

How I Met Your Mother — Season 1 Episode 16
Words & meanings
527 words
CEFR level
rota
In scenegidilecek yön veya yol
The ship changed its course
Gemi rotasını değiştirdi
elbette
evet demek veya onaylamak için kullanılır
Of course I will come
Elbette geleceğim
yemek bölümü
bir yemeğin parçası
The main course was fish
Ana yemek balıktı
yemek bölümü
bir öğünün sunulan kısımlarından her biri
The soup was the first course
Çorba ilk yemek bölümüydü
yorulmak
In scenedinlenmeye veya uykuya ihtiyaç duymak
I tire easily these days
Bugünlerde çabuk yoruluyorum
yormak
birini çok yorgun hissettirmek
Walking all day will tire you
Tüm gün yürümek seni yorar
bıkmak
bir şeyden usanmak veya ilgisini kaybetmek
I never tire of this song
Bu şarkıdan asla bıkmam
lastik
araç tekerleğinin etrafındaki kauçuk kaplama
I need to change the tire
Lastiği değiştirmem gerekiyor
görünmek
In scenebelirli bir şekilde görünmek
You look happy
Mutlu görünüyorsun
bak
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılır
Look, we are late
Bak, geç kaldık
bakmak
In scenegözleri bir şeye doğru çevirmek
Look at the bird
Kuşa bak
görünüş
birinin dış görünüşü veya çekiciliği
I like her look
Onun görünüşünü seviyorum
sıradan görünümlü
In scenefiziksel olarak çekici olmayan
He is a homely man
O sıradan görünümlü bir adamdır
hadi
birini bir şeyi yapmaya teşvik etmek
Come on, you can do it
Hadi, yapabilirsin
üstüne gitmek
çok baskıcı veya aşırı davranmak
Don't come on so strong
Çok üstüme gelme
hadi canım
inanmamayı veya karşı çıkmayı ifade etmek
Come on, that is not true
Hadi canım, bu doğru değil
çalışmaya başlamak
devreye girmek veya çalışmaya başlamak
The lights come on at night
Işıklar gece yanar
hadi ama
öfke veya hayal kırıklığını ifade eden söz
Come on, stop wasting my time
Hadi ama, zamanımı boşa harcamayı bırak
yalnızca
In scenebelirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
tek
In sceneeşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
ancak
bir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
kalmak
In scenebir yerde bulunmaya devam etmek
Please stay here
Lütfen burada kal
uyanık kalmak
tamamen uyanık ve net düşünebilir durumda olmak
I need to stay awake
Uyanık kalmam gerekiyor
konaklama
bir yerde geçirilen süre
Enjoy your stay
Konaklamanızın tadını çıkarın
durdurmak
bir şeyin bir süreliğine gerçekleşmesini engellemek
The court decided to stay the proceedings
Mahkeme davayı durdurmaya karar verdi
eyvah
In sceneşaşkınlık veya üzüntü belirten ifade
Oh dear, I forgot my keys
Eyvah, anahtarlarımı unuttum
sayın
In scenemektup veya e-posta başlangıcında kullanılan nezaket sözü
Dear Mr. Smith
Sayın Bay Smith
sevgili
sevilen veya değer verilen
My dear friend is coming
Sevgili arkadaşım geliyor
kazanan
In scenebir oyunu veya yarışmayı kazanan kişi
The winner gets a prize
Kazanan bir ödül alır
galip
bir yarışma veya rekabeti kazanan kişi
He was the winner
Galip oydu
kazanan
çok iyi veya başarılı olan kişi veya şey
This new idea is a real winner
Bu yeni fikir tam bir kazanan
ülke
In scenekendi hükümeti olan büyük toprak parçası
Which country are you from
Hangi ülkedensin
kırsal
tarlaların ve ağaçların olduğu açık alan
I live in the country
Kırsalda yaşıyorum
country müziği
folk ve western kökenli bir müzik türü
She likes listening to country music
Country müziği dinlemeyi seviyor
gelin
In sceneevlenmek üzere olan veya yeni evlenmiş kadın
The bride looked beautiful
Gelin güzel görünüyordu
evinde gibi
bir yerde mutlu ve rahat hissetmek
I feel at home here
Burada kendimi evimde gibi hissediyorum
evde
yaşadığı yerde olmak
He is at home
O evde
savunma
In scenesaldırıya karşı koruma eylemi
The city has a strong defense
Şehrin güçlü bir savunması var
savunma
mahkemede sanığı temsil eden avukatlar
The defense argued that he was innocent
Savunma onun masum olduğunu iddia etti
sessiz
In sceneaz veya hiç gürültü çıkarmayan
The room is quiet
Oda sessiz
sessizce
gürültüsüz bir şekilde
Keep quiet
Sessiz kal
akşam yemeği
In scenegünün ana öğünü, genellikle akşam yenir
What's for dinner?
