

Anne With An E — Season 2 Episode 7
Kelimeler ve anlamları
508 kelime
Seviye
ilerlemek
Sahnededüzenli adımlarla ileriye doğru gitmek
The troops march across the field
Birlikler tarladan geçerek ilerliyor
Mart
Yılın on ikinci ayından biri
My birthday is in March
Doğum günüm Mart'ta
yürümek
Düzenli adımlarla veya kararlı bir şekilde yürümek
The soldiers march together
Askerler birlikte yürürler
protesto yürüyüşü
bir amaç için düzenlenen toplu gösteri
They participated in a protest march
Protesto yürüyüşüne katıldılar
marş
güçlü ve düzenli bir ritmi olan genellikle yürüyüş için kullanılan müzik parçası
They played a loud military march
Yüksek sesli bir askeri marş çaldılar
geniş
Sahnedeyanlardan genişliği fazla olan
The road is very wide
Yol çok geniş
ardına kadar
tamamen veya büyük ölçüde
He opened his eyes wide
Gözlerini ardına kadar açtı
geniş
bir kenardan diğer kenara uzaklığı fazla olan
The river is very wide here
Nehir burada çok geniş
kapsamlı
çok çeşitli şeyleri içine alan
They offer a wide range of options
Çok kapsamlı seçenekler sunuyorlar
geniş
büyük bir alan veya kapsam
This road is very wide
Bu yol çok geniş
varsaymak
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
sanmak
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
evli
Sahnedebir eşi olan
They are a married couple
Onlar evli bir çift
bağlı
bir şeye veya fikre güçlü bir şekilde bağlı olma
He is married to his work
İşine çok bağlı
evli
bir eşi olan
Are you married?
Evli misiniz?
evli
bir eşi olan
They have been married for ten years
Onlar on yıldır evliler
zaman harcamak
Sahnedebir iş için zaman ayırmak
Don't spend too much time on this
Buna çok fazla zaman harcama
harcamak
Sahnedebir şeyi satın almak için para kullanmak
I spend all my money on books
Tüm paramı kitaplara harcıyorum
vakit geçirmek
bir şeyi yaparak zaman harcamak
I spend my weekends reading
Hafta sonlarımı kitap okuyarak geçiririm
harcamak
bir şey satın almak için para vermek
I spend too much money
Çok fazla para harcıyorum
harcamak
bir şey için para vermek
I spend money on food
Yiyeceğe para harcıyorum
harcamak
bir amaç için para zaman veya emek kullanmak
I spent all my money
Tüm paramı harcadım
sabırsızlanmak
Sahnedebir şeyin olması için heyecan duymak
I can't wait for summer
Yaz için sabırsızlanıyorum
beklemek
Sahnedebir şey olana kadar bir yerde kalmak
Please wait for me
Lütfen beni bekle
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
beklemek
kısa bir süreliğine durmak
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
beklemek
bir şeyin gerçekleşmesini beklemek
Please wait for me
Lütfen beni bekle
kalmak
bir yerden ayrılmadan durmak
I will wait in the car
Arabada kalacağım
yerinde durmak
hareket etmeden olduğu yeri korumak
Wait right there for me
Tam orada yerinde dur
durmak
kısa bir süreliğine hareket etmemek
Cars must wait at the red light
Arabalar kırmızı ışıkta durmalı
ara vermek
bir işe kısa süreliğine ara vermek
We will wait with the decision
Karar vermeye ara vereceğiz
şaşırtıcı
Sahnedeşaşkınlık uyandıran
The news was surprising
Haber şaşırtıcıydı
olasılık
Sahnedegerçekleşebilecek olan şey
There is a possibility of rain
Yağmur yağma olasılığı var
ihtimal
Sahnedemeydana gelebilen durum
There is a possibility of success
Başarı ihtimali var
seçenek
yapılabilecek veya olabilecek alternatif
We are considering every possibility
Her seçeneği değerlendiriyoruz
olasılık
gerçekleşmesi veya yapılması mümkün olan durumlar
We are considering every possibility
Her olasılığı değerlendiriyoruz
adına
Sahnedebirinin adına veya onun çıkarları için
I am writing on behalf of my client
Müvekkilim adına yazıyorum
hiç kimse
Sahnedehiçbir kişi
No one is home
Evde kimse yok
hiç kimse
hiçbir kişi
No one knows the answer
Cevabı hiç kimse bilmiyor
hiç kimse
tek bir kişi bile değil
No one is at home
Evde hiç kimse yok
parasız
Sahnedehiç parası kalmamış olma durumu
I am dry until payday
Maaş gününe kadar beş parasızım
kuru
su veya nem içermeyen
The grass is dry
Çimler kuru
sıkıcı
ilginç olmayan
The history lecture was dry
Tarih dersi sıkıcıydı
ayık
alkol almamış olan
He has been dry for a year
Bir yıldır ayık
kuru
üzerinde su veya nem bulunmayan
The leaves on the ground are dry
Yerdeki yapraklar kuru
sade
sos veya ek malzeme içermeyen
Please make my burger dry
Lütfen burgerimi sade yapın
kız yeğen
Sahnedeerkek veya kız kardeşinizin kızı
My niece is five years old
Kız yeğenim beş yaşında
yeğen
kardeşin kızı
She has a little niece
Onun küçük bir yeğeni var
kız yeğen
erkek veya kız kardeşinizin kızı
My niece is coming over today
Kız yeğenim bugün bize geliyor
refakatçi
