

Person Of Interest — Season 1 Episode 20
Words & meanings
672 words
CEFR level
asker
In sceneorduda savaşan kişi
He is a brave soldier
O cesur bir askerdir
bagaj
In scenearabanın arkasındaki geniş depolama alanı
Put your suitcase in the trunk
Bavulunu bagaja koy
deniz şortu
yüzmek için giyilen şort
He is wearing blue trunks
O mavi deniz şortu giyiyor
ağaç gövdesi
bir ağacın kalın ana gövdesi
The tree has a thick trunk
Ağacın kalın bir gövdesi var
hortum
filin uzun ve esnek burnu
The elephant drinks with its trunk
Fil hortumuyla su içer
sandık
eşyaları saklamak için kullanılan kapaklı büyük ve sağlam kutu
She kept her old clothes in the trunk
Eski kıyafetlerini sandıkta sakladı
malzeme
In scenebelirli bir amaç için gereken şeyler
We need more school supplies
Daha fazla okul malzemesine ihtiyacımız var
sağlamak
ihtiyaç duyulan bir şeyi vermek
The company supplies electricity
Şirket elektrik sağlıyor
stok
kullanım için mevcut olan miktar
We have a large supply of water
Büyük bir su stoğumuz var
müzik grubu
müzik yapan topluluk
The supply performed at the concert
Müzik grubu konserde sahne aldı
-den yapılmış
In scenebir malzemeden veya kaynaktan üretilmiş
It is made out of wood
Bu ahşaptan yapılmış
dışında
aynı seviye veya kategoride olmayan
This is out of my league
Bu benim ligimin dışında
bitmiş
bir şeyin artık kalmaması
We are out of milk
Sütümüz bitti
uzak
bir şeyden kaçınmak veya girmemek
Stay out of trouble
Beladan uzak dur
dışarı
içinden dışına doğru
He ran out of the house
Evden dışarı koştu
kalmadı
bir şeyin elinde tükenmiş olması
We are out of sugar
Şekerimiz kalmadı
-den yapılmış
bir şeyin imalatında kullanılan maddeyi belirtir
This table is made out of wood
Bu masa ahşaptan yapılmış
dışında
bir yerin veya durumun içinde olmayan
She stepped out of the room
O odadan dışarı çıktı
vazgeçirmek
birini bir şey yapmamaya ikna etmek
She talked him out of quitting
Onu işten ayrılmaktan vazgeçirdi
dışında
bir grubun veya kapsamın dışında olan
It is out of his control
Bu onun kontrolünün dışında
bakmak
In scenegözleri bir yöne çevirmek
Please look at me
Lütfen bana bak
ele almak
bir konuyu değerlendirmek
We must look at this plan
Bu planı ele almalıyız
seyretmek
bir şeyi dikkatle izlemek
They look at the stars
Yıldızları seyrediyorlar
incelemek
detaylıca gözlemlemek
I looked at the painting
Resim tablosunu inceledim
bakmak
birini veya bir şeyi görmek için gözlerini ona çevirmek
Look at that bird
Şu kuşa bak
incelemek
bir şeyi dikkatlice araştırmak veya düşünmek
I need to look at the documents
Belgeleri incelemem gerekiyor
inşa etti
In sceneparçaları birleştirerek yapmak
They built a house
Bir ev inşa ettiler
yapılı
vücut yapısı ve boyutu
He is well-built
O yapılı biridir
geç
In scenezamanında olmayan
I am late for work
İşe geç kaldım
merhum
artık hayatta olmayan
His late father was a doctor
Merhum babası doktordu
sonları
bir dönemin bitişine yakın
It happened in the late nineties
Doksanlı yılların sonlarında oldu
son
yakın zamanda gerçekleşen veya yapılan
These are late reports
Bunlar son raporlar
geç
zamanından sonra olan
I was late for the meeting
Toplantıya geç kaldım
borçlu olmak
In scenebirine para veya bir şey verme zorunluluğu
I owe you ten dollars
Sana on dolar borçluyum
dayandırmak
bir şeyi bir nedene bağlamak
He owes his success to hard work
