

The Crown — Season 1 Episode 8
Words & meanings
810 words
CEFR level
emin olmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu kontrol etmek
Make sure the door is locked
Kapının kilitli olduğundan emin ol
sağlamak
bir şeyin gerçekleşmesini kesinleştirmek
Make sure you arrive on time
Zamanında geldiğinden emin ol
emin olmak
hiçbir şüphe duymamak
Make sure of the facts
Gerçeklerden emin ol
garantiye almak
bir şeyin doğru olduğundan emin olmak için kontrol etmek
Make sure the door is locked
Kapının kilitli olduğundan emin ol
iyi kalpli
In sceneşefkatli ve cömert
She is a good hearted person
O, iyi kalpli bir insandır
kabul edilemez
In scenekabul edilemeyecek kadar kötü veya yetersiz
His behavior was unacceptable
Onun davranışı kabul edilemezdi
kabul edilemez
izin verilmeyen veya onaylanmayan
This behavior is unacceptable
Bu davranış kabul edilemez
günaydın
In scenesabahları birisiyle karşılaşıldığında kullanılan nazik bir ifade
Good morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
yankı
In scenebir yüzeye çarpıp geri dönen ses
I heard an echo in the cave
Mağarada bir yankı duydum
tekrarlamak
başka birinin söylediğini yeniden söylemek
He echoed my words
Sözlerimi tekrarladı
tekrarlamak
söylenen bir sözü geri yansıtmak
Please echo what the teacher said
Lütfen öğretmenin söylediklerini tekrarla
yani
In scenesöylenenleri açıklamak veya duraksamak için kullanılır
I mean, it is a bit expensive
Yani, biraz pahalı
hükümdar
In scenebir ülkeyi yöneten kral veya kraliçe
The sovereign signed the new law
Hükümdar yeni yasayı imzaladı
egemen
kendi kendini yönetme yetkisine sahip
The country is a sovereign nation
Ülke egemen bir ulustur
hükümdar
ülkeyi yöneten kral veya kraliçe
The sovereign lives in the palace
Hükümdar sarayda yaşıyor
donanımsız
In scenebir iş için gerekli beceri veya araçlara sahip olmayan
We were unequipped for the cold weather
Soğuk hava için donanımsızdık
berbat etmek
In scenebir şeyi çok kötü bir şekilde yapmak veya mahvetmek
He made a mess of the project
Projeyi berbat etti
gücendirmek
In scenekaba bir davranışla birini üzmek veya kızdırmak
I did not mean to offend you
Seni gücendirmek istemedim
gücendirmek
kaba bir davranışla birini üzmek veya kızdırmak
I did not mean to offend you
Seni gücendirmek istemedim
temsilci
In scenebaşka bir kişi veya grup adına hareket eden kişi
He is a sales representative
O bir satış temsilcisi
vekil atamak
In scenebirine vekil olarak hareket etme yetkisi vermek
The sheriff decided to deputize the local volunteer
Şerif yerel gönüllüyü vekil atamaya karar verdi
vekil görevini yapmak
In sceneresmi yetkiyle birinin yerine geçip işini üstlenmek
He was asked to deputize for the sheriff
Ondan şerifin yerine vekil görevini yapması istendi
vekalet etmek
In scenebirinin işini geçici olarak üstlenmek
I will deputize for the manager today
Bugün müdüre vekalet edeceğim
yetkilendirmek
birine bir işi yapması için yetki vermek
She was deputized to finish the task
Görevi bitirmesi için yetkilendirildi
yanında
In scenebir şeye veya birine çok yakın
He sat next to me
O benim yanımda oturdu
neredeyse
bir durumun gerçekleşmesine çok az kalması
It is next to impossible
Bu neredeyse imkansız
sıradaki
mevcut olandan sonra gelen
Who is next to go
Gitmek için sıradaki kim
boya
In sceneyüzeyleri renklendirmek için kullanılan sıvı madde
The paint is blue
