

Anne With An E — Season 2 Episode 2
Kelimeler ve anlamları
630 kelime
Seviye
ağlamak
Sahnedegözden yaş akıtmak
The baby started to cry
Bebek ağlamaya başladı
yalvarmak
bir şeyi acil bir şekilde istemek
She cried for help
Yardım için yalvardı
bağırmak
yüksek ses çıkarmak
He cried out in pain
Acıyla bağırdı
talihsiz
Sahnedekötü şansa sahip olan veya üzüntüye neden olan
It was an unfortunate accident
Bu talihsiz bir kazaydı
denize düşmek
Sahnedegeminin yanından suya düşmek
The box fell overboard
Kutu denize düştü
aşırıya kaçmak
bir şeyi gereğinden fazla yapmak
Don't go overboard with the decorations
Dekorasyon konusunda aşırıya kaçma
harika
Sahnedehayranlık veya şaşkınlık uyandıran
The view is amazing
Manzara harika
harika
Sahnedeçok iyi veya olumlu şekilde şaşırtıcı
You did an amazing job
Harika bir iş çıkardın
inanılmaz
büyük bir şaşkınlık veya hayranlık yaratan
It was an amazing sight
İnanılmaz bir manzaraydı
çok aç
Sahnedeçok şiddetli yemek yeme isteği duymak
I am starving
Çok açım
iç çekmek
Sahnededuyguları belli etmek için derin nefes vermek
He sighed with relief
Rahatlamayla iç çekti
çalışmak
Sahnedebir kurumda veya kişiye bağlı olarak görev yapmak
I work for a global company
Küresel bir şirkette çalışıyorum
uymak
bir durumun veya planın birine uygun olması
This schedule works for me
Bu program bana uyuyor
uğruna çalışmak
bir hedefi gerçekleştirmek için çaba göstermek
We are working for a better future
Daha iyi bir gelecek için çalışıyoruz
uğraşmak
bir şeyi zaman içinde elde etmeye çalışmak
He is working for his goals
Hedefleri için uğraşıyor
gayret etmek
bir şeyi başarmak için çok çaba harcamak
We must work for peace
Barış için gayret etmeliyiz
varsaymak
Sahnedekanıt olmadan bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I assume you are tired
Yorgun olduğunu varsayıyorum
üstlenmek
bir görev veya sorumluluğu üzerine almak
He assumed the role of manager
Yönetici rolünü üstlendi
en azından
Sahnedeen azı ile
At least three people came
En az üç kişi geldi
en az
miktar veya derece olarak en küçük
This is the least expensive room
Bu en az pahalı oda
en azından
olumsuz bir duruma rağmen olumlu bir şeyi vurgulamak için kullanılır
It was cold but at least we had a heater
Hava soğuktu ama en azından bir ısıtıcımız vardı
en ufak
en küçük derece veya miktarda
I am not in the least bit worried
En ufak bir endişe duymuyorum
Soru
SahnedeBilgi edinmek için sorulan cümle
He asked me a difficult question
Bana zor bir soru sordu
sorgulamak
bir şey hakkında şüphe belirtmek
I question his honesty
Onun dürüstlüğünü sorguluyorum
Söz konusu
Üzerinde tartışılan konu
This is the issue in question
Söz konusu olan mesele budur
sorgulamak
birine resmi olarak soru sormak
The police questioned the suspect
Polis şüpheliyi sorguladı
Soru sormak
birinden bilgi almak amacıyla bir şey sormak
She wanted to question him about the project
Proje hakkında ona soru sormak istedi
yakışıksız
Sahnedeuygun veya saygın davranıştan yoksun
It was an undignified scene
Yakışıksız bir manzaraydı
saf değiştirmek
Sahnedebir taraftan diğerine geçmek veya bağlılık değiştirmek
He decided to go over to the enemy
Düşman tarafına geçmeye karar verdi
karşılanmak
insanlar tarafından kabul edilmek veya beğenilmek
The joke didn't go over well
Şaka pek iyi karşılanmadı
devrilmek
yere düşmek
The vase went over
Vazo devrildi
geçmek
başka bir yere gitmek veya taraf değiştirmek
He went over to the other side
Karşı tarafa geçti
gözden geçirmek
bir şeyi incelemek veya kontrol etmek
Let's go over the plan
Planı gözden geçirelim
aşmak
bir sınırı veya sayıyı geçmek
The costs must not go over the budget
Masraflar bütçeyi aşmamalı
kaplamak
bir şeyin üzerini örtmek veya üstünde durmak
A rug goes over the floor
Halı yerin üzerini kaplar
ziyarete gitmek
birinin evine gitmek
I will go over to his house later
Daha sonra onun evine ziyarete gideceğim
var olmak
Sahnedegerçekte mevcut olmak
Do you think aliens exist?
