

Arcane — Season 2 Episode 6
Kelimeler ve anlamları
307 kelime
Seviye
öğrenci
Sahnedeokulda eğitim gören kişi
The pupil is reading a book
Öğrenci kitap okuyor
Göz bebeği
Gözün ortasında ışığın içeri girmesini sağlayan siyah kısım
The pupil changes size in the light
Göz bebeği ışıkta boyut değiştirir
mümkün
Sahnedeyapılabilen veya gerçekleşebilen durum
It is possible to finish the work today
İşi bugün bitirmek mümkün
mümkün
yapılması veya gerçekleşmesi imkan dahilinde olan
It is possible to finish the task today
İşi bugün bitirmek mümkün
aday
seçilme ihtimali olan kişi
She is a possible for the role
O bu rol için bir aday
mümkün
yapılabilir veya gerçekleşebilir olan
It is possible to win this game
Bu oyunu kazanmak mümkün
mümkün
yapılabilen veya doğru olabilen şey
It is possible to finish the work today
İşi bugün bitirmek mümkün
üçüncü
Sahnedebir seride ikinciden sonra gelen
He is the third person in line
Sıradaki üçüncü kişi o
üçüncü
ikinciden sonra gelen
March is the third month
Mart üçüncü aydır
üçte bir
bir şeyin üç eşit parçasından biri
I ate a third of the pizza
Pizzanın üçte birini yedim
bozuk para
Sahnedepara olarak kullanılan düz metal parça
I found a coin on the street
Sokakta bir bozuk para buldum
türetmek
yeni bir kelime veya ifade icat etmek
He coined a new term for this phenomenon
O bu fenomen için yeni bir terim türetti
tarikat
Sahnedesıradışı inançları olan küçük bir dini grup
He joined a strange cult
Garip bir tarikata katıldı
olup olmadığı
Sahnedeiki olasılığı belirtmek için kullanılır
I don't know whether he will come
Gelip gelmeyeceğini bilmiyorum
ip-medigi
iki olasılık arasında seçim veya belirsizlik belirtmek için kullanılan bağlaç
I do not know whether he is coming
Onun gelip gelmeyeceğini bilmiyorum
çatışma
Sahnedebir kavga veya savaş
The soldiers were in combat
Askerler çatışmadaydı
nitelikler
Sahnedebir kimsenin veya şeyin ayırt edici özellikleri
She has many good qualities
Onun pek çok iyi niteliği var
büyücü
Sahnedebüyü yapabilen kimse
The powerful mage cast a spell
Güçlü büyücü bir büyü yaptı
derinden
Sahnedeçok yoğun veya büyük ölçüde
I am deeply sorry for what happened
Olanlar için derinden üzgünüm
burada
Sahnedebulunduğumuz bu yer
Come down here and see this
Buraya gel ve şuna bak
kaygan
Sahnedeüzerinde durulması veya tutulması zor olan
The floor is wet and slippery
Zemin ıslak ve kaygan
kaygan
pürüzsüz olduğu için üzerinde yürümek veya tutmak zor olan
The floor is slippery
Yer kaygan
güvenilmez
dürüst veya güvenilir olmayan
He is a slippery character
O güvenilmez bir karakter
kaygan
üzerinde durmanın veya tutmanın zor olduğu
The floor is slippery because of the water
Yer su yüzünden kaygan
form
Sahnededoldurulması gereken boşlukları olan kağıt
Fill out this form
Bu formu doldurun
biçim
Sahnedebir şeyin türü veya çeşidi
Ice is a form of water
Buz bir su biçimidir
şekil
bir şeyin görünür yapısı
The ice took a strange form
Buz garip bir şekil aldı
oluşturmak
bir şeyi meydana getirmek veya yapmak
They will form a committee
Onlar bir komite oluşturacak
form
fiziksel veya zihinsel olarak iyi olma durumu
The athlete is in excellent form
Sporcu mükemmel bir formda
yadsınamaz
Sahnedereddedilmesi imkansız ve açıkça doğru olan
