

The Walking Dead — Season 3 Episode 15
Words & meanings
318 words
CEFR level
ölüm
In scenebir canlının hayatının sona ermesi
Death is a part of life
Ölüm hayatın bir parçasıdır
çatı
In scenebir binanın en üst yüzeyi
We went to the rooftop
Çatıya çıktık
bak
In scenedikkat çekmek veya bir ifadeye giriş yapmak için kullanılır
Now, listen carefully
Bak, dikkatlice dinle
şimdi
In sceneşu anki zaman
I am busy now
Şimdi meşgulüm
hadi
arkadaşça veda etmek için kullanılır
Now, I must go
Hadi, gitmeliyim
tam zamanı
bir şey için en uygun an
Now is the perfect time to start
Başlamak için tam zamanı
aynı fikirde olmak
biriyle aynı görüşe sahip olmak
I agree with you
Sana katılıyorum
iyi gelmek
birinin sağlığına veya ruh haline iyi etkileri olmak
This climate doesn't agree with me
Bu iklim bana iyi gelmiyor
yöntem
In scenebir şeyi yapma biçimi veya yolu
This is the best way
Bu en iyi yöntem
yol
In scenehareket edilen hat veya güzergah
I am on my way
Yoldayım
imkansız
bir şeyin gerçekleşemeyeceğini belirtmek için kullanılır
No way
İmkansız
çok
büyük bir miktarda veya derecede
It is way too expensive
Bu çok fazla pahalı
kesinlikle
In scenehiçbir şüphe olmadan
I will definitely come
Kesinlikle geleceğim
hâlâ
In sceneşimdiye kadar veya şu an devam eden
I am still waiting
Hâlâ bekliyorum
hareketsiz
hareket etmeyen
Stand still
Hareketsiz dur
yine de
söylenenlere rağmen
It was raining, but he still went out
Yağmur yağıyordu ama yine de dışarı çıktı
yaşamak
In scenehayatta olmak
I want to live
Yaşamak istiyorum
canlı
çalışan veya aktif olan
The show is live
Program canlı
yaşamak
belli bir hayat sürmek veya deneyimlemek
He lives a happy life
O mutlu bir hayat yaşıyor
yaşamak
bir yerde ikamet etmek
I live in Ankara
Ankara'da yaşıyorum
işgal etmek
In scenebir yeri doldurmak veya kullanmak
They occupy the building
Binayı işgal ediyorlar
oturmak
bir yerde yaşamak veya bulunmak
They occupy a small house
Onlar küçük bir evde oturuyorlar
ayrılmak
In scenebir yerden veya bir kişiden ayrılmak
I leave home at 8 AM
Saat 8'de evden ayrılırım
bırakmak
In scenebir şeyi belirli bir durumda tutmak
Please leave the door open
Lütfen kapıyı açık bırak
dışarıda bırakmak
birini bir etkinlikten veya gruptan hariç tutmak
Please do not leave him out of the team
Lütfen onu takımdan dışarıda bırakma
miras bırakmak
ölürken bir şeyi birine vermek
She will leave all her money to her family
Tüm parasını ailesine miras bırakacak
koca
In sceneevli olunan erkek
My husband is a doctor
Kocam bir doktordur
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
kararsız
bir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
yalnızca
In scenebelirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
tek
In sceneeşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
ancak
bir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
saygı
In scenebirine veya bir şeye duyulan yüksek takdir duygusu
I have great respect for her
Ona büyük saygı duyuyorum
saygı duymak
birine karşı büyük değer vermek
He respects his teacher
Öğretmenine saygı duyar
saygılar
birine değer verdiğini göstermek için iletilen nazik sözler
Please give my respects to your family
Lütfen ailenize saygılarımı iletin
sürmek
In scenebelirli bir süre boyunca devam etmek
The movie lasts two hours
Film iki saat sürüyor
geçen
In sceneşu andan hemen önce olan
I saw her last week
Onu geçen hafta gördüm
son
diğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
kocalar
In sceneevli olan erkekler
The husbands are at work
Kocalar işte
kocalar
evli olan erkekler
The husbands are waiting
Kocalar bekliyor
yetişmek
In scenebir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yapmak