Başarısını çok çalışmaya dayandırıyor
kaçmak
In scenebir yerden kaçmak veya ayrılmak
The thief managed to get away
Hırsız kaçmayı başardı
uzaklaşmak
bir yerden veya kişiden ayrılmak
I need to get away from the noise
Gürültüden uzaklaşmam gerekiyor
uzaklaşmak
tatil veya ortam değişikliği için başka bir yere gitmek
I need to get away for a few days
Birkaç günlüğüne uzaklaşmaya ihtiyacım var
boşvermek
In scenebir şeyi düşünmeyi veya ona önem vermeyi bırakmak
Just forget the argument
Tartışmayı boşver
hatırlamak
bir şeyi tekrar akla getirmek
I remember this song
Bu şarkıyı hatırlıyorum
unutmak
bir şeyi hatırlayamamak
I often forget where I put my keys
Anahtarlarımı nereye koyduğumu sık sık unuturum
unutmak
bir şeyi hatırlayamamak
I often forget where I put my keys
Genellikle anahtarlarımı nereye koyduğumu unuturum
unutmak
bir şeyi hatırlayamamak
I often forget my keys
Anahtarlarımı sık sık unuturum
belirmek
In scenegörünür hale gelmek veya görülmek
A ghost appeared in the room
Odada bir hayalet belirdi
görünmek
belli bir izlenim vermek
He appears to be tired
Yorgun görünüyor
rol almak
bir oyunda filmde veya gösteride yer almak
She will appear in the new movie
O yeni filmde rol alacak
beyzbol
In scenesopa ve topla oynanan bir oyun
I like playing baseball
Beyzbol oynamayı severim
beyzbol topu
beyzbol sporunda kullanılan küçük sert top
He threw the baseball to the pitcher
Beyzbol topunu atıcıya fırlattı
şirket
In scenemal veya hizmet satan kuruluş
He works for a law firm
Bir hukuk firmasında çalışıyor
sert
yumuşak olmayan veya esnemeyen
The mattress is very firm
Yatak çok sert
kararlı
fikrini veya kararını değiştirmeyen
She remained firm in her decision
Kararında kararlı kaldı
sıkı
kuralları çiğnemeye izin vermeyen
The teacher is very firm with the rules
Öğretmen kurallar konusunda çok sıkıdır
arşiv
In scenetarihi belgelerin ve kayıtların saklandığı yer
The library has a large archive of old newspapers
Kütüphanede eski gazetelerden oluşan büyük bir arşiv var
arşivlemek
bir şeyi gelecekte kullanmak üzere saklamak
She decided to archive all her old emails
Eski e-postalarının hepsini arşivlemeye karar verdi
çaylak
In scenebir konuda yeni olan kişi
I am a newbie at this game
Bu oyunda çaylağım
artık
In scenegünümüzde geçerliliğini yitirmiş durumları ifade eder
They don't play together anymore
Artık birlikte oynamıyorlar
artık
artık veya bir daha (olumsuz cümlelerde kullanılır)
I don't live there anymore
Artık orada yaşamıyorum
artık
artık gerçekleşmeyen veya var olmayan
I don't live here anymore
Artık burada yaşamıyorum
artık
bir şeyin eskisi gibi devam etmediğini belirtir
I don't go there anymore
Artık oraya gitmiyorum
karşıya
In scenebir taraftan diğer tarafa doğru
He walked across the street
Caddenin karşısına yürüdü
soldan sağa
bulmacadaki yatay ipucu
Look at five across
Beş soldan sağaya bak
haberdar
bir konu hakkında bilgi sahibi olan
Are you across the project details
Proje detaylarından haberdar mısın
genelinde
bir şeyin tamamını kapsayacak şekilde
The news spread across the country
Haber ülke genelinde yayıldı
tehlike
In scenezarar verebilecek şey
Smoking is a health hazard
Sigara içmek bir sağlık tehlikesidir
riske atmak
bir risk içeren bir şey yapmak
He did not want to hazard his life
Hayatını riske atmak istemedi
dörtlü
