

Merlin — Season 1 Episode 6
Words & meanings
460 words
CEFR level
kanamak
In scenebir yaradan kan kaybetmek
Your finger is bleeding
Parmağın kanıyor
birbirine karışmak
renklerin veya sıvıların yavaşça birbirine geçmesi
The colors began to bleed together
Renkler birbirine karışmaya başladı
gönülden desteklemek
bir takımı veya grubu çok güçlü bir bağlılıkla savunmak
He bleeds for his team
O takımını gönülden destekliyor
para kaybetmek
çok miktarda para kaybetmek
The company is bleeding money
Şirket sürekli para kaybediyor
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
-medikçe
In scenebir şeyin gerçekleşmesinin başka bir durumun olmamasına bağlı olduğunu belirtir
You cannot pass unless you study hard
Çok çalışmadıkça geçemezsin
madıkça
başka bir durum olmadıkça
I won't go unless you come
Sen gelmedikçe gitmeyeceğim
umut etmek
In scenebir şeyin olmasını istemek
I am hoping for the best
En iyisini umuyorum
ümit etmek
bir şeyin gerçekleşmesini dilemek
She is hoping to pass the exam
Sınavı geçmeyi ümit ediyor
bağlanmış
In scenebirleştirilmiş olma durumu
The wires are connected properly
Kablolar düzgün şekilde bağlanmış
bağlı
birbiriyle bağlantılı olma durumu
These two ideas are connected
Bu iki fikir birbirine bağlı
bağlı
başka bir şeye eklenmiş veya onunla ilişkili olan
The printer is connected to the computer
Yazıcı bilgisayara bağlı
hastalık
In scenehasta olma durumu
He missed school because of sickness
Hastalık nedeniyle okula gitmedi
muktedir
In scenebir şeyi yapma yeteneği veya imkanı olan
She is able to speak English
İngilizce konuşabiliyor
muhafaza etmek
In scenebir şeyi orijinal durumunda tutmak
We must preserve these documents
Bu belgeleri muhafaza etmeliyiz
korumak
bir şeyi zarar görmekten kurtarmak
We need to preserve the forest
Ormanı korumamız gerekiyor
özel alan
sadece belirli bir grubun dahil olduğu etkinlik veya alan
Politics was once the preserve of men
Politika bir zamanlar erkeklerin özel alanıydı
reçel
şekerle pişirilip kavanozlarda saklanan meyve
She spread some fruit preserve on her toast
Kızarmış ekmeğine biraz meyve reçeli sürdü
beklemek
In scenebir şey olana kadar bir yerde kalmak
Please wait for me
Lütfen beni bekle
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
sabırsızlanmak
bir şeyin olması için heyecan duymak
I can't wait for summer
Yaz için sabırsızlanıyorum
beklemek
kısa bir süreliğine durmak
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
geç
In scenezamanında olmayan
I am late for work
İşe geç kaldım
sonları
In scenebir dönemin bitişine yakın
It happened in the late nineties
Doksanlı yılların sonlarında oldu
merhum
artık hayatta olmayan
His late father was a doctor
Merhum babası doktordu
son
yakın zamanda gerçekleşen veya yapılan
These are late reports
Bunlar son raporlar
geç
zamanından sonra olan
I was late for the meeting
Toplantıya geç kaldım
göz
In scenegörmeyi sağlayan vücut bölümü
I have two eyes
İki gözüm var
yetenek
bir şeyi fark etme veya ona dikkat etme becerisi
She has a good eye for art
Sanat konusunda iyi bir yeteneği var
merkez
fırtınanın tam ortasındaki sakin bölge
The eye of the storm is calm
Fırtınanın merkezi çok sakindir
gözlemek
birine veya bir şeye dikkatlice bakmak
He eyed the stranger suspiciously
Yabancıyı şüpheyle gözledi
etkilemek
In scenebir kişi veya şey üzerinde etki bırakmak
The weather affects my mood
Hava durumu ruh halimi etkiler
takınmak
bir duyguyu veya tavrı davranış yoluyla göstermek
He affected a look of surprise
Şaşkın bir ifade takındı
yer
In scenebir şeyin bulunduğu yer
This is the site of the accident
Burası kazanın olduğu yer
alan
belirli bir amaç için kullanılan bölge
The construction site is closed