In scenebir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
yaptırmak
birine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
bir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
ölmek
In scenehayatta olmayı bırakmak
All living things eventually die
Tüm canlılar sonunda ölür
zar
oyunlarda kullanılan üzerinde sayılar olan küçük küp
Roll the die
Zarı at
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am dying for a coffee
Bir kahve için can atıyorum
bitmek
işlevini yitirmek
My phone died
Telefonum kapandı
alan
In sceneboş veya kullanılabilir alan
There is no space here
Burada hiç yer yok
dalıp gitmek
odaklanmayı kaybetmek veya unutmak
I spaced out during the lesson
Ders sırasında dalıp gittim
uzay
Dünya atmosferinin dışındaki bölge
He wants to go to space
Uzaya gitmek istiyor
aralık bırakmak
nesneleri birbirlerinden uzağa yerleştirmek
You should space the plants out
Bitkiler arasında aralık bırakmalısın
çok
In scenebüyük bir derecede
It is damn hot today
Bugün hava feci sıcak
önemsemek
bir şeyi önemsemek veya değer vermek
I don't give a damn about it
Bunu hiç umurumda değil
lanetlemek
birinin cezayı hak ettiğini söylemek
The priest damned the sinner
Rahip günahkarı lanetledi
lanet olsun
öfke veya hayal kırıklığı ifadesi
Damn, I forgot my keys
Lanet olsun, anahtarlarımı unuttum
çevre
In sceneortak ilgi alanlarına sahip insan grubu
He has a small circle of friends
Küçük bir arkadaş çevresi var
etrafında dönmek
bir şeyin çevresinde dairesel bir yolla hareket etmek
The birds circle the lake
Kuşlar gölün etrafında dönüyor
daire
yuvarlak ve kapalı bir eğri
Draw a circle on the paper
Kağıda bir daire çiz
daire içine almak
bir şeyin çevresine yuvarlak çizmek
Please circle the correct answer
Lütfen doğru cevabı daire içine alın
yolculuk
In scenebir yerden başka bir yere yapılan seyahat
Have a nice trip
İyi yolculuklar
saçmalamak
aptalca veya mantıksızca davranmak
Stop tripping and listen to me
Saçmalamayı bırak ve beni dinle
ayağı takılmak
dengesini kaybedip neredeyse düşmek
I tripped over a rock
Bir taşa takıldım
tetiklemek
bir cihazı veya sistemi çalışmaya başlatmak
The sensor tripped the alarm
Sensör alarmı tetikledi
anlaşma
In scenekarşılıklı varılan uzlaşma veya teklif
We made a deal
Bir anlaşma yaptık
kart dağıtmak
In scenebir oyunda kartları oyunculara paylaştırmak
It is your turn to deal
Kartları dağıtma sırası sende
başa çıkmak
bir sorunu çözmek için harekete geçmek
I can deal with this
Bununla başa çıkabilirim
mesele
çok önemli olan durum
It is a big deal
Bu büyük bir mesele
sebep
In scenebir şeyin meydana gelmesine yol açan neden
Give me one good reason
Bana tek bir geçerli sebep ver
mantık yürütmek
mantık kullanarak bir sonuca varmak
We must reason logically
Mantıklı bir şekilde düşünmeliyiz
akıl
mantıklı düşünme yetisi
Humans have the power of reason
İnsanlar akıl yürütme gücüne sahiptir
doğru
In scenegerçek veya hatasız
You are right
Haklısın
hak
yasal veya ahlaki talep
Everyone has the right to education
Herkesin eğitim hakkı vardır
tamam
anlaşma veya anlama belirtmek için kullanılır
Right, I will do it
Tamam, yapacağım
sağ
solun karşı tarafı
Turn right at the corner
Köşeden sağa dön
metamfetamin
In scenegüçlü ve yasa dışı bir uyarıcı uyuşturucu
Meth is a dangerous drug
Metamfetamin tehlikeli bir uyuşturucudur
açık
In sceneengelsiz
The road is clear
Yol açık
net
anlaşılması kolay
The answer is clear
Cevap net
tamamen
bir şeyin içinden bütünüyle
The bullet went clear through the wood
Mermi tahtanın içinden tamamen geçti
aklamak
birinin bir suçtan suçsuz olduğuna karar vermek
The evidence helped to clear him of the crime
Kanıtlar onu suçtan aklamaya yardımcı oldu
çift
In scenebirlikte kullanılan iki eşyadan oluşan set
