

The Sopranos — Season 1 Episode 6
Words & meanings
650 words
CEFR level
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
rehberlik
In scenebirine verilen yardım veya yönlendirme
I need some guidance on this project
Bu proje hakkında biraz rehberliğe ihtiyacım var
yönlendirme
hareket eden bir nesnenin yönünü kontrol etme süreci
The rocket uses a guidance system
Roket bir yönlendirme sistemi kullanıyor
lamba
In sceneışık üreten cihaz
The lamp is on the table
Lamba masanın üzerinde
acizlik
In scenebir şeyi yapamama hali
He felt unable to do anything
Hiçbir şey yapamayacağını hissetti
dana eti
In scenegenç bir ineğin eti
I don't like veal
Dana etini sevmem
eksik
In sceneorada olmayan veya mevcut olmayan
A page is missing
Bir sayfa eksik
kayıp
bulunamayan
The dog is missing
Köpek kayıp
kayıp
ortadan kaybolan ve bulunamayan kişi
The police are searching for the missing person
Polis kayıp kişiyi arıyor
kayıp
olması gereken yerde bulunmayan
My keys are missing
Anahtarlarım kayıp
varmak
In scenebir yere ulaşmak
He finally came to the city
Sonunda şehre vardı
yardımına gelmek
In scenebirine destek ya da yardım sunmak
She came to his aid when he fell
Düştüğünde onun yardımına geldi
tutmak
toplamı belli bir miktara ulaşmak
The bill comes to ten dollars
Fatura on dolar tutuyor
söz konusu olmak
belirli bir konuyla ilgili olmak
When it comes to cooking she is the best
Yemek pişirme söz konusu olduğunda en iyisi odur
farkına varmak
bir şeyi yavaşça anlamak
I slowly came to realize the truth
Yavaş yavaş gerçeğin farkına vardım
varmak
belirli bir sonuca veya duruma ulaşmak
They finally came to an agreement
Sonunda bir anlaşmaya vardılar
gelince
bir konu hakkında konuşmak
When it comes to cooking she is the best
Yemek pişirmeye gelince o en iyisidir
başvurmak
yardım veya bir şey istemek için birine gitmek
She came to me for advice
Tavsiye almak için bana başvurdu
kanaatine varmak
bir kişi ya da durum hakkında belirli bir görüşe sahip olmak
I have come to believe that he is honest
Onun dürüst olduğu kanaatine vardım
varmak
belirli bir toplam rakama ulaşmak veya bir karara varmak
The total bill comes to fifty dollars
Toplam hesap elli dolara varıyor
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak veya amaçlamak
How did you come to do that
Bunu yapmaya nasıl niyetlendin
değinmek
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
We will come to that topic later
O konuya sonra değineceğiz
gelmek
belirli bir yere ulaşmak
Please come to my office
Lütfen ofisime gel
ziyaret etmek
birinin yanına gidip vakit geçirmek
Please come to see me
Lütfen beni ziyarete gel
dikkatini çekmek
bir durumun veya bilginin birinin farkına varması
The mistake came to my notice yesterday
Hata dün dikkatimi çekti
yerleşmek
biriyle aynı evde oturmaya başlamak
They came to live in this house
Bu eve yaşamaya geldiler
her gün
In sceneher bir gün
I exercise every day
Her gün egzersiz yaparım
mandolin
In sceneyuvarlak gövdeli ve telli bir müzik aleti
He plays the mandolin in the band
O grupta mandolin çalıyor
açıkçası
In scenedürüst ve doğrudan bir şekilde
Frankly, I do not like this
Açıkçası bunu sevmedim
dahil etmek
In scenebir şeye katılmasını sağlamak
We want to involve everyone in the project
Herkesi projeye dahil etmek istiyoruz
kapsamak