İnşaat alanı kapalı
web sitesi
internette web sayfalarının bulunduğu yer
I found this information on a site
Bu bilgiyi bir sitede buldum
biberiye
In sceneyemeklerde kullanılan kokulu bir bitki
I added fresh rosemary to the chicken
Tavuğa taze biberiye ekledim
görmek
In scenebir şeyi belirli bir şekilde düşünmek
I regard this as a success
Bunu bir başarı olarak görüyorum
ilgili olmak
bir konuyla bağlantılı olmak
This matter regards the new plan
Bu konu yeni planla ilgili
selam
birine gönderilen saygı veya dostça duygu mesajı
Please give my regards to your parents
Lütfen ebeveynlerine selamlarımı ilet
saygı
hayranlık veya değer verme duygusu
I have high regard for her work
Onun işine büyük saygı duyuyorum
hastalık
In scenesağlıklı olmama durumu
He missed school because of illness
Hastalık nedeniyle okulu kaçırdı
belki
In scenebir şeyin doğru olabileceğini belirtmek için kullanılır
This is possibly the best way
Bu muhtemelen en iyi yol
davranmak
In scenebirine karşı belirli bir şekilde hareket etmek
She treats everyone with kindness
Herkese nezaketle davranır
tedavi etmek
In scenebirine tıbbi bakım sağlamak
The doctor treated the wound
Doktor yarayı tedavi etti
ödül
haz veren şey
This chocolate is a special treat
Bu çikolata özel bir ödül
ısmarlamak
birinin yiyecek veya içecek masrafını karşılamak
I will treat you to lunch today
Bugün öğle yemeğini ben ısmarlayacağım
tedavi etmek
bir hastaya tıbbi bakım uygulamak
The doctor will treat the patient
Doktor hastayı tedavi edecek
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
duymak
In scenebirinin veya bir şeyin varlığından haberdar olmak
I have never heard of this artist
Bu sanatçıyı hiç duymadım
bulmak
In scenebirinin veya bir şeyin nerede olduğunu öğrenmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
bulmak
birinin veya bir şeyin nerede olduğunu öğrenmek
They found the lost dog
Kayıp köpeği buldular
kurmak
bir şeyi başlatmak veya oluşturmak
He founded a new company
Yeni bir şirket kurdu
karar vermek
yasal bir süreçte bir sonuca veya hükme ulaşmak
The court found that the agreement was invalid
Mahkeme sözleşmenin geçersiz olduğuna karar verdi
yol açmak
In scenebir şeyin olmasına sebep olmak
Smoking can lead to cancer
Sigara kansere yol açabilir
yol açmak
bir şeyin olmasına neden olmak
Hard work will lead to success
Sıkı çalışma başarıya yol açacaktır
varmak
belirli bir yere giden yol veya rota olmak
This path leads to the beach
Bu yol plaja varır
eşlik etmek
In scenebiriyle beraber bir yere gitmek
Do you want to come with me
Benimle gelmek ister misin
beraberinde gelmek
bir şeyle beraber sunulmak
The phone comes with a charger
Telefon şarj cihazıyla birlikte gelir
birlikte gelmek
bir şeyin parçası olarak sunulmak veya satılmak
This phone comes with a charger
Bu telefon şarj aletiyle birlikte geliyor
kızlık soyadı
In scenebir kadının evlenmeden önceki soyadı
Her maiden name is Miller
Onun kızlık soyadı Miller
-den beri
In scenegeçmişteki bir noktadan şimdiye kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
için
bir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
-den beri
geçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-den beri
geçmişteki bir noktadan günümüze kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-dığı için
bir durumun nedenini açıklamak için kullanılan bağlaç
Since it is raining we will stay inside
Yağmur yağdığı için içeride kalacağız
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
hayal kırıklığına uğratmak
In scenebirinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
bildirmek
birine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
serbest bırakmak
birinin sorumluluktan veya cezadan kurtulmasına izin vermek