Uzaylıların var olduğunu düşünüyor musun?
var olmak
bir şeyin gerçek olması veya bulunması
Do ghosts really exist
Hayaletler gerçekten var mı
çok
Sahnedebüyük bir miktar veya sayı
I have a lot of books
Çok kitabım var
çok
büyük bir miktar veya sayı
There are a lot of people here
Burada çok insan var
çilek
Sahnededışında tohumları olan küçük, kırmızı ve tatlı bir meyve
I love strawberries
Çilekleri seviyorum
dolandırıcılık
Sahnedepara kazanmak için yapılan dürüst olmayan plan
The man made money through a grift
Adam bir dolandırıcılık yoluyla para kazandı
müdür
Sahnedebir işletmeyi veya ekibi yöneten kişi
He is a great manager
O harika bir müdür
yönetici
bir ekibin veya işin sorumlusu olan kişi
The manager is in a meeting
Yönetici bir toplantıda
menajer
sanatçı veya sporcuların işlerini yürüten kişi
The singer has a good manager
Şarkıcının iyi bir menajeri var
mevcut olmak
Sahnedebelirli bir formda satılmak veya bulunmak
This dress comes in red
Bu elbisenin kırmızısı var
varmak
seyahat sonrası bir yere ulaşmak
The train will come in soon
Tren yakında varacak
işe yaramak
bir durumda faydalı olmak
This skill will come in handy
Bu beceri işe yarayacak
içeri girmek
bir odaya veya binaya girmek
Please come in
Lütfen içeri girin
gelmek
bir ürünün belirli seçenekleri veya çeşitleri ile sunulması
These shirts come in three sizes
Bu gömlekler üç bedende gelir
dereceye girmek
bir yarışmada belirli bir sırada bitirmek
She came in second in the race
Yarışta ikinci geldi
girmek
bir binaya veya odaya dışarıdan içeriye doğru ilerlemek
Please come in and sit down
Lütfen içeri girin ve oturun
devreye girmek
birinin veya bir şeyin yerine geçmek
A new manager will come in next month
Gelecek ay yeni bir müdür devreye girecek
moda olmak
bir şeyin aniden popüler hale gelmesi
Long skirts are coming in again
Uzun etekler tekrar moda oluyor
dahil olmak
bir durumda rol veya görev üstlenmek
Where does the expert come in
Uzman nerede devreye giriyor
bulunmak
belirli bir biçim veya türde mevcut olmak
This phone comes in three colors
Bu telefon üç renkte bulunuyor
dahil olmak
bir grubun veya setin parçası olmak
Does the cover come in the price
Kapak fiyata dahil mi
devreye girmek
bir durumda önemli bir rol oynamak veya konuyla ilgili hale gelmek
That is where the law comes in
İşte kanun burada devreye giriyor
katılmak
bir sürece veya duruma dahil olmak
Please come in on this discussion
Lütfen bu tartışmaya katılın
okuldan sonra
Sahnedenormal okul saatleri dışında olan
I play football after school
Okuldan sonra futbol oynarım
çıkmaz
Sahnedekolay bir çözümü olmayan zor durum
He was in a quandary about which job offer to accept
Hangi iş teklifini kabul edeceği konusunda bir çıkmazdaydı
görev
Sahnedeyapılması gereken iş veya sorumluluk
It is my duty to help you
Sana yardım etmek benim görevim
görev
yapılması gereken işler
It is your duty to help him
Ona yardım etmek senin görevin
görev
yapılması gereken iş veya sorumluluk
It is my duty to help others
Başkalarına yardım etmek benim görevim
gümrük vergisi
mallar üzerinden ödenen vergi
You must pay duty on these goods
Bu mallar için gümrük vergisi ödemelisiniz
sekiz
Sahnedesekiz sayısı
I have eight apples
Sekiz tane elmam var
kısık ateşte pişirmek
Sahnedekaynama noktasının hemen altında yavaşça pişirmek
Let the soup simmer for ten minutes
Çorbayı on dakika kısık ateşte pişirin
muktedir
Sahnedebir şeyi yapma yeteneği veya imkanı olan
She is able to speak English
İngilizce konuşabiliyor
dolar
SahnedeABD ve bazı diğer ülkelerin temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
dolar
SahnedeABD ve bazı ülkelerde kullanılan temel para birimi
This book costs ten dollars
Bu kitap on dolar
buharlı gemi
Sahnedebuhar gücüyle çalışan büyük tekne
The steamship crossed the Atlantic Ocean
Buharlı gemi Atlantik Okyanusu'nu geçti
anlamak
Sahnedebir şeyin anlamını kavramak
I understand the lesson
Dersi anlıyorum