Akşam yemeğinde ne var?
akşam yemeği
günün genellikle akşam saatlerinde yenen ana öğünü
We are having chicken for dinner
Akşam yemeğinde tavuk yiyoruz
hayat
In scenecanlı olma durumu
Life is beautiful
Hayat güzeldir
ömür
bir ürünün kullanım süresi
The battery life is short
Pil ömrü kısa
yaşam
kişinin yaşadığı hayat tarzı
He had a difficult life
Zor bir yaşamı vardı
ömür
bir canlının yaşadığı toplam süre
He spent his whole life here
Tüm ömrünü burada geçirdi
hayvanat bahçesi
In sceneziyaretçiler için hayvanların tutulduğu yer
We went to the zoo
Hayvanat bahçesine gittik
gelmek
In scenebir yere doğru hareket etmek
Come here
Buraya gel
meydana gelmek
In scenegerçekleşmek veya vuku bulmak
How did this come about
Bu nasıl oldu
hadi
dikkat çekmek veya söze başlamak için kullanılan ifade
Come now do not be upset
Hadi ama üzülme
dövüş
In sceneşiddetli bir karşı karşıya gelme durumu
The two boxers started to fight
İki boksör dövüşmeye başladı
tarz
bir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
Her fight is very unique
Onun tarzı çok özgün
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
kavga
insanlar arasındaki öfkeli tartışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
nefesini çekmek
In sceneşaşkınlık, korku veya ağrı nedeniyle aniden derin bir nefes almak
She gasped in surprise
Şaşkınlıkla nefesini çekti
eğilmek
In scenevücudun dik durmaması için hareket ettirilmesi
Do not lean against the wall
Duvara yaslanma
kıt
bir şeyin çok az olması
It was a lean year
Kıt bir yıldı
yağsız
vücutta çok az yağ olması
I like lean meat
Yağsız eti severim
eğiliminde olmak
bir şeyi tercih etme veya seçme olasılığı
I lean toward the blue shirt
Mavi gömleğe eğilimindeyim
gelmek
bir yere varmak veya görünmek
He didn't show up for the meeting
Toplantıya gelmedi
ortaya çıkmak
birinin bir yerde görünmesi veya gelmesi
He finally showed up at the party
Sonunda partide göründü
rezil etmek
birini başkalarının önünde utandırmak
She showed him up in front of the team
Onu takımın önünde rezil etti
olumsuz
In scenekötü veya pozitif olmayan
He has a negative attitude
Olumsuz bir tavrı var
negatif
sıfırdan küçük değer veya yük
This number is negative
Bu sayı negatif
olumsuz
olumlu olmayan veya hayır anlamına gelen
He gave a negative answer
Olumsuz bir cevap verdi
mutfakla ilgili
In sceneyemek pişirme veya mutfakla ilgili olan
She has great culinary skills
Onun harika mutfak becerileri var
burs
In sceneöğrencilerin eğitim masraflarını karşılamak için verilen para
He won a scholarship to study abroad
Yurt dışında okumak için burs kazandı
bekar
In sceneevli veya bir ilişkisi olmayan
She is currently single
O şu anda bekar
tek banknot
bir dolarlık kağıt para
He paid with a single
Tek bir banknotla ödeme yaptı
tek
sadece bir tane olan
I need a single sheet of paper
Tek bir kağıda ihtiyacım var
tek vuruş
beyzbolda vurucunun birinci kaleye ulaşmasını sağlayan vuruş
The player hit a single
Oyuncu tek vuruş yaptı
araştırma bursu
In scenebir kişinin eğitimini veya araştırmasını desteklemek için verilen para
She won a fellowship to study in London
Londra'da eğitim görmek için bir araştırma bursu kazandı
dostluk
başkalarıyla kurulan arkadaşça ilişki
They enjoyed a sense of fellowship
Bir dostluk duygusunun tadını çıkardılar
kız
In scenegenç kadın veya kız çocuk
She is a young lass
O genç bir kız
ücret aldı
In sceneemeğinin karşılığını almak
They were paid for the work
İş için ücret aldılar
satın aldı
bir şeyi edinmek
He paid for the car
Arabayı satın aldı
ödedi
bir şey için para vermek
He paid the bill
Faturayı ödedi
dikkat etti
birine veya bir şeye yoğunlaşma eylemi
He paid attention to the lesson
O derse dikkat etti
nefret etmek
In scenebirinden veya bir şeyden hiç hoşlanmamak
I hate cold weather
Soğuk havadan nefret ederim