The truth is undeniable
Gerçek yadsınamaz
içinde
Sahnedebelirli bir zaman veya mekanın içinde
I will arrive within an hour
Bir saat içinde varacağım
neden olmak
Sahnedebir olayın gerçekleşmesine yol açmak
The rain caused the flood
Yağmur sele neden oldu
neden
Sahnedebir şeyin gerçekleşmesini sağlayan etken
What was the cause of the fire
Yangının nedeni neydi
dava
Sahnedeinsanların desteklediği bir amaç veya hareket
She works for a good cause
İyi bir dava için çalışıyor
sağlamak
birinin bir işi yapmasına yol açmak
That caused him to change his mind
Bu onun fikrini değiştirmesini sağladı
neden olmak
bir şeyin ortaya çıkmasını sağlamak
The storm caused a power cut
Fırtına elektrik kesintisine neden oldu
zorlamak
birini bir şey yapmaya mecbur bırakmak
The situation caused him to quit
Durum onu istifa etmeye zorladı
çünkü
bir durumun nedenini belirtmek için kullanılır
I am staying here 'cause I am tired
Burada kalıyorum çünkü yorgunum
yumuşatmak
Sahnedebir durumu olduğundan daha az kötü göstermek
Don't sugarcoat the facts
Gerçekleri yumuşatma
süsleyerek anlatmak
kötü bir şeyi daha hoş göstermek
He tried to sugarcoat the problem
Sorunu süsleyerek anlatmaya çalıştı
ancak
Sahnedebir durumu belirtirken karşıtlık bildirmek için kullanılır
I would go except I am tired
Giderdim ancak yorgunum
hariç
dahil etmemek
Everyone except Tom came
Tom hariç herkes geldi
hariç
bir şeyi dahil etmeden
Everyone came except him
O hariç herkes geldi
hariç
bir durumun veya kişinin dışında bırakıldığını belirtmek için kullanılır
Everyone came, except you
Sen hariç herkes geldi
azalmak
Sahnededaha küçük veya daha zayıf hale gelmek
The population began to decline
Nüfus azalmaya başladı
reddetmek
bir teklifi veya daveti kabul etmemek
I had to decline the invitation
Daveti reddetmek zorunda kaldım
tünel
Sahnedeyollar veya trenler için yapılan uzun yeraltı geçidi
The train goes through the tunnel
Tren tünelden geçer
tünel kazmak
bir şeyin içinden uzun bir yol açmak
The workers tunneled through the hill
İşçiler tepenin içinden tünel kazdılar
yer
Sahnedebelirli bir alan veya konum
This is a beautiful place
Burası güzel bir yer
gerçekleşmek
meydana gelmek veya vuku bulmak
The meeting will take place tomorrow
Toplantı yarın gerçekleşecek
yerleştirmek
bir şeyi belirli bir konuma koymak
Please place the book on the table
Lütfen kitabı masanın üzerine koyun
tanımak
birini nereden tanıdığını hatırlamak
I know his face but I can't place him
Yüzünü hatırlıyorum ama onu çıkaramıyorum
aşırı
Sahnedebir durumu vurgulamak için kullanılan çok fazla anlamında
He is filthy rich
O aşırı zengin
çok kirli
pislikle kaplı veya çok kirli
His shoes were filthy
Ayakkabıları çok kirliydi
Aranan
Sahnedebulunması veya elde edilmesi istenen
The suspect is wanted by the police
Şüpheli polis tarafından aranıyor
istedi
bir şeyi arzu etmek
I wanted a new car
Yeni bir araba istedim
istemek
bir şey yapmayı planlamak veya amaçlamak
I wanted to visit my friend
Arkadaşımı ziyaret etmek istedim
aramak
birini bulmaya veya yakalamaya çalışmak
The police wanted the suspect
Polis şüpheliyi arıyordu
aranan
bulunması veya elde edilmesi istenen
He is a wanted man
O aranan bir adam
fetih
Sahnedebirinin romantik veya cinsel ilişki kurmaya çalıştığı kişi