anlamak
ne demek olduğunu bilmek
I understand you
Seni anlıyorum
anlamak
bir durumun veya gerçeğin bilincine varmak
I understand the risks involved
İşin içindeki riskleri anlıyorum
kavramak
söylenen bir şeyi zihnen çözümlemek
I understood his instructions clearly
Talimatlarını net bir şekilde kavradım
yetişkin
Sahnedetam olarak büyümüş insan
She is an adult now
O artık bir yetişkin
yetişkin
tamamen büyümüş kişi
He is an adult now
O artık bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş kişi
He is an adult
O bir yetişkin
rica etmek
Sahnedebir şey istemek
I ask for a pen
Bir kalem rica ediyorum
sormak
Sahnedebirine soru yöneltmek
I need to ask a question
Bir soru sormam gerekiyor
istemek
bir şeyi yapmayı planlamak
I ask to do this task
Bu görevi yapmayı istiyorum
belirtmek
bir görüşü ifade etmek
You should ask your opinion clearly
Görüşünü açıkça belirtmelisin
sormak
bir şeyi öğrenmek için soru sormak
Please ask him about the time
Lütfen ona zamanı sor
bilgi istemek
bir konuda bilgi talep etmek
I ask for the latest report
Son rapor hakkında bilgi istiyorum
belki
Sahnedeihtimalle veya olabilir anlamında
Perhaps it will rain today
Belki bugün yağmur yağar
boğulmak
Sahnedesu altında nefes alamadığınız için ölmek
Many people drown every year
Her yıl birçok insan boğuluyor
bastırmak
diğer seslerden daha yüksek çıkmak
The music drowned out the voices
Müzik sesleri bastırdı
boğmak
birini suyun altında tutarak ölümüne yol açmak
The villain tried to drown the hero
Kötü adam kahramanı boğmaya çalıştı
göz
Sahnedegörmeyi sağlayan vücut bölümü
I have two eyes
İki gözüm var
yetenek
Sahnedebir şeyi fark etme veya ona dikkat etme becerisi
She has a good eye for art
Sanat konusunda iyi bir yeteneği var
merkez
fırtınanın tam ortasındaki sakin bölge
The eye of the storm is calm
Fırtınanın merkezi çok sakindir
gözlemek
birine veya bir şeye dikkatlice bakmak
He eyed the stranger suspiciously
Yabancıyı şüpheyle gözledi
göz
görmemizi sağlayan vücut organı
I have two eyes
İki gözüm var
yemek hazırlamak
Sahnedeyemek yapmak veya hazırlamak
I will cook up a quick dinner
Hızlı bir akşam yemeği hazırlayacağım
uydurmak
bir hikaye veya plan uydurmak
He cooked up a story
Bir hikaye uydurdu
uydurmak
hızlı veya gayri resmi bir şekilde bir şeyler oluşturmak
He cooked up a clever excuse for being late
Geç kaldığı için zekice bir bahane uydurdu
durdurmak
Sahnedebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
durdurmak
Sahnedebir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
dur
birine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin devam etmesini engellemek
Please stop the noise
Lütfen gürültüyü durdur
bitirmek
bir eylemi sona erdirmek
We have to stop our work
İşimizi bitirmek zorundayız
durmak
hareketin veya işin sona ermesi
You should stop here
Burada durmalısın
durak
otobüs veya trenin yolcu aldığı yer
Wait for me at the bus stop
Beni otobüs durağında bekle
son durak
yolculuğun sona erdiği yer
This is the final stop
Burası son durak
bir defalık
SahnedeTek seferlik olan
This is a one time offer
Bu bir defalık bir tekliftir
bir kez
Sadece bir kez gerçekleşen
I saw him one time
Onu bir kez gördüm
bir seferlik
bir kez gerçekleşmiş veya yapılmış olan
This is a one time payment
Bu bir seferlik bir ödemedir
tek kullanımlık
sadece bir kez kullanılan veya gerçekleşen
This is a one-time offer
Bu tek kullanımlık bir teklif
mısır unu
Sahnedetoz haline getirilmiş kurutulmuş mısır
I use cornmeal to make bread
Ekmek yapmak için mısır unu kullanırım
binmek
Sahnedebir taşıta binmek
Get on the bus
Otobüse bin
telefona geçmek
telefonla görüşme yapmak
Get on the phone
Telefona geç
azarlamak
birinin davranışı hakkında şikayet etmek
Stop getting on at me
Beni azarlamayı bırak
idare etmek
bir durumla başa çıkmak
How are you getting on
Nasıl idare ediyorsun
yaşlanmak
ilerleyen yaşta olmak
He is getting on in years
O yaşlanıyor
sinirini bozmak