Boya mavi
boyamak
bir yüzeyi boya ile renklendirmek
I will paint the wall
Duvarı boyayacağım
resim yapmak
boya kullanarak resim oluşturmak
She likes to paint
O resim yapmayı sever
resmetmek
bir durumu veya kişiyi kelimelerle betimlemek
The report paints a sad picture of the situation
Rapor durumu üzücü bir şekilde resmediyor
kalmak
In scenevarlığını sürdürmek veya aynı durumda kalmak
He remained silent
Sessiz kaldı
kalmak
In scenebir durumda varlığını sürdürmek
The temperature will remain the same
Sıcaklık aynı kalacak
kalmak
bir yerde bulunmaya devam etmek
Please remain in your seats
Lütfen koltuklarınızda kalın
kalıntı
ölen bir kişinin bedeni veya parçası
The remains were found in the woods
Kalıntılar ormanda bulundu
şans
In sceneiyi veya kötü şeylerin gerçekleşmesine neden olan güç
Luck can change quickly
Şans hızla değişebilir
şans
tesadüfen gerçekleşen iyi şeyler
I had some good luck
Biraz şansım vardı
şans eseri bulmak
iyi bir talih sonucu bir şeye sahip olmak
He lucked into this amazing job
O şans eseri bu harika işi buldu
sadece
In scenesadece veya kolay bir şekilde
I simply wanted to help
Sadece yardım etmek istedim
sadece
basit bir şekilde veya sadece
It is simply a matter of time
Bu sadece bir zaman meselesi
basitçe
basit veya anlaşılır bir biçimde
She explained it simply
Bunu basitçe anlattı
kesinlikle
bir ifadeyi vurgulamak için kullanılır
It is simply amazing
Bu kesinlikle harika
fesih
In scenebir organizasyonun veya resmi bir düzenlemenin resmen sona erdirilmesi eylemi
The dissolution of the committee was announced
Komitenin feshi duyuruldu
etkilemek
In scenebir kişi veya şey üzerinde etki bırakmak
The weather affects my mood
Hava durumu ruh halimi etkiler
takınmak
bir duyguyu veya tavrı davranış yoluyla göstermek
He affected a look of surprise
Şaşkın bir ifade takındı
havlama
In scenebir köpeğin çıkardığı yüksek ses
I heard a loud bark
Yüksek bir havlama duydum
ağaç kabuğu
bir ağacın sert dış tabakası
The tree has thick bark
Ağacın kalın bir kabuğu var
havlama
köpeğin çıkardığı yüksek ses
I heard the dog's loud bark
Köpeğin yüksek havlamasını duydum
sertçe emretmek
yüksek sesle ve sert bir şekilde emir vermek
The boss barked an order at him
Patron ona sertçe emir verdi
çok
In scenebüyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
ne kadar
bir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
devam etmek
In scenebir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
yayınlanmak
radyo veya televizyonda gösterilmek
The show will go on tonight
Gösteri bu gece yayınlanacak
çıkmak
biriyle romantik bir randevuya gitmek
Are you going on a date tonight
Bu gece bir randevuya mı çıkıyorsun
katılmak
bir gezi veya etkinliğe iştirak etmek
Are you going on the tour
Tura katılıyor musun
konuşup durmak
bir konu hakkında uzun süre konuşmak
Don't go on about it anymore
Artık bu konuda konuşup durma
-meli/-malı
In sceneyapılması gereken doğru şeyi belirtmek için kullanılır
You ought to apologize
Özür dilemelisin
meli
yapılması gereken doğru veya mantıklı bir işi belirtmek için kullanılır
You ought to study for the exam
Sınav için ders çalışmalısın
beklenmek
kanıtlara veya mantığa göre gerçekleşmesi muhtemel durumları belirtmek için kullanılır
The train ought to arrive soon
Trenin yakında varması bekleniyor
tanıştırmak
In scenebirini başka biriyle tanıştırmak