bir parçası veya özelliği olarak bulundurmak
The job involves a lot of travel
İş çok fazla seyahat gerektiriyor
ilişki yaşamak
romantik bir ilişki içinde olmak
They are romantically involved
Romantik bir ilişki yaşıyorlar
zıt
In scenebaşka bir şeyden mümkün olduğunca farklı olan şey
Black is the opposite of white
Siyah, beyazın zıttıdır
karşı
bir şeyin diğer tarafında bulunan
They sat opposite each other
Birbirlerinin karşısında oturdular
saat
In scene60 dakikaya eşit süre
I will be there in one hour
Bir saat içinde orada olacağım
saat
bir günün yirmi dört parçasından biri
We will leave in one hour
Bir saat içinde ayrılacağız
saat
60 dakikalık zaman dilimi
I will be there in an hour
Bir saat içinde orada olacağım
emin olmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu kontrol etmek
Make sure the door is locked
Kapının kilitli olduğundan emin ol
sağlamak
bir şeyin gerçekleşmesini kesinleştirmek
Make sure you arrive on time
Zamanında geldiğinden emin ol
olduğu sürece
In scenebir şartın gerçekleşmesi durumunda
You can stay as long as you are quiet
Sessiz olduğun sürece kalabilirsin
şartıyla
bir koşul belirtirken kullanılan ifade
You can go as long as you finish your homework
Ödevini bitirmen şartıyla gidebilirsin
sürece
bir durumun devam ettiği zaman boyunca
Stay as long as you need
İhtiyacın olduğu sürece kal
koşuluyla
bir durumun gerçekleşmesi için gereken şartı belirtmek için kullanılır
You can go as long as you finish your work
İşini bitirmen koşuluyla gidebilirsin
randevu
In sceneönceden kararlaştırılmış görüşme veya buluşma
I have an appointment with the doctor
Doktorla bir randevum var
randevu
önceden belirlenmiş bir buluşma veya ziyaret
I have a doctor's appointment
Doktor randevum var
randevu
belirli bir zamanda birisiyle buluşma planı
I have a doctor's appointment tomorrow
Yarın doktor randevum var
kıyafet
In scenebirlikte giyilen elbise takımı
I love your outfit
Kıyafetine bayıldım
kuruluş
bir organizasyon veya insan grubu
It is a small professional outfit
Bu küçük, profesyonel bir kuruluştur
donatmak
birini gerekli giysi veya eşyalarla sağlamak
The store outfitted the hikers with warm clothes
Mağaza yürüyüşçüleri sıcak tutan kıyafetlerle donattı
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
bildirmek
birine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
serbest bırakmak
birinin sorumluluktan veya cezadan kurtulmasına izin vermek
The police let him go without any punishment
Polis onu hiçbir ceza vermeden serbest bıraktı
söylemek
In scenebirine bir şeyi anlatmak veya söylemek
Tell me your name
Bana adını söyle
ayırt etmek
bir şeyi fark etmek veya tanımak
I can't tell them apart
Onları birbirinden ayırt edemiyorum
geri dönmek
In scenebir yere veya konuya tekrar gitmek
I went back to the office
Ofise geri döndüm
geri dönmek
eski haline veya konumuna dönmek
Let's get back to work
Hadi işe geri dönelim
son
In scenebir şeyin son kısmı
This is the end of the road
Bu yolun sonu
bitmek
sona ermek veya durmak
The movie ends now
Film şimdi bitiyor
uç
bir şeyin en uzak noktası
He stood at the end of the road
Yolun ucunda duruyordu
taraf
bir durumun belirli bir kişiye ait olan kısmı
Everything is fine on my end
Benim tarafımda her şey yolunda
sent
In scenedolar veya avronun yüzde birine eşit para birimi
I have fifty cents in my pocket
