

The Walking Dead — Season 9 Episode 2
Words & meanings
608 words
CEFR level
yorulmak
In scenedinlenmeye veya uykuya ihtiyaç duymak
I tire easily these days
Bugünlerde çabuk yoruluyorum
yormak
birini çok yorgun hissettirmek
Walking all day will tire you
Tüm gün yürümek seni yorar
bıkmak
bir şeyden usanmak veya ilgisini kaybetmek
I never tire of this song
Bu şarkıdan asla bıkmam
lastik
araç tekerleğinin etrafındaki kauçuk kaplama
I need to change the tire
Lastiği değiştirmem gerekiyor
devam et
bir şeye başlamak veya devam etmek
Please go ahead
Lütfen devam et
onay
bir işe başlamak için verilen resmi izin
We got the go ahead to start
Başlamak için onay aldık
römork
In scenebir araç tarafından çekilen tekerlekli taşıyıcı
The car has a small trailer
Arabanın küçük bir römorku var
fragman
bir filmin bölümlerini gösteren kısa tanıtım videosu
I watched the movie trailer
Filmin fragmanını izledim
karavan
insanların içinde yaşadığı hareketli konut
They live in a small trailer
Küçük bir karavanda yaşıyorlar
mobil ev
tekerlekli şasi üzerine inşa edilmiş yaşam alanı
This is a modern mobile home
Bu modern bir mobil ev
hiç kimse
In scenehiçbir insan
Nobody is home
Evde hiç kimse yok
önemsiz kimse
hiçbir önemi olmayan kişi
He felt like a nobody
Kendini önemsiz biri gibi hissetti
hiç kimse
hiçbir insan
Nobody was in the room
Odada hiç kimse yoktu
önemsiz biri
önemli veya etkili olmayan kişi
He felt like a nobody at school
Okulda kendini önemsiz biri gibi hissediyordu
olmak
In scenefarklı bir duruma geçmek
It is getting dark
Hava kararıyor
almak
bir şeyi elde etmek
I am getting a gift
Bir hediye alıyorum
girmek
bir yerin içine dahil olmak
She is gettin in the car
O arabaya giriyor
idare etmek
bir durumla başa çıkmak veya geçinmek
He is gettin by in his new job
Yeni işinde idare ediyor
pislik
kötü karakterli kişi
You are a piece of shit
Sen bir pisliksin
beş para etmez
hiçbir değeri olmayan kişi
He is a piece of shit
O beş para etmez biridir
katılmak
In scenebir grubun parçası olmak
I want to join the club
Kulübe katılmak istiyorum
eşlik etmek
In scenebirinin yanına gitmek
Join us for lunch
Öğle yemeği için bize katılın
birleştirmek
parçaları birbirine bağlamak
Join the two pieces of wood
İki tahta parçasını birleştirin
evlendirmek
evlilik yoluyla birleştirmek
The priest joined them in marriage
Rahip onları evlilikle birleştirdi
yetişmek
In scenebir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yaptırmak
In scenebirine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yapmak
In scenebir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
sonunda
In sceneuzun bir süre sonra veya nihayet
He finally arrived home
Sonunda eve vardı
sonunda
uzun bir zaman veya çabadan sonra
I finally finished my homework
Ödevimi sonunda bitirdim
sonunda
uzun bir süre veya gecikmeden sonra
He finally finished the project
Projeyi sonunda bitirdi
son olarak
bir listenin veya konuşmanın sonunu belirtmek için
Finally we will look at the budget
Son olarak bütçeye bakacağız
sıcaklık
In sceneyüksek sıcaklık
The summer heat is strong
Yaz sıcaklığı güçlüdür
silah
ateşli silah
He was carrying heat
Silah taşıyordu
kızgınlık
dişi hayvanın çiftleşmeye hazır olduğu dönem
The cat is in heat
Kedi kızgınlık döneminde
büyük hesaplaşma
1995 yapımı bir Amerikan suç filmi
Have you seen the movie Heat
Büyük Hesaplaşma filmini izledin mi
saygı
In scenebir şeye verilen önem veya gösterilen dikkat
He has no regard for others
Başkalarına hiç saygısı yok
saygılar
birine gönderilen iyi dilekler
Please give my regards to your family
Lütfen ailene saygılarımı ilet
ilgili