araçlarda diğer sürücüleri uyarmak için kullanılan yanıp sönen ışık
Turn on your hazards if you have a problem
Bir sorunun varsa dörtlülerini yak
yük listesi
In scenekargo veya yolcuların listelendiği belge
The captain checked the ship's manifest before departing
Kaptan yola çıkmadan önce geminin yük listesini kontrol etti
ortaya çıkmak
görünür veya belirgin hale gelmek
The symptoms manifest themselves slowly
Semptomlar kendilerini yavaşça gösterir
acımasızca
In scenehiç merhamet göstermeden
He committed the crime in cold blood
Suçu acımasızca işledi
yol açmak
In scenebir şeyin gerçekleşmesine neden olmak
This decision is bringing many changes
Bu karar birçok değişikliğe yol açıyor
bir araya getirme
aynı konumda toplama veya birleştirme
Bringing people together is good
İnsanları bir araya getirmek iyidir
geri getirme
önceki bir konuma veya duruma döndürme
She is bringing the book back
Kitabı geri getiriyor
getirme
bir şeyi yanına alarak bir yere ulaştırma
I am bringing a cake to the party
Partiye pasta getiriyorum
mühendis
In scenemakineleri yapıları veya sistemleri tasarlayan veya inşa eden kişi
She works as a software engineer
O bir yazılım mühendisi olarak çalışıyor
tasarlamak
bir şeyin yapısını veya işlevini değiştirmek
They engineered a new solution to the problem
Soruna yeni bir çözüm tasarladılar
tezgâhlamak
bir şeyi zekice veya gizlice planlayıp gerçekleştirmek
He engineered a way to finish the project early
Projeyi erken bitirmek için bir yol tezgâhladı
boş
In sceneiçinde hiçbir şey bulunmayan
The room is empty
Oda boş
boş
amaçtan veya değerden yoksun
These are empty promises
Bunlar boş vaatler
boşaltmak
bir kabın içindekileri dışarı çıkarmak
Please empty the trash
Lütfen çöpü boşalt
dökülmek
bir akarsuyun daha büyük bir su kütlesine boşalması
The river empties into the sea
Nehir denize dökülür
yanlış
In scenedoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
yanlış
uygun olmayan veya iyi bir eşleşme sağlamayan
This is the wrong key for the door
Bu kapı için yanlış anahtar
kötülük etmek
birine adil olmayan veya zarar verici şekilde davranmak
He wronged her by taking the money
Parayı alarak ona kötülük etti
yazılım
In scenebilgisayarda çalışan talimatlar
The software is fast
Yazılım hızlı
yazılım
bir bilgisayarı çalıştıran talimatlar bütünü
We need new software
Yeni bir yazılıma ihtiyacımız var
seçmek
In scenebir şeyi tercih etmek veya seçmek
Pick a color
Bir renk seç
pena
telli çalgıları çalmak için kullanılan küçük alet
He lost his guitar pick
Gitar penasını kaybetti
almak
bir nesneyi elinize almak veya kaldırmak
Pick up your book
Kitabını al
bölüm
In scenebir kitabın numaralandırılmış parçası
I am reading the first chapter
Birinci bölümü okuyorum
bölüm
bir kitabın numarası veya başlığı olan parçası
I read the first chapter of the book
Kitabın ilk bölümünü okudum
her iki durumda da
In scenehangi seçenek olursa olsun
Either way, we will be late
Her iki durumda da geç kalacağız
işe almak
In scenebirine iş vermek
They want to hire a new manager
Yeni bir yönetici işe almak istiyorlar
kiralamak
bir şeyi belirli bir süre kullanmak için para ödemek
We decided to hire a car for our holiday
Tatilimiz için bir araba kiralamaya karar verdik
işe alınan kişi
şirketin işe aldığı kimse
They welcomed the new hire
Yeni işe alınan kişiyi karşıladılar
işe almak
birine ücretli bir iş vermek