I want to introduce you to my friend
Seni arkadaşımla tanıştırmak istiyorum
tanıştırmak
birini başkasına ilk kez tanıtmak
I want to introduce my friend to you
Arkadaşımı seninle tanıştırmak istiyorum
tanıtmak
bir şeyi ilk defa bir yere getirmek
The company introduced a new product
Şirket yeni bir ürün tanıttı
tanıtmak
yeni bir şeyi ortaya koymak
The company introduced a new phone
Şirket yeni bir telefon tanıttı
bir yerde
In scenebelirlenmemiş veya bilinmeyen bir yer
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yere bıraktım
bir yer
In scenebilinmeyen veya belirtilmemiş bir konum
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
bir yer
bilinmeyen veya belirtilmemiş bir mekan
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
tamamen
In scenebütünüyle veya her bakımdan
This is an altogether different story
Bu tamamen farklı bir hikaye
toplamda
herkes veya her şey dahil toplam
There were ten people altogether
Toplamda on kişi vardı
çıplak
üzerinde hiç kıyafet olmaması durumu
He was standing there in the altogether
Orada tamamen çıplak bir şekilde duruyordu
üretmek
In sceneyeni bir fikir plan veya cevap ortaya atmak
She came up with a great idea
O harika bir fikir üretti
bulmak
bir şeyi sağlamak veya temin etmek
Can you come up with the money
Parayı bulabilir misin
omuz
In scenekolu vücuda bağlayan eklem
My shoulder hurts
Omzum ağrıyor
yük
kişinin üstlenmesi gereken ağır görev
He bears a heavy shoulder for the team
Takım için ağır bir yük taşıyor
banket
yolun kenarında bulunan emniyet şeridi
He pulled the car onto the shoulder
Arabayı bankete çekti
tehlikeli
In scenebüyük riskler veya tehlikeler içeren
The mountain path is perilous
Dağ yolu tehlikelidir
yine de
In sceneher durumda
It's raining, but I'll go anyway
Yağmur yağıyor ama yine de gideceğim
neyse
konuyu değiştirmek veya bir duraksamadan sonra devam etmek için kullanılan söz
Anyway let us continue with the lesson
Neyse derse devam edelim
cevap
In sceneyazılı veya sözlü bir yanıt
I am waiting for your reply
Cevabınızı bekliyorum
cevap
bir soruya verilen karşılık
I am waiting for your reply
Cevabını bekliyorum
devlet
In scenekendi yönetimi olan bir ülke
Every state has its own laws
Her devletin kendi yasaları vardır
kayıp
In scenebir şeye artık sahip olmama durumu
The company suffered a huge loss
Şirket büyük bir kayıp yaşadı
şaşkınlık
ne yapacağını veya ne diyeceğini bilememe durumu
I was at a loss for words
Söyleyecek söz bulamadım
dokunmak
In sceneelini bir şeye koymak
Do not touch the glass
Cama dokunma
duygulandırmak
birinin duygularını etkilemek
Your kind words touched me
Nazik sözlerin beni duygulandırdı
yetenek
bir şeyi iyi yapma konusundaki doğal beceri
He has a professional touch
Profesyonel bir dokunuşu var
küçük bir miktar
bir şeyden çok küçük bir miktar
Add a touch of salt
Biraz
eski asker
In scenesilahlı kuvvetlerde görev yapmış kişi
My father is an ex-serviceman
Babam eski bir askerdir
gazi
askeri görevini tamamlamış kimse
He is a decorated ex-serviceman
O madalyalı bir gazidir
sahne
In sceneperformans sergilenen yüksek alan
The actor is on the stage
Oyuncu sahnededir
aşama
bir sürecin adımı
We are at the first stage
İlk aşamadayız
hazırlamak
hazır hale getirmek
He staged the equipment
Ekipmanları hazırladı
sahnelemek
bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek amacıyla düzenlemek