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
He confessed the truth
Gerçeği itiraf etti
ihtiyaç duymak
In scenegerekli olduğu için bir şeye gereksinim duymak
I need some help
Biraz yardıma ihtiyacım var
ihtiyaç
gerekli veya zorunlu olan şey
There is a need for water
Suya ihtiyaç var
sermek
bir şeyi bir yüzeyin üzerine koymak
He laid the blanket on the grass
Battaniyeyi çimlerin üzerine serdi
baskı yapmak
birine çok fazla iş veya baskı vermek
They laid a lot of pressure on me
Bana çok fazla baskı yaptılar
kalıplaşmış yargı
In scenebir grup insan hakkında sahip olunan sabit fikir
This is a common stereotype
Bu yaygın bir kalıplaşmış yargıdır
mülakat
In scenesoru sormak için yapılan resmi görüşme
I have a job interview tomorrow
Yarın bir iş mülakatım var
mülakat yapmak
resmi bir görüşmede birine sorular sormak
They will interview the candidates today
Adaylarla bugün mülakat yapacaklar
karışık
In scenedurumu veya çözümü zor olan
Their relationship is complicated
Onların ilişkisi karışık
karmaşık
anlaşılması veya çözülmesi zor olan
This machine is very complicated
Bu makine çok karmaşık
karmaşık
anlaşılması veya uğraşılması güç olan
This math problem is very complicated
Bu matematik problemi çok karmaşık
beş parasız
In scenehiç parası olmamak
I am broke
Beş parasızım
kırdı
parçalara ayırmak
He broke the vase
Vazoyu kırdı
yıkmak
birini duygusal olarak çok üzmek
The bad news broke her
Kötü haber onu yıktı
bozuk
çalışmayan veya iyi durumda olmayan
This chair is broke
Bu sandalye bozuk
hiçbir şey
In scenehiçbir miktar veya nesne
There is nothing here
Burada hiçbir şey yok
hiçbir şey
herhangi bir nesnenin olmaması
I have nothing in my hand
Elimde hiçbir şey yok
hiç
geriye kalan bir şeyin yokluğu
There is nothing left
Geriye hiçbir şey kalmadı
hiçbir şey
herhangi bir şeyin bulunmaması
There is nothing in the box
Kutunun içinde hiçbir şey yok
aklında olmak
bir şeyi planlamak veya düşünmek
What do you have in mind for dinner?
Akşam yemeği için aklında ne var?
İrlandalı
In sceneİrlanda ülkesi ile ilgili olan
He is Irish
O, İrlandalıdır
İrlandaca
İrlanda'da konuşulan dil
He speaks Irish fluently
O akıcı bir şekilde İrlandaca konuşuyor
boyamak
In scenebir şeye renk vermek
She colors the picture
Resmi boyuyor
renk
In scenekırmızı veya mavi gibi renklerin adı
Red is my favorite color
Kırmızı benim en sevdiğim renktir
renk
ışığın nesnelerden yansımasıyla oluşan görüntü
Her favorite color is blue
En sevdiği renk mavidir
üç
In sceneüç sayısı
I have three apples
Üç elmam var
hafif
In scenemiktar veya derece bakımından küçük olan
There is a slight difference
Hafif bir fark var
küçümsemek
birini önemsizmiş gibi davranarak görmezden gelmek
I did not mean to slight you
Seni küçümsemek istemedim
yırtmak
In scenebir şeyi kaba bir şekilde parçalamak veya koparmak
Do not rip the page
Sayfayı yırtma
huzur içinde yatsın
ölen biri için huzur dilemek amacıyla kullanılan ifade
Rest in peace, my friend
Huzur içinde yat dostum
arka oda
In scenebir binanın arka tarafında bulunan oda
The manager is in the backroom
Müdür arka odada
düşünmek
fikir oluşturmak için zihnini kullanmak
I need to think about it
Bunu düşünmem gerekiyor
üzerinde düşünmek
bir konuyu dikkatle zihninden geçirmek
I need to think about your offer
Teklifin üzerinde düşünmem gerekiyor
pes etmek
denemeyi bırakmak veya teslim olmak
Don't give up now
Şimdi pes etme
bırakmak
bir şeyi yapmayı bırakmak
I want to give up smoking
Sigarayı bırakmak istiyorum
vazgeçmek
sahip olduğu bir şeyi bırakmak veya ondan feragat etmek
He gave up his seat
Koltuğunu verdi
teslim etmek
birini yetkili birine vermek
He gave up his accomplice to the police
Suç ortağını polise teslim etti
cıvıldamak
In sceneküçük bir kuş gibi kısa ve tiz sesler çıkarmak
Birds chirp in the morning
Kuşlar sabahları cıvıldar
ergen