The police let him go without any punishment
Polis onu hiçbir ceza vermeden serbest bıraktı
önemsemek
In scenebirine veya bir şeye ilgi veya endişe duymak
I don't care
Umursamıyorum
istemek
bir şeyi yapmayı istemek
Would you care for tea
Çay ister misiniz
bakım
birine veya bir şeye bakma eylemi
Skin care is important
Cilt bakımı önemlidir
görünmek
In scenebir şeymiş izlenimi vermek
You seem happy today
Bugün mutlu görünüyorsun
getirmek
In scenebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
In scenebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
peşinden gelmek
birinin arkasından yakın bir şekilde yürümek
The dog likes to bring behind me
Köpek peşimden gelmeyi sever
yetiştirmek
bir çocuğu büyüyene kadar bakıp eğitmek
They brought up their children well
Çocuklarını iyi yetiştirdiler
kan dolaşımı
In scenekanın vücuttaki hareketi
Exercise improves blood circulation
Egzersiz kan dolaşımını iyileştirir
dolaşım
bir şeyin çok sayıda kişiye ulaştırılması
The magazine has a wide circulation
Derginin geniş bir dolaşımı var
rahatsızlık
In scenekişiyi hasta hissettiren fiziksel veya zihinsel sorun
He is suffering from a minor ailment
Küçük bir rahatsızlıktan muzdarip
bundan sonra
In sceneşu andan itibaren
From now on, I will be more careful
Bundan sonra daha dikkatli olacağım
sualtı
In scenesuyun yüzeyinin altında
He can stay underwater for a minute
Bir dakika boyunca suyun altında kalabilir
başlangıçta
In scenebaşlangıçta veya ilk aşamada
Initially, I didn't like the city
Başlangıçta şehri sevmemiştim
tam olarak
In scenekesin veya eksiksiz bir şekilde
It is exactly ten o'clock
Saat tam olarak on
yanlış inanış
In sceneyaygın olarak inanılan ancak gerçek olmayan fikir
It is a myth that sugar makes children hyper
Şekerin çocukları hiperaktif yaptığı yanlış bir inanıştır
tabii ki
In sceneonaylamak veya evet demek için kullanılır
Of course I will help you
Tabii ki sana yardım edeceğim
elbette
birini onaylamak veya beklendik bir durumu belirtmek için kullanılan ifade
Can you help me? Of course
Bana yardım edebilir misin? Elbette
veda etmek
In sceneayrılırken söylenen sözler
It is time to say goodbye
Veda etme zamanı
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
barış
savaş veya çatışmanın olmadığı durum
We all want peace in the world
Hepimiz dünyada barış istiyoruz
sulh hakimi
küçük yasal meselelerle ilgilenen yerel görevli
The justice of the peace signed our papers
Sulh hakimi kağıtlarımızı imzaladı
güçlü yön
In scenebir kişinin sahip olduğu beceri veya iyi özellik
Patience is my greatest strength
Sabır benim en güçlü yönümdür
kuvvet
In scenefiziksel çaba gerektiren işleri yapabilme yeteneği
He has great physical strength
Onun büyük bir fiziksel gücü var
güç
bir şeyin etkili veya önemli olma durumu
The strength of the evidence is high
Kanıtların gücü yüksek
emir
In scenebir şeyi yapılması için verilen talimat
The captain gave a strict order
Kaptan kesin bir emir verdi
düzen
şeylerin yerleştirilme veya birbirini takip etme şekli
Put the books in alphabetical order
Kitapları alfabetik sıraya koy
amaç
bir şeyin yapılma hedefi
He studied in order to learn
Öğrenmek amacıyla ders çalıştı
tarikat
aynı dini kurallara bağlı topluluk
He joined a religious order
Dini bir tarikata katıldı
ikna etmek
In scenebirini bir şeye razı etmek
I persuaded him to stay
Onu kalmaya ikna ettim
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya veya inanmaya razı etmek
I persuaded him to come
Onu gelmeye ikna ettim
karar
In scenedüşünerek yapılan seçim
It was a difficult decision
Zor bir karardı
karar
iki veya daha fazla olasılık arasından seçim yapma eylemi
He made a difficult decision
