumu belirtmek için kullanılır
He didn't even say hello
Merhaba bile demedi
ödeşmiş
iki taraf arasında borç veya avantaj bulunmaması durumu
Now we are even
Şimdi ödeştik
çabalamak
bir şeyi başarmak için gayret göstermek
You should even to reach your goal
Hedefine ulaşmak için çabalamalısın
çift
ikiye tam bölünebilen sayı
Four is an even number
Dört çift bir sayıdır
zaman
In sceneolayların gerçekleştiği ölçülebilir süre
I need more time
Daha fazla zamana ihtiyacım var
an
In scenebir şeyin gerçekleştiği nokta
At that time I was tired
O an yorgundum
vakit
belirli bir deneyim veya yaşam tarzı
We had a great time
Harika vakit geçirdik
kalan süre
başka her şey gittikten sonra geriye kalan vakit
We have very little time left
Çok az zamanımız kaldı
donat
In sceneortasında delik olan tatlı kızarmış kek
I love eating donuts
Donat yemeyi severim
uzak mesafe
In sceneuzak bir yerdeki biriyle iletişim kurmak
I made a long distance call
Uzak mesafe araması yaptım
uzak mesafe ilişkisi
In scenebirbirlerinden uzakta yaşayan insanların romantik ilişkisi
They are in a long distance relationship
Onlar uzak mesafe ilişkisi yaşıyorlar
uzun mesafe
In sceneuzun bir uzaklığı kapsayan
He is a long distance runner
O uzun mesafe koşucusu
uzun mesafe
büyük bir mesafeyi kapsayan
He is a long distance runner
O, uzun mesafe koşucusudur
uzun mesafeli
uzun bir alan veya zaman boyunca olan
The signal travels a long distance
Sinyal uzun bir mesafe kat eder
uzak mesafe
coğrafi olarak birbirine uzak olan insanlar arasındaki ilişki
They are in a long distance relationship
Onlar uzak mesafe bir ilişki içindeler
uzun mesafe
çok uzun bir fiziksel mesafeyi kapsayan
She is a long-distance runner
O bir uzun mesafe koşucusu
ruh eşi
In scenebir ilişki için mükemmel şekilde uygun olan kişi
He is my soul mate
O benim ruh eşim
ruh eşi
duygusal olarak mükemmel bir uyum içinde olduğunuz kişi
I believe I have found my soul mate
Ruh eşimi bulduğuma inanıyorum
ruh eşi
size mükemmel derecede uyan yakın arkadaş veya romantik partner
I think I finally met my soul mate
Sanırım sonunda ruh eşimi buldum
rota
In sceneizlenmesi planlanan yol veya yön
The ship changed its course
Gemi rotasını değiştirdi
elbette
evet demek veya onaylamak için kullanılır
Of course I will come
Elbette geleceğim
kurs
belirli bir konuda verilen dersler dizisi
I am taking an English course
İngilizce kursuna gidiyorum
yemek sırası
bir öğünün bölümlerinden her biri
The first course was soup
İlk yemek sırası çorbaydı
tabii
bir durumun beklendik veya aşikar olduğunu belirtir
Of course I will help you
Tabii ki sana yardım edeceğim
yemek kısmı
servis edilen bir öğünün bölümlerinden biri
I liked the main course
Ana yemek kısmını sevdim
süreç
bir zaman dilimi veya dönem
During the course of the day
Gün süresince
yol
bir hareketin veya gelişimin izlediği yön
The ship changed its course