I have a pair of socks
Bir çift çorabım var
eşlemek
iki şeyi bir araya getirerek takım oluşturmak
I need to pair these socks
Bu çorapları eşlemem gerekiyor
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
I go to school
Okula giderim
niyetinde olmak
ne yapmayı planladığını ifade etmek için kullanılır
I am going to study
Ders çalışacağım
favori
belirli bir amaç için en sık kullanılan
This is my go-to coffee shop
Burası benim favori kahvecim
uyumaya gitmek
geçici olarak bir yerde uyumak
I go to sleep at ten
Saat onda uyumaya giderim
bozulmak
bir şeyin niteliğinin veya durumunun kötüleşmesi
This building will go to ruin soon
Bu bina yakında harap olacak
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
We will go to the park later
Daha sonra parka gideceğiz
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to call him tomorrow
Yarın onu aramayı planlıyorum
başvurulacak
yardım için danışılan kişi veya kaynak
She is my go to person for advice
Tavsiye için başvurduğum kişi odur
incelemek
bir şeyin doğru veya kabul edilebilir olup olmadığını anlamak için ona bakmak
Please go to the file to check for any mistakes
Hata olup olmadığını kontrol etmek için lütfen dosyayı inceleyin
tercih edilen
en sık başvurulan kişi veya şey
This is my go-to place for coffee
Burası kahve için tercih ettiğim yer
gitmek
bir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
lanet olası
In scenebir şeye karşı öfke veya rahatsızlık ifade etmek için kullanılır
I hate this damned noise
Bu lanet olası gürültüden nefret ediyorum
feci şekilde
büyük derecede
It is damned hot today
Bugün hava feci sıcak
lanetlenmiş
birinin cezayı hak ettiğini söylemek
He was damned for his sins
Günahları yüzünden lanetlendi
lanetlenmiş
ceza olarak cehenneme gönderilen kimseler
The damned suffer for their past sins
Lanetlenmiş olanlar geçmiş günahları için acı çekerler
gölge
In sceneışığın engellenmesiyle oluşan karanlık alan
The tree casts a long shadow
Ağaç uzun bir gölge oluşturur
far
göz kapaklarına sürülen renkli toz makyaj malzemesi
She is wearing blue eye shadow
Mavi göz farı sürüyor
takip etmek
birinin yaptığı işi öğrenmek için onu yakından izlemek
I will shadow the manager to learn the job
İşi öğrenmek için müdürü takip edeceğim
-den beri
In scenegeçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
için
bir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
gelmek
In scenebir yere doğru hareket etmek
Come here
Buraya gel
meydana gelmek
gerçekleşmek veya vuku bulmak
How did this come about
Bu nasıl oldu
hadi
dikkat çekmek veya söze başlamak için kullanılan ifade
Come now do not be upset
Hadi ama üzülme
affetme
In sceneyanlış yapan birine karşı duyulan öfkenin sona ermesi
She asked for his forgiveness
Onun affını istedi
yol açmak
In scenebir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
vermek
In scenebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
mezar
In sceneölülerin gömüldüğü yer
The king is in the tomb
Kral mezarda
mezar
ölü bir bedenin gömüldüğü yapı
They visited the ancient tomb
Antik mezarı ziyaret ettiler
incelik
In scenebelli olmayan veya doğrudan olmayan olma özelliği
I missed the subtlety of his hint
İmasının inceliğini fark etmedim
incelik
fark edilmesi güç olan küçük ayrıntı
He understands the subtlety of the rules
Kuralların inceliğini anlıyor
nüans
anlam veya ifade bakımından olan küçük fark
There is a subtlety in his tone
Sesinde bir nüans var
incelik
fark edilmesi zor olan küçük detay veya özellik
There is a subtlety in his voice
Ses tonunda bir incelik var
güvenli
In scenetehlikeli veya riskli olmayan
You are safe here
Burada güvendesin
çelik kasa
değerli eşyaları korumak için kullanılan metal kutu