Cebimde elli sent var
sent
doların yüzde biri olan para birimi
It costs ten cents
On sent tutuyor
yüzde bir
bir bütünün yüz parçaya bölünmüş kısmı
The word percent literally means per cent
Yüzde kelimesi tam olarak her yüz için anlamına gelir
yüz
yüz sayısı
A century is one hundred years
Bir yüzyıl yüz yıldır
takım elbise
In scenebirbirine uygun ceket ve pantolondan oluşan kıyafet
He wore a black suit to the wedding
Düğüne siyah bir takım elbise giydi
yakışmak
birine veya bir şeye uygun olmak
Blue suits you very well
Mavi sana çok yakışıyor
dava
mahkemeye taşınan hak talebi veya anlaşmazlık
He brought a suit against his neighbor
Komşusuna karşı dava açtı
uymak
bir şeye uygun veya münasip olmak
This schedule suits me well
Bu program bana çok iyi uyuyor
uymak
bir durum veya kişi için uygun olmak
This time suits me well
Bu zaman bana gayet iyi uyuyor
müdahale etmek
In scenebir duruma yardım etmek veya kontrolü sağlamak için karışmak
I had to step in and solve the conflict
Sorunu çözmek için müdahale etmem gerekti
basmak
ayağını bir şeyin içine koymak
He stepped in the mud
Çamura bastı
yerine geçmek
birinin görevini geçici bir süreliğine üstlenmek
I will step in for my sick colleague
Hasta arkadaşımın yerine ben geçeceğim
pot kırmak
birini kazara üzecek bir şey söylemek veya yapmak
You stepped in it when you mentioned his ex
Eski sevgilisinden bahsettiğinde pot kırdın
yaşamak
bir durumu veya olayı tecrübe etmek
I am having a bad day
Kötü bir gün yaşıyorum
sahip olmak
bir şeyi elinde veya bünyesinde bulundurmak
Having a car is very useful
Bir arabaya sahip olmak çok kullanışlıdır
yemek
yiyecek tüketmek
I am havin lunch now
Şu an öğle yemeğimi yiyorum
ağırlamak
birini evinde misafir etmek
We are havin guests tonight
Bu akşam misafir ağırlıyoruz
sahip olmak
bir şeyi mülkiyetinde bulundurmak
I am havin a surprise for you
Senin için bir sürprizim var
geçirmek
zamanı belli bir şekilde harcamak
We are havin a good time
İyi vakit geçiriyoruz
yaşamak
belirli bir zaman dilimini deneyimlemek
We are havin a bad day
Kötü bir gün yaşıyoruz
biliyorsun
In scenedinleyicinin anlayıp anlamadığını kontrol etmek veya duraksamak için kullanılır
It is a bit expensive, you know
Biraz pahalı, biliyorsun
hani
In scenekonuşurken dikkat çekmek veya düşünürken kullanılan bir ifade
You know, I am not sure about this
Hani, bu konuda emin değilim
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
birine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
en başında
In scenebaşlangıçta veya en başta
I should not have come here in the first place
En başında buraya gelmemeliydim
birincilik
bir yarışmada ulaşılan en yüksek derece
She finished the race in first place
Yarışı birincilikle bitirdi
gerçekleştirmek
In scenebir şeyin meydana gelmesini sağlamak
We will make it happen
Bunu gerçekleştireceğiz
beş para etmez
In scenehiçbir değeri olmayan kişi
He is a piece of shit
O beş para etmez biridir
pislik
kötü karakterli kişi
You are a piece of shit
Sen bir pisliksin
pislik
iğrenç veya değersiz bir kimse
He is a total piece of shit
O tam bir pislik
pislik
çok hoş olmayan veya aşağılık bir kişi
He is a total piece of shit
O tam bir pislik
çöp
çok düşük kaliteli veya değersiz şey
This car is a piece of shit
Bu araba tam bir çöp
duymak