Sahnedekorumak veya yol göstermek için birine eşlik eden kişi
Every student needs a chaperone
Her öğrencinin bir refakatçiye ihtiyacı var
refakat etmek
birine göz kulak olmak veya korumak için eşlik etmek
The teacher will chaperone the trip
Öğretmen geziye refakat edecek
refakat etmek
gençlerin kurallara uygun davranmasını sağlamak için onlara eşlik etmek
She will chaperone the students on the trip
Okul gezisinde öğrencilere o refakat edecek
Buluşmak
SahnedeBirisiyle veya bir şeyle bir araya gelmek
Let us meet at the park tomorrow
Yarın parkta buluşalım
buluşmak
bir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
benzemek
bir şeye benzer olmak
His words meet his actions
Sözleri davranışlarına benziyor
karşılamak
bir gereksinimi yerine getirmek
We must meet the requirements
Gereksinimleri karşılamalıyız
tanışmak
biriyle ilk defa bir araya gelmek
I want you to meet my friend
Arkadaşımla tanışmanı istiyorum
görünmek
gözle görülür veya fark edilir olmak
A strange scene met my eyes
Gözüme garip bir manzara göründü
birleşmek
bir araya gelip bütün oluşturmak
The two rivers meet here
İki nehir burada birleşiyor
müsabaka
insanların spor dallarında yarıştığı etkinlik
The swimming meet was exciting
Yüzme müsabakası heyecan vericiydi
buluşmak
bir yerde bir araya gelmek
We will meet at the park
Parkta buluşacağız
toplantı
insanların konuşmak veya çalışmak için bir araya geldiği planlı etkinlik
We have a business meet today
Bugün bir iş toplantımız var
meydana gelmek
bir şeyin vuku bulması veya ortaya çıkması
New challenges met him
Karşısına yeni zorluklar meydana geldi
karşılamak
bir ihtiyacı veya gerekliliği gidermek
This solution meets all requirements
Bu çözüm tüm gereksinimleri karşılıyor
belki
Sahnedeihtimalle veya olabilir anlamında
Perhaps it will rain today
Belki bugün yağmur yağar
affedersiniz
Sahnedeözür dilemek veya birinin dikkatini çekmek için kullanılan nazik bir ifade
Excuse me, where is the station?
Affedersiniz, istasyon nerede?
affedersiniz
birinin dikkatini çekmek veya küçük bir hata için özür dilemek amacıyla kullanılan ifade
Excuse me can you help me
Affedersiniz bana yardım edebilir misiniz
pardon
duyulmayan veya anlaşılmayan bir şeyi tekrar ettirmek için kullanılan ifade
Excuse me could you say that again
Pardon bunu tekrar söyleyebilir misiniz
affedersiniz
birinin dikkatini çekmek için kullanılan ifade
Excuse me could you help me find the station
Affedersiniz istasyonu bulmama yardım edebilir misiniz
pardon
küçük bir hata yapıldığında nazikçe özür dilemek için söylenen söz
Oh pardon I did not mean to bump into you
Ah pardon size çarpmak istemedim
olay yeri
Sahnedebir olayın gerçekleştiği yer
Police arrived at the scene
Polis olay yerine ulaştı
sahne
bir film veya oyunun bir bölümü
This is my favorite scene in the movie
Bu filmdeki en sevdiğim sahne bu
rezalet
toplum içinde gösterilen öfkeli davranış
Please do not make a scene
Lütfen rezalet çıkarma
çevre
kişinin ilgi duyduğu sosyal ortam veya grup
She is part of the local art scene
O yerel sanat çevresinin bir parçası
sahne
bir oyun, film veya hikayenin bir bölümü
The first scene of the movie was sad
Filmin ilk sahnesi üzücüydü
uzun
Sahnedeortalamadan daha uzun boylu olan
He is very tall
O çok uzun
uzun
boyu ortalamadan fazla olan
He is a very tall man
O çok uzun bir adam
zorlu
yapılması veya başarılması güç
Finishing this project is a tall order
Bu projeyi bitirmek zorlu bir iş
haykırmak
Sahnedebir şeyi yüksek sesle ve aniden söylemek
He exclaimed in surprise
Şaşkınlıkla haykırdı
mantıklı olmak
Sahnedemakul veya anlaşılır olmak
This does not make sense
Bu mantıklı değil
mantıklı olmak
mantıklı veya anlaşılır olmak
What you are saying makes sense
Söylediklerin mantıklı
önce
Sahnedeşimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
önce
şimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
ünlem
Sahnedebirinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
söylemek
Sahnedebir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
fikrini belirtmek
Sahnedebir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
kabul etmek
bir şeyi onayladığını ifade etmek
She says yes to the plan
Planı kabul ediyor
örneğin
kaba bir tahmin belirtirken kullanılan söz
Let us say we leave at five
Örneğin saat beşte çıkalım
bahse girmek
biriyle iddiaya tutuşmak
I say they will win
Onların kazanacağına bahse girerim
söylemek
birine sözlerini iletmek
Tell her I am ready
Hazır olduğumu ona söyle
ifade etmek
bir duyguyu kelimelerle anlatmak
Words cannot express my joy
Kelimeler neşemi ifade edemez
dile getirmek
sözle veya yazıyla aktarmak
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