birini rahatsız etmek
You are getting on my nerves
Sinirlerimi bozuyorsun
binmek
bir otobüs trene veya uçağa girmek
I will get on the bus
Otobüse bineceğim
ilerlemek
bir işi başarmak veya yol katetmek
How are you getting on with your work
İşinle ilgili nasıl ilerliyorsun
anlaşmak
biriyle arkadaşça bir ilişkiye sahip olmak
They get on well with each other
Birbirleriyle iyi anlaşıyorlar
iyi anlaşmak
biriyle dostça veya uyumlu bir ilişkiye sahip olmak
I get on well with my sister
Kız kardeşimle iyi anlaşırım
başına gelmek
Sahnedebirinin başına gelmek
A great tragedy befell him
Başına büyük bir trajedi geldi
doldurmak
Sahnedebir şeyi tamamen dolu hale getirmek
Please fill the glass with water
Lütfen bardağı suyla doldur
doyma miktarı
doyana kadar yenen yemek
Eat your fill
Doyana kadar ye
doldurmak
bir işteki boşluğu doldurmak
Fill the position
Pozisyonu doldur
korkuyla dolmak
aşırı derecede korkmak
He was filled with dread
İçi korkuyla doldu
bilgilendirmek
birine bir şey hakkında bilgi vermek
Please fill me in on the details
Lütfen bana detaylar hakkında bilgi ver
doldurmak
vaktini bir şey yaparak geçirmek
She fills her days with reading
Günlerini kitap okuyarak dolduruyor
doldurmak
bir şeyin içini ekleyerek dolu hale getirmek
Fill the bottle with water
Şişeyi suyla doldur
hasat
Sahnedeekinlerin toplanması işlemi
The farmers are busy with the harvest
Çiftçiler hasatla meşgul
hasat etmek
Sahnedemahsulü veya bir vücut parçasını kullanım için toplamak
Farmers harvest wheat in autumn
Çiftçiler sonbaharda buğday hasat eder
sabah
Sahnedegünün güneş doğuşundan öğlene kadar olan kısmı
I wake up early in the morning
Sabahları erken uyanırım
günaydın
Sahnedeiyi sabahlar anlamında kullanılan kısa selamlama
Morning, how are you?
Günaydın, nasılsın?
sabah
günün öğleden önceki erken kısmı
I drink coffee in the morning
Sabahları kahve içerim
fedakâr
Sahnedebaşkalarını kendinden daha çok düşünen
She is very selfless
O çok fedakârdır
değer vermek
Sahnedebir şeyi çok önemli bulmak
I prize our friendship
Arkadaşlığımıza değer veriyorum
ödül
kazanıldığında alınan şey
He won a prize
Bir ödül kazandı
kıymetli şey
çok değerli veya iyi olan kişi ya da nesne
That vintage car is a real prize
O antika araba çok kıymetli bir parça
sınav
Sahnedebilgi veya yeteneği ölçmek için hazırlanan sorular bütünü
I have a math test tomorrow
Yarın matematik sınavım var
denemek
Sahnedekalitesini kontrol etmek için bir şeyi denemek
I want to test the new car
Yeni arabayı denemek istiyorum
tahlil
tıbbi bir durumu kontrol etmek için yapılan işlem
The doctor ordered a blood test
Doktor kan tahlili istedi
deney
bir hipotezi sınamak için yapılan işlem
The scientist ran a test
Bilim insanı bir deney yaptı
sınamak
birinin sabrını veya yeteneklerini denemek
He wanted to test her patience
Onun sabrını sınamak istedi
sınav
bilgiyi ölçmek için yapılan resmi soru dizisi
I studied hard for the test
Sınava çok çalıştım
savaşa girmek
Sahnedeülkelerin silahlı çatışmaya başlaması
The two countries decided to go to war
İki ülke savaşa girmeye karar verdi
meltem
Sahnedehafif ve yumuşak esen rüzgar
A cool breeze is blowing
Serin bir meltem esiyor
rahatça girmek
bir yere rahat ve telaşsız bir şekilde girmek
She breezed into the office
Ofise rahatça girdi
rahatça ilerlemek
kendinden emin ve rahat bir şekilde hareket etmek
She breezed into the room
Odaya rahatça girdi
esinti
hafif esen rüzgar
A cool breeze blew through the window
Pencereden serin bir esinti esti
takas etmek
Sahnedebir şeyi verip karşılığında başka bir şey almak
I want to trade my red pen for your blue one
Kırmızı kalemimi mavi kalemle takas etmek istiyorum
cinsel partner
cinsel anlamda kullanılan argo erkek terimi
He is just trade to him
O onun için sadece cinsel bir partner
zanaat
özel beceri gerektiren iş dalı
He learned a trade from his father
Babasından bir zanaat öğrendi
ticaret
mal veya hizmet alıp satma faaliyeti