He bragged about his latest conquest
Son fethinden övünerek bahsetti
fetih
bir yerin veya halkın kontrolünü ele geçirme eylemi
The conquest of the city took several months
Şehrin fethi birkaç ay sürdü
kesinlikle
Sahnedebir ifadeyi vurgulamak için kullanılır
It is simply amazing
Bu kesinlikle harika
sadece
basit bir şekilde veya sadece
It is simply a matter of time
Bu sadece bir zaman meselesi
basitçe
basit veya anlaşılır bir biçimde
She explained it simply
Bunu basitçe anlattı
sadece
sadece veya kolay bir şekilde
I simply wanted to help
Sadece yardım etmek istedim
kaygan
Sahnedeçok pürüzsüz ve parlak olan yüzey
The road was slick after the rain
Yağmurdan sonra yol kaygandı
kurnaz
hileli bir şekilde zeki
He is a slick salesman
O kurnaz bir satıcı
kaygan
pürüzsüz ve tutması zor
The road is slick with rain
Yol yağmur nedeniyle kaygan
doğa
Sahnedefiziksel dünya ve tüm canlılar
I love spending time in nature
Doğada vakit geçirmeyi seviyorum
doğa
Sahnedefiziksel dünya ve yaşayan varlıklar
We must protect nature
Doğayı korumalıyız
doğa
bir şeyin temel nitelikleri veya kişiliği
It is his nature to be kind
Kibar olmak onun doğasında var
doğa
yeryüzündeki bitkiler hayvanlar ve doğal ortam
I love spending time in nature
Doğada vakit geçirmeyi seviyorum
düzenbaz
Sahnedebaşkalarını kandıran kişi
Loki is a famous trickster in mythology
Loki mitolojide ünlü bir düzenbazdır
dengesiz
Sahnedeakıl sağlığı yerinde olmayan
His behavior seemed completely unhinged
Davranışları tamamen dengesiz görünüyordu
dengesiz
zihinsel olarak dengesiz veya sakin olmayan
He seems completely unhinged
Tamamen dengesiz görünüyor
dengesiz
çok tuhaf veya kontrolsüz davranan
He acted completely unhinged during the argument
Tartışma sırasında tamamen dengesiz davrandı
ahlaki üstünlük taslayan
kendisinin diğerlerinden daha erdemli olduğuna inanan
He is very self righteous
Çok fazla ahlaki üstünlük taslıyor
kendini haklı gören
başkalarından ahlaki açıdan daha iyi olduğunu düşünme durumu
He is a self righteous person who judges everyone
O herkesi yargılayan kendini haklı gören biridir
erdem taslayan
başkalarından ahlaki açıdan daha üstün olduğuna inanan
She gave a self-righteous lecture about bad behavior
Kötü davranışlar hakkında erdem taslayan bir konuşma yaptı
serbest bırakmak
Sahnedebirini veya bir şeyi tutulduğu ya da sıkıştığı yerden kurtarmak
They decided to free the bird from the cage
Kuşu kafesten serbest bırakmaya karar verdiler
ücretsiz
bedava olan veya ücret ödenmeyen
This water is free
Bu su ücretsiz
özgür
kısıtlanmamış veya kontrol edilmeyen
The bird is free
Kuş özgür
muaf
bir şeyden kurtulmuş veya bir şeye sahip olmayan
He is free from pain
O acıdan muaftır
müsait
yapacak işi veya zorunluluğu olmayan
I am free this afternoon
Bu öğleden sonra müsaitim
varış noktası
Sahnedebirinin gittiği yer
We reached our destination
Varış noktamıza ulaştık
varış noktası
birinin veya bir şeyin gitmekte olduğu yer
Our final destination is Paris
Son varış noktamız Paris
varış noktası
birinin gitmekte olduğu yer
Our final destination is the city center
Son varış noktamız şehir merkezi
şahsi
Sahnedebelirli bir kişiyle ilgili olan
I have a personal opinion
Şahsi bir fikrim var
kişisel
birinin karakterine yönelik ve kırıcı olan