The documents are in the safe
Belgeler çelik kasada
güvenilir
bir işi iyi yapacağına inanılan
She is a safe choice for the job
O bu iş için güvenilir bir seçenek
çöp
In sceneatık madde veya istenmeyen şeyler
Please take out the trash
Lütfen çöpü dışarı çıkar
darmadağın etmek
bir şeye ciddi zarar vermek veya onu yıkmak
Someone trashed the hotel room
Birisi otel odasını darmadağın etti
ayaktakımı
genellikle alt tabakadan görülen ve kötü davranışları olan insanlar
He treats them like trash
Onlara ayaktakımı muamelesi yapıyor
kötülemek
birini veya bir şeyi ağır şekilde eleştirmek
He trashed my idea
Fikrimi kötüledi
dışarıdan
In scenebir grubun veya yerin dışından gelen
He is an outside consultant
O dışarıdan bir danışmandır
dış yüzey
bir şeyin dış kısmı veya yüzeyi
The outside of the box is blue
Kutunun dışı mavidir
dışarıda
bina dışında olan yer
The kids are playing outside
Çocuklar dışarıda oynuyor
hariç
bir şeyin veya bir kimsenin dahil olmadığı durum
Outside of this small issue the project is complete
Bu küçük mesele haricinde proje tamamlandı
salgın hastalık
In sceneölümcül ve yaygın bir hastalık
The pestilence spread quickly
Salgın hastalık hızla yayıldı
veba
In sceneölümcül ve geniş çaplı bir hastalık
He feared the pestilence
Vebadan korkuyordu
fırsat
In scenebir şeyi yapmak için uygun olan zaman veya durum
I had a chance to travel
Seyahat etme fırsatım oldu
ihtimal
In scenebir şeyin gerçekleşme olasılığı
There is a chance of rain
Yağmur yağma ihtimali var
risk
kötü bir şeyin olma ihtimali
There is a chance of failure
Başarısızlık riski var
bağırmak
In sceneyüksek sesle çağırmak
Don't holler at me
Bana bağırma
zıplamak
In scenebacakları kullanarak yerden yükselmek
The cat likes to jump
Kedi zıplamayı sever
saldırmak
aniden fiziksel saldırıda bulunmak
The thief jumped the victim
Hırsız kurbana saldırdı
başlangıç
bir şeyin en başı
It was the jump of a new era
Yeni bir çağın başlangıcıydı
takviye
bitmiş bir aküyü başka bir aküyle çalıştırmak
I need a jump for my car
Arabam için takviyeye ihtiyacım var
tatil
In sceneişe veya okula ara verilen dinlenme süresi
I am on vacation
Tatildeyim
bir arada kalmak
birbirine destek olmak veya yakın kalmak
We must stick together
Bir arada kalmalıyız
birisi
In scenebelirsiz veya bilinmeyen bir kişi
Someone is at the door
Kapıda biri var
diğerleri
In scenebahsedilenlerin dışındaki kişiler veya şeyler
He took one and left the others
Birini aldı ve diğerlerini bıraktı
kişi
bir insan bireyi
One must respect others
Kişi başkalarına saygı duymalıdır
başkaları
kendisi dışında kalan diğer insanlar
We should be kind to others
Başkalarına karşı nazik olmalıyız
yenmek
In scenebirini veya bir şeyi mağlup etmek
They beat the champion
Şampiyonu yendiler
vuruş
müzikteki ritim birimi veya kalp atışı
Follow the beat
Ritmi takip et
devriye bölgesi
bir polisin veya görevlinin düzenli olarak dolaştığı bölge
The officer walked his beat every evening
Memur her akşam devriye bölgesinde yürürdü
büyük
In sceneboyut veya derece olarak çok büyük
It was a great success
Büyük bir başarıydı
harika
In sceneçok iyi
You did a great job
Harika bir iş çıkardın
büyük
soy ağacında bir kuşak öncesi
He is my great-grandfather
O benim büyük büyükbabam
fikir
In scenezihindeki bir düşünce veya plan
That is a great idea
Bu harika bir fikir
fikir
bir şey hakkındaki bilgi veya anlayış
I have no idea where he is
Onun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok
tamamlamak
In scenebir eylemin başarıyla bittiğini gösterir
I worked it out
Bunu hallettim
dışarı
bir bina veya odanın dışında olan
Let's go out
Hadi dışarı çıkalım
dışarı çıkarmak
bir şeyi içeriden dışarıya almak
Take out the trash
Çöpü dışarı çıkar