In scene13 ile 19 yaş arasındaki kişi
She is a teenager
O bir ergendir
ergen
13 ile 19 yaş arasındaki kimse
She is a typical teenager
O tipik bir ergen
iyi
In scenenazik veya dost canlısı
She is a nice person
O iyi bir insan
hoş
In scenekeyifli veya zevkli
We had a nice day
Hoş bir gün geçirdik
güzel
göze hitap eden
That is a nice dress
O güzel bir elbise
çünkü
In scenebir durumun nedenini açıklamak için kullanılır
I am happy because I passed the test
Mutluyum çünkü sınavı geçtim
pofuduk
In sceneyumuşak ve kabarık
She has poofy hair
Onun kabarık saçları var
hâlâ
In sceneşimdiye kadar veya şu an devam eden
I am still waiting
Hâlâ bekliyorum
hareketsiz
hareket etmeyen
Stand still
Hareketsiz dur
yine de
söylenenlere rağmen
It was raining, but he still went out
Yağmur yağıyordu ama yine de dışarı çıktı
çekingen
başkalarının ne düşündüğü konusunda endişeli
He felt self conscious in the crowd
Kalabalığın içinde kendini çekingen hissetti
özgüvensiz
başkalarının kendisini nasıl gördüğü konusunda endişeli
She is self conscious about her height
Boyu konusunda özgüvensiz
utangaç
kendisi hakkında gergin veya rahatsız hissetmek
I felt self conscious during the speech
Konuşma sırasında utangaç hissettim
çekingen
başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünden endişe duyan
He felt self conscious during the meeting
Toplantı sırasında çekingen hissetti
huzursuz
görünüşü veya davranışları yüzünden kendini tedirgin hisseden
She was self conscious about her new outfit
Yeni kıyafeti konusunda kendini huzursuz hissetti
fırın
In sceneyiyecek pişirmek veya ısıtmak için kullanılan cihaz
Put the cake in the oven
Keki fırına koy
yalnız
In sceneyalnız olduğu için üzgün olan
I feel lonely
Yalnız hissediyorum
kimsesiz
In scenekimsesi olmadığı için mutsuz olan
He is a lonely man
O kimsesiz bir adam
yalnız
tek başına olduğu için üzüntü duyan
She feels lonely
Yalnız hissediyor
yalnız
tek başına kaldığı için üzgün
I felt very lonely in the new city
Yeni şehirde kendimi çok yalnız hissettim
daha eski
In scenezaman açısından daha önceye ait olan
This house is older than mine
Bu ev benimkinden daha eski
daha yaşlı
yaşı daha büyük olan
She is older than me
O benden daha yaşlı
kıdemli
bir grupta daha uzun süredir bulunan
He is an older member
O daha kıdemli bir üye
daha yaşlı
yaşı diğerlerinden daha ileride olan
He is older than his brother
O kardeşinden daha yaşlı
zihin
In scenekişinin düşünen ve hisseden kısmı
He has a brilliant mind
Parlak bir zihni var
rahatsız olmak
bir şeyden rahatsızlık duymak
I don't mind the cold
Soğuktan rahatsız olmam
dikkat etmek
bir şeye odaklanmak veya özen göstermek
Please mind your step on the stairs
Lütfen merdivenlerde adımına dikkat et
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I mind to help him
Ona yardım etmeye niyetlendim
biliyorsun
dinleyicinin anlayıp anlamadığını kontrol etmek veya duraksamak için kullanılır
It is a bit expensive, you know
Biraz pahalı, biliyorsun
mullet saç kesimi
In sceneüstü kısa arkası uzun saç modeli
He has a mullet
Onun mullet saç kesimi var
tartışmak
In scenebir konu hakkında biriyle konuşmak
We need to discuss the plan
Planı tartışmamız gerekiyor
yemek
In sceneYiyecekleri ağza alıp yutmak
I eat an apple
Bir elma yerim
yemek yemek
Besinleri ağza alıp yutmak
We eat dinner at six
Saat altıda akşam yemeği yeriz
tüketmek
Yiyerek bitirmek
He eats all the cookies
Bütün kurabiyeleri yer
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hadi
bir öneride bulunmak için kullanılan ifade
Let us go home
Hadi eve gidelim
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
Avrupalı
In sceneAvrupa kıtasıyla ilgili olan
She is European
O, Avrupalıdır
yetişmek
In scenebir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yaptırmak
In scenebirine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yapmak