His comments were too personal
Yorumları çok kişiseldi
özel
belirli bir kişiye ait olan
This is a personal matter
Bu özel bir mesele
ayrılmak
Sahnedebir yerden başka bir yere gitmek
They left the house early
Evden erkenden ayrıldılar
bırakmak
bir şeyi olduğu yerde tutmak
Leave your coat on the chair
Ceketini sandalyede bırak
bırakmak
birine bir şey devretmek
He left his money to his son
Parasını oğluna bıraktı
izin
bir şey yapma müsaadesi
He asked for leave to visit his family
Ailesini ziyaret etmek için izin istedi
içeri girmek
Sahnedebir odaya veya binaya girmek
Please come in
Lütfen içeri girin
varmak
seyahat sonrası bir yere ulaşmak
The train will come in soon
Tren yakında varacak
mevcut olmak
belirli bir formda satılmak veya bulunmak
This dress comes in red
Bu elbisenin kırmızısı var
işe yaramak
bir durumda faydalı olmak
This skill will come in handy
Bu beceri işe yarayacak
gelmek
bir ürünün belirli seçenekleri veya çeşitleri ile sunulması
These shirts come in three sizes
Bu gömlekler üç bedende gelir
dereceye girmek
bir yarışmada belirli bir sırada bitirmek
She came in second in the race
Yarışta ikinci geldi
girmek
bir binaya veya odaya dışarıdan içeriye doğru ilerlemek
Please come in and sit down
Lütfen içeri girin ve oturun
devreye girmek
birinin veya bir şeyin yerine geçmek
A new manager will come in next month
Gelecek ay yeni bir müdür devreye girecek
moda olmak
bir şeyin aniden popüler hale gelmesi
Long skirts are coming in again
Uzun etekler tekrar moda oluyor
dahil olmak
bir durumda rol veya görev üstlenmek
Where does the expert come in
Uzman nerede devreye giriyor
bulunmak
belirli bir biçim veya türde mevcut olmak
This phone comes in three colors
Bu telefon üç renkte bulunuyor
dahil olmak
bir grubun veya setin parçası olmak
Does the cover come in the price
Kapak fiyata dahil mi
devreye girmek
bir durumda önemli bir rol oynamak veya konuyla ilgili hale gelmek
That is where the law comes in
İşte kanun burada devreye giriyor
katılmak
bir sürece veya duruma dahil olmak
Please come in on this discussion
Lütfen bu tartışmaya katılın
tüy yumağı
Sahnedehayvanların midesinde biriken kıl topağı
My cat coughed up a furball
Kedim bir tüy yumağı çıkardı
tanımlama
Sahnedebir şeyin tam anlamını ifade etme
Dictionaries help by defining difficult words
Sözlükler zor kelimeleri tanımlayarak bize yardımcı olur
belirleyici
geleceği büyük ölçüde etkileyen ve çok önemli olan
This is a defining moment for the company
Bu şirket için belirleyici bir an
üç
Sahnedeüç sayısı
I have three apples
Üç elmam var
firavun faresi
Sahnedeküçük ve hızlı etobur bir memeli hayvan
The mongoose fought the snake
Firavun faresi yılanla savaştı
duygu
Sahnedesevgi, öfke veya üzüntü gibi güçlü bir his
Love is a strong emotion
Sevgi güçlü bir duygudur
kızgın
Sahnedebir şeye karşı öfke duyma
The customer was angry about the delay
Müşteri gecikme yüzünden kızgındı
kızgın
güçlü bir rahatsızlık veya hoşnutsuzluk hissetmek
He is angry with me
Bana kızgın
sinirli
kolayca öfkelenen veya hoşnutsuz
She is feeling angry after the argument
Tartışmadan sonra sinirli hissediyor
ancak
Sahnedeiki ifade arasındaki zıtlığı belirtmek için kullanılır
It is raining; however, we will go out.