Zor bir karar verdi
yol açtı
In scenebir durumun gerçekleşmesine neden oldu
The new rules brought changes to the company
Yeni kurallar şirkette değişikliklere yol açtı
getirdi
bir şeyi bir yere getirmek
He brought some water
Biraz su getirdi
taşıdı
bir şeyi bir yere taşımak
She brought the bag
Çantayı taşıdı
randevu
In sceneönceden kararlaştırılmış görüşme veya buluşma
I have an appointment with the doctor
Doktorla bir randevum var
randevu
önceden belirlenmiş bir buluşma veya ziyaret
I have a doctor's appointment
Doktor randevum var
randevu
belirli bir zamanda birisiyle buluşma planı
I have a doctor's appointment tomorrow
Yarın doktor randevum var
açıklamak
In scenebir şeyi anlaşılır hale getirmek
Can you explain this
Bunu açıklayabilir misin
açıklamak
bir şeyi anlaşılır kılmak için bilgi vermek
Please explain the rules to me
Lütfen kuralları bana açıkla
açıklamak
bir şeyi kolay anlaşılır kılmak için nedenlerini veya detaylarını vermek
Can you explain this rule
Bu kuralı açıklayabilir misin
açıklamak
bir şeyi anlaşılır hale getirmek
Can you explain this math problem to me
Bu matematik problemini bana açıklayabilir misin
hediye
In scenebirine ücretsiz olarak verilen şey
This is a gift for you
Bu senin için bir hediye
yetenek
In scenebir şeyi iyi yapma konusundaki doğal kabiliyet
She has a gift for music
Onun müzik konusunda bir yeteneği var
hediye etmek
birine bir şeyi karşılıksız vermek
She decided to gift the book to her friend
Kitabı arkadaşına hediye etmeye karar verdi
yetki
bir şeyi kararlaştırma veya verme hakkı
She has the gift to make final decisions
Nihai kararları verme yetkisi var
hasar
In scenebir şeyin değerini veya kullanışlılığını azaltan fiziksel zarar
The storm caused a lot of damage
Fırtına çok fazla hasara yol açtı
hesap
ödenmesi gereken para miktarı
How much is the damage for the meal
Yemeğin hesabı ne kadar
başarısız olmak
In scenebaşarısız olmak
He failed the test
Sınavda başarısız oldu
bozulmak
bir şeyin düzgün çalışmayı bırakması
The engine failed during the trip
Motor yolculuk sırasında bozuldu
geri dönmek
In scenebir yere geri gitmek
I will return to my home
Evime geri döneceğim
beklemek
In scenebir şeyin olacağını düşünmek
I expect a call today
Bugün bir telefon bekliyorum
hamile
bir bebeğe gebe olmak
She is expecting a baby
Bebek bekliyor
beklenmek
bir eylemi yapması istenmek
You are expected to come
Gelmeniz bekleniyor
ummak
bir şeyin olacağını düşünmek
I expect a reply soon
Yakında bir cevap umuyorum
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
kendini tutmak
bir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
önem
In sceneönem veya değer
It does not matter
Önemli değil
konu
In scenetartışılan konu veya durum
This is a private matter
Bu özel bir konudur
süre
kısa bir zaman dilimi
It happened in a matter of days
Bu birkaç gün içinde oldu
madde
eşyaların yapıldığı fiziksel temel
Everything is made of matter
Her şey maddeden yapılmıştır
fırsat bulmak
In scenebir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
fırsat bulmak
bir şeyi yapma şansına sahip olmak
I finally got to see the movie
Sonunda filmi görme fırsatı buldum
sinirini bozmak
birini sinirlendirmek veya üzmek
His comments really got to me
Yorumları gerçekten sinirimi bozdu
başlamak
bir işi yapmaya koyulmak
We need to get to work
İşe başlamamız gerekiyor
ilgili olmak
bir şeyle bağlantılı olmak
This point gets to the main issue
Bu nokta asıl sorunla ilgili
bağlı olmak
In sceneyardım veya destek için birine veya bir şeye ihtiyaç duymak
I depend on my parents
Aileme bağlıyım
malzeme
In sceneözellikle yemeklerde bir karışımın parçası olan şey
This is the main ingredient
Bu ana malzemedir