They staged a protest in the city center
Şehir merkezinde bir protesto sahnelediler
kayınbirader veya enişte
In sceneeşin erkek kardeşi veya kız kardeşin kocası
He is my brother in law
O benim kayınbiraderim
kayınbirader
eşin erkek kardeşi
My brother in law is coming to dinner
Kayınbiraderim akşam yemeğine geliyor
enişte
kız kardeşin eşi
Her brother in law took the kids to school
Eniştesi çocukları okula götürdü
hit
In sceneçok iyi veya heyecan verici olan şey
This song is a real banger
Bu şarkı gerçekten bir hit
hurda araba
In sceneeski ve yıpranmış araç
He drives a real banger
O hurda bir araba sürüyor
yerine getirmek
In scenebir görevi veya işlemi tamamlamak
They performed the task
Görevi yerine getirdiler
gerçekleştirmek
In scenebir görevi veya işi yerine getirmek
They performed the experiment in the lab
Deneyi laboratuvarda gerçekleştirdiler
sergilemek
bir durumda belirli bir başarı veya davranış göstermek
The car performs well on the road
Araba yolda iyi performans sergiliyor
sahne almak
bir seyirci topluluğu önünde oynamak veya şarkı söylemek
The dancers perform every Friday
Dansçılar her cuma sahne alıyor
kömür
In sceneyakıt olarak kullanılan siyah taş
Coal is used for heating
Kömür ısınma için kullanılır
yansıtmak
In scenebir şeyi göstermek veya temsil etmek
His smile was reflecting his happiness
Gülümsemesi mutluluğunu yansıtıyordu
kahkaha
In scenegülme eylemi
I heard laughter coming from the kitchen
Mutfaktan gelen kahkahaları duydum
kahkaha
gülme eylemi veya çıkardığı ses
The room was filled with laughter
Oda kahkahalarla doluydu
madencilik
In sceneyer altından maden çıkarma işlemi
Mining is a dangerous job
Madencilik tehlikeli bir iştir
dayatmak
In scenebir kuralı veya sistemi zorla kabul ettirmek
The government imposed a new tax
Hükümet yeni bir vergi dayattı
dayatmak
bir şeyi zorla kabul ettirmek
They want to impose new rules on everyone
Herkese yeni kurallar dayatmak istiyorlar
yük olmak
birinden gereğinden fazla şey isteyerek onu rahatsız etmek
I hope I am not imposing on you
Umarım size yük olmuyorumdur
rahatsızlık vermek
birinin zamanını veya imkanlarını başkasını rahatsız edecek şekilde kullanmak
I hope I am not imposing on you
Umarım sana rahatsızlık vermiyorumdur
başa çıkmak
In scenebir işi veya sorunu yönetmek için harekete geçmek
I will deal with the problem tomorrow
Sorunla yarın başa çıkacağım
ilgili olmak
belirli bir konu hakkında konuşmak veya konuyla ilgilenmek
This book deals with ancient history
Bu kitap antik tarih ile ilgili
muhatap olmak
bir kişiyle iş yapmak veya iletişim kurmak
I do not like dealing with rude people
Kaba insanlarla muhatap olmayı sevmiyorum
oldukça
In sceneorta derecede
It is rather cold today
Bugün hava oldukça soğuk
tercih etmek
bir şeyi diğerine tercih etmek için kullanılır
I would rather stay home
Evde kalmayı tercih ederim
tercih etmek
bir şeyi diğerinden daha çok istemek veya seçmek
I would rather stay home
Evde kalmayı tercih ederim
topluluk önünde konuşma
In scenebir topluluğa hitap etme eylemi
She practices public speaking
O topluluk önünde konuşma pratiği yapar
topluluk önünde konuşma
bir grup insana hitap etme eylemi
She is nervous about public speaking
O topluluk önünde konuşma konusunda gergin
hitabet
bir topluluğa konuşma yapma sanatı
His oratory skills are impressive
Onun hitabet becerileri etkileyici