Hava yağmurlu; ancak dışarı çıkacağız.
ancak
zıtlık belirtmek için kullanılır
It was raining; however, we went out
Yağmur yağıyordu; ancak dışarı çıktık
nasıl olursa olsun
hangi şekilde olursa olsun
However you do it, it is fine
Nasıl yaparsan yap, sorun değil
zapt etmek
Sahnedebirinin bir şey yapmasını önlemek
The police restrained the suspect
Polis şüpheliyi zapt etti
hız
Sahnedehızlı olma durumu veya hareket hızı
The car traveled at high speed
Araba yüksek hızla gitti
hızlanmak
hızlı gitmek veya bir şeyi hızlandırmak
Don't speed on the highway
Otobanda hız yapma
tarz
bir kişinin hoşlandığı veya iyi olduğu şey
That activity is not my speed
O etkinlik benim tarzım değil
amfetamin
yasa dışı uyarıcı bir madde
He was arrested for selling speed
Amfetamin sattığı için tutuklandı
içeride
Sahnedebir yerin veya nesnenin içi
It is very hot inside
İçerisi çok sıcak
içinde
bir şeyin iç kısmı veya içinde
The keys are inside the bag
Anahtarlar çantanın içinde
içeriden
sadece sınırlı sayıda kişinin bildiği
She has inside knowledge
Onun içeriden bilgisi var
iç
bir yerin iç kısmı veya oraya girme imkanı
The key lets you inside the room
Anahtar odaya girmenizi sağlar
içeri
bir binanın veya odanın içine
It is cold so let us go inside
Hava soğuk o yüzden içeri gidelim
doğmuş
Sahnededünyaya gelmiş olan
I was born in Istanbul
İstanbul'da doğdum
doğmak
dünyaya gelmek
The baby was born yesterday
Bebek dün doğdu
ortaya çıkmak
var olmaya başlamak
A new idea was born
Yeni bir fikir ortaya çıktı
sonunda
Sahnedeuzun bir süre sonra veya sonunda
He eventually found his keys
Sonunda anahtarlarını buldu
sonunda
uzun bir süre veya gecikmeden sonra
He eventually arrived home
Sonunda eve vardı
sonunda
uzun bir süreden veya gecikmeden sonra
We eventually arrived home
Sonunda eve vardık
yakında
Sahnedekısa bir süre sonra
I will see you soon
Yakında görüşürüz
kuvvet
Sahnedepolis veya asker gibi insanlardan oluşan grup
He joined the police force
Polis kuvvetine katıldı
zorlamak
Sahnedebirini bir eyleme mecbur bırakmak
They forced him to leave
Onu gitmeye zorladılar
kuvvet
Sahnedefiziksel dayanıklılık veya bedensel güç
He pushed the door with force
Kapıyı kuvvetle itti
zorlamak
bir şeyi hareket ettirmek için fiziksel güç kullanmak
He forced the door open
Kapıyı açmak için zorladı
güç
harekete veya faaliyete neden olan etki
He used force to open the door
Kapıyı açmak için güç kullandı
ileri
Sahnedeön tarafa veya geleceğe doğru
Step forward
İleri adım at
girişken
kaba görünebilecek kadar kendinden emin
He was too forward
Fazla girişkendi
forvet
sporlarda hücum oyuncusu pozisyonu
He plays as a forward
Forvet olarak oynuyor
iletmek
bir şeyi başka bir kişiye veya yere göndermek
Please forward the email
Lütfen e-postayı iletin
insanlık
Sahnedetüm insanların bütünü
Humanity must protect the earth
İnsanlık dünyayı korumalı
insanlık
grup olarak tüm insanlar
The future of humanity is bright
İnsanlığın geleceği parlak
insanlık
nazik ve yardımsever olma niteliği
He showed great humanity to the refugees
Mültecilere büyük insanlık gösterdi
teşekkür
Sahnedeminnettarlık ifadesi
He sent his thanks
Teşekkürlerini gönderdi
teşekkürler
birine minnettar olduğunu söylemek