We need to hire more staff
Daha fazla personel işe almamız gerekiyor
hastane
In scenehasta insanların tedavi edildiği yer
He is in the hospital
O, hastanede
hastane
hastaların tedavi edildiği bina
I went to the hospital for a checkup
Kontrolüm için hastaneye gittim
sağlık merkezi
tıbbi hizmetlerin sunulduğu yer
The medical center is very busy today
Sağlık merkezi bugün çok yoğun
hastane
hastaların tedavi edildiği yer
He works at the hospital
O hastanede çalışıyor
varsaymak
In scenebir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
sanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
anlaşıldı
In scenebir şeyin doğru veya gerçek olduğunu kavramak
I understood the lesson
Dersi anladım
anlamak
söylenen ya da belirtilen bir şeyi zihinsel olarak kavramak
I understood the main point
Ana noktayı anladım
drone
In scenepilotu olmayan küçük uçan araç
They use drones to take photos
Fotoğraf çekmek için drone kullanıyorlar
drone
uzaktan kumandayla kontrol edilen küçük uçan araç
They use drones to take photos
Fotoğraf çekmek için drone kullanıyorlar
süpermarket
In scenegıda ve ev eşyaları satan büyük mağaza
I go to the supermarket every Saturday
Her cumartesi süpermarkete giderim
teşekkür ederim
In sceneminnettarlık göstermek için kullanılan sözler
Thank you for the help
Yardım için teşekkür ederim
teşekkür
bir takdir ifadesi
A big thank you to all
Herkese büyük bir teşekkür
teşekkür ederim
minnettar olduğunuzu belirtmek için kullanılan sözler
Thank you for your help
Yardımın için teşekkür ederim
acı
In sceneyaralanma veya hastalık sonucu oluşan kötü his
He felt a sharp pain
Keskin bir acı hissetti
baş belası
sinir bozucu kimse veya bir şey
Stop being a pain
Baş belası olmayı bırak
ızdırap
fiziksel veya duygusal hoş olmayan his
Love can cause pain
Aşk acı verebilir
üzmek
birinin duygusal olarak acı çekmesine veya kederlenmesine neden olmak
It pains me to see you so sad
Seni bu kadar üzgün görmek beni üzüyor
acı
fiziksel veya duygusal hoş olmayan his
I feel pain in my leg
Bacağımda acı hissediyorum
yumurtalı ekmek
In sceneyumurta ve süte batırılıp kızartılan ekmekle yapılan bir kahvaltı yemeği
I eat french toast for breakfast
Kahvaltıda yumurtalı ekmek yerim
yanlış alarm
In scenegerçek bir tehlike olmadığı halde verilen uyarı
It was a false alarm
Bu yanlış bir alarmdı
kendi yolunu çizmek
In scenekendi işlerini tek başına yapmaya başlamak
He decided to strike out on his own
Kendi yolunu çizmeye karar verdi
başarısız olmak
bir konuda başarısız olmak
He tried to get the job, but he struck out
İşi almaya çalıştı ama başarısız oldu
üç hakla elenme
beyzbolda vurucunun üç vuruş hakkını kullanamayıp oyun dışı kalması
The batter got a strike-out
Vurucu üç hakla elendi
kabus
In scenekorkutucu rüya
I had a nightmare last night
Dün gece bir kabus gördüm
kabus
çok zor veya rahatsız edici durum
This traffic is a nightmare
Bu trafik tam bir kabus
yelek
In scenegömlek üzerine giyilen kolsuz giysi
He wore a black vest
Siyah bir yelek giydi
yetki vermek
birine resmi bir güç veya hak tanımak
The power is vested in the president
Yetki başkana verilmiştir
yok etmek
In scenebir şeyi tamir edilemeyecek kadar ağır hasara uğratmak
The storm destroyed the village
Fırtına köyü yok etti
ezip geçmek
bir oyunda veya yarışmada birini çok kolay bir şekilde yenmek