In scenekulakla sesleri algılamak
I hear a noise
Bir ses duyuyorum
duymak
In scenebir haberi veya bilgiyi başkasından öğrenmek
I heard that they are moving
Onların taşınacağını duydum
söylemek
bir şeyi dile getirmek veya ifade etmek
Hear me clearly
Bunu açıkça söylüyorum
kulak
başın yan tarafında bulunan ve duymamızı sağlayan organ
I hear with my ears
Kulaklarımla duyarım
çok
In scenebüyük miktarda veya sayıda
I have a lot of work to do
Yapacak çok işim var
arsa
küçük bir toprak parçası
He bought a parking lot
Bir otopark alanı satın aldı
kader
kişinin hayatındaki yazgısı
This is my lot in life
Bu benim hayattaki kaderim
kader
bir kişinin içinde bulunduğu durum veya hayat koşulları
He accepted his lot in life
Hayatındaki kaderini kabullendi
yok etmek
In scenebir şeyi tekrar kullanılamayacak hale getirmek
The storm destroyed the old house
Fırtına eski evi yok etti
yok etmek
bir şeyi tamir edilemeyecek kadar ağır hasara uğratmak
The storm destroyed the village
Fırtına köyü yok etti
ezip geçmek
bir oyunda veya yarışmada birini çok kolay bir şekilde yenmek
We destroyed the other team in the game
Oyunda diğer takımı ezip geçtik
öldürmek
bir canlının yaşamına son vermek
They had to destroy the sick dog
Hasta köpeği öldürmek zorunda kaldılar
kırık
In scenehasarlı veya bozuk olan
The screen is broken
Ekran kırık
bozuk
In sceneartık düzgün çalışmayan
The coffee machine is broken
Kahve makinesi bozuk
bozulmuş
artık geçerli olmayan
The promise was broken
Söz bozuldu
eğitilmiş
eğitim verilerek söz dinler hale getirilmiş
The horse is fully broken
At tamamen eğitilmiş
peşinden gitmek
In scenebirinin veya bir şeyin ardından gitmek
The dog followed me home
Köpek eve kadar peşimden geldi
anlamak
söylenen bir şeyi kavrayabilmek
I do not follow you
Sizi anlamıyorum
takip etmek
bir şeyi bitirene kadar yapmaya devam etmek
He will follow his goal
O hedefini takip edecek
uymak
birinin söylediklerini yerine getirmek
You should follow the instructions
Talimatlara uymalısın
vergi
In scenegelir veya mallar üzerinden hükümete ödenen para
I have to pay my taxes
Vergilerimi ödemem gerekiyor
zorlamak
In scenebir şeye aşırı yük bindirmek
This difficult task taxes my energy
Bu zor görev enerjimi tüketiyor
geri dönmek
In scenebir yere veya bir aktiviteye tekrar gitmek
I will get back to work
İşe geri döneceğim
geri almak
kaybedilen bir şeyi yeniden elde etmek
I want to get back my book
Kitabımı geri almak istiyorum
barışmak
bir sorun yaşadıktan sonra biriyle arayı düzeltmek
They decided to get back together
Tekrar bir araya gelmeye karar verdiler
geri almak
bir şeyi veya birini tekrar elde etmek
I need to get back my book
Kitabımı geri almam gerekiyor
tat
In scenebir şeyi yerken veya içerken hissedilen duygu
This cake has a sweet taste
Bu kekin tatlı bir tadı var
zevk
In scenebir şeye karşı kişisel beğeni
We have the same taste in music
Müzik konusunda aynı zevke sahibiz
tatmak
kalitesini anlamak için az miktarda denemek
Please taste the soup
Lütfen çorbayı tat
tatmak
yiyecek veya içecekten kalitesine bakmak için az miktarda almak
Please taste this sauce to see if it is good
Bu sosun iyi olup olmadığını anlamak için lütfen tadına bak
iki kez
In sceneiki defa
I called him twice
Onu iki kez aradım
uğramak
In scenebir yere gitmek veya gelmek
Can you get over to my house?