Thanks for the help
Yardım için teşekkürler
teşekkürler
minnettar olduğunuzu göstermek için kullanılan kısa bir ifade
Thanks for your help
Yardımın için teşekkürler
ütopya
Sahnedekusursuz veya ideal bir toplum
They wanted to create a utopia
Bir ütopya yaratmak istediler
savaş çığırtkanı
Sahnedesavaş çıkması için kışkırtıcılık yapan kimse
The warmonger urged his country to start a war
Savaş çığırtkanı ülkesini savaş başlatmaya teşvik etti
merhamet
Sahnedebaşkalarının acısına karşı duyulan yardım etme isteği
He showed compassion to the poor
Yoksullara karşı merhamet gösterdi
istemek
Sahnedebir şeyi istediğini söylemek
I will ask for a glass of water
Bir bardak su isteyeceğim
davetiye çıkarmak
kötü bir olayın gerçekleşmesine neden olacak şekilde davranmak
You are asking for trouble by staying out late
Geç saatlere kadar kalarak başını belaya davetiye çıkarıyorsun
istemek
bir şey istediğini belirtmek
She will ask for help
O yardım isteyecek
damar
Sahnedekanı kalbe geri taşıyan tüp benzeri yapı
The nurse found a vein in my arm
Hemşire kolumda bir damar buldu
damar
değerli bir şeyin kaynağı
He found a rich vein of humor in the story
Hikayede zengin bir mizah damarı buldu
beklemek
Sahnedebir şeyin olacağını düşünmek
I expect a call today
Bugün bir telefon bekliyorum
hamile
bir bebeğe gebe olmak
She is expecting a baby
Bebek bekliyor
beklenmek
bir eylemi yapması istenmek
You are expected to come
Gelmeniz bekleniyor
ummak
bir şeyin olacağını düşünmek
I expect a reply soon
Yakında bir cevap umuyorum
kalmak
Sahnedebir yerde bulunmaya devam etmek
Please stay here
Lütfen burada kal
uyanık kalmak
tamamen uyanık ve net düşünebilir durumda olmak
I need to stay awake
Uyanık kalmam gerekiyor
durdurmak
bir şeyin bir süreliğine gerçekleşmesini engellemek
The court decided to stay the proceedings
Mahkeme davayı durdurmaya karar verdi
kalmak
bir yerde belirli bir süre konaklamak
We will stay in a hotel
Bir otelde kalacağız
kalmak
bir yerde geçici olarak durmak
I will stay at a hotel
Bir otelde kalacağım
kalış
bir yerde geçirilen süre
We enjoyed our stay in London
Londra'daki kalışımızdan keyif aldık
karmaşa
Sahnedebir durumu daha zor hale getiren şey
A small complication delayed the project
Küçük bir karmaşa projeyi geciktirdi
müdahale etmek
Sahnedesporlarda birini yakalayıp durdurmak
The defender tackled the player
Defans oyuncusu rakibe müdahale etti
takım
bir uğraş için kullanılan araçlar
He bought new fishing tackle
Yeni balıkçılık takımları aldı
tackle
Amerikan futbolunda bir oyuncu pozisyonu
He plays as a tackle on the team
O takımda tackle olarak oynuyor
ele almak
bir sorunu veya görevi çözmeye çalışmak
We need to tackle this problem immediately
Bu sorunu hemen ele almamız gerekiyor
düşürmek
genellikle sporda birini yakalayıp durdurmak
The player tackled his opponent
Oyuncu rakibini düşürdü
hissetmek
Sahnedefiziksel veya duygusal bir duyuya sahip olmak
I feel very tired
Çok yorgun hissediyorum
düşünmek
bir şeyin olduğuna dair inanca sahip olmak
I feel that you are right
Haklı olduğunu düşünüyorum
endişeli
kendine güvenmeyen veya emin olamayan his
I feel anxious about the test
Sınav hakkında endişeli hissediyorum
hatırlatmak