We destroyed the other team in the game
Oyunda diğer takımı ezip geçtik
yok etmek
bir şeyi tekrar kullanılamayacak hale getirmek
The storm destroyed the old house
Fırtına eski evi yok etti
öldürmek
bir canlının yaşamına son vermek
They had to destroy the sick dog
Hasta köpeği öldürmek zorunda kaldılar
dikiz aynası
In scenearabanın arkasını görmeye yarayan ayna
She checked the rear view mirror
Dikiz aynasını kontrol etti
soyguncu
In scenebir yerden hırsızlık yapan kişi
The robber stole the money
Soyguncu parayı çaldı
içermek
In scenebir şeyin içinde başka bir şeyin bulunması
The box contains books
Kutu kitap içeriyor
kontrol altına almak
bir şeyi belirli bir alan içinde tutmak
The firemen tried to contain the fire
İtfaiyeciler yangını kontrol altına almaya çalıştı
varsayarak
In scenebir durumun doğru olduğunu kabul ederek
Assuming you are right, I will help you
Haklı olduğunu varsayarak sana yardım edeceğim
varsayarak
bir şeyin kesin olduğundan emin olmadan doğru olduğunu düşünmek
I am assuming he is coming
Onun geleceğini varsayıyorum
arkasında
In scenebir şeyin arka kısmında
The cat is behind the sofa
Kedi kanepenin arkasında
gerisinde
zaman olarak daha sonra
He is behind schedule
Programın gerisinde kaldı
arkasında
birini desteklemek
We are behind you
Senin arkandayız
popo
vücudun üzerine oturulan arka kısmı
He fell on his behind
Poposunun üzerine düştü
sonunda varmak
In scenenihayetinde bir yerde veya durumda bulunmak
They ended up at the park
Sonunda parka vardılar
sonunda varmak
sonunda belirli bir yere veya duruma gelmek
We ended up at the beach
Sonunda plaja vardık
cihaz
In scenebelirli bir amaç için tasarlanmış ekipman parçası
This is a useful device
Bu faydalı bir cihaz
zırhlı para aracı
In scenepara veya değerli eşya taşımak için kullanılan korumalı taşıt
The armored truck stopped at the bank
Zırhlı para aracı bankanın önünde durdu
çıkış
In scenebir yerden veya yoldan ayrılmaya yarayan yol
Where is the emergency exit?
Acil çıkış nerede?
çıkmak
bir yerden dışarı çıkmak
Please exit the building
Lütfen binadan çıkın
icat etmek
In sceneyeni bir şey tasarlamak veya yapmak
Who invented the telephone?
Telefonu kim icat etti?
tuşlamak
In scenebilgileri tuşlara basarak girmek
Please punch in your code
Lütfen kodunuzu tuşlayın
işe giriş yapmak
işe başlarken varış saatini kaydetmek
I need to punch in at 9 AM
Sabah dokuzda işe giriş yapmam gerekiyor
dizüstü bilgisayar
In sceneyanında taşıyabileceğin küçük bir bilgisayar
I use my laptop for work
İş için dizüstü bilgisayarımı kullanıyorum
dizüstü bilgisayar
In scenetaşınabilir küçük bilgisayar
I work on my laptop
Dizüstü bilgisayarımda çalışıyorum
yetenekli
In scenedoğal bir yeteneği veya becerisi olan
He is a talented musician
O yetenekli bir müzisyen
kalmak
In scenediğerleri gittikten sonra orada olmaya devam etmek
Only two cookies are left
Sadece iki kurabiye kaldı
bırakmak
In scenebir şeyin belirli bir durumda olmasını sağlamak
He left the door open
Kapıyı açık bıraktı
sol
sağın karşı tarafı
Turn left here
Buradan sola dön
ayrılmak
bir yerden veya birinden uzaklaşmak
She left the office at five
Ofisten saat beşte ayrıldı
konu
In scenetartışılan konu veya durum
This is a private matter
Bu özel bir konudur
önem
önem veya değer
It does not matter
Önemli değil
süre
kısa bir zaman dilimi
It happened in a matter of days