bir şeyle bağlantılı olmak
This rule regards our safety
Bu kural güvenliğimizle ilgili
saygılar
birine iletilen saygı veya dostça his mesajı
Please give my regards to your family
Lütfen ailene saygılarımı ilet
yol açmak
In scenebir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
vermek
In scenebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
kurmak
bir şeyi belirli bir konuma yerleştirmek
I will set up the table
Masayı kuracağım
kurmak
bir işletme veya sistemi başlatmak
She set up a new company
Yeni bir şirket kurdu
tuzak kurmak
birini suçlu göstermek için plan yapmak
They set him up
Ona tuzak kurdular
ayarlamak
bir durumun meydana gelmesini sağlamak
He set up a meeting for tomorrow
Yarın için bir toplantı ayarladı
asılı durmak
In scenebir şeyin yukarıdan bir yere tutturulmuş olması
The painting hangs on the wall
Tablo duvarda asılı duruyor
asmak
birini iple idam etmek
They decided to hang the criminal
Suçluyu asmaya karar verdiler
takılmak
birileriyle boş vakit geçirmek
I like to hang with my friends
Arkadaşlarımla takılmayı seviyorum
daha kötü durumda
daha zor veya daha şanssız bir durumda olmak
Many people are worse off now
Birçok kişi şimdi daha kötü durumda
hata
In sceneyanlış bir şeyin sorumluluğu
It was my fault
Benim hatamdı
fay
yer kabuğundaki büyük kırık
There is a fault line under this city
Bu şehrin altında bir fay hattı var
kusur
bir kişinin karakterindeki kötü veya zayıf özellik
Everyone has a personal fault
Herkesin kişisel bir kusuru vardır
koca
In sceneevli olunan erkek
My husband is a doctor
Kocam bir doktordur
doğmuş
In scenedünyaya gelmiş olan
I was born in Istanbul
İstanbul'da doğdum
doğmuş
dünyaya gelmiş
He was born last year
O geçen yıl doğdu
ay
In sceneyılın on iki bölümünden biri
February is the second month of the year
Şubat yılın ikinci ayıdır
aylık
bir ay süren veya kapsayan
It was a six-month project
Bu altı aylık bir projeydi
ay
otuz gün civarındaki zaman dilimi
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
silahsızlandırmak
In scenebirinin elinden silahını almak
The police disarmed the suspect
Polis şüpheliyi silahsızlandırdı
yumuşatmak
birinin öfkesini veya korkusunu azaltmak
His smile disarmed her
Gülümsemesi onu yumuşattı
verim
In sceneüretilen şeyin miktarı
The farm had a high yield this year
Çiftlik bu yıl yüksek verim aldı
yol vermek
direnmeyi bırakmak veya kenara çekilmek
You must yield to pedestrians
Yayalara yol vermelisiniz
teslim olmak
savaşmayı veya direnmeyi bırakmak
He refused to yield to the enemy
Düşmana teslim olmayı reddetti
verim
bir süreçten elde edilen sonuç veya miktar
The crop has a high yield
Mahsulün verimi yüksek
devam etmek
bir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
gücenme
In scenebirini kızdıran veya üzen durum
No offense intended
Seni gücendirmek istemedim
suç
yasa dışı bir eylem
It was a serious offense
Bu ciddi bir suçtu
saldırı
birine veya bir şeye saldırma eylemi
The army prepared a strong offense
Ordu güçlü bir saldırı hazırladı
hikaye
In sceneolayların anlatımı
I read a long story
Uzun bir hikaye okudum
kat
bir binanın seviyesi veya katı
The house has two stories
Evin iki katı var
durum
belirli bir durum veya olaylar dizisi
That is a different story
Bu farklı bir durum
çeşni
In sceneyiyeceklere eklenen sos veya baharat
Ketchup is a common condiment
Ketçap yaygın bir çeşnidir
vakit
In scenebelirli bir deneyim veya yaşam tarzı
We had a great time
Harika vakit geçirdik
an
In scenebir şeyin gerçekleştiği nokta
At that time I was tired
O an yorgundum
zaman
olayların gerçekleştiği ölçülebilir süre
I need more time