birine bir şeyi anımsatmak
This song makes me feel my childhood
Bu şarkı bana çocukluğumu hatırlatıyor
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
She felt her mistake to everyone
O hatasını herkese itiraf etti
hissetmek
fiziksel veya duygusal bir duyguya sahip olmak
I feel happy today
Bugün mutlu hissediyorum
minnettar olmak
çok şanslı veya müteşekkir hissetmek
I feel grateful for your help
Yardımın için minnettar hissediyorum
sezgi
bir şeyi düşünmeden anlama yeteneği
She has a feel for music
Onun müzik için bir sezgisi var
hava
bir şeyin genel karakteri veya atmosferi
The room has a cozy feel
Odanın rahat bir havası var
sezmek
bir şeyin doğasını anlamak
I could feel his anger
Onun öfkesini sezebiliyordum
düşünmek
bir fikir veya tutuma sahip olmak
I feel that we should go
Gitmemiz gerektiğini düşünüyorum
son
Sahnedediğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
sürmek
belirli bir süre boyunca devam etmek
The movie lasts two hours
Film iki saat sürüyor
geçen
şu andan hemen önce olan
I saw her last week
Onu geçen hafta gördüm
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
sürmek
bir süre devam etmek
The meeting will last one hour
Toplantı bir saat sürecek
geçen
şimdiki zamandan hemen önce gelen
I saw him last night
Onu geçen gece gördüm
kanyon
Sahnededik yanları olan derin ve dar vadi
The Grand Canyon is very deep
Büyük Kanyon çok derindir
petrol
Sahnedeyer altında bulunan koyu sıvı yakıt
The price of oil is rising
Petrol fiyatları yükseliyor
yağ
bitki veya hayvanlardan elde edilen kaygan sıvı
I use olive oil for cooking
Yemek pişirmek için zeytinyağı kullanırım
yağlamak
bir şeyin rahat hareket etmesini sağlamak için üzerine yağ sürmek
He needs to oil the door hinge
Kapı menteşesini yağlaması gerekiyor
yağ
bitkilerden veya minerallerden elde edilen koyu ve kaygan sıvı
We use cooking oil to fry food
Yemek kızartmak için yağ kullanıyoruz
yağ
yemek pişirmekte veya yakıt olarak kullanılan yoğun ve kaygan sıvı
I used some oil for cooking
Yemek pişirmek için biraz yağ kullandım
öf
Sahnederahatsızlık veya sıkkınlık belirten ünlem
Ugh, I hate waking up early
Öf, erken uyanmaktan nefret ederim
aks
Sahnedetekerlekleri birbirine bağlayan mil
The car axle broke
Arabanın aksı kırıldı
yemin etmek
Sahnedeciddi bir söz veya vaatte bulunmak
I swear to tell the truth
Doğruyu söyleyeceğime yemin ederim
yemin etmek
bir şeyden çok emin olduğunu belirtmek
I swear I saw him
Onu gördüğüme yemin ederim
küfretmek
kötü kelimeler kullanmak
Do not swear in class
Derste küfretme
yemin etmek
resmi bir söz vermek
I swear to tell the truth
Doğruyu söylemeye yemin ederim
yemin etmek
bir şeyin doğru olduğuna dair söz vermek
I swear that I did not do it
Onu yapmadığıma yemin ederim
küfür etmek
kaba veya ayıp sözler söylemek
It is rude to swear
Küfür etmek kabalıktır
kapkek
Sahnedeüzerine krema sürülmüş küçük kek
I want a chocolate cupcake
Çikolatalı bir kapkek istiyorum
ruh
Sahnedeinsan zihni düşünceleri ve duyguları
Music can affect the human psyche
Müzik insan ruhunu etkileyebilir
gaza getirmek
birini çok heyecanlandırmak veya heveslendirmek
He tried to psyche himself up for the game
Maç için kendini gaza getirmeye çalıştı