özgür
In scenekısıtlanmamış veya kontrol edilmeyen
The bird is free
Kuş özgür
ücretsiz
bedava olan veya ücret ödenmeyen
This water is free
Bu su ücretsiz
serbest bırakmak
birini veya bir şeyi tutulduğu ya da sıkıştığı yerden kurtarmak
They decided to free the bird from the cage
Kuşu kafesten serbest bırakmaya karar verdiler
muaf
bir şeyden kurtulmuş veya bir şeye sahip olmayan
He is free from pain
O acıdan muaftır
öldürmek
In scenebir canlının yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
kırıp geçirmek
bir gösteride çok komik veya popüler olmak
The comedian killed the audience
Komedyen seyirciyi kırıp geçirdi
durdurmak
bir süreci veya çalışmayı sona erdirmek
The company killed the project
Şirket projeyi durdurdu
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am killing for a slice of pizza
Bir dilim pizzayı çok istiyorum
hayal etmek
In scenezihninde bir görüntü oluşturmak
Just imagine a world without war
Sadece savaşsız bir dünya hayal et
hayal etmek
zihinde bir resim veya görüntü oluşturmak
Imagine a beautiful beach
Güzel bir plaj hayal et
hayal etmek
zihninde bir görüntü oluşturmak
Imagine you are on a beach
Sahilde olduğunu hayal et
problem
In scenezorluk çıkaran bir soru veya durum
This math problem is hard
Bu matematik problemi zor
sorun
başa çıkması zor olan şey
I have a problem with my car
Arabamla ilgili bir sorunum var
sorun değil
bir teşekkür veya özür sonrasında önemli olmadığını belirtmek için kullanılan ifade
Thanks for the help, it was no problem
Yardım için teşekkürler, hiç sorun değildi
sorun
çözülmesi gereken mesele
This is a big problem
Bu büyük bir sorun
gün
In scene24 saatlik süre
I work every day
Her gün çalışıyorum
gündüz
güneşin gökyüzünde olduğu zaman
It is bright during the day
Gündüz hava aydınlıktır
dönem
özellikle geçmişteki belirli bir zaman dilimi
In my grandfather's day, there were no computers
Büyükbabamın döneminde bilgisayarlar yoktu
özel gün
belirli bir şeyi kutlamak için ayrılmış gün
We celebrate a special day
Biz özel bir gün kutlarız
seçim
In sceneseçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
In scenebir şeyi seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçkin
çok iyi kalitede olan
We were served choice wine
Bize seçkin bir şarap ikram edildi
seçim
iki veya daha fazla olasılık arasından tercih yapma durumu
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
ihanet etmek
In scenegüvendiği birine sadakatsizlik etmek
He betrayed his best friend
En iyi arkadaşına ihanet etti
ele vermek
isteyerek olmasa da bir duygu veya özelliği açığa çıkarmak
Her smile betrayed her excitement
Gülümsemesi heyecanını ele verdi
ihanet etmek
dürüst davranmayarak birine zarar vermek
He betrayed his best friend
En iyi arkadaşına ihanet etti
cevap
In scenebir soruya verilen yanıt
I am waiting for your answer
Cevabını bekliyorum
çözüm
In scenebir sorunu çözmenin doğru yolu
I found the answer to the puzzle
Bulmacanın çözümünü buldum
cevap
doğru olmayan veya düzgün çalışmayan
The answer is not correct
Cevap doğru değil
yanıt
bilgi almak için kullanılan cümle veya ifade
I need an answer to this question
Bu soruya bir yanıt bekliyorum
söz
In scenebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
söz vermek
In scenebirine bir şeyi yapacağına dair güven vermek
I promise to be there on time
Zamanında orada olacağıma söz veriyorum
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
memnun etmek
In scenebirini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
lütfen
In scenenazik bir ricada bulunurken kullanılan kelime
Please come here
Lütfen buraya gel
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
istediğini yapmak
birinin kendi keyfine göre hareket etmesi