Gemi yolunu değiştirdi
karışık
In scenedurumu veya çözümü zor olan
Their relationship is complicated
Onların ilişkisi karışık
karmaşık
anlaşılması veya çözülmesi zor olan
This machine is very complicated
Bu makine çok karmaşık
karmaşık
anlaşılması veya uğraşılması güç olan
This math problem is very complicated
Bu matematik problemi çok karmaşık
karmaşık
anlaşılması veya çözülmesi zor olan
This math problem is too complicated
Bu matematik problemi çok karmaşık
mükemmel
In sceneçok iyi
This cake is excellent
Bu kek mükemmel
yitirmek
In sceneartık bir şeye sahip olmamak
She lost her job yesterday
Dün işini yitirdi
yenilmek
bir mücadelede mağlup duruma düşmek
The team lost the match
Takım maçta yenildi
kaybetmek
bir şeyi bulamamak
I lost my keys
Anahtarlarımı kaybettim
anlayamamak
söylenenleri takip edememek
I lost his explanation
Açıklamasını anlayamadım
kaybetmek
artık bir şeye sahip olmamak
I lost my ring
Yüzüğümü kaybettim
takip edememek
birinin ne dediğini anlayamamak
You are losing me
Beni takip edemiyorsun
gözden kaçmak
fark edilmemek
Many details were lost
Birçok detay gözden kaçtı
şaşırtmak
birinin kafasını karıştırmak
The rules lost him
Kurallar onu şaşırttı
cesaretini yitirmek
korkuyla pes etmek
He lost his courage
Cesaretini yitirdi
yenilmek
bir yarışmada mağlup olmak
They lost the match
Maçı yenildiler
yitirmek
sevilen birinin ölümü
We lost our father
Babamızı yitirdik
kurtulmak
bir şeyi elden çıkarmak
I must lose this habit
Bu alışkanlıktan kurtulmalıyım
başarısız olmak
bir oyunu kazanamamak
We lost the game
Oyunda başarısız olduk
elden kaçırmak
bir fırsatı değerlendirememek
We lost the chance
Fırsatı elden kaçırdık
yenik düşmek
yarışmada geride kalmak
He lost the contest
Yarışmada yenik düştü
bulamamak
bir şeyi koyduğu yeri unutmak
I lost my glasses
Gözlüklerimi bulamıyorum
yolunu şaşırmak
nerede olduğunu bilememek
I lost my way
Yolumu şaşırdım
anlamamak
bir şeyi kavrayamamak
I lost the point
Konuyu anlamadım
aklını yitirmek
mantıklı düşünemez hale gelmek
She is losing her mind
Aklını yitiriyor
kilo vermek
zayıflayarak hafiflemek
He lost ten kilos
On kilo verdi
yitirmek
bir şeye artık sahip olmamak
He lost his status
Statüsünü yitirdi
bağlantısı kopmak
telefonda sesi duyamamak
I lost you
Bağlantımız koptu
kaybolmak
nerede olduğunu bilememek
We are lost
Kaybolduk
eylül
In sceneyılın on iki ayından biri
September is a cool month
Eylül serin bir aydır
homurtu
In scenebir insan veya hayvan tarafından çıkarılan düşük kaba ses
The pig let out a loud grunt
Domuz yüksek bir homurtu çıkardı
homurdanmak
düşük ve kaba bir ses çıkarmak
He grunted in response
Cevap olarak homurdandı
er
düşük rütbeli asker için kullanılan gayriresmi bir sözcük
He started as a grunt
Er olarak başladı
veya benzeri
In sceneveya buna benzer bir şey
Do you want some tea or something?
Çay veya benzeri bir şey ister misin?
