

Arrow — Season 3 Episode 19
Kelimeler ve anlamları
664 kelime
Seviye
dağıtmak
Sahnedeşeyleri birçok kişiye vermek
The teacher distributed the papers
Öğretmen kağıtları dağıttı
dağıtmak
bir şeyleri birçok kişiye paylaştırmak
The teacher distributed the papers to the students
Öğretmen kağıtları öğrencilere dağıttı
dağıtmak
bir şeyi insanlara vermek veya ulaştırmak
The teacher will distribute the papers to the students
Öğretmen kağıtları öğrencilere dağıtacak
ayrılmak
Sahnedebir yerden başka bir yere gitmek
They left the house early
Evden erkenden ayrıldılar
bırakmak
Sahnedebir şeyi olduğu yerde tutmak
Leave your coat on the chair
Ceketini sandalyede bırak
bırakmak
birine bir şey devretmek
He left his money to his son
Parasını oğluna bıraktı
izin
bir şey yapma müsaadesi
He asked for leave to visit his family
Ailesini ziyaret etmek için izin istedi
başa çıkmak
Sahnedebir durumun üstesinden gelmek
She manages the stress well
Stresle iyi başa çıkıyor
yönetmek
bir şeyin sorumluluğunu üstlenmek veya kontrol etmek
He manages a large team
Büyük bir ekibi yönetiyor
yönetmek
bir şeyin sorumluluğunu üstlenmek
She manages a large company
O büyük bir şirketi yönetiyor
başarmak
zor bir şeyi yapmayı becermek
I managed to fix the car
Arabayı tamir etmeyi başardım
baş etmek
bir durum veya sorunla uğraşmak
I can manage this difficult task
Bu zor görevle baş edebilirim
izin vermek
Sahnedebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
bildirmek
birine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
serbest bırakmak
birinin sorumluluktan veya cezadan kurtulmasına izin vermek
The police let him go without any punishment
Polis onu hiçbir ceza vermeden serbest bıraktı
etkilemek
birinin duyguları veya ruh hali üzerinde etki yaratmak
The sad song let me feel nostalgic
Hüzünlü şarkı beni nostaljik hissettirdi
işten çıkarmak
birinin işine son vermek
The manager had to let him go
Müdür onu işten çıkarmak zorunda kaldı
izin vermek
birinin bir şey yapmasına müsaade etmek
Please let me go home
Lütfen eve gitmeme izin ver
serbest bırakmak
tutulan veya hapsedilen birini ya da bir şeyi salmak
They let the bird fly away
Kuşu serbest bıraktılar
süper güç
Sahnedeözel bir güç veya yetenek
I wish I had a superpower
Keşke bir süper gücüm olsaydı
süper güç
çok büyük güç ve etkiye sahip ülke veya kuruluş
The USA is a major superpower
ABD büyük bir süper güçtür
şüpheli
Sahnedesuç işlediğinden şüphelenilen kimse
The police caught the suspect
Polis şüpheliyi yakaladı
şüphelenmek
birinin suçlu olduğunu veya bir şeyin yanlış olduğunu düşünmek
The police suspect him of the crime
Polis ondan şüpheleniyor
şüphelenmek
bir şeyin kanıt olmadan doğru olduğuna inanmak
I suspect he is lying
Yalan söylediğinden şüpheleniyorum
şüpheli
kötü veya dürüst olmadığı düşünülen
That behavior looks very suspect
Bu davranış çok şüpheli görünüyor
şüpheli
bir suç işlediği düşünülen kimse
The police caught the suspect
Polis şüpheliyi yakaladı
plan
Sahnedebir şeyi yapmak için yöntem
I have a great plan
Harika bir planım var
planlamak
Sahnedebir şeyi yapmaya niyet etmek
I plan to travel
Seyahat etmeyi planlıyorum
planlamak
bir şey için hazırlık yapmak
We plan a trip
Bir gezi planlıyoruz
plan
bir şeyi yapma konusundaki fikir veya düzenleme
We have a plan for the weekend
Hafta sonu için bir planımız var
plan
bir şeyi yapmaya yönelik düzenleme
We made a plan for the trip
Gezi için bir plan yaptık
yöntem
bir şeyi gerçekleştirme yolu
The company has a new plan
Şirketin yeni bir yöntemi var
niyet
bir şeyi yapma kararı
My plan is to work tomorrow
Niyetim yarın çalışmak
kroki
bir yerin düzenini gösteren çizim
I drew a plan of the room
Odanın krokisini çizdim
tasarı
bir şeyi yapma fikri
They had a secret plan
Gizli bir tasarıları vardı
hiçbir yer
Sahnedehiçbir yerde olmayan
There is nowhere to sit
Oturacak hiçbir yer yok
hiçbir yer
herhangi bir yer veya konum bulunmayan durum
I have nowhere to go tonight
Bu gece gidecek hiçbir yerim yok
banka
Sahnedeparanın saklandığı finansal kurum
I have a bank account
Bir banka hesabım var
nehir kıyısı