International trade is important for the economy
Uluslararası ticaret ekonomi için önemlidir
toplam
Sahnedesayılar toplandığında elde edilen miktar
The sum of two and three is five
İki ve üçün toplamı beştir
var olmak
hayatta veya gerçek olmak
I think therefore I am
Düşünüyorum öyleyse varım
özetlemek
bir şeyin ana noktalarını kısaca anlatmak
Please sum up the story
Lütfen hikayeyi özetleyin
kare
Sahnededört eşit kenarı olan düz şekil
He drew three squares on the paper
Kağıda üç kare çizdi
doyurucu öğünler
gün boyunca yenen düzenli ve doyurucu yemek porsiyonları
He eats three square meals a day
Günde üç doyurucu öğün yer
kaynatmak
Sahnedebir sıvıyı baloncuklar çıkarana kadar ısıtmak
Boil the water first
Önce suyu kaynat
çıban
ciltte oluşan ağrılı kırmızı şişlik
He has a boil on his leg
Bacağında bir çıban var
haşlamak
yiyecekleri sıcak suda pişirmek
I need to boil some eggs for breakfast
Kahvaltı için birkaç yumurta haşlamam gerekiyor
çok sinirlenmek
bir şeye karşı yoğun öfke duymak
She was boiling with anger at his comment
Onun yorumuna çok sinirlendi
getirmek
Sahnedebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
Sahnedebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
peşinden gelmek
birinin arkasından yakın bir şekilde yürümek
The dog likes to bring behind me
Köpek peşimden gelmeyi sever
yetiştirmek
bir çocuğu büyüyene kadar bakıp eğitmek
They brought up their children well
Çocuklarını iyi yetiştirdiler
getirmek
bir şeyi birine teslim etmek
Bring the book to me
Kitabı bana getir
vermek
bir şeyi elden birine sunmak
Bring me the pen
Kalemi bana ver
konuyu açmak
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
Do not bring this up
Konuyu açma
geri getirmek
birini veya bir şeyi eski yerine döndürmek
I will bring the book back
Kitabı geri getireceğim
götürmek
birini veya bir şeyi bir yere taşımak
Bring your sister to school
Kız kardeşini okula götür
ulaştırmak
bir şeyi hedeflenen yere iletmek
This road will bring you to town
Bu yol seni şehre ulaştıracak
cömert
Sahnedebaşkalarına vermeye veya paylaşmaya istekli
He is a very generous man
O çok cömert bir adam
miras
Sahnedebirinin vefatından sonra kalan mal veya para
He received a large inheritance from his grandfather
Büyükbabasından ona büyük bir miras kaldı
miras
birinden öldükten sonra kalan para veya mal
He received a large inheritance from his grandfather
Büyükbabasından büyük bir miras kaldı
tekinsiz
Sahnedekötü bir şeye işaret eden
There was a sinister silence in the room
Odada tekinsiz bir sessizlik vardı
başarısız olmak
Sahnedebaşarısız olmak
He failed the test
Sınavda başarısız oldu
bozulmak
bir şeyin düzgün çalışmayı bırakması
The engine failed during the trip
Motor yolculuk sırasında bozuldu
doğaüstü
Sahnedebu dünyaya ait olmayan
The silence of the forest was unearthly
Ormanın sessizliği doğaüstüydü
yutmak
Sahnedebir şeyi boğazdan aşağı mideye indirmek
Swallow the pill with water
Hapı suyla yut
yutmak
bir şeyi doğru kabul etmek veya inanmak
He swallowed the lie completely
Yalanı tamamen yuttu
kırlangıç
küçük sivri kanatlı ve çatallı kuyruklu bir kuş
I saw a swallow flying in the sky
Gökyüzünde uçan bir kırlangıç gördüm
yutmak
bir şeyi tamamen örtmek veya içine almak
The darkness swallowed the whole city
Karanlık bütün şehri yuttu
kesinlikle
Sahnedekesin veya emin bir şekilde
I am positively sure about this
Bu konuda kesinlikle eminim
fikrini belirtmek
Sahnedebir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
ünlem
birinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
söylemek
bir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
kabul etmek
bir şeyi onayladığını ifade etmek
She says yes to the plan
Planı kabul ediyor
örneğin
kaba bir tahmin belirtirken kullanılan söz
Let us say we leave at five
Örneğin saat beşte çıkalım
bahse girmek
biriyle iddiaya tutuşmak
I say they will win
Onların kazanacağına bahse girerim