göstermek
bilgi veya rakam belirtmek
The sign says stop
Tabela durmayı gösteriyor
bahsetmek
bir konudan söz etmek
They mentioned the accident
Kazadan bahsettiler
söz hakkı
görüş bildirme yetkisi
You have a say here
Burada söz hakkın var
demek
kelimeleri sesli olarak kullanmak
What did you say
Ne dedin
konuşmak
iletişim kurmak için kelimeler kullanmak
He spoke to his friend
Arkadaşıyla konuştu
belirtmek
kesin veya resmi şekilde konuşmak
The law states that clearly
Kanun bunu net şekilde belirtiyor
öne sürmek
bir düşünceyi veya inancı belirtmek
She says he is honest
Onun dürüst olduğunu öne sürüyor
önermek
bir fikir veya plan sunmak
I suggest we wait
Beklememizi öneriyorum
sohbet etmek
bir konu hakkında konuşmak
We were just talking
Sadece sohbet ediyorduk
sadece
Sahnedesadece veya kolay bir şekilde
I simply wanted to help
Sadece yardım etmek istedim
sadece
basit bir şekilde veya sadece
It is simply a matter of time
Bu sadece bir zaman meselesi
basitçe
basit veya anlaşılır bir biçimde
She explained it simply
Bunu basitçe anlattı
kesinlikle
bir ifadeyi vurgulamak için kullanılır
It is simply amazing
Bu kesinlikle harika
müzik
Sahnededinlemek veya dans etmek için düzenlenen sesler
I love listening to music
Müzik dinlemeyi severim
müzik
enstrümanlar veya sesler tarafından çıkarılan sesler
The music was very loud
Müzik çok yüksek sesliydi
müzik
kulağa hoş gelen seslerin düzenlenmesi
I love listening to music
Müzik dinlemeyi severim
sıkıntı
zor veya hoş olmayan bir durum
He had to face the music for his actions
Yaptıkları yüzünden hesap vermek zorunda kaldı
çıkmak
Sahnedebir yerden veya araçtan ayrılmak
Get out of the car
Arabadan çık
sıyrılmak
bir sorumluluktan veya işten kurtulmak
I want to get out of this meeting
Bu toplantıdan sıyrılmak istiyorum
elde etmek
birinden veya bir şeyden fayda veya bilgi almak
What did you get out of the course
Kurstan ne elde ettin
çıkarmak
bir şeyi bir şeyin içinden almak
Please get the book out of the bag
Lütfen kitabı çantadan çıkar
çıkmak
bir yerden veya araçtan dışarı gitmek
Please get out of the car
Lütfen arabadan çık
elde etmek
bir şeyi başka bir kaynaktan oluşturmak
We get electricity out of coal
Kömürden elektrik elde ederiz
kaytarmak
bir görevden veya sorumluluktan kaçınmak
He tried to get out of doing his homework
Ödevini yapmaktan kaytarmaya çalıştı
faydalanmak
bir deneyimden değer veya bilgi elde etmek
What did you get out of the meeting
Toplantıdan ne faydalandın
dışarı çıkmak
bir yerin içinden dışarıya gitmek
He tried to get out of the car
Arabadan çıkmaya çalıştı
zor durumda kalmak
başa çıkılamayacak bir duruma düşmek
I think I am getting out of my depth
Sanırım boyumu aşan bir duruma düşüyorum
verim almak
bir şeyden kazanç veya fayda sağlamak
What did you get out of that class
O dersten ne verim aldın
yararlanmak
bir şeyin sunduğu imkanlardan faydalanmak
I get a lot out of our weekly meetings
Haftalık toplantılarımızdan çok yararlanırım
çıkmak
fiziksel bir yerden ayrılmak
Get out of the room right now
Hemen odadan çık
kurtulmak
zor bir durumdan veya yerden kaçmak
He wants to get out of that bad situation
O kötü durumdan kurtulmak istiyor
anlamına gelmek
Sahnedebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
niyetlenmek
Sahnedebir şey yapmayı planlamak veya istemek
I meant to call you earlier
Seni daha önce aramaya niyetlenmiştim
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
demek istemek
konuşurken bir şeyi açıklamak için kullanılan ifade
I mean to say that we are late
Geç kaldığımızı demek istiyorum
müthiş
çok iyi veya yetenekli
She plays a mean tennis match
O müthiş bir tenis maçı çıkarıyor
yani
konuşurken duraksamak veya açıklık getirmek için kullanılan söz
I mean it is not raining today
Yani bugün yağmur yağmıyor
anlamına gelmek
bir şeyin ne olduğunu belirtmek
A red light means stop
Kırmızı ışık dur anlamına gelir
yöntem
bir işi yapmanın yolu
They used a simple mean to fix it
Bunu düzeltmek için basit bir yöntem kullandılar
temsil etmek
bir fikri ifade etmek veya göstermek
The flag means our country
Bayrak ülkemizi temsil eder
bot
Sahnedeayağı ve ayak bileğini veya bacağı örten ayakkabı
I bought new boots for winter
Kış için yeni botlar aldım
üstelik
söylenenlere ilave bir şey eklemek için kullanılır
He is smart and kind to boot
O hem zeki hem de üstelik nazik
bagaj
arabanın arkasında eşya taşımak için kullanılan yer
Put the suitcase in the boot
Bavulu bagaja koy
başlatmak
bilgisayarı açıp çalışır duruma getirmek
It takes a minute to boot the computer
Bilgisayarı başlatmak bir dakika sürüyor
kovmak
birini işinden veya görevinden zorla uzaklaştırmak