bir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
dışarı çıkmak
bir yerden ayrılmak veya görünür olmak
The sun came out
Güneş çıktı
dökülmek
yerinden ayrılmak veya düşmek
His tooth came out
Dişi düştü
çıkmak
halka açık hale gelmek
The new movie comes out tomorrow
Yeni film yarın çıkıyor
sonuçlanmak
belli bir şekilde sonuçlanmak
The photo came out well
Fotoğraf güzel çıktı
ortaya çıkmak
bir şeyin hemen veya gecikmeden görünür hale gelmesi
The truth will come out immediately
Gerçekler hemen ortaya çıkacak
açıkça söylemek
bir şeyi dürüstçe ve doğrudan ifade etmek
He finally came out about the truth
Sonunda gerçekler hakkında açıkça konuştu
yasa dışı
In sceneyasalarca izin verilmeyen
It is illegal to park here
Buraya park etmek yasa dışıdır
kaçak
ülkesinde yasal izni olmadan yaşayan kişi
The illegal tried to cross the border
Kaçak sınırı geçmeye çalıştı
yalan söylemek
In scenegerçek olmayan bir şey söylemek
Do not lie to me
Bana yalan söyleme
uzanmak
bir yüzeyde yatay pozisyonda durmak
I like to lie on the beach
Plajda uzanmayı severim
bulunmak
belirli bir yerde veya durumda olmak
The village lies in the valley
Köy vadide bulunur
sevimli
In sceneçok etkileyici, tatlı ve şirin
The puppy is adorable
Köpek yavrusu çok sevimli
hareket etmek
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
Please move your car
Lütfen arabanızı hareket ettirin
hamle
yapılan bir eylem veya adım
It was a smart move
Akıllıca bir hamleydi
film
sinemada veya televizyonda gösterilen bir hikaye
I watched a great movie last night
Dün gece harika bir film izledim
tam olarak
In scenekesin veya eksiksiz bir şekilde
It is exactly ten o'clock
Saat tam olarak on
harika olmak
In sceneçok iyi veya etkileyici olmak
You rock
Harikasın
sallamak
bir şeyi yavaşça ileri geri hareket ettirmek
She rocked the baby
Bebeği salladı
rock müzik
güçlü ritimli popüler müzik tarzı
I love rock music
Rock müziği severim
kaya
sert ve katı mineral madde
The rock is heavy
Kaya ağır
ruh eşi
bir ilişki için mükemmel şekilde uygun olan kişi
He is my soul mate
O benim ruh eşim
ruh eşi
duygusal olarak mükemmel bir uyum içinde olduğunuz kişi
I believe I have found my soul mate
Ruh eşimi bulduğuma inanıyorum
kariyer
In scenezaman içinde sürdürülen iş veya meslek
She wants a career in medicine
Tıp alanında bir kariyer istiyor
en sevilen
In scenediğerlerinden daha çok sevilen
Blue is my favorite color
Mavi benim en sevdiğim renktir
söylemek
In scenebirine bir şeyi anlatmak veya söylemek
Tell me your name
Bana adını söyle
ayırt etmek
bir şeyi fark etmek veya tanımak
I can't tell them apart
Onları birbirinden ayırt edemiyorum
dünya
In sceneüzerinde yaşadığımız gezegen
The world is round
Dünya yuvarlaktır
dünya
In sceneinsanlarla birlikte yeryüzü
Peace in the world is important
Dünyada barış önemlidir
dünya
belirli bir alan veya varoluş
He lives in his own world
Kendi dünyasında yaşıyor
dünya
canlı olma ve deneyimlere sahip olma durumu
She brought a new baby into the world
O dünyaya yeni bir bebek getirdi
savaşmak
In scenebir savaşta yer almak
The soldiers battle for the city
Askerler şehir için savaşıyor
güzel
In scenegöze veya zihne hoş gelen
She has a beautiful voice
Onun güzel bir sesi var
alışveriş yapmak
In scenemağazalara gidip eşyalar almak
I like to shop for clothes
Kıyafet alışverişi yapmayı severim
dükkan
In scenebir şeyler satın alınan yer
This is a small shop
Bu küçük bir dükkan
lanet olsun
In sceneöfke veya hayal kırıklığı ifadesi
Damn, I forgot my keys
Lanet olsun, anahtarlarımı unuttum
önemsemek
bir şeyi önemsemek veya değer vermek
I don't give a damn about it
Bunu hiç umurumda değil
lanetlemek
birinin cezayı hak ettiğini söylemek
The priest damned the sinner
Rahip günahkarı lanetledi
çok
büyük bir derecede
It is damn hot today
Bugün hava feci sıcak