söylemek
birine sözlerini iletmek
Tell her I am ready
Hazır olduğumu ona söyle
ifade etmek
bir duyguyu kelimelerle anlatmak
Words cannot express my joy
Kelimeler neşemi ifade edemez
dile getirmek
sözle veya yazıyla aktarmak
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
göstermek
bilgi veya rakam belirtmek
The sign says stop
Tabela durmayı gösteriyor
bahsetmek
bir konudan söz etmek
They mentioned the accident
Kazadan bahsettiler
söz hakkı
görüş bildirme yetkisi
You have a say here
Burada söz hakkın var
demek
kelimeleri sesli olarak kullanmak
What did you say
Ne dedin
konuşmak
iletişim kurmak için kelimeler kullanmak
He spoke to his friend
Arkadaşıyla konuştu
belirtmek
kesin veya resmi şekilde konuşmak
The law states that clearly
Kanun bunu net şekilde belirtiyor
öne sürmek
bir düşünceyi veya inancı belirtmek
She says he is honest
Onun dürüst olduğunu öne sürüyor
önermek
bir fikir veya plan sunmak
I suggest we wait
Beklememizi öneriyorum
sohbet etmek
bir konu hakkında konuşmak
We were just talking
Sadece sohbet ediyorduk
vurmak
Sahnedebir şeye, örneğin kapıya vurmak
Knock on the door
Kapıyı çal
hamile bırakmak
bir kadının gebe kalmasına neden olmak
He knocked her up
Onu hamile bıraktı
indirmek
bir şeyin değerini veya miktarını azaltmak
They knocked ten dollars off
Fiyattan on dolar indirdiler
etkilemek
birini derin bir şekilde hayran bırakmak
Her performance knocked them out
Performansı onları çok etkiledi
kapıyı çalmak
birinin dikkatini çekmek veya içeri girmek için kapıya vurmak
Please knock before you come in
İçeri girmeden önce lütfen kapıyı çalın
fark atmak
Sahnedebirini çok geride bırakmak
The athlete left the others in the dust
Atlet diğerlerini geride bıraktı
kanıtlamak
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu göstermek
I can prove it
Bunu kanıtlayabilirim
doğruluğunu göstermek
Sahnedebir şeyin gerçek olduğunu kanıtlamak
They proved the truth
Gerçeği kanıtladılar
ispatlamak
bir iddianın gerçekliğini ortaya koymak
He proved his theory
Teorisini ispatladı
etkilemek
Sahnedebirinin davranışını veya ruh halini değiştirmek
What has gotten into him today
Bugün ona ne oldu böyle
kabul edilmek
bir okula veya gruba kabul edilmek
She got into a great college
Harika bir koleje kabul edildi
ilgi duymaya başlamak
bir şeye ilgi duymaya başlamak
I got into yoga recently
Son zamanlarda yogaya ilgi duymaya başladım
binmek
bir aracın içine girmek
Get into the car
Arabaya bin
alışkanlık edinmek
bir şeyi düzenli olarak yapmaya başlamak
I want to get into running
Koşmaya alışkanlık edinmek istiyorum
başını belaya sokmak
birini zor veya sorunlu bir duruma düşürmek
His bad choices got him into trouble
Kötü seçimleri başını belaya soktu
ilgi duymak
bir şeye merak sarmak veya dahil olmaya başlamak
I am starting to get into jazz music
Caz müziğine ilgi duymaya başlıyorum
tavlamak
biriyle yakın bir ilişki başlatmaya çalışmak
He wants to get into her
Onu tavlamaya çalışıyor
girmek
bir okul veya programa kabul edilmek
She wants to get into this school
Bu okula girmek istiyor
anlamak
birinin düşüncelerini veya hislerini çözmek
It is hard to get into his mind
Onun zihnini anlamak zor
kabul edilmek
bir okul veya kuruma kabul edilme hakkı kazanmak
I hope to get into that university
O üniversiteye kabul edilmeyi umuyorum
girmeye hak kazanmak
bir yere katılma izni almak
She got into the best team
En iyi takıma girmeye hak kazandı
sarmak
bir şeye karşı aşırı ilgi duymaya başlamak
I really got into jazz music
Caz müziği beni gerçekten sardı
ilgi duymaya başlamak
bir şeye karşı merak duymaya başlamak
They got into politics last year
Geçen yıl siyasete ilgi duymaya başladılar
bulaşmak
kötü veya zor bir duruma dahil olmak
He got into a lot of trouble
Başına büyük dertler bulaştı
kaydolmak
bir programa veya okula kayıt yaptırmak
She got into the art course
Sanat kursuna kaydoldu
etkilemek
bir şey üzerinde tesir oluşturmak