açığa çıkarmak
gizli bir şeyi bilinir hale getirmek
The truth came out
Gerçek ortaya çıktı
hmm
In scenedüşünürken veya tereddüt ederken çıkarılan ses
Hmm, let me think
Hmm, bir düşüneyim
belki
In scenebelirsizlik ifade etmek için kullanılır
Maybe it will rain
Belki yağmur yağar
ihtimal
In scenegerçekleşebilecek veya doğru olabilecek durum
It is a maybe
Bu bir ihtimal
belki
In scenemuhtemelen
Maybe he is late
Belki geç kalmıştır
birisi
In scenebilinmeyen veya belirtilmemiş bir kişi
Somebody is at the door
Kapıda biri var
biri
bilinmeyen bir kişi
I need somebody to help me
Bana yardım edecek birine ihtiyacım var
önemli biri
önemli veya yüksek statüye sahip kimse
She acts like she is really somebody
Gerçekten önemli biriymiş gibi davranıyor
çok
büyük bir miktar veya sayı
I have a lot of books
Çok kitabım var
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
fırsat bulmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
hale gelmek
belirli bir duruma dönüşmek
It will get to be hot soon
Yakında sıcak bir hal alacak
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
çalışmak
In sceneişlemek veya faaliyet göstermek
This watch doesn't go
Bu saat çalışmıyor
gitmek
In scenebir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school
Okula giderim
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to start my diet tomorrow
Yarın diyetime başlamaya niyetliyim
gitmek
bir durumun veya sürecin belirli bir şekilde ilerlemesi
The party went well
Parti iyi gitti
eşlik etmek
biriyle birlikte bir yere gitmek
I will go with you to the store
Mağazaya seninle geleceğim
seçmek
bir şeyi seçmek veya karar vermek
I will go with the red car
Kırmızı arabayı seçeceğim
yakışmak
birlikte iyi görünmek veya uygun olmak
This tie goes with your suit
Bu kravat takım elbisene yakışıyor
seçmek
bir şeyi yapmaya karar vermek
I will go with the red shirt
Kırmızı tişörtü seçeceğim
sonraki
In sceneşu anki veya mevcut olandan sonra gelen
See you next week
Gelecek hafta görüşürüz
de değil
In sceneolumsuz bir ifadenin başkası için de geçerli olduğunu belirtir
I don't like it. Neither do I
Sevmiyorum. Ben de sevmiyorum
hiçbiri
iki seçenekten hiçbirini değil
Neither book is good
İki kitap da iyi değil
hiçbiri
iki kişiden veya şeyden hiçbiri
Neither of the students is here
Öğrencilerin hiçbiri burada
ikisi de değil
iki durumdan hiçbiri
The box is neither big nor small
Kutu ne büyük ne de küçük
çanta
In sceneeşyaları taşımak için kullanılan esnek kap
I have a blue bag
Mavi bir çantam var
yakalamak
bir şeyi yakalamak veya ele geçirmek
He bagged a deer
Bir geyik yakaladı
kapmak
bir şeyi elde etmeyi başarmak
She bagged a promotion
Bir terfi kaptı
ilk
In scenezaman veya sıra bakımından diğerlerinden önce gelen
This is my first car
Bu benim ilk arabam
cesaret
In scenezor bir şeyi yapmak için gereken zihinsel güç
He does not have the stomach for this
Bunun için cesareti yok
mide
yiyecekleri sindiren organ
My stomach hurts
Midem ağrıyor
karın
yiyeceklerin gittiği vücut bölgesi
I have a full stomach
Karnım tok
katlanmak
hoş olmayan bir duruma veya şeye dayanabilmek
I cannot stomach his behavior
Onun davranışlarına katlanamıyorum
mermi
In scenesilahla atılan küçük metal nesne
The bullet hit the wall
Mermi duvara çarptı
civarında
In scenebir şeye yakın bir alanda
Is there a bank around here
Buralarda bir banka var mı
yaklaşık
yaklaşık bir miktarı belirtmek için kullanılır
I will arrive around 5 PM
Saat 5 civarında geleceğim
etrafında
bir şeyin her yanını çevreleyen
We sat around the table
Masanın etrafında oturduk
tersine
bir şeyi başka bir yöne çevirmek
Please turn around
Lütfen arkana dön
herhangi biri
In sceneherhangi bir kişi
Can anyone help me?