sınır
Sahnedeizin verilen en yüksek miktar veya en uzak nokta
There is a speed limit here
Burada bir hız sınırı var
sınırlamak
bir şeyi belirli bir miktarın altında tutmak
You should limit your sugar intake
Şeker tüketiminizi sınırlamalısınız
sınır
izin verilen en yüksek miktar veya seviye
There is a limit to how many people can enter
İçeri girebilecek insan sayısının bir sınırı var
muktedir
Sahnedebir şeyi yapma yeteneği veya imkanı olan
She is able to speak English
İngilizce konuşabiliyor
gözlük
Sahnedegörmek için kullanılan çerçeveli lensler
I wear glasses for reading
Okumak için gözlük takıyorum
bardaklar
su veya içecek içmek için kullanılan nesneler
We need more glasses for the party
Parti için daha fazla bardağa ihtiyacımız var
cam kaplar
içecek koymaya yarayan şeffaf malzemeden yapılmış gereçler
These glasses are made of thick glass
Bu cam kaplar kalın camdan yapılmıştır
bardaklar
içinde içecek içilen kaplar
Please put the glasses on the table
Lütfen bardakları masanın üzerine koy
gözlük
daha iyi görmeye yardımcı olmak için gözlerin önüne takılan mercekler
I wear glasses to read
Okumak için gözlük takıyorum
saç
Sahnedekafa derisinde yetişen teller
I cut my hair
Saçımı kestirdim
kıl payı
çok küçük bir miktar veya mesafe
He won by a hair
Kıl payı kazandı
kıl
insan vücudunda yetişen ince teller
He has hair on his arms
Kollarında kıl var
saç
insanın başında büyüyen ince teller
She has long brown hair
Onun uzun kahverengi saçları var
kalay
Sahnedeyumuşak, gümüş renkli bir metal
This can is made of tin
Bu kutu kalaydan yapılmıştır
artırmak
Sahnededaha güçlü veya daha yoğun hale getirmek
The music helped heighten the tension
Müzik gerginliği artırmaya yardımcı oldu
kendini eşleyen
kendi kopyasını üreten
Some cells are self replicating
Bazı hücreler kendini eşleyebilir
kendi kendini kopyalayan
kendisinin birebir kopyasını yapabilen
Some viruses are self-replicating
Bazı virüsler kendi kendini kopyalar
eski hükümlü
Sahnededaha önce hapiste yatmış kişi
He is an ex con
O eski bir hükümlü
keşfetmek
Sahnedebir şeyi ilk kez bulmak
They discovered a new planet
Yeni bir gezegen keşfettiler
keşfetmek
daha önce bilinmeyen bir şeyi bulmak veya ortaya çıkarmak
Scientists discovered a new planet
Bilim insanları yeni bir gezegen keşfetti
keşfetmek
bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak
Scientists discovered a new planet
Bilim insanları yeni bir gezegen keşfetti
keşfetmek
bir şeyi ilk defa öğrenmek veya bulmak
Scientists discover new planets
Bilim insanları yeni gezegenler keşfediyor
bükmek
Sahnedebir şeyi bükerek şeklini değiştirmek
He tried to bend the metal bar
Metal çubuğu bükmeye çalıştı
dert yanmak
birine uzun süre boyunca sorunlarını anlatmak
He started to bend my ear about his problems
Sorunları hakkında bana dert yanmaya başladı
bükme
özel bir güç veya yetenek
He used his fire bend
Ateş bükme yeteneğini kullandı
boyun eğmek
birinin otoritesine veya gücüne teslim olmak
He refused to bend to their demands
Onların isteklerine boyun eğmeyi reddetti
esnemek
kuralları veya planları bir duruma uyacak şekilde değiştirmek
You might need to bend the rules slightly
Kuralları biraz esnetmen gerekebilir