Bu birkaç gün içinde oldu
madde
eşyaların yapıldığı fiziksel temel
Everything is made of matter
Her şey maddeden yapılmıştır
arkadaş
In sceneyakın bir arkadaş veya yoldaş
He is my best buddy
O benim en iyi arkadaşım
bırakmak
In scenebir şeyi bir yere götürüp orada bırakmak
I will drop off the package
Paketi bırakacağım
düşüş
miktar veya seviyede ani azalma
There was a sharp drop off in sales
Satışlarda keskin bir düşüş oldu
gözden kaybolmak
görünür veya duyulur olmayı bırakmak
They began to drop off one by one
Birer birer gözden kaybolmaya başladılar
bırakmak
birini bir yere götürüp orada bırakmak
I will drop you off at school
Seni okulda bırakacağım
bırakma noktası
insanların veya eşyaların bırakıldığı yer
This is the drop off point for students
Burası öğrenciler için bırakma noktasıdır
uyuyakalmak
genellikle farkında olmadan uykuya dalmak
I might drop off during the movie
Film sırasında uyuyakalabilirim
bırakmak
birini veya bir şeyi bir yere götürüp orada bırakmak
Please drop me off at the school
Lütfen beni okulun orada bırak
bırakma noktası
insanların veya eşyaların bırakıldığı yer
Please wait at the drop-off point
Lütfen bırakma noktasında bekleyin
çıkarmak
In scenebir şeyi yerinden çıkarmak
He extracted the key from the lock
Anahtarı kilitten çıkardı
özüt
bir bitkiden elde edilen sıvı
I used vanilla extract for the cake
Kek için vanilya özütü kullandım
derin
In sceneyüzeyden çok aşağıya inen
The ocean is very deep
Okyanus çok derindir
derin
In sceneçok güçlü veya yoğun
He has a deep love for music
Müziğe karşı derin bir sevgisi var
kalın
düşük tona sahip olan
He has a deep voice
Onun kalın bir sesi var
zengin
çok parası olan
He has deep pockets
Onun çok parası var
kurmak
In scenebir şeyi kurmak veya meydana getirmek
They want to establish a new company
Yeni bir şirket kurmak istiyorlar
kanıtlamak
bir şeyin doğru olduğunu göstermek
The evidence established the truth
Kanıtlar gerçeği kanıtladı
eklemek
In scenebir şeyi başka bir şeye katmak
Add some salt to the soup
Çorbaya biraz tuz ekle
artırmak
bir şeyin miktarını veya değerini büyütmek
They added to their existing debt
Mevcut borçlarını artırdılar
dikkat eksikliği
odaklanmayı zorlaştıran bir bozukluk
He has ADD and struggles to focus
Onun dikkat eksikliği var ve odaklanmakta zorlanıyor
eklemek
daha fazla şey söylemek
He added that he will be late
Geç kalacağını da ekledi
haber vermek
In scenebirine bir durumu bildirmek
I will let you know when I arrive
Vardığımda sana haber vereceğim
değiştirilmiş
In scenefarklı hale getirilmiş
The dress was altered to fit her
Elbise ona uyması için değiştirildi
yazmak
In scenebir metin meydana getirmek
I will write a book
Bir kitap yazacağım
çek yazmak
bankaya para ödemesi için verilen yazılı belge
I need to write a check for the rent
Kira için bir çek yazmam gerekiyor
yazmak
bir belgeye veya alana bilgi eklemek
Write your name here
Adını buraya yaz
yazmak
bilgiyi bir belgeye veya kayda geçirmek
Please write your name on the form
Lütfen adınızı forma yazın
çaba
In scenebir şeyi başarmak için harcanan enerji
It takes a lot of effort to learn a language
Bir dil öğrenmek çok çaba gerektirir
eldiven
In sceneeli örten bir giysi
I wear gloves in winter
Kışın eldiven takarım
beni almaya gelmek
In scenebirini araçla bir yerden almak
Can you pick me up at six?