They had to boot him from his job
Onu işinden kovmak zorunda kaldılar
-e rağmen
Sahnedesöylenen bir şeye rağmen şaşırtıcı bir durumu belirtmek için kullanılır
Even though it was raining, we went for a walk
Yağmur yağmasına rağmen yürüyüşe çıktık
olmasına rağmen
bir durumun olmasına karşın
I went out even though it was raining
Yağmur yağmasına rağmen dışarı çıktım
her ne kadar
bir durumun olmasına karşın
Even though he was tired he worked
Her ne kadar yorgun olsa da çalıştı
açığı kapatmak
Sahnedeertelenmiş veya yapılmamış işleri bitirmek
I need to catch up on my work
İşlerimdeki açığı kapatmam gerekiyor
kaptırmak
bir şeye kendini tamamen kaptırmak
I got caught up in the movie
Filme kendimi kaptırdım
yetişmek
önündeki birine ulaşmak
Run faster to catch up with him
Ona yetişmek için daha hızlı koş
arayı kapatmak
birine en son haberleri anlatmak
Let's have coffee and catch up
Kahve içip arayı kapatalım
sohbet
birisiyle son yaşananları paylaşmak için yapılan rahat görüşme
We had a quick catch up over coffee
Kahve eşliğinde hızlı bir sohbet ettik
telafi
birinin beklenen seviyeye ulaşmasına yardımcı olan çalışma
She took catch up classes to improve her grades
Notlarını düzeltmek için telafi dersleri aldı
görüşme
birbirini gelişmelerden haberdar etmek için yapılan konuşma
Let's have a quick catch-up
Kısa bir görüşme yapalım
ilgi duymak
bir konuya dahil olmaya başlamak
I need to catch up on the latest trends
En son trendlere ilgi duymaya başlamam lazım
görüşmek
uzun süredir görmediğin biriyle buluşmak
We met for coffee to catch up
Neler yaptığımızı konuşmak için kahve içmeye buluştuk
yetişmek
başkalarıyla aynı seviyeye gelmek
She ran fast to catch up with the group
Gruba yetişmek için hızlı koştu
arayı kapatmak
geride kaldıktan sonra başkalarına ulaşmak
He studied hard to catch up with the class
Sınıfa arayı kapatmak için çok çalıştı
hasret gidermek
uzun süredir görmediğin biriyle tekrar bağ kurmak
It was nice to catch up with my old friend
Eski arkadaşımla hasret gidermek çok güzeldi
sohbet etmek
uzun süredir görmediğin biriyle konuşmak
We sat down to catch up on old times
Eski günleri konuşmak için oturduk
yakalamak
birinin kaçmasını engellemek
The police finally caught up with the thief
Polis sonunda hırsızı yakaladı
pişmanlık
Sahnedeyaşanan veya yapılmayan bir şey hakkında duyulan üzüntü
He expressed his regret for the mistake
Hata için pişmanlığını dile getirdi
pişman olmak
yaptığı bir şeyden dolayı üzüntü duymak
I regret saying that
Bunu söylediğim için pişmanım
yer
Sahnedeyiyeceği ağza alıp yutmak
She eats an apple every day
O her gün bir elma yer
okuma kitabı
Sahnedeokumayı öğrenmek için kullanılan kitap
The teacher gave us a reader
Öğretmen bize bir okuma kitabı verdi
okuyucu
okuyan kişi
The reader liked the book
Okuyucu kitabı beğendi
okuyucu
bilgileri görüntüleyen veya okuyan bir cihaz
The card reader is broken
Kart okuyucu bozuk
okur
kitap veya metin okuyan kimse
She is a fast reader
O hızlı bir okur
katılmak
Sahnedebir etkinlikte veya yerde hazır bulunmak
I will attend the meeting
Toplantıya katılacağım
eşlik etmek
bir şeyle aynı zamanda meydana gelmek
Fever often attends this illness
Ateş genellikle bu hastalığa eşlik eder
ilgilenmek
birine veya bir şeye yardım etmek ya da bakım sağlamak
You should attend to your studies
Derslerinle ilgilenmelisin
beklemek
birinin gelmesine kadar orada bulunmak
He attended the guests at the door
Misafirleri kapıda bekledi
katılmak
bir etkinliğe gitmek veya bir yerde bulunmak
I will attend the meeting
Toplantıya katılacağım
uydurmak
Sahnedebir şeyi uydurmak veya kurgulamak
He concocted a story to explain his absence
Yokluğunu açıklamak için bir hikaye uydurdu
görgü
Sahnedekibar ve uygun davranış biçimi
He behaved with decorum during the ceremony
Tören sırasında görgü kurallarına uygun davrandı
hadi
Sahnedebirini bir şeyi yapmaya teşvik etmek
Come on, you can do it
Hadi, yapabilirsin
üstüne gitmek
çok baskıcı veya aşırı davranmak
Don't come on so strong
Çok üstüme gelme
hadi canım
inanmamayı veya karşı çıkmayı ifade etmek
Come on, that is not true
Hadi canım, bu doğru değil
çalışmaya başlamak
devreye girmek veya çalışmaya başlamak
The lights come on at night
Işıklar gece yanar
hadi ama
öfke veya hayal kırıklığını ifade eden söz
Come on, stop wasting my time
Hadi ama, zamanımı boşa harcamayı bırak
çalışmak
bir cihazın veya ışığın devreye girmesi
The street lights come on at night
Sokak lambaları gece yanmaya başlar
gel
bir yere gitmeye davet etmek
Come on with me to the car
Arabaya benimle gel
hadi
birini bir şey yapmaya teşvik etmek
Come on you can do it