falan
veya benzeri bir şey
Do you want coffee or something
Kahve falan ister misin
kaçmak
In scenebirinden veya bir şeyden hızla uzaklaşmak
The cat ran away from the dog
Kedi köpekten kaçtı
kaçmak
tehlikeden kurtulmak amacıyla bir yerden hızla uzaklaşmak
The boy ran away from the danger
Çocuk tehlikeden kaçtı
Avrupalı
In sceneAvrupa kıtasıyla ilgili olan
She is European
O, Avrupalıdır
kavga
In sceneiki kişi arasındaki fiziksel veya sözlü çatışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
tarz
bir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
Her fight is very unique
Onun tarzı çok özgün
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
mücadele etmek
bir şeyi durdurmak veya engellemek için çok çabalamak
We must fight the disease
Hastalıkla mücadele etmeliyiz
tartışmak
biriyle öfkeli bir anlaşmazlık yaşamak
They often fight about money
Para konusunda sık sık tartışırlar
kavga
insanlar arasındaki öfkeli anlaşmazlık
I heard a fight in the street
Sokakta bir kavga duydum
savaşmak
bir kavgada veya savaşta yer almak
Soldiers fight to protect their country
Askerler ülkelerini korumak için savaşırlar
mücadele etmek
resmi bir yarışmaya veya kampanyaya katılmak
They will fight for the title
Unvan için mücadele edecekler
çabalamak
zor bir şeyi yapmak için büyük gayret göstermek
She had to fight to finish her work
İşi bitirmek için çabalaması gerekti
karşı koymak
bir şeyi durdurmak veya değiştirmek için çok uğraşmak
We must fight against climate change
İklim değişikliğine karşı koymalıyız
ergen
In scene13 ile 19 yaş arasındaki kişi
She is a teenager
O bir ergendir
ergen
13 ile 19 yaş arasındaki kimse
She is a typical teenager
O tipik bir ergen
söylemek
In scenebir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
ünlem
birinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
fikrini belirtmek
bir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
kabul etmek
bir şeyi onayladığını ifade etmek
She says yes to the plan
Planı kabul ediyor
örneğin
kaba bir tahmin belirtirken kullanılan söz
Let us say we leave at five
Örneğin saat beşte çıkalım
bahse girmek
biriyle iddiaya tutuşmak
I say they will win
Onların kazanacağına bahse girerim
söylemek
birine sözlerini iletmek
Tell her I am ready
Hazır olduğumu ona söyle
ifade etmek
bir duyguyu kelimelerle anlatmak
Words cannot express my joy
Kelimeler neşemi ifade edemez
dile getirmek
sözle veya yazıyla aktarmak
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
göstermek
bilgi veya rakam belirtmek
The sign says stop
Tabela durmayı gösteriyor
bahsetmek
bir konudan söz etmek
They mentioned the accident
Kazadan bahsettiler
söz hakkı
görüş bildirme yetkisi
You have a say here
Burada söz hakkın var
demek
kelimeleri sesli olarak kullanmak
What did you say
Ne dedin
konuşmak
iletişim kurmak için kelimeler kullanmak
He spoke to his friend
Arkadaşıyla konuştu
belirtmek
kesin veya resmi şekilde konuşmak
The law states that clearly
Kanun bunu net şekilde belirtiyor
öne sürmek
bir düşünceyi veya inancı belirtmek
She says he is honest
Onun dürüst olduğunu öne sürüyor
önermek
bir fikir veya plan sunmak
I suggest we wait
Beklememizi öneriyorum
sohbet etmek
bir konu hakkında konuşmak
We were just talking
Sadece sohbet ediyorduk
sonrasında
In scenebahsedilen zamandan sonra
He left later
O daha sonra ayrıldı
daha geç
beklenen zamandan sonra gerçekleşen
He arrived later than usual
Normalden daha geç geldi
yakın zamanda
çok uzun zaman önce olmayan
It happened in a later development
Bu yakın zamandaki bir gelişmede oldu
sonra
bir olaydan sonra gerçekleşen
We will eat later
Yemekten sonra yiyeceğiz
daha sonra
bir süre geçtikten sonra
I will call you later
Seni daha sonra arayacağım