Beni saat altıda alabilir misin?
canlandırıcı
insanı daha uyanık veya mutlu hissettiren şey
This coffee is a great pick-me-up
Bu kahve harika bir canlandırıcı
enerji kaynağı
insana enerji veya mutluluk veren şey
I need a quick pick-me-up
Hızlıca enerji verecek bir şeye ihtiyacım var
farkında
In scenegizli bir durumu fark etmek veya bilmek
The police are onto him
Polis onun farkında
üzerine
bir şeyin yüzeyindeki bir konuma doğru
He jumped onto the chair
Sandalyenin üzerine atladı
gerçek
In scenevar olan veya doğru olan
This is a real diamond
Bu gerçek bir elmas
çekici
cinsel olarak çekici olan
She is real
O çekici
gerçekten
çok veya samimi bir şekilde
He is real quiet
O gerçekten sessiz
sade
süslü veya karmaşık olmayan
He prefers a real and simple lifestyle
O sade ve basit bir yaşam tarzını tercih ediyor
tespit etmek
In scenebir şeyi fark etmek veya ortaya çıkarmak
The sensor can detect smoke
Sensör dumanı tespit edebilir
motel
In scenesürücüler için uygun fiyatlı otel
We stayed at a motel last night
Dün gece bir motelde kaldık
motel
motorcular için tasarlanmış otel
We stayed at a motel during our trip
Seyahatimiz sırasında bir motelde kaldık
uyarmak
In scenebirini bir tehlike veya durum hakkında haberdar etmek
The alarm alerted everyone to the fire
Alarm herkesi yangına karşı uyardı
uyanık
tamamen uyanık ve net düşünebilen
He is very alert
O çok uyanık
uyarı
size tehlikeyi bildiren bir mesaj
I got a weather alert
Bir hava durumu uyarısı aldım
tehdit
In scenezarar verebilecek kişi veya şey
The storm is a threat to the city
Fırtına şehir için bir tehdit
tehdit
birine istediğini yapmazsa zarar vereceğini söyleme
He made a threat against his rival
Rakibine karşı bir tehditte bulundu
bilinmesi gereken
In sceneişini yapmak veya güvende kalmak için şart olan bilgi
This safety procedure is a need to know
Bu güvenlik prosedürü bilinmesi gereken bir bilgidir
bilinmesi gereken
bilinmesi zorunlu olan bilgi
This information is need to know
Bu bilgi bilinmesi gereken bir şey
kısıtlı erişim
sadece yetkili kişilerin erişebildiği özel bilgi
Access is on a need to know basis
Erişim sadece yetkili kişilerle sınırlıdır
bilmesi gerekenler
erişimin sadece yetkili kişilerle sınırlandırılması kuralı
Access is restricted to a need to know
Erişim sadece bilmesi gerekenler ile sınırlıdır
bilmesi gereken
sadece bilgiye erişim zorunluluğu olan kişilere verilmesi
Access is limited to a need to know basis
Erişim bilmesi gerekenler esasına göre sınırlandırılmıştır
bilmesi gereken
sadece yetkili kişilerin ulaşabileceği gizli bilgi
This information is need to know only
Bu bilgi sadece bilmesi gerekenler içindir
dosya
In scenebelgelerin veya dijital verilerin toplandığı yer
I opened the file
Dosyayı açtım
sıra
insanların birbiri ardına dizildiği sıra
The students walked in a file
Öğrenciler tek sıra halinde yürüdü
törpü
bir şeyi düzeltmek veya şekillendirmek için kullanılan pürüzlü alet
She used a nail file
Tırnak törpüsü kullandı
dosyalamak
resmî makamlara belge teslim etmek
You must file your report today
Raporunu bugün dosyalamalısın
berbat etmek
In scenebir işi beceriksizce veya kötü bir şekilde yapmak
He botched the repair
Tamiratı berbat etti
çekiliş
In scenebilet satılarak ödül kazanma şansı verilen bir oyun
We bought tickets for the raffle
Çekiliş için bilet aldık
toplu taşıma
In sceneinsanların veya malların taşınması için kullanılan sistem
Public transit is cheap in this city
Bu şehirde toplu taşıma ucuzdur