Hadi başarabilirsin
varmak
bir yere ulaşmak
The guests will come on soon
Misafirler yakında varacak
kur
birini cezbetmek için yapılan hamle
She gave him a come-on to start a conversation
Sohbet başlatmak için ona kur yaptı
ilerlemek
bir şeyin gelişmesi veya ilerleme kaydetmesi
Your project is really coming on well
Projen gerçekten iyi ilerliyor
davranmak
belirli bir şekilde hareket etmek
He came on too strong
Çok baskın davrandı
belirmek
görünmeye veya olmaya başlamak
A smile came on his face
Yüzünde bir gülümseme belirdi
yaklaşmak
bir şeye doğru veya daha yakınına hareket etmek
He came on toward the house
Eve doğru yaklaştı
hadi
birini bir şey yapmaya teşvik etmek veya şaşkınlık ifade etmek için kullanılır
Come on you can do it
Hadi yapabilirsin
içeri girmek
bir yerin içine doğru hareket etmek
Please come on into my office
Lütfen ofisime girin
acele etmek
birini daha hızlı hareket etmeye veya daha çok çabalamaya teşvik etmek için kullanılır
Come on we are late
Acele et geç kaldık
katılmak
bir etkinlikte veya faaliyette yer almak
Do you want to come on the trip with us
Bizimle geziye katılmak ister misin
yayına girmek
televizyonda veya radyoda gösterilmeye başlanmak
The news will come on at eight
Haberler sekizde yayına girecek
yoğun bir şekilde
Sahnedebüyük bir ölçüde
It is raining heavily
Şiddetli yağmur yağıyor
ağır şekilde
büyük ölçüde veya şiddetli bir biçimde
It is raining heavily outside
Dışarıda ağır şekilde yağmur yağıyor
yeterli
Sahnedeihtiyaç duyulduğu kadar olan
We have plenty of food for everyone
Herkes için yeterli yemeğimiz var
bolca
yeterince veya çok miktarda olan
We have plenty of time
Bolca vaktimiz var
oldukça
büyük ölçüde veya çok
That room is plenty big for our needs
O oda ihtiyaçlarımız için oldukça büyük
bırakmak
Sahnedebir şeyi yapmayı durdurmak
Leave off shouting
Bağırmayı bırak
dışarıda bırakmak
birini veya bir şeyi listeye dahil etmemek
Please leave my name off the list
Lütfen adımı listeden çıkar
dahil etmemek
bir şeyi listeye veya gruba katmamak
You can leave off his name from the list
Onun adını listeden çıkarabilirsin
harika
Sahnedeçok iyi veya hoş olan
We had a wonderful time
Harika bir zaman geçirdik
harika
Sahnedeçok iyi veya etkileyici olan
It was a wonderful day
Harika bir gündü
harika
çok iyi veya etkileyici
This movie is wonderful
Bu film harika
müthiş
çok iyi veya memnuniyet verici
We had a wonderful time
Müthiş vakit geçirdik
harika
son derece hoş veya güzel olan
You did a wonderful job
Harika bir iş çıkardın
şikayet etmek
Sahnedebir ağrısı veya hastalığı olduğunu söylemek
He is complaining of a headache
O baş ağrısından şikayet ediyor
şikayet etmek
bir ağrısı veya problemi olduğunu söylemek
He complains of a headache
O baş ağrısından şikayet ediyor
yakınmak
bir rahatsızlığı veya acıyı bildirmek
The patient complained of back pain
Hasta sırt ağrısından yakındı
yetenek
Sahnedebir şeyi yapabilme gücü veya becerisi
She has the ability to sing well
Onun iyi şarkı söyleme yeteneği var
yetenek
bir şeyi yapabilme gücü veya becerisi
She has the ability to learn quickly
Hızlı öğrenme yeteneğine sahip
yetenek
bir şeyi yapabilme gücü veya becerisi
She has the ability to speak three languages
O üç dil konuşma yeteneğine sahip
konser
Sahnedeizleyiciler önünde yapılan müzik gösterisi
I bought tickets for the concert
Konser için bilet aldım
konser
canlı müzik performansı
I am going to a concert tonight
Bu akşam bir konsere gidiyorum
ortaklaşa
başkalarıyla koordineli bir şekilde
They worked in concert to save the park
Parkı kurtarmak için ortaklaşa çalıştılar
konser
canlı olarak yapılan müzik gösterisi
I went to a rock concert last night
Dün gece bir rock konserine gittim
heyecanlandırmak
Sahnedebirini çok mutlu veya heyecanlı hissettirmek
The news thrilled her
Haber onu heyecanlandırdı
heyecan
mutluluk veya heyecanın verdiği güçlü duygu
I love the thrill of speed
Hızın verdiği heyecanı seviyorum
zarafet
Sahnedehareket veya biçim açısından incelikli ve güzel olma durumu
She danced with gracefulness
Büyük bir zarafetle dans etti
istemek
Sahnedebir şeyi istediğini söylemek
I will ask for a glass of water
Bir bardak su isteyeceğim
davetiye çıkarmak
kötü bir olayın gerçekleşmesine neden olacak şekilde davranmak
You are asking for trouble by staying out late
Geç saatlere kadar kalarak başını belaya davetiye çıkarıyorsun
istemek
bir şey istediğini belirtmek
She will ask for help
O yardım isteyecek
eğlence amaçlı
Sahnedekeyif veya eğlence için yapılan
This is a recreational area
Burası bir eğlence alanıdır
aşırı heyecanlı
Sahnedeçok fazla heyecan duyan veya gösteren
The puppy was overexcited to see his owner