Evime uğrayabilir misin?
aşmak
In scenebir sayı veya miktardan fazla olmak
The price will get over fifty dollars
Fiyat elli doların üzerine çıkacak
atlatmak
bir hastalık veya sorunu aşmak
It took him a week to get over the flu
Gripi atlatması bir haftasını aldı
kendini önemsemeyi bırakmak
kendini çok ciddiye almayı bırakmak
You need to get over yourself
Kendini önemsemeyi bırakmalısın
geçmek
bir yere gitmek veya varmak
Can you get over here quickly
Hızlıca buraya gelebilir misin
aşmak
fiziksel bir engelin üzerinden geçmek veya tırmanmak
He had to get over the wall
Duvarı aşması gerekiyordu
kandırmak
birini aldatmak veya yanıltmak
He tried to get over on me
Beni kandırmaya çalıştı
ulaşmak
bir yere gitmek veya varmak
I will get over to your place later
Daha sonra evine geleceğim
söylemek
kelimeleri ağızla ifade etmek
I want to say something
Bir şey söylemek istiyorum
söylemek
kelimeleri sesli olarak ifade etmek
She is saying her name
O ismini söylüyor
konuşmak
bir konu hakkında söz söylemek
People are talking about it
İnsanlar bu konuda konuşuyor
çözmek
In scenebir çözüm bulmak
They settled the argument
Tartışmayı çözdüler
durulmak
sakinleşmek ve berraklaşmak
The dust began to settle
Toz çökmeye başladı
yerleşmek
yeni bir yerde yaşamaya başlamak
They decided to settle in London
Londra'ya yerleşmeye karar verdiler
yetinmek
beklediğinden daha kötü bir şeyi kabullenmek
He had to settle for a cheaper car
Daha ucuz bir araba ile yetinmek zorunda kaldı
aşağılamak
In scenebirini onurunu kırarak değersizleştirmek
He felt degraded by the treatment
Muamele nedeniyle aşağılanmış hissetti
bozmak
bir şeyin kalitesini düşürmek
The quality of the image will degrade
Görüntü kalitesi bozulacak
değerini düşürmek
bir şeyin niteliğini veya saygınlığını azaltmak
Her rude behavior degrades her reputation
Onun kaba davranışları saygınlığını düşürür
varmak
In scenebir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
fırsat bulmak
In scenebir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
sinirini bozmak
In scenebirini sinirlendirmek veya üzmek
His comments really got to me
Yorumları gerçekten sinirimi bozdu
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
fırsat bulmak
bir şeyi yapma şansına sahip olmak
I finally got to see the movie
Sonunda filmi görme fırsatı buldum
başlamak
bir işi yapmaya koyulmak
We need to get to work
İşe başlamamız gerekiyor
ilgili olmak
bir şeyle bağlantılı olmak
This point gets to the main issue
Bu nokta asıl sorunla ilgili
annesiz
In sceneannesi olmayan
The poor child was left motherless at a young age
Zavallı çocuk küçük yaşta annesiz kaldı
malum şeyler
In scenekonuşmacının adını açıkça söylemek istemediği bir şeye atıfta bulunan ifade
They are doing know-what
Malum şeyleri yapıyorlar
biliyor musun
dinleyicinin dikkatini çekmek veya düşünürken vakit kazanmak için kullanılan ifade
Know what I have a better idea
Biliyor musun daha iyi bir fikrim var
şey
adı belirtilmeyen şey
I need to buy the know what for the car
Araba için gereken şeyi almam gerekiyor
mekan
In scenebir restoran veya yer için kullanılan gayriresmi sözcük
This burger joint is great
Bu burger mekanı harika
joint
marihuana ile doldurulmuş sigara
He smoked a joint
Bir joint içti
ortak
iki veya daha fazla kişi tarafından birlikte kullanılan
They have a joint bank account
Ortak bir banka hesapları var
eklem
iki parçanın birbirine bağlandığı yer