Daha fazla zamana ihtiyacım var
kalan süre
başka her şey gittikten sonra geriye kalan vakit
We have very little time left
Çok az zamanımız kaldı
yoldayım
bir yere gitmek üzere yolda olmak
I am on my way
Yoldayım
en iyi
In sceneen yüksek kalitede veya en uygun
This is the best book
Bu en iyi kitap
yenmek
bir yarışmada birini mağlup etmek
He bested his opponent
Rakibini yendi
iyi olur
birine güçlü bir tavsiye veya uyarı vermek için kullanılır
You had best leave now
Şimdi gitsen iyi olur
en iyi dilekler
birine sunulan iyi niyet ve güzel temenniler
Please give her my best
Lütfen ona en iyi dileklerimi ilet
gün
In sceneyirmi dört saatlik süre
One day has twenty four hours
Bir gün yirmi dört saattir
günümüz
içinde bulunduğumuz zaman
Life is hard these days
Hayat günümüzde çok zor
program
televizyon yayını
I watched Days yesterday
Dün Days programını izledim
günler
24 saatlik süreler
I have been waiting for two days
İki gündür bekliyorum
dinlenmek
In sceneenerji toplamak için hareket etmeyi veya çalışmayı bırakmak
I need some rest
Biraz dinlenmeye ihtiyacım var
geri kalan
In scenegeride kalan kısım
I will do the rest tomorrow
Geri kalanını yarın yapacağım
destek
bir şeyi tutan veya destekleyen nesne
He used a foot rest
Bir ayak desteği kullandı
köprü
In scenenehir veya yol üzerine kurulan yapı
The bridge is very long
Köprü çok uzun
brij
dört kişiyle oynanan bir kart oyunu
They play bridge every Friday
Her Cuma brij oynarlar
geri almak
kaybedilen bir şeyi yeniden elde etmek
I want to get back my book
Kitabımı geri almak istiyorum
geri dönmek
bir yere veya bir aktiviteye tekrar gitmek
I will get back to work
İşe geri döneceğim
barışmak
bir sorun yaşadıktan sonra biriyle arayı düzeltmek
They decided to get back together
Tekrar bir araya gelmeye karar verdiler
beceri
pratik bilgi veya yetenek
He has the know-how to fix the car
Arabayı tamir edecek becerisi var
doğa
In scenebir şeyin temel nitelikleri veya kişiliği
It is his nature to be kind
Kibar olmak onun doğasında var
doğa
fiziksel dünya ve tüm canlılar
I love spending time in nature
Doğada vakit geçirmeyi seviyorum
doğa
fiziksel dünya ve yaşayan varlıklar
We must protect nature
Doğayı korumalıyız
doğa
yeryüzündeki bitkiler hayvanlar ve doğal ortam
I love spending time in nature
Doğada vakit geçirmeyi seviyorum
imkansız
bir şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını belirtmek için kullanılır
No way he can win
Onun kazanması imkansız
utanç
In sceneyanlış bir şey yaptığınızda hissedilen acı verici duygu
He felt a deep sense of shame
Derin bir utanç hissetti
yazık
üzücü veya pişmanlık verici durum
It is a shame that you cannot come
Gelemeyecek olman ne yazık
ayıplamak
birinin yaptığı bir davranış yüzünden onu kötü hissettirmek
They shamed him for lying
Yalan söylediği için onu ayıpladılar
utandırmak
birinin kendini mahcup veya aptal hissetmesine yol açmak
He shamed her in front of everyone
Herkesin önünde onu utandırdı
evet
In sceneevet demenin gayriresmi yolu
Yeah, I will come
Evet, geleceğim
evet
evet demenin gayriresmi yolu
Yeah I agree
Evet katılıyorum
sırt
In sceneinsan vücudunun arka kısmı
My back hurts
Sırtım ağrıyor
geri
In sceneönceki yere veya konuma dönmek
Please come back
Lütfen geri gel
desteklemek
birini veya bir şeyi desteklemek
I will back you up
Seni destekleyeceğim
geri dönmek
birinin mesajına yanıt vermek
I will write back soon
Yakında geri döneceğim
dikkat et
tehlikeye karşı dikkatli olmak
Look out! There is a car
Dikkat et! Bir araba var
hey
In scenedikkat çekmek veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Hey, look at this!