Köpek sahibini gördüğü için aşırı heyecanlıydı
fiyasko
Sahnedetam bir başarısızlık veya felaket
The party was a complete fiasco
Parti tam bir fiyaskoydu
saç kesimi
Sahnedesaçın kesilme ve şekillendirilme biçimi
I need a haircut
Saçlarımı kestirmem gerekiyor
değer kesintisi
bir varlığın veya yatırımın değerinde yapılan indirim
The bondholders had to accept a haircut
Tahvil sahipleri bir değer kesintisini kabul etmek zorunda kaldı
seni
Sahnedesen kelimesinin eski dilde kullanılan biçimi
I love thee
Seni seviyorum
içinde
Sahnedebir şeyin iç kısmı veya içinde
The keys are inside the bag
Anahtarlar çantanın içinde
içeride
bir yerin veya nesnenin içi
It is very hot inside
İçerisi çok sıcak
içeriden
sadece sınırlı sayıda kişinin bildiği
She has inside knowledge
Onun içeriden bilgisi var
iç
bir yerin iç kısmı veya oraya girme imkanı
The key lets you inside the room
Anahtar odaya girmenizi sağlar
içeri
bir binanın veya odanın içine
It is cold so let us go inside
Hava soğuk o yüzden içeri gidelim
meslek
Sahnedebir kişinin yaptığı iş türü
Teaching is his true vocation
Öğretmenlik onun gerçek mesleği
sevmek
Sahnedebirine karşı güçlü sevgi ve şefkat duymak
I love my family
Ailemi seviyorum
çok sevmek
bir şeyi veya birini çok fazla sevmek
I love chocolate
Çikolatayı çok severim
çok istemek
bir şeyi çok fazla istemek
I would love a cup of coffee
Bir fincan kahve çok isterdim
sevişmek
cinsel ilişkiye girmek
They made love
Seviştiler
izin vermek
Sahnedebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
bildirmek
birine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
serbest bırakmak
birinin sorumluluktan veya cezadan kurtulmasına izin vermek
The police let him go without any punishment
Polis onu hiçbir ceza vermeden serbest bıraktı
etkilemek
birinin duyguları veya ruh hali üzerinde etki yaratmak
The sad song let me feel nostalgic
Hüzünlü şarkı beni nostaljik hissettirdi
işten çıkarmak
birinin işine son vermek
The manager had to let him go
Müdür onu işten çıkarmak zorunda kaldı
izin vermek
birinin bir şey yapmasına müsaade etmek
Please let me go home
Lütfen eve gitmeme izin ver
serbest bırakmak
tutulan veya hapsedilen birini ya da bir şeyi salmak
They let the bird fly away
Kuşu serbest bıraktılar
anlam
Sahnedebelirli bir mana veya yorum
This word has another sense
Bu kelimenin başka bir anlamı var
mantıklı
makul veya anlaşılabilir olmak
It makes sense
Bu mantıklı
duyu
vücudun dünyadan bilgi almasını sağlayan beş yoldan biri
Sight is a sense
Görme bir duyudur
hissetmek
bir şeyin farkına varmak
I sense that something is wrong
Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum
his
bir duygu veya farkındalık
I have a sense of relief
Bir rahatlama hissi içindeyim
mantık
açık veya makul olma özelliği
What you said makes sense
Söylediklerin mantıklı geliyor
hissetmek
bir şeyin farkına varmak
I can sense his fear
Onun korkusunu hissedebiliyorum
veda
Sahnedeayrılık anında söylenen söz veya bu an
He said a fond farewell to his friends
Arkadaşlarına sevgiyle veda etti
başlamak
Sahnedebir şeye başlamak
Let's begin the lesson
Hadi derse başlayalım
tehlikeler
Sahnedezarar görme veya incinme riski
They survived the perils of the sea
Denizdeki tehlikelerden sağ kurtuldular
varmak
Sahnedebir yere ulaşmak
He finally came to the city
Sonunda şehre vardı
tutmak
toplamı belli bir miktara ulaşmak
The bill comes to ten dollars
Fatura on dolar tutuyor
söz konusu olmak
belirli bir konuyla ilgili olmak
When it comes to cooking she is the best
Yemek pişirme söz konusu olduğunda en iyisi odur
farkına varmak
bir şeyi yavaşça anlamak
I slowly came to realize the truth
Yavaş yavaş gerçeğin farkına vardım
varmak
belirli bir sonuca veya duruma ulaşmak
They finally came to an agreement
Sonunda bir anlaşmaya vardılar
gelince
bir konu hakkında konuşmak
When it comes to cooking she is the best
Yemek pişirmeye gelince o en iyisidir
başvurmak
yardım veya bir şey istemek için birine gitmek
She came to me for advice
Tavsiye almak için bana başvurdu
yardımına gelmek
birine destek ya da yardım sunmak
She came to his aid when he fell
Düştüğünde onun yardımına geldi
kanaatine varmak
bir kişi ya da durum hakkında belirli bir görüşe sahip olmak
I have come to believe that he is honest
Onun dürüst olduğu kanaatine vardım
varmak
belirli bir toplam rakama ulaşmak veya bir karara varmak
The total bill comes to fifty dollars
Toplam hesap elli dolara varıyor
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak veya amaçlamak
How did you come to do that
Bunu yapmaya nasıl niyetlendin
değinmek
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
We will come to that topic later