His thoughts got into my mind
Düşünceleri zihnimi etkiledi
katılmak
bir grubun üyesi olmak
They got into the club
Kulübe katıldılar
ele almaya başlamak
bir iş üzerinde çalışmaya koyulmak
We got into the details of the plan
Planın detaylarını ele almaya başladık
başlamak
bir faaliyeti yürütmeye girişmek
I got into gardening recently
Bahçecilikle uğraşmaya başladım
zevk almaya başlamak
bir şeyden keyif almaya başlamak
I got into reading books again
Kitap okumaktan tekrar zevk almaya başladım
hoşlanmaya başlamak
bir şeye karşı sempati duymaya başlamak
I got into hiking after that trip
O geziden sonra yürüyüşten hoşlanmaya başladım
zanaat
Sahnedeözel bilgi veya yetenek gerektiren iş
She learned the craft of weaving
Dokuma zanaatını öğrendi
özenle yapmak
ustalıkla bir şey oluşturmak
He crafted a wooden toy
Ahşap bir oyuncak yaptı
el sanatı
keyif için yapılan el işi faaliyet
I enjoy paper craft
Kağıt sanatından hoşlanırım
araç
hava veya uzay yolculuğunda kullanılan taşıt
The pilot steered the craft
Pilot aracı yönetti
el işi
el ile yapılan nesne
She loves making crafts at home
O evde el işi yapmayı seviyor
finans
Sahnedepara ve varlıkların yönetimi
He studies finance at university
Üniversitede finans okuyor
finansman
bir proje veya satın alma için sağlanan para
They need finance for the new project
Yeni proje için finansmana ihtiyaçları var
finanse etmek
bir proje veya satın alma için para sağlamak
They will finance the new project.
Yeni projeyi onlar finanse edecek.
kekik
Sahnedeyemeklere tat vermek için kullanılan kokulu yaprakları olan küçük bitki
Add a pinch of thyme to the sauce
Sosa bir tutam kekik ekle
neredeyse hiç
Sahnedeçok az veya neredeyse hiç
I can hardly hear you
Seni neredeyse hiç duyamıyorum
burnundan solumak
Sahnedeburnundan gürültülü bir şekilde nefes vermek
The pig gave a loud snort
Domuz yüksek sesle burnundan soludu
burnundan çekmek
havayı veya bir maddeyi burundan hızla içeri çekmek
He began to snort the powder
Tozu burnundan çekmeye başladı
neredeyse
Sahnedehemen hemen veya fiilen
It is practically finished
Neredeyse bitti
neredeyse
hemen hemen ya da büyük oranda
He has practically finished the work
İşi neredeyse bitirdi
toplamak
Sahnedeyere düşen veya dağınık eşyaları yerden kaldırmak
Please pick up your toys
Lütfen oyuncaklarını topla
iyileşmek
daha iyi hale gelmek veya artmak
The economy is starting to pick up
Ekonomi canlanmaya başlıyor
kapmak
bir şeyi fark ederek veya hızla öğrenmek
She picked up Spanish quickly
İspanyolcayı hızla kaptı
fark etmek
bir şeyi gözlemlemek veya anlamak
I picked up a strange smell in the room
Odaya girince tuhaf bir koku fark ettim
hızlanmak
bir şeyin gücünün veya hızının artması
The wind started to pick up
Rüzgar hızlanmaya başladı
almak
bir nesneyi yerden kaldırmak veya birini bir yerden almak
I will pick up my friend from the airport
Arkadaşımı havaalanından alacağım
tavlamak
birini romantik olarak etkilemeye çalışmak
He always tries to pick up women
Her zaman kadınları tavlamaya çalışır
gidip getirmek
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden almak
I will pick you up at seven
Seni saat yedide alacağım
ilişki başlatmak
biriyle yeni bir romantik birliktelik kurmak
He picked up a relationship with her
Onunla bir ilişki başlattı
bulmak
bir şeyi tespit etmek veya keşfetmek
They picked up a signal on the radar
Radarda bir sinyal buldular
tavlama
birini etkileyerek romantik bir ilişki başlatma girişimi
He is very good at the pick-up
O tavlama konusunda çok başarılıdır
aramak
birini telefonla aramak
I will pick you up later
Seni sonra arayacağım
devam etmek
ara verilmiş bir işe devam etmek
Let us pick up where we left off
Kaldığımız yerden devam edelim
teslim alma
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden alma işlemi
The package pick-up is at the front desk
Paket teslim alma yeri resepsiyondadır
hızlanmak
hız veya aktivitenin artması