Bana yardım edebilecek biri var mı?
yürümek
In sceneayaklar üzerinde hareket etmek
I walk to school
Okula yürüyerek giderim
adım adım anlatmak
birine bir şeyi nasıl yapacağını adım adım göstermek
Walk me through the process
Süreci bana adım adım anlat
yürüyüş yolu
insanların üzerinde yürümesi için yapılmış yol
The park has a nice walk for visitors
Parkta ziyaretçiler için güzel bir yürüyüş yolu var
çekilmek
bir durumdan veya anlaşmadan vazgeçmek
If you do not like the deal you can walk
Eğer anlaşmayı beğenmediysen çekilebilirsin
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
artık
In sceneartık veya bir daha (olumsuz cümlelerde kullanılır)
I don't live there anymore
Artık orada yaşamıyorum
artık
artık gerçekleşmeyen veya var olmayan
I don't live here anymore
Artık burada yaşamıyorum
artık
bir şeyin eskisi gibi devam etmediğini belirtir
I don't go there anymore
Artık oraya gitmiyorum
artık
günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumları ifade eder
They don't play together anymore
Artık birlikte oynamıyorlar
teslim etmek
In scenebir şeyi ihtiyaç duyulan yere götürmek
The courier will deliver the package tomorrow
Kurye paketi yarın teslim edecek
doğurtmak
bir bebeğin doğumuna yardımcı olmak
The doctor will deliver the baby
Doktor bebeği doğurtacak
yapmak
resmi bir konuşma yapmak
The president will deliver a speech
Başkan bir konuşma yapacak
kurtarmak
birini tehlikeden çekip çıkarmak
The hero delivered them from danger
Kahraman onları tehlikeden kurtardı
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
kapmak
In scenebir şeyi elinle hızla almak
She reached out to grab the bag
Çantayı kapmak için uzandı
çevrelemek
bir şeyi her taraftan sarmak
The walls grab the garden
Duvarlar bahçeyi çevreliyor
gündüzleyin
gündüz vakti gerçekleşen
He works by day
O gündüzleyin çalışır
saçmalık
In sceneaptalca veya gerçek dışı konuşma
That is total bullshit
Bu tamamen saçmalık
saçmalamak
doğru olmayan şeyler söylemek
Stop bullshitting me and tell the truth
Bana saçmalamayı bırak ve doğruyu söyle
değer
In sceneyeterli değere veya hakka sahip olmak
The book is worth reading
Kitap okunmaya değer
değer
bir şeyi denemeye değer olmak
It is worth a try
Denemeye değer
değer
maddi veya manevi kıymet
This ring has great worth
Bu yüzüğün büyük bir değeri var
değer
bir şeyin sahip olduğu önem veya fayda
This project has great worth
Bu projenin büyük bir değeri var
peşinden koşmak
bir şeyi elde etmek veya başarmak için çabalamak
You should go after your dreams
Hayallerinin peşinden gitmelisin
yas tutmak
In scenebirinin ölümü nedeniyle çok üzülmek
They mourn the loss of their friend
Arkadaşlarının kaybı için yas tutuyorlar
ilaç veya uyuşturucu
In scenevücudu etkileyen kimyasal madde
This drug helps you sleep
Bu ilaç uyumanıza yardımcı olur
arkadaş
çok sevilen bir kişi
He is a good drug
O iyi bir arkadaş
ilaç vermek
birine vücudunu etkileyen bir madde vermek
They drug the patient
Hastaya ilaç veriyorlar
ilaç
hastalıkları tedavi etmek için kullanılan madde
You must take the drug
İlacı almalısın
iliştirmek
In scenebir şeyi başka bir şeye tutturmak veya bağlamak
Please attach the photo to the form
Lütfen fotoğrafı forma iliştirin