damlamak
In sceneküçük damlalar halinde yavaşça akmak
Water started to dribble from the tap
Musluktan su damlamaya başladı
top sürmek
koşarken topu sürekli kısa dokunuşlarla ilerletmek
He can dribble the ball very fast
Topu çok hızlı sürebiliyor
hayal etmek
In scenezihinde bir resim veya görüntü oluşturmak
Imagine a beautiful beach
Güzel bir plaj hayal et
hayal etmek
In scenezihninde bir görüntü oluşturmak
Just imagine a world without war
Sadece savaşsız bir dünya hayal et
hayal etmek
zihninde bir görüntü oluşturmak
Imagine you are on a beach
Sahilde olduğunu hayal et
sadakat
In scenebirine veya bir şeye karşı duyulan güçlü bağlılık hissi
He showed great loyalty to his team
Takımına büyük bir sadakat gösterdi
sadakat
birine veya bir şeye olan bağlılık
Loyalty is important in a friendship
Arkadaşlıkta sadakat önemlidir
eşlik etmek
In scenebirinin yanına katılıp beraber gitmek
You can come along with me
Benimle gelebilirsin
gelişmek
bir şeyin ilerleme kaydetmesi veya düzelmesi
His project is coming along nicely
Projesi güzel bir şekilde ilerliyor
gelmek
bir yere ulaşmak veya ortaya çıkmak
The bus finally came along
Otobüs sonunda geldi
şeyler
In scenebir nesne, fikir veya durum
Some things are hard to explain
Bazı şeyler açıklanması zordur
şey
nesne veya eşya
This is a useful thing
Bu yararlı bir şey
işler
insanların yaptığı eylemler veya olaylar
We have many things to do today
Bugün yapacak çok işimiz var
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
işten çıkarmak
In scenebirinin işine son vermek
The manager had to let him go
Müdür onu işten çıkarmak zorunda kaldı
bildirmek
birine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
serbest bırakmak
tutulan veya hapsedilen birini ya da bir şeyi salmak
They let the bird fly away
Kuşu serbest bıraktılar
çiçek
In scenebitkinin tohum oluşturan renkli kısmı
I gave her a beautiful flower
Ona güzel bir çiçek verdim
çiçek
bir bitkinin renkli kısmı
This flower is red
Bu çiçek kırmızı
çiçek
bitkinin genellikle renkli olan bir parçası
I gave her a beautiful flower
Ona güzel bir çiçek verdim
ihanet etmek
güvenen birine karşı sadakatsizlik etmek
Do not flower those who trust you
Sana güvenenlere ihanet etme
bıkmış
In scenebir şeyden sıkılmış veya bıkmış olmak
I am sick of waiting
Beklemekten bıktım
bıkmış
bir şeye uzun süre maruz kaldığın için ondan sıkılmış olmak
I am sick of this cold weather
Bu soğuk havadan bıktım
plan
In scenebir şeyi yapmaya yönelik düzenleme
We made a plan for the trip
Gezi için bir plan yaptık
planlamak
bir şey için hazırlık yapmak
We plan a trip
Bir gezi planlıyoruz
plan
bir şeyi yapmak için yöntem
I have a great plan
Harika bir planım var
peşinden gitmek
In scenebirinin veya bir şeyin ardından gitmek
The dog followed me home
Köpek eve kadar peşimden geldi
uymak
In scenebirinin söylediklerini yerine getirmek
You should follow the instructions
Talimatlara uymalısın
ardından gelmek
In scenebir şeyden sonra meydana gelmek
Night follows day
Günden sonra gece gelir
izlemek
birinin faaliyetlerini dikkatle gözlemlemek
Follow the latest news
En son haberleri izle
aşındırmak
In scenebir şeyi yavaş yavaş zarar vererek yok etmek veya azaltmak
The acid began to eat away at the metal
Asit metali aşındırmaya başladı
belirli
In scenebelirli bir kişiye veya şeye ait
Is there a particular reason?
Belirli bir sebep var mı?