O konuya sonra değineceğiz
gelmek
belirli bir yere ulaşmak
Please come to my office
Lütfen ofisime gel
ziyaret etmek
birinin yanına gidip vakit geçirmek
Please come to see me
Lütfen beni ziyarete gel
dikkatini çekmek
bir durumun veya bilginin birinin farkına varması
The mistake came to my notice yesterday
Hata dün dikkatimi çekti
yerleşmek
biriyle aynı evde oturmaya başlamak
They came to live in this house
Bu eve yaşamaya geldiler
yaklaşmak
bir kişiye veya yere doğru hareket etmek
The stranger came to me
Yabancı bana yaklaştı
varmak
bir yere ulaşmak
We finally came to the station
Sonunda istasyona vardık
gelmek
belirli bir amaç için bir yere ulaşmak
I came to help you
Sana yardım etmeye geldim
katılmak
bir etkinliğe veya yere gitmek
Did you come to the party
Partiye geldin mi
aklına gelmek
düşüncelerine girmek
The idea came to me
Fikir aklıma geldi
zihninde belirmek
aniden zihnine girmek
The thought came to him
Düşünce zihninde belirdi
noktaya gelmek
belirli bir duruma veya sonuca ulaşmak
We have come to the end
Sona geldik
hale gelmek
belirli bir duruma ulaşmak
The situation has come to this
Durum bu hale geldi
ayılmak
bilincini tekrar kazanmak
The patient finally came to
Hasta ayıldı
kendine gelmek
baygınlıktan sonra tekrar bilincini kazanmak
He came to after the accident
Kazadan sonra kendine geldi
aklı başına gelmek
zihinsel olarak normale dönmek
He has finally come to his senses
Sonunda aklı başına geldi
gözünü açmak
bayıldıktan sonra bilincini geri kazanmak
She came to after a few minutes
Birkaç dakika sonra gözünü açtı
hatırlamak
bir şeyi aniden düşünmeye başlamak
The name came to me
İsmi hatırladım
sonuçlanmak
belirli bir duruma varmak
The talks came to nothing
Görüşmeler sonuçsuz kaldı
tutmak
belirli bir miktara ulaşmak
The bill came to fifty dollars
Hesap elli dolar tuttu
ziyaret etmek
birini görmek için bir yere gitmek
They came to see us
Bizi ziyaret etmeye geldiler
gerçekleştirmek
Sahnedebir şeyin olmasını sağlamak
We can make it happen
Bunu gerçekleştirebiliriz
gerçekleştirmek
bir şeyin meydana gelmesini sağlamak
We will make it happen
Bunu gerçekleştireceğiz
hızlandırmak
bir işi çabuklaştırmak
Please make it fast
Lütfen hızlandır
başarmak
bir hedefe ulaşmak veya başarılı olmak
She finally made it
Sonunda başardı
ölmek
birinin yaşamını yitirmesi
The patient did not make it
Hasta hayata tutunamadı
toparlamak
bir yeri temiz ve düzgün hale getirmek
I need to make it tidy
Onu toparlamam gerek
yetişmek
planlanan bir etkinliğe veya yere gitmeyi başarmak
I cannot make it to the party tonight
Bu akşam partiye yetişemem
hayatta kalmak
zor bir deneyimden sağ çıkmak veya dayanmak
Many people did not make it through the storm
Fırtınada birçok insan hayatta kalamadı
katılabilmek
bir etkinliğe veya toplantıya gelebilmek
I cannot make it to the party
Partiye katılamayacağım
garipleştirmek
bir durumu utanç verici hale getirmek
Do not make it awkward
Durumu garipleştirme
iyileştirmek
bir şeyi daha iyi hale getirmek
You can make it better
Bunu iyileştirebilirsin
az kalorili yapmak
normalden daha az kalori içerecek şekilde hazırlamak
Can you make it low calorie
Bunu az kalorili yapabilir misin
mümkün kılmak
bir şeyin gerçekleşmesini sağlamak
You made it possible
Bunu sen mümkün kıldın
gibi duyurmak
bir şeyin belirli bir nitelikte duyulmasını sağlamak
Do not make it sound bad
Kötü duyulmasını sağlama
kötüleştirmek
bir şeyi daha tatsız hale getirmek
Do not make it worse
Durumu kötüleştirme
başarmak
bir şeyi başarıyla tamamlamak
You will make it eventually
Sonunda başaracaksın
ayarlamak
bir şeyin olması için plan yapmak
Let us make it for tomorrow
Onu yarına ayarlayalım
yetişmek
bir yere zamanında ulaşmak
I will make it to the concert
Konsere yetişeceğim
hale getirmek
bir şeyi belirli bir duruma sokmak
Please make it easy
Lütfen bunu kolay bir hale getir
dönüştürmek
bir şeye yeni bir özellik kazandırmak
He made it a garden
Orayı bir bahçeye dönüştürdü
iyileştirmek
bir durumu daha iyi bir duruma getirmek
Let us make it better
Hadi onu iyileştirelim
katılabilmek
bir etkinliğe gitme fırsatı bulmak
I cannot make it tonight
Bu akşam katılamayacağım
hoşça kal
Sahnedeayrılırken kullanılan bir kelime
Bye, see you tomorrow
Hoşça kal, yarın görüşürüz
bay bay
veda etmenin kısa ve gayriresmi yolu
Bye, mom
Bay bay anne
rahatsız etmek
Sahnedebirini üzmek veya endişelendirmek
I don't want to disturb you
Seni rahatsız etmek istemiyorum
bölmek
birinin yaptığı işi durdurmak
Do not disturb me while I am working
Çalışırken beni bölme
yerinden oynatmak
bir şeyin yerini veya durumunu değiştirmek
Do not disturb the papers on the desk