sonradan
belli bir zaman geçtikten sonra
He arrived later
O sonradan geldi
ileride
şimdiden sonraki bir zamanda
We can talk about it later
Bunu ileride konuşabiliriz
gelecekte
ilerleyen bir zamanda
We will see later
Gelecekte göreceğiz
sonraki
şu andan daha geç
Choose a later date
Sonraki bir tarih seç
daha ileride
mevcut zamandan sonra
See you at a later date
Daha ileride görüşürüz
daha sonraki
bahsedilen zamandan sonra
Choose a later time
Daha sonraki bir zaman seç
gelecek zamanda
şimdiki zamandan sonra
We will decide later
Gelecek zamanda karar vereceğiz
geç
beklenenden daha geç
She arrived later than me
O benden geç geldi
gelecekteki
bir zaman sonra
It is a later event
Bu gelecekteki bir olay
başka bir zaman
farklı bir zamanda
We can go at a later time
Başka bir zaman gidebiliriz
merhum
vefat etmiş kişi
The late king died long ago
Merhum kral uzun zaman önce öldü
ileri
gelecekte gerçekleşecek
This is a later development
Bu ileri bir gelişme
ileriki vakit
gelecekteki vakit
It will happen at a later time
İleriki vakitte gerçekleşecek
geç dönem
bir dönemin sonlarına doğru
It was in the later stages
Geç dönem aşamalarındaydı
sonraları
şu an değil
Maybe later
Belki sonraları
yeni
son zamanlarda gerçekleşen
That is a later development
O yeni bir gelişme
gecikmiş
zamanında yapılmamış
This is a later submission
Bu gecikmiş bir gönderim
hiç
In sceneherhangi bir zamanda
Have you ever been to Rome
Hiç Roma'ya gittin mi
çok
In scenebir ifadeyi güçlendirmek için kullanılan kelime
It was ever so cold
Hava çok soğuktu
daima
her zaman
He is ever loyal to his duty
O görevine her zaman sadıktır
hiçbir zaman
hiçbir vakitte
I will not ever go back
Hiçbir zaman geri dönmeyeceğim
o zamandan beri
geçmiş bir zamandan bugüne kadar
I have loved it ever since
O zamandan beri bunu seviyorum
tekrar
In scenebir kez daha
Please try again
Lütfen tekrar dene
dağ
In sceneyer kabuğundaki büyük doğal yükselti
I climbed a high mountain
Yüksek bir dağa tırmandım
yığın
bir şeyden oluşan çok büyük miktar
There is a mountain of laundry
Bir yığın çamaşır var
oturmak
In scenebir yüzeyin üzerinde, ağırlığını vererek durmak
Please sit on the chair
Lütfen sandalyeye otur
bekletmek
bir konuda karar vermeyi ertelemek
They are sitting on my application
Başvurumu bekletiyorlar
oturmak
sandalye veya benzeri bir desteğin üzerine yerleşmek
Please sit on this chair
Lütfen bu sandalyeye otur
üye olmak
bir kurul veya komitede görev yapmak
She sits on the school board
Okul yönetim kurulunda üye olarak görev yapıyor
bekletmek
bir işi yapmayı veya karara bağlamayı ertelemek
The manager is sitting on the report
Müdür raporu bekletiyor
üzerine oturmak
bir şeyin veya birinin üzerinde oturur pozisyonda olmak
Please sit on the chair
Lütfen sandalyeye otur
üzerinde durmak
bir yüzeyin üzerinde durur pozisyonda olmak
The book sits on the table
Kitap masanın üzerinde duruyor
üyesi olmak
bir grubun veya komitenin parçası olmak
She sits on the committee
O komitenin bir üyesidir
üzerinde yer almak
bir şeyin üzerinde yerleşmiş durumda olmak
The vase sits on the shelf
Vazo rafta yer alıyor
üzerinde oturmak
vücudunun bir yüzey üzerinde desteklenmesi
They sit on the grass
Onlar çimlerin üzerinde oturuyorlar
elinde tutmak
bir şeyi kullanmadan elinde bulundurmak
They sit on the offer
Teklifi ellerinde tutuyorlar
oturmak
bir yüzey üzerinde oturur pozisyonda bulunmak
I sit on the sofa
Kanepede oturuyorum
dinlenmek
bir şeyin üzerinde oturarak dinlenmek
You can sit on the rock
Kayaya oturup dinlenebilirsin
üzerinde dinlenmek
bir yüzeyin üzerinde oturarak durmak
They sit on the log
Kütüğün üzerinde dinleniyorlar
üzerinde bulunmak
bir şeyin tepesinde oturur durumda olmak
He sits on the wall