He injured his knee joint while running
Koşarken diz eklemini incitti
için
In scenebir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
-den beri
In scenegeçmişteki bir noktadan günümüze kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-den beri
geçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-den beri
geçmişteki bir noktadan şimdiye kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-dığı için
bir durumun nedenini açıklamak için kullanılan bağlaç
Since it is raining we will stay inside
Yağmur yağdığı için içeride kalacağız
dışarıda
In scenebina dışında olan yer
The kids are playing outside
Çocuklar dışarıda oynuyor
dış yüzey
bir şeyin dış kısmı veya yüzeyi
The outside of the box is blue
Kutunun dışı mavidir
dışarıdan
bir grubun veya yerin dışından gelen
He is an outside consultant
O dışarıdan bir danışmandır
hariç
bir şeyin veya bir kimsenin dahil olmadığı durum
Outside of this small issue the project is complete
Bu küçük mesele haricinde proje tamamlandı
bağımlı
In scenebir şeye aşırı derecede alışmış veya takıntılı olan kişi
He is a real fitness junkie
O gerçek bir fitness bağımlısı
hiçbir şey
In scenehiçbir şey
I have nothing
Hiçbir şeyim yok
isim
In scenebir kişiye veya nesneye verilen sözcük
My name is Alex
Benim adım Alex
adlandırmak
birine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
adını söylemek
birinin ismini belirtmek
She named the winner
Kazananın adını söyledi
biçim
In scenebir şeyin türü veya çeşidi
Ice is a form of water
Buz bir su biçimidir
form
doldurulması gereken boşlukları olan kağıt
Fill out this form
Bu formu doldurun
şekil
bir şeyin görünür yapısı
The ice took a strange form
Buz garip bir şekil aldı
oluşturmak
bir şeyi meydana getirmek veya yapmak
They will form a committee
Onlar bir komite oluşturacak
yani
In scenesöylenenleri açıklamak veya duraksamak için kullanılır
I mean, it is a bit expensive
Yani, biraz pahalı
iyi
In sceneyüksek kalitede veya tatmin edici
This is a good book
Bu iyi bir kitap
mal
alınıp satılan ürünler
These are luxury goods
Bunlar lüks mallardır
epey
bir miktarı veya dereceyi vurgulayan söz
It took a good ten minutes
Epey bir on dakika sürdü
şeyler
In sceneherhangi türden ögeler
I have many things to do today
Bugün yapacak çok şeyim var
eşyalar
In scenebelirli türdeki nesneler
I have many things in my bag
Çantamda birçok eşya var
şeyler
bir nesne, fikir veya durum
Some things are hard to explain
Bazı şeyler açıklanması zordur
şey
nesne veya eşya
This is a useful thing
Bu yararlı bir şey
işler
durumlar veya faaliyetler
Things are going well today
Bugün işler iyi gidiyor
işler
genel durum veya olayların gidişatı
Things are going well
İşler yolunda gidiyor
savurmak
In scenebirine veya bir şeye vurmak için bir şeyi kuvvetlice hareket ettirmek
He swung his bat at the ball
Sopasını topa doğru savurdu
halletmek
bir şeyi yapmayı başarmak
I can swing it
Bunu halledebilirim
sallanmak
bir uçtan diğerine kavisli şekilde hareket etmek
The pendulum swings
Sarkaç sallanıyor
swing müzik
güçlü ritimli bir caz müzik tarzı
He likes swing music
O swing müziğini sever
ayarlamak
bir şeyi ayarlamayı veya yapmayı başarmak
I can swing a meeting for Friday
Cuma günü için bir toplantı ayarlayabilirim
shortstop
In scenebeyzbolda bir savunma pozisyonu
He is a great shortstop
O harika bir shortstop
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
konuşabilmek
In scenekonuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşma
bir konu üzerine yapılan resmi sözlü sunum
She gave a short talk about history
Tarih hakkında kısa bir konuşma yaptı
hadi
In scenebirini bir şeyi yapmaya teşvik etmek
Come on, you can do it
Hadi, yapabilirsin
üstüne gitmek
çok baskıcı veya aşırı davranmak
Don't come on so strong
Çok üstüme gelme
hadi canım
inanmamayı veya karşı çıkmayı ifade etmek
Come on, that is not true
Hadi canım, bu doğru değil
çalışmaya başlamak
devreye girmek veya çalışmaya başlamak
The lights come on at night
Işıklar gece yanar
hadi ama
öfke veya hayal kırıklığını ifade eden söz
Come on, stop wasting my time
Hadi ama, zamanımı boşa harcamayı bırak
çalışmak
bir cihazın veya ışığın devreye girmesi
The street lights come on at night
Sokak lambaları gece yanmaya başlar
gel
bir yere gitmeye davet etmek
Come on with me to the car
Arabaya benimle gel
hadi
birini bir şey yapmaya teşvik etmek
Come on you can do it
Hadi başarabilirsin
varmak
bir yere ulaşmak
The guests will come on soon
Misafirler yakında varacak
kur
birini cezbetmek için yapılan hamle
She gave him a come-on to start a conversation
Sohbet başlatmak için ona kur yaptı
ilerlemek
bir şeyin gelişmesi veya ilerleme kaydetmesi
Your project is really coming on well
Projen gerçekten iyi ilerliyor
davranmak
belirli bir şekilde hareket etmek
He came on too strong
Çok baskın davrandı
bahsetmek
In scenebir konudan bahsetmeye başlamak
Don't bring up the wedding
Düğünden bahsetme
yükseltmek
birini daha yüksek bir seviyeye veya takıma taşımak
The coach brought up the young player
Koç genç oyuncuyu üst takıma çıkardı
yetiştirmek
bir çocuğu büyüyene kadar bakıp eğitmek
She brought up three children alone
Üç çocuğunu tek başına yetiştirdi
yukarı getirmek
bir şeyi bulunduğu yerden alıp üst kata taşımak
Please bring up my bag from the car
Lütfen çantamı arabadan yukarı getir
yetiştirmek
bir çocuğu yetişkin olana kadar büyütmek
She brought up three children alone
Üç çocuğu tek başına yetiştirdi
suçlamak
birinin yasa dışı bir şey yaptığını resmen söylemek
The police will bring him up on charges
Polis onu suçlayacak
bilgilendirmek
birine bir durumla ilgili en son bilgileri vermek
She will bring you up on the latest situation
O seni son durum hakkında bilgilendirecek
yükseltmek
bir durumu veya seviyeyi daha iyi hale getirmek
We need to bring up our grades
Notlarımızı yükseltmemiz gerekiyor
rakam
In scenebir sayıyı temsil eden sembol
The figure is written here
Rakam burada yazılı
çözmek
In scenedüşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure it out
Bunu çözemiyorum
şahsiyet
ünlü veya önemli bir kişi
He is a famous figure
O ünlü bir şahsiyettir
şekil
bir kişinin veya şeyin biçimi
It is a strange figure
Bu tuhaf bir şekil
iyilik
In sceneyardımsever veya nazik bir davranış
Can you do me a favor
Bana bir iyilik yapabilir misin
desteklemek
bir şeyi onaylamak veya ona razı olmak
Most people favor the new law
Çoğu insan yeni yasayı destekliyor
kayırmak
birine avantaj sağlamak veya ona daha nazik davranmak
The teacher favors some students
Öğretmen bazı öğrencileri kayırıyor
iyilik
birinden rica edilen yardım
Could you do me a favor
Bana bir iyilik yapabilir misin
değil mi
In scenekarşıdakinin katılıp katılmadığını sormak için kullanılır
It's hot, huh?
Hava sıcak, değil mi?
ha
In scenekafa karışıklığını veya tekrar isteğini belirtir
Huh? Who is that?
Ha? O kim?