Hey, şuna bak!
rol okumak
In scenebir rol için metin okuyarak seçmelere katılmak
She will read for the part
Rol için seçmelere katılacak
okumak
In sceneyazılı kelimeleri görüp anlamak
I read a book every month
Her ay bir kitap okurum
almak
telsizle konuşurken birinin söylediklerini duymak ve anlamak
Do you read me
Beni alabiliyor musun
okumak
birinin düşüncelerini söylemeden anlamak
I can read your mind
Aklını okuyabiliyorum
garip
In scenealışılmışın dışında veya şaşırtıcı
That is a strange sound
Bu garip bir ses
tuhaf
alışılmadık veya sıra dışı
It was a strange dream
Tuhaf bir rüyaydı
iş gücü
In scenebir şirkette veya bir ülkede çalışan tüm insanlar
The company has a skilled workforce
Şirketin yetenekli bir iş gücü var
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
imzalamak
bir şeyi aldığını göstermek için belgeye isim yazmak
I had to sign for the package
Paketi almak için imza atmak zorunda kaldım
imza karşılığı teslim almak
bir şeyi teslim aldığını onaylamak için imza atmak
Did you sign for the letter
Mektubu imza karşılığı teslim aldın mı
tarih
In sceneayın veya yılın belirli bir günü
What is today's date?
Bugünün tarihi ne?
çıkmak
biriyle romantik ilişki yaşamak
They have been dating for a year
Bir yıldır çıkıyorlar
hurma
palmiye ağacından yetişen tatlı kahverengi meyve
I like eating dates
Hurma yemeyi severim
ücretsiz
In scenebedava olan veya ücret ödenmeyen
This water is free
Bu su ücretsiz
özgür
kısıtlanmamış veya kontrol edilmeyen
The bird is free
Kuş özgür
serbest bırakmak
birini veya bir şeyi tutulduğu ya da sıkıştığı yerden kurtarmak
They decided to free the bird from the cage
Kuşu kafesten serbest bırakmaya karar verdiler
içermeyen
bir şeyin içinde bulunmaması durumu
This drink is sugar free
Bu içecek şeker içermiyor
diyar
In scenebir kral veya kraliçe tarafından yönetilen bölge veya alan
He ruled over a vast kingdom
Geniş bir diyarı yönetti
krallık
bir kral veya kraliçe tarafından yönetilen ülke
The United Kingdom is an island nation
Birleşik Krallık bir ada ülkesidir
yalnız
In sceneyanında başka kimse olmayan
She is alone
O yalnız
sadece
tek bir şeyin yeterli olduğunu vurgulamak için kullanılır
The cost alone is high
Sadece maliyeti bile yüksek
tek başına
rahatsız edilmeden
Please leave me alone
Lütfen beni yalnız bırak
yalnız
başka kimse olmadan
He walked home alone
Eve yalnız yürüdü
aksi takdirde
In sceneaksi durumda veya başka bir şey olursa
Hurry up, otherwise you will be late
Acele et, aksi takdirde geç kalacaksın
başka türlü
başka bir şekilde veya farklı olarak
I thought otherwise
Ben farklı düşündüm
aksi takdirde
durum farklı olsaydı
Run otherwise you will be late
Koş yoksa geç kalacaksın
başka türlü
başka bir şekilde
I could not do otherwise
Ben başka türlü yapamazdım
kelime
In sceneanlamı olan tek bir dil birimi
I don't know this word
Bu kelimeyi bilmiyorum
tavsiye
kısa bir tavsiye veya bilgi
Let me give you a word of advice
Sana bir tavsiye vereyim
getirmek
In scenebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
bir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
açmak
bir konudan bahsetmeye başlamak
Do not bring up the problem
Problemi açma
bir araya getirmek
ayrı parçaları birleştirip tek bir bütün oluşturmak
We need to bring these parts together
Bu parçaları bir araya getirmemiz gerekiyor
bırakmak
In scenebir şeyi yapmayı durdurmak
I want to quit smoking
Sigarayı bırakmak istiyorum
köpek
In scenedört bacaklı yaygın bir evcil hayvan
I have a small dog
Küçük bir köpeğim var
köpek
dört ayaklı evcil bir hayvan
The dog is playing in the park
Köpek parkta oynuyor
çivi
In sceneince ve sivri metal parça
I hit the nail with a hammer
Çiviyi çekice vurdum