O duvarın üzerinde oturuyor
karar vermek
In scenebir seçim yapmak
I cannot decide
Karar veremiyorum
belirlemek
bir şeye karar kılıp seçmek
We decided the date
Tarihi belirledik
karar vermek
bir seçim yapmak
I decided to eat pizza
Pizza yemeye karar verdim
karar vermek
bir konu hakkında seçim yapmak
I need to decide what to eat
Ne yiyeceğime karar vermem lazım
kararlaştırmak
bir şey üzerinde anlaşmaya varmak
We decided the time of the meeting
Toplantının zamanını kararlaştırdık
zihin
In scenekişinin düşünen ve hisseden kısmı
He has a brilliant mind
Parlak bir zihni var
rahatsız olmak
bir şeyden rahatsızlık duymak
I don't mind the cold
Soğuktan rahatsız olmam
dikkat etmek
bir şeye odaklanmak veya özen göstermek
Please mind your step on the stairs
Lütfen merdivenlerde adımına dikkat et
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I mind to help him
Ona yardım etmeye niyetlendim
maymun
In sceneağaçlarda yaşayan uzun kuyruklu küçük bir hayvan
The monkey is eating a banana
Maymun muz yiyor
maymun
kuyruğu olan küçük veya orta büyüklükte bir primat
Some monkeys live in groups
Bazı maymunlar gruplar halinde yaşar
takılmak
birisiyle şakacı veya sinir bozucu bir şekilde uğraşmak
Stop monkeying him while he studies
Ders çalışırken onunla uğraşmayı bırak
haz
In scenegüçlü bir zevk hissi
I get a kick out of this
Bundan keyif alıyorum
tekmelemek
In sceneayağıyla bir şeye vurmak
He kicked the ball
Topa tekme attı
kovmak
birini zorla bir yerden uzaklaştırmak
They kicked him out of the house
Onu evden kovdular
keyif
yapmaktan zevk alınan şey
I get a kick out of this game
Bu oyundan keyif alıyorum
yenmek
birine karşı galip gelmek
Our team will kick theirs in the game
Takımımız oyunda onları yenecek
yormak
birini çok fazla yorgun düşürmek
This heavy work kicked me
Bu ağır iş beni çok yordu
kesinlikle
In scenehiçbir şüphe olmadan veya tamamen
I absolutely agree with you
Sana kesinlikle katılıyorum
hatırlamak
In scenegeçmişteki bir anıyı zihne geri getirmek
I remember my childhood
Çocukluğumu hatırlıyorum
hatırlamak
bir şeyi yapmayı unutmamak
Remember to lock the door
Kapıyı kilitlemeyi hatırla
ay
In sceneyılın on iki bölümünden biri
February is the second month of the year
Şubat yılın ikinci ayıdır
aylık
bir ay süren veya kapsayan
It was a six-month project
Bu altı aylık bir projeydi
ay
otuz gün civarındaki zaman dilimi
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
ay
yılın on iki bölümünden her biri
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
harekete geçmek
In sceneharekete başlamak
Let's get going before the traffic starts
Trafik başlamadan harekete geçelim
yola çıkmak
hareket etmeye veya ayrılmaya başlamak
We should get going now
Şimdi yola çıkmalıyız
ayrılmak
bir yerden gitmeye başlamak
It is late, I must get going
Geç oldu, artık ayrılmalıyım
yola koyulmak
gitmek üzere hazırlık yapıp ayrılmak
We need to get going
Yola koyulmamız gerekiyor
başlamak
bir işe veya eyleme başlamak
We need to get going on the assignment
Ödeve başlamamız gerekiyor
cevap
In scenebir soruya verilen yanıt
I am waiting for your answer
Cevabını bekliyorum
çözüm
bir sorunu çözmenin doğru yolu
I found the answer to the puzzle
Bulmacanın çözümünü buldum
cevap
doğru olmayan veya düzgün çalışmayan
The answer is not correct
Cevap doğru değil
yanıt
bilgi almak için kullanılan cümle veya ifade
I need an answer to this question
Bu soruya bir yanıt bekliyorum
cevap
bir sorguya verilen yanıt
I have the answer to your inquiry
Sorguna bir cevabım var
cevaplamak
bir telefon çağrısına veya mesaja karşılık vermek
Please answer the phone
Lütfen telefonu cevapla
yanıt
bir soruya verilen karşılık
This is the correct answer
Bu doğru yanıt