The economy is starting to pick up
Ekonomi hızlanmaya başlıyor
telefonu açmak
bir telefon çağrısına cevap vermek
She did not pick up the phone
Telefona bakmadı
seçmek
bir gruptan bir şeyi tercih etmek
You can pick up any book you like
İstediğin herhangi bir kitabı seçebilirsin
devam etmek
bir duraksamadan sonra tekrar başlamak
Let us pick up where we left off
Kaldığımız yerden devam edelim
fark etmek
bir şeyi anlamak veya duymak
I picked up a strange noise
Garip bir ses fark ettim
almak
dışarıdayken birisi için bir şey edinmek
Can you pick up some milk on your way home
Eve gelirken biraz süt alabilir misin
birini almak
birisini gitmesi gereken yerden arabayla almak
The taxi picked up the passenger
Taksi yolcuyu aldı
yükselmek
bir şeyin güçlenmesi veya artması
Sales picked up in the summer
Satışlar yazın yükseldi
kapmak
pratik yaparak yeni bir beceri kazanmak
I picked up Spanish in Spain
İspanyolcayı İspanya'da kaptım
kaldırmak
bir nesneyi yerden yukarı kaldırmak
Please pick up your toys
Lütfen oyuncaklarını yerden kaldır
tanışmak
birisiyle tesadüfen karşılaşmak
I picked up new friends at the party
Partide yeni arkadaşlarla tanıştım
edinmek
bir şeyi ele geçirmek veya satın almak
I picked up a new dress yesterday
Dün yeni bir elbise edindim
üstlenmek
bir maliyetin sorumluluğunu almak
He picked up the costs of the repairs
Tamirat masraflarını üstlendi
ödemek
bir şeyin faturasını ödemek
I will pick up the bill tonight
Bu akşam hesabı ben ödeyeceğim
toparlanmak
bir başarısızlıktan sonra gücü geri kazanmak
She is slowly picking up after the illness
Hastalıktan sonra yavaşça toparlanıyor
ilişki kurmak
biriyle romantik bir bağa başlamak
He tried to pick her up at the bar
Barda onunla ilişki kurmaya çalıştı
yerden almak
bir nesneyi eline almak
Could you pick up that pen for me
Benim için şu kalemi yerden alabilir misin
devralmak
başka birinin bıraktığı bir görevi üstlenmek
I will pick up the project from here
Projeyi buradan ben devralacağım
yok
Sahnedehayır kelimesinin gayriresmi kullanımı
Do you want to go? Nah.
Gitmek ister misin? Yok.
endişe verici
Sahnedekaygı veya endişeye neden olan
The rise in prices is worrisome
Fiyatlardaki artış endişe verici
nefesini çekmek
Sahnedeşaşkınlık, korku veya ağrı nedeniyle aniden derin bir nefes almak
She gasped in surprise
Şaşkınlıkla nefesini çekti
ani nefes
Sahnedeaniden alınan kısa ve hızlı nefes
She gave a gasp of surprise
Şaşkınlıkla ani bir nefes aldı
uzman
Sahnedebir konuda çok bilgi veya beceriye sahip kişi
She is an expert in this field
O bu alanda bir uzmandır
hakkında konuşmak
Sahnedebir konu üzerine konuşmak
We need to talk about the plan
Plan hakkında konuşmamız gerekiyor
işte buna denir
bir durumun aşırı veya sıra dışı olduğunu vurgulamak için kullanılır
Talk about a lucky break
İşte buna büyük bir şans denir
buna göre
Sahnedebir şeye uygun şekilde
The rules have changed, so please act accordingly
Kurallar değişti, bu yüzden lütfen buna göre hareket edin
cevapladı
Sahnedebir soruya karşılık vermek
He answered the question immediately
Soruya hemen cevap verdi
belirmek
Sahnedegörünür hale gelmek veya görülmek
A ghost appeared in the room
Odada bir hayalet belirdi
görünmek
belli bir izlenim vermek
He appears to be tired
Yorgun görünüyor
rol almak
bir oyunda filmde veya gösteride yer almak
She will appear in the new movie
O yeni filmde rol alacak
işçi
Sahnedebir işte çalışan kişi
He is a hard worker
O çalışkan bir işçidir
rekabet etmek
Sahnedebaşkalarını yenmeye çalışmak
They compete for the gold medal
Altın madalya için yarışıyorlar
yarışmak
bir yarışmada veya etkinlikte yer almak
She will compete in the marathon
Maratona katılacak
yarışmak
bir yarışmaya veya müsabakaya katılmak
They will compete in the tournament
Turnuvada yarışacaklar
rekabet etmek
bir yarışta diğerlerinden daha iyi olmaya çalışmak
Companies compete for customers
Şirketler müşteriler için rekabet ediyor