özellikle
her zamankinden daha fazla veya özellikle
I love music, in particular jazz
Müziği severim, özellikle cazı
titiz
kolay beğenmeyen ve çok yüksek standartları olan
He is very particular about his food
O yemeği konusunda çok titizdir
ziyaret etmek
In scenebir yere belirli bir süre kalmak için gitmek
I will visit my grandmother tomorrow
Yarın büyükannemi ziyaret edeceğim
ziyaret etmek
birini görmeye gitmek ve onunla vakit geçirmek
I will visit my grandmother
Babaannemi ziyaret edeceğim
musallat olmak
birine kötü bir durum veya sıkıntı vermek
The sickness visited the small town
Hastalık küçük kasabaya musallat oldu
gözden kaçırmak
In scenebir şeyi fark etmemek
I overlooked a small mistake
Küçük bir hatayı gözden kaçırdım
yukarıdan bakmak
yukarıdan bir manzaraya sahip olmak
The hotel overlooks the ocean
Otel okyanusa bakıyor
manzara noktası
bir yerin aşağısını görmeyi sağlayan yüksek konum
We stopped at the overlook to take photos
Fotoğraf çekmek için manzara noktasında durduk
gözden kaçırmak
bir şeyi görmemek veya dikkat etmemek
I overlooked the error in the document
Belgedeki hatayı gözden kaçırdım
elbette
In sceneevet demek veya onaylamak için kullanılır
Of course I will come
Elbette geleceğim
rota
izlenmesi planlanan yol veya yön
The ship changed its course
Gemi rotasını değiştirdi
kurs
belirli bir konuda verilen dersler dizisi
I am taking an English course
İngilizce kursuna gidiyorum
yemek sırası
bir öğünün bölümlerinden her biri
The first course was soup
İlk yemek sırası çorbaydı
tabii
bir durumun beklendik veya aşikar olduğunu belirtir
Of course I will help you
Tabii ki sana yardım edeceğim
yemek kısmı
servis edilen bir öğünün bölümlerinden biri
I liked the main course
Ana yemek kısmını sevdim
süreç
bir zaman dilimi veya dönem
During the course of the day
Gün süresince
yol
bir hareketin veya gelişimin izlediği yön
The ship changed its course
Gemi yolunu değiştirdi
yakında
In scenekısa bir süre sonra
I will see you soon
Yakında görüşürüz
çağ
In scenebelirli özelliklerle tanınan zaman dilimi
We live in the digital age
Dijital çağda yaşıyoruz
yaş
In scenebir kişinin yaşadığı süre
Age is just a number
Yaş sadece bir sayıdır
yaşlanmak
daha yaşlı hale gelmek
Everyone ages
Herkes yaşlanır
yaşlanmak
zaman geçtikçe daha yaşlı hale gelmek
People age as time passes
İnsanlar zaman geçtikçe yaşlanır
farkında
In scenebir şeyden haberdar olan
I am aware of the problem
Sorunun farkındayım
özet
In scenekısa yazılı rapor veya özet
I read the brief before the meeting
Toplantıdan önce özeti okudum
bilgilendirmek
birine önemli bilgileri vermek
The boss briefed the team
Patron ekibi bilgilendirdi
kısa
kısa süren
It was a brief meeting
Kısa bir toplantıydı
külot
dar kesim erkek iç çamaşırı
He bought a new pair of briefs
Yeni bir külot aldı
anında
In sceneçok hızlı ve gecikmeden
He finished the task in a flash
İşi anında bitirdi
çorba
In sceneet, balık veya sebzelerin suda kaynatılmasıyla yapılan sıcak sıvı yiyecek
I like chicken soup
Tavuk çorbasını severim
çorba
In scenesebzelerin veya etin pişirilmesiyle yapılan sıcak sıvı yiyecek
The soup is hot
Çorba sıcak
çorba
sebzelerin veya etin suda pişirilmesiyle hazırlanan sıvı yiyecek
This soup is tasty
Bu çorba lezzetli
kovuşturmak
In scenebirine karşı yasal işlem başlatmak
The state decided to prosecute him
Devlet onu kovuşturmaya karar verdi
dava açmak