Masadaki kağıtları yerinden oynatma
muhteşem
Sahnedeçok etkileyici veya görkemli
The view from the top is spectacular
Zirvedeki manzara muhteşem
dışarıda
Sahnedebina dışında olan yer
The kids are playing outside
Çocuklar dışarıda oynuyor
dış yüzey
bir şeyin dış kısmı veya yüzeyi
The outside of the box is blue
Kutunun dışı mavidir
dışarıdan
bir grubun veya yerin dışından gelen
He is an outside consultant
O dışarıdan bir danışmandır
hariç
bir şeyin veya bir kimsenin dahil olmadığı durum
Outside of this small issue the project is complete
Bu küçük mesele haricinde proje tamamlandı
favori
Sahnedediğerlerinden daha çok sevilen
Blue is my favourite colour
Mavi benim favori rengim
metafor
Sahnedebir şeyi başka bir şeyle karşılaştırarak tanımlama yöntemi
He used a metaphor to explain the idea
Fikri açıklamak için bir metafor kullandı
mademki
Sahnedebir durumdan dolayı veya -dığı için
Seeing as it is raining, let's stay home
Madem yağmur yağıyor, evde kalalım
hasta
Sahnedeçok hasta veya engelli olan kimse
The invalid stayed in bed all day
Hasta bütün gün yatakta kaldı
geçersiz
yasal veya resmi olarak kabul edilebilir olmayan
Your passport is invalid
Pasaportunuz geçersiz
canlı
Sahnedeenerji ve heves dolu
The bright-eyed child played all day
Canlı çocuk tüm gün oyun oynadı
neşeli
mutlu ve istekli bir yüz ifadesine sahip
She looked bright-eyed at the party
Partide çok neşeli görünüyordu
nefes kesici
Sahnedeson derece güzel veya etkileyici
The view from the top is breathtaking
Zirvedeki manzara nefes kesici
göz doktoru
Sahnedegöz rahatsızlıklarını tedavi eden hekim
The oculist examined my eyes carefully
Göz doktoru gözlerimi dikkatlice muayene etti
eskiden yapardı
Sahnedegeçmişte düzenli olarak olup artık olmayan durum
I used to smoke
Eskiden sigara içerdim
alışık olmak
bir duruma alışmış veya rahat olmak
I am used to the cold weather
Soğuk havaya alışığım
yapardı
geçmişte düzenli olarak yapılan eylem
He used to swim every day
Her gün yüzerdi
alışkın
deneyim veya alışkanlık yoluyla bir şeye aşina olma
I am used to waking up early
Erken kalkmaya alışkınım
alışkın olmak
bir durumu çok kez yaşadığın için ona aşina olmak
I am used to living alone
Yalnız yaşamaya alışkınım
besteler
Sahnedebirinin yazdığı müzik parçaları
He played several beautiful compositions
Birkaç güzel beste çaldı
şeker
Sahnedeyiyecekleri tatlandırmak için kullanılan tatlı madde
I put some sugar in my tea
Çayıma biraz şeker koydum
şeker katmak
bir şeyi şekerle tatlandırmak
I sugar my coffee
Kahveme şeker katıyorum
şeker
yiyecek ve içeceklerde kullanılan tatlı madde
I buy sugar
Şeker satın alıyorum
kesin
Sahnedetamamen doğru veya hatasız
What is the exact time?
Tam saat kaç?
zorla almak
birinden bir şeyi baskı ile istemek
He exacted a promise from her
Ondan zorla bir söz aldı
çocuklar
Sahnedebirden fazla genç kişi
Many children go to school
Birçok çocuk okula gider
çocuklar
bir kişinin erkek veya kız evlatları
She has three children
Üç çocuğu var
çocuklar
insanoğlunun küçükleri
The children are playing in the garden
Çocuklar bahçede oynuyor
çocuk
henüz yetişkin olmamış insan
Every child needs love
Her çocuk sevgiye ihtiyaç duyar
küçükler
yaşça daha aşağıda olanlar
The little ones are sleeping
Küçükler uyuyor
gençler
genç yaştaki insanlar
The young people are studying
Gençler ders çalışıyor
macera
Sahnedealışılmadık ve heyecan verici bir deneyim veya etkinlik
We had a great adventure in the mountains
Dağlarda harika bir macera yaşadık
çalmak
Sahnedebüyük bir çanın ses çıkarmasını sağlamak
The church bell began to toll
Kilise çanı çalmaya başladı
bedel
bir şeyin neden olduğu zarar veya acı
The war took a heavy toll
Savaş ağır bir bedel ödetti
geçiş ücreti
yol veya köprü kullanımı için ödenen para
You must pay the toll here
Burada geçiş ücretini ödemelisiniz
ölü sayısı
bir olayda ölen toplam insan sayısı
The death toll rose to ten
Ölü sayısı ona yükseldi
ebeveyn
Sahnedebir kişinin annesi veya babası
My parents are coming to visit
Ebeveynlerim ziyarete geliyor
ebeveyn
Sahnedebir kişinin annesi veya babası
I love my parents
Ebeveynlerimi seviyorum
ebeveynlik yapmak
bir çocuğun bakımını üstlenip büyütmek
They want to parent their child with love
Çocuklarına sevgiyle ebeveynlik yapmak istiyorlar
ana şirket
başka bir şirketin sahibi olan şirket
The parent company owns several smaller businesses
Ana şirket birkaç küçük işletmeye sahip
ebeveynlik yapmak
bir çocuğun bakımını üstlenip onu büyütmek
They are parenting their children with love
Çocuklarını sevgiyle yetiştiriyorlar
ebeveyn
anne veya baba
Every child needs a parent
Her çocuğun bir ebeveyne ihtiyacı vardır