mesele
In sceneçok önemli olan durum
It is a big deal
Bu büyük bir mesele
başa çıkmak
bir sorunu çözmek için harekete geçmek
I can deal with this
Bununla başa çıkabilirim
çok miktar
bir şeyin büyük miktarı
This task takes a great deal of time
Bu görev çok fazla zaman alıyor
yasa dışı ticaret yapmak
yasa dışı ürünlerin alım satımını yapmak
He was arrested for dealing drugs
Uyuşturucu ticaretinden tutuklandı
gidermek
In scenesusuzluk veya arzu gibi bir duyguyu dindirmek
Drink water to quench your thirst
Susuzluğunu gidermek için su iç
ortalama
In scenenormal veya alışılmış olan
He is an average student
O, ortalama bir öğrencidir
ortalamasını almak
bir sayı kümesinin tipik değerini bulmak
You should average these numbers
Bu sayıların ortalamasını almalısın
ortalama
bir sayı grubunun tipik değeri
The average score is eighty
Ortalama puan seksen
fiyat etiketi
In scenebir şeyin ne kadar olduğunu gösteren küçük kağıt parçası
The price tag is on the shirt
Fiyat etiketi gömleğin üzerinde
sanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
varsaymak
bir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
şimdi
In sceneiçinde bulunduğumuz zaman
I am busy now
Şimdi meşgulüm
bak
dikkat çekmek veya bir ifadeye giriş yapmak için kullanılır
Now, listen carefully
Bak, dikkatlice dinle
hadi
arkadaşça veda etmek için kullanılır
Now, I must go
Hadi, gitmeliyim
tam zamanı
bir şey için en uygun an
Now is the perfect time to start
Başlamak için tam zamanı
kauçuk
In sceneağaçlardan veya yapay olarak üretilen esnek madde
The tires are made of rubber
Lastikler kauçuktan yapılır
prezervatif
hamileliği veya hastalığı önlemek için cinsel ilişki sırasında takılan ince kılıf
They used a rubber for protection
Korunmak için prezervatif kullandılar
silgi
kurşun kalem izlerini silmek için kullanılan yumuşak malzeme
I need a rubber to erase this
Bunu silmek için bir silgiye ihtiyacım var
anlamak
In scenebir şeyin anlamını kavramak
I understand the lesson
Dersi anlıyorum
anlamak
ne demek olduğunu bilmek
I understand you
Seni anlıyorum
bitirmek
In scenebir şeyi sona erdirmek
I need to finish my homework
Ödevimi bitirmem gerekiyor
bitiş
bir olayın veya etkinliğin sonu
She is near the finish of her project
Projesinin bitişine yaklaştı
yüzey görünümü
bir yüzeyin son hali
The wood has a glossy finish
Ahşabın parlak bir yüzey görünümü var
bitirmek
bir şeyi sona erdirmek
I need to finish my homework
Ödevimi bitirmem gerekiyor
keyif
In sceneyapmaktan zevk alınan şey
I get a kick out of this game
Bu oyundan keyif alıyorum
haz
güçlü bir zevk hissi
I get a kick out of this
Bundan keyif alıyorum
tekmelemek
ayağıyla bir şeye vurmak
He kicked the ball
Topa tekme attı
kovmak
birini zorla bir yerden uzaklaştırmak
They kicked him out of the house
Onu evden kovdular
itiraf etmek
In scenebir şeyin doğru olduğunu söylemek
He admitted his mistake
Hatasını itiraf etti
kabul etmek
bir yere girmeye izin vermek
The club admits members only
Kulüp sadece üyeleri kabul eder
kaçık
In sceneçok tuhaf veya akli dengesi yerinde olmayan
He acts a bit wack a doo sometimes
Bazen biraz kaçık davranıyor
Soru
In sceneBilgi edinmek için sorulan cümle
He asked me a difficult question
Bana zor bir soru sordu
sorgulamak
bir şey hakkında şüphe belirtmek
I question his honesty
Onun dürüstlüğünü sorguluyorum
Söz konusu
Üzerinde tartışılan konu
This is the issue in question
Söz konusu olan mesele budur
sorgulamak
birine resmi olarak soru sormak
The police questioned the suspect
Polis şüpheliyi sorguladı
Soru sormak
birinden bilgi almak amacıyla bir şey sormak
She wanted to question him about the project
Proje hakkında ona soru sormak istedi
oğul
In sceneebeveynlerin erkek çocuğu
He is my son
O benim oğlum
tekrar
In scenebir kez daha
Please try again
Lütfen tekrar dene
ayakta durmak
In scenedik bir konumda bulunmak
He is standing
O ayakta duruyor
ayakta durmak
oturmadan veya uzanmadan ayaklar üzerinde dik vaziyette olmak
She is standing in the kitchen
O mutfakta ayakta duruyor