birini mahkemede resmi olarak suçlamak
They will prosecute him for the crime
Onu bu suçtan dolayı dava edecekler
yürütmek
bir işi çaba göstererek devam ettirmek
He prosecuted the plan with diligence
Planı titizlikle yürüttü
yemek yeme
In scenegenellikle resmi bir öğün yeme eylemi
We are dining at a fancy restaurant tonight
Bu akşam şık bir restoranda yemek yiyoruz
yapı
In sceneinşa edilmiş nesne
This is an ancient structure
Bu antik bir yapıdır
yapı
parçaların düzenlenme şekli
The structure of the book is clear
Kitabın yapısı net
yapılandırmak
parçaları belirli bir düzene göre ayarlamak
You should structure your essay well
Kompozisyonunu iyi yapılandırmalısın
tuhaf
In scenealışılmamış veya garip
That is a queer sound
Bu tuhaf bir ses
kuir
heteroseksüel veya cisgender olmayan
They identify as queer
Kendini kuir olarak tanımlıyor
sıkışmış
In scenezor bir durumdan kurtulamayan
I am stuck in traffic
Trafikte sıkıştım
kalmış
bir durumda veya yerde kalmak
I am stuck in traffic
Trafikte kaldım
bıçakladı
birini bıçakla yaralamak
The criminal stuck the guard
Suçlu gardiyanı bıçakladı
üzerine kalmış
istemeden üstlenmek zorunda kalınan görev
I was stuck with this homework
Bu ödev üzerime kaldı
yapışmış
bir yüzeye sabitlenmiş olan
The paper is stuck to the wall
Kâğıt duvara yapışmış
sıkışmış
hareket edemeyen veya açılmayan
The door is stuck
Kapı sıkışmış
mahsur kalmış
bir yerde kapalı kalıp çıkamayan
We are stuck in the elevator
Asansörde mahsur kaldık
takılı kalmış
bir konumda sabitlenen
My foot is stuck in the hole
Ayağım çukurda takılı kaldı
tıkanmış
bir konuda ilerleyemeyen veya düşünemeyen
I am stuck on this answer
Bu cevapta tıkandım
sıkışmış
bir yerde veya durumda hareket edemez hale gelmiş
The door is stuck
Kapı sıkışmış
iyi yazılmış
In scenekaliteli bir şekilde kaleme alınmış
This is a well written book
Bu iyi yazılmış bir kitap
iyi yazılmış
çok iyi bir şekilde yazılmış olan
This is a well-written book
Bu iyi yazılmış bir kitap
mektup
In scenebirine gönderilen yazılı not
I wrote a letter
Bir mektup yazdım
harf
alfabedeki bir sembol
A is a letter
A bir harftir
harfi harfine
her detayıyla hiçbir değişiklik olmadan
He followed the instructions to the letter
Talimatları harfi harfine uyguladı
spor nişanı
spordaki başarılar için verilen ödül
He earned a letter for his performance on the team
Takımdaki performansı için spor nişanı kazandı
kanıtlamak
In scenebir şeyin doğru olduğunu göstermek
I can prove it
Bunu kanıtlayabilirim
ispatlamak
bir iddianın gerçekliğini ortaya koymak
He proved his theory
Teorisini ispatladı
doğruluğunu göstermek
bir şeyin gerçek olduğunu kanıtlamak
They proved the truth
Gerçeği kanıtladılar
zor
In sceneyapılması veya baş edilmesi kolay olmayan
This is a tough question
Bu zor bir soru
dayanıklı
çok güçlü veya cesur olan
He is a tough man
O dayanıklı bir adamdır
kötü şans
kötü bir durumu önemsemediklerini belirtmek için kullanılır
Tough luck for you
Senin için kötü şans
sert
insanlara karşı zorlayıcı veya katı olan
The teacher is very tough
Öğretmen çok sert
sonunda
In sceneuzun bir bekleyişten sonra
He arrived at last
Sonunda geldi
ayak takımı
In scenedüzensiz ve gürültülü insan topluluğu
The politician ignored the rabble outside
Siyasetçi dışarıdaki ayak takımını görmezden geldi
acımasızca
In sceneçok kaba veya incitici bir şekilde
He treated the animals cruelly
Hayvanlara acımasızca davrandı