tırnak
parmak ucundaki sert ince tabaka
She painted her nails
Tırnaklarını boyadı
yatmak
biriyle cinsel ilişkiye girmek
He tried to nail her
Onunla yatmaya çalıştı
suçunu kanıtlamak
birinin suçlu olduğunu ispatlamak
The police finally nailed the thief
Polis sonunda hırsızın suçunu kanıtladı
herhangi bir şey
In sceneherhangi bir nesne veya madde
I can eat anything
Herhangi bir şeyi yiyebilirim
hiçbir şey
In sceneherhangi bir nesne veya madde
I don't have anything
Hiçbir şeyim yok
mümkün
In sceneyapılması veya gerçekleşmesi imkan dahilinde olan
It is possible to finish the task today
İşi bugün bitirmek mümkün
aday
seçilme ihtimali olan kişi
She is a possible for the role
O bu rol için bir aday
alt etmek
birini veya bir şeyi yenmek ya da etkisiz hale getirmek
The boxer took down his opponent
Boksör rakibini alt etti
indirmek
bir şeyi yüksek bir konumdan aşağı indirmek veya kaldırmak
Please take down the decorations
Lütfen süslemeleri indir
sökmek
bir şeyi kurulu olduğu yerden kaldırmak veya parçalarına ayırmak
They took down the tent
Çadırı söktüler
not almak
birinin söylediği bilgileri yazmak
She took down his phone number
Telefon numarasını not aldı
daha iyi
In scenedaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
daha iyi
daha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
iyi olur
bir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
harika
In sceneçok iyi
You did a great job
Harika bir iş çıkardın
büyük
boyut veya derece olarak çok büyük
It was a great success
Büyük bir başarıydı
büyük
soy ağacında bir kuşak öncesi
He is my great-grandfather
O benim büyük büyükbabam
kol
In sceneomuzdan ele kadar olan vücut bölümü
My arm hurts
Kolum ağrıyor
silahlandırmak
silah veya araç gereç sağlamak
The soldiers were armed
Askerler silahlandırıldı
silah
savaşta kullanılan ateşli veya kesici araç
He had to drop his arm
Silahını bırakmak zorunda kaldı
tamir etmek
bozuk bir şeyi yeniden çalışır hale getirmek
Can you fix it?
Onu tamir edebilir misin?
hoşça kal
In sceneayrılırken söylenen söz
He said goodbye to his friend
Arkadaşına hoşça kal dedi
çok daha ince
genişliği veya kalınlığı azalan
The new phone is wafer slimmer
Yeni telefon çok daha ince
kurşun
In sceneağır ve yumuşak bir metal
Lead is a heavy metal
Kurşun ağır bir metaldir
yol göstermek
yolu göstermek veya yönetmek
She will lead the group
Gruba o yol gösterecek
ipucu
bir problemi veya gizemi çözmeye yardımcı olan bilgi parçası
The police followed a new lead in the case
Polis vakada yeni bir ipucunu takip etti
başrol
bir film veya tiyatro oyunundaki ana karakter
She played the lead in the movie
Filmde başrolü o oynadı
ortak
In sceneiki veya daha fazla kişiye ait olan veya paylaşılan
We have a common goal
Ortak bir hedefimiz var
yaygın
sıkça rastlanan veya birçok yerde bulunan
This is a common mistake
Bu yaygın bir hata
ortak
çok sayıda insan tarafından kullanılan
English is a common language
İngilizce ortak bir dildir
fikir
In scenezihindeki bir düşünce veya plan
That is a great idea
Bu harika bir fikir
fikir
bir şey hakkındaki bilgi veya anlayış
I have no idea where he is
Onun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok
kiler dolabı
In sceneyiyecekleri saklamak için kullanılan küçük dolap
Put the pasta in the pantry
Makarnayı kiler dolabına koy
kiler
yiyeceklerin saklandığı küçük oda
The pantry is next to the kitchen
Kiler mutfağın yanındadır
kiler
yiyeceklerin saklandığı küçük oda veya dolap
Please put the flour in the pantry
Lütfen unu kilere koy
şarj etmek
In scenebir cihaza elektrik enerjisi yüklemek
I need to charge my phone
Telefonumu şarj etmem gerekiyor
sorumluluk
kontrol veya yetkiye sahip olmak
Who is in charge here?