You can do as you please
İstediğini yapabilirsin
ayak uydurmak
In scenehıza yetişmek veya güncel kalmak
It is hard to keep up with technology
Teknolojiye ayak uydurmak zor
saymak
In scenebir şeyi belli bir şekilde görmek veya kabul etmek
I consider him a friend
Onu bir arkadaşım olarak görüyorum
düşünmek
In scenebir konu üzerinde dikkatlice düşünmek
I will consider your offer
Teklifinizi düşüneceğim
dikkate almak
bir karar verirken belirli bir durumu düşünmek
You should consider the cost before buying it
Satın almadan önce maliyeti dikkate almalısın
araç
In scenebir şeyi yapma yolu
The bus is a means of transport
Otobüs bir ulaşım aracıdır
anlamına gelmek
bir şeyi ifade etmek
This sign means stop
Bu işaret dur anlamına gelir
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak veya amaçlamak
He means to arrive on time
O vaktinde varmaya niyetli
imkanlar
bir şeyi yapabilmek için gereken para veya diğer şeyler
They have the means to pay for it
Bunu ödemek için imkanları var
reçete yazmak
In scenebirinin hangi ilacı kullanması gerektiğini belirtmek
The doctor prescribed an antibiotic
Doktor bir antibiyotik yazdı
reçete etmek
In scenebir hastaya kullanması gereken ilacı söylemek
The doctor will prescribe medicine for the infection
Doktor enfeksiyon için ilaç reçete edecek
belirlemek
bir şeyin nasıl olması gerektiğini resmi olarak kararlaştırmak
The law prescribes the rules for driving
Yasa sürüş kurallarını belirler
reçete yazmak
doktorun hastaya ilaç kullanmasını söylemesi
The doctor will prescribe medicine
Doktor ilaç yazacak
derinden
In sceneçok yoğun veya büyük ölçüde
I am deeply sorry for what happened
Olanlar için derinden üzgünüm
belki
In sceneihtimalle veya olabilir anlamında
Perhaps it will rain today
Belki bugün yağmur yağar
hata
In scenedoğru olmayan şey
I made an error
Bir hata yaptım
reçete
In scenedoktorun ilaç yazdığı belge
I need a prescription for this medicine
Bu ilaç için bir reçeteye ihtiyacım var
saçma
In scenemantıksız veya saçma
That is a ridiculous idea
Bu saçma bir fikir
akıl almaz
aşırı derecede saçma veya mantıksız
The price is ridiculous
Fiyat akıl almaz
gülünç
çok saçma veya komik
You look ridiculous in that hat
O şapkayla gülünç görünüyorsun
saçma
çok aptalca veya mantıksız olan
Your idea is completely ridiculous
Senin fikrin tamamen saçma
krallık
In scenebir kral veya kraliçe tarafından yönetilen ülke
The United Kingdom is an island nation
Birleşik Krallık bir ada ülkesidir
diyar
bir kral veya kraliçe tarafından yönetilen bölge veya alan
He ruled over a vast kingdom
Geniş bir diyarı yönetti
krallık
bir kral veya kraliçe tarafından yönetilen ülke veya bölge
The king rules his kingdom
Kral krallığını yönetir
gizlice izlemek
In scenebirini gizlice takip etmek veya gözetlemek
They used a camera to spy on him
Onu gizlice izlemek için bir kamera kullandılar
iltihaplanma
In scenevücudun bir bölümündeki kızarıklık ve ağrı
He has inflammation in his joint
Ekleminde iltihaplanma var
ilgilenmek
In scenebir durumla ilgilenmek veya onu çözmek için önlem almak
I will deal with this problem tomorrow
Bu sorunla yarın ilgileneceğim
ilgili olmak
belirli bir konu hakkında konuşmak veya konuyla ilgilenmek
This book deals with ancient history
Bu kitap antik tarih ile ilgili
başa çıkmak
bir işi veya sorunu yönetmek için harekete geçmek
I will deal with the problem tomorrow
Sorunla yarın başa çıkacağım
muhatap olmak
bir kişiyle iş yapmak veya iletişim kurmak
I do not like dealing with rude people
Kaba insanlarla muhatap olmayı sevmiyorum
dayanmak
In scenebir şeyin temelini veya dayanağını oluşturmak
His theory rests on new evidence
Onun teorisi yeni kanıtlara dayanıyor