Burada kim sorumlu?
hücum etmek
birine veya bir şeye doğru hızlı ve güçlü bir şekilde hareket etmek
The bull charged at the crowd
Boğa kalabalığa doğru hücum etti
ücret talep etmek
bir mal veya hizmet karşılığında para istemek
The hotel charges for breakfast
Otel kahvaltı için ücret talep ediyor
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
kararsız
bir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
ilk
In scenezaman veya sıra bakımından diğerlerinden önce gelen
This is my first car
Bu benim ilk arabam
revir
In scenehasta veya yaralıların tedavi edildiği yer
He was taken to the infirmary
Revire götürüldü
revir
okul veya kurum gibi yerlerdeki sağlık birimi
The school infirmary is closed
Okul reviri kapalı
varmak
seyahat sonrası bir yere ulaşmak
The train will come in soon
Tren yakında varacak
mevcut olmak
belirli bir formda satılmak veya bulunmak
This dress comes in red
Bu elbisenin kırmızısı var
işe yaramak
bir durumda faydalı olmak
This skill will come in handy
Bu beceri işe yarayacak
içeri girmek
bir odaya veya binaya girmek
Please come in
Lütfen içeri girin
gelmek
bir ürünün belirli seçenekleri veya çeşitleri ile sunulması
These shirts come in three sizes
Bu gömlekler üç bedende gelir
dereceye girmek
bir yarışmada belirli bir sırada bitirmek
She came in second in the race
Yarışta ikinci geldi
taşımak
In scenebir şeyin ağırlığını taşımak
The pillars support the roof
Sütunlar çatıyı taşır
desteklemek
birine yardım veya teşvik vermek
I support your decision
Kararını destekliyorum
yaşam desteği
çok hasta birini hayatta tutmak için tıbbi cihaz kullanılması
The patient was kept on life support
Hasta yaşam desteğinde tutuldu
samimi
In sceneyakın kişisel ilişkiye sahip olan
They are intimate friends
Onlar samimi arkadaşlardır
mahrem
cinsel ilişkiye dayalı yakınlık olan
The couple became intimate
Çift cinsel yakınlık kurdu
ima etmek
bir şeyi dolaylı yoldan ifade etmek
She intimated that the plan failed
Planın başarısız olduğunu ima etti
-den beri
In scenegeçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
için
bir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
koşmak
In sceneyürümekten daha hızlı hareket etmek
I run every morning
Her sabah koşarım
yönetmek
bir işin veya kurumun başında olmak
She runs a small business
Küçük bir işletme yönetiyor
sürmek
bir şeyin belirli bir süre devam etmesi
The play runs for two hours
Oyun iki saat sürüyor
önce
In sceneşimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
önce
şimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
gördü
In scenegözlerle algılamak
I saw a bird
Bir kuş gördüm
testereyle kesmek
dişli bir alet kullanarak kesmek
He sawed the wood
Odunu testereyle kesti
bahsi karşılamak
bir oyunda rakibin bahsine eşlik etmek
He saw the bet
Bahsi karşıladı
testere
kesmek için kullanılan dişli bıçaklı alet
Use the saw
Testereyi kullan
otoyol
In sceneşehirler arası ana yol
He drove on the highway
Otoyolda araç sürdü