bir nehrin yanındaki toprak alan
We sat on the river bank
Nehir kıyısında oturduk
yana yatmak
bir yana doğru eğilmek
The plane banked to the left
Uçak sola doğru yattı
biriktirmek
bir şeyi daha sonra kullanmak üzere saklamak
You should bank your savings for later
Birikimlerini daha sonrası için saklamalısın
çok
Sahnedebüyük bir sayı veya miktar
I have a lot of friends
Çok arkadaşım var
sık sık
birçok kez veya sıklıkla
He travels a lot
O sık sık seyahat eder
çok
birçok kez veya büyük ölçüde
I read a lot
Çok okurum
çok
büyük ölçüde
I miss you a lot
Seni çok özlüyorum
çok
büyük bir miktar veya sayı
I have a lot of work today
Bugün çok işim var
birçok
çok sayıda veya miktarda olan
I have a lot of homework
Çok ödevim var
çok
büyük miktarda veya derecede
We talk a lot
Çok konuşuruz
son
Sahnedediğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
geçen
Sahnedeşu andan hemen önce olan
I saw her last week
Onu geçen hafta gördüm
sürmek
belirli bir süre boyunca devam etmek
The movie lasts two hours
Film iki saat sürüyor
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
sürmek
bir süre devam etmek
The meeting will last one hour
Toplantı bir saat sürecek
geçen
şimdiki zamandan hemen önce gelen
I saw him last night
Onu geçen gece gördüm
yanında
Sahnedebir şeyin veya birinin hemen yanında
The cat is next to the box
Kedi kutunun yanında
neredeyse
bir durumun gerçekleşmesine çok az kalması
It is next to impossible
Bu neredeyse imkansız
yanında
bir şeye veya birine çok yakın
He sat next to me
O benim yanımda oturdu
bitişiğinde
arasında hiçbir şey olmadan bir şeye yakın
The store is next to the bank
Mağaza bankanın bitişiğinde
sıradaki
mevcut olandan sonra gelen
Who is next to go
Gitmek için sıradaki kim
haricinde
Sahnedebir şeyi dahil etmeden
Apart from you no one knows
Sen haricinde kimse bilmiyor
an
Sahnedeçok kısa bir zaman dilimi
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
an
çok kısa bir zaman dilimi
Wait a moment
Bir an bekle
an
çok kısa süre
It happened in a moment
Bir anda oldu
kısa süre
az bir zaman aralığı
It took a short moment
Kısa bir süre aldı
şu an
şimdiki zaman dilimi
I am busy at the moment
Şu anda meşgulüm
ani artış
Sahnedebir şeyin aniden ve güçlü bir şekilde artması
There was a surge in electricity prices
Elektrik fiyatlarında ani bir artış oldu
akın etmek
aniden ve güçlü bir şekilde ileri hareket etmek
The crowd surged forward
Kalabalık ileriye doğru akın etti
seri
Sahnedearka arkaya gelen
Check the serial number on the device
Cihaz üzerindeki seri numarasını kontrol edin
seri
benzer şekilde birçok kez tekrarlanan
The police caught the serial thief
Polis seri hırsızı yakaladı
öngörmek
Sahnedebir şeyin olacağını düşünmek
We anticipate a large crowd
Büyük bir kalabalık bekliyoruz
beklemek
bir şeyin olacağını önceden düşünmek
I anticipate problems
Sorunlar bekliyorum
öngörmek
bir şeyin gerçekleşmesinden önce onu düşünmek veya beklemek
We anticipate a busy day tomorrow
Yarın yoğun bir gün olacağını öngörüyoruz
borçlu olmak
Sahnedebirine para veya bir şey verme zorunluluğu
I owe you ten dollars
Sana on dolar borçluyum
dayandırmak
bir şeyi bir nedene bağlamak
He owes his success to hard work
Başarısını çok çalışmaya dayandırıyor
tasarlamak
Sahnedebir şey yapmanın yolunu planlamak veya icat etmek
They devised a new plan to solve the problem
Sorunu çözmek için yeni bir plan tasarladılar
farklı
Sahnedeaynı olmayan
We are different
Biz farklıyız
farklı
aynı olmayan veya benzerlik göstermeyen
These two books are different
Bu iki kitap birbirinden farklı
tarama
Sahnedetıbbi bir durumu kontrol etmek için yapılan işlem
The doctor ordered a brain scan
Doktor bir beyin taraması istedi
incelemek
Sahnedebir şeyi dikkatlice gözden geçirmek
He scanned the document for errors
Belgeyi hatalar için inceledi
göz gezdirmek
bir şeye hızlıca bakmak
I scanned the newspaper
Gazeteye göz gezdirdim
tarama
vücudun içini gösteren tıbbi bir görüntü
The doctor checked the brain scan
Doktor beyin taramasını kontrol etti
ön
Sahnedeileriye bakan taraf
Sit in the front of the car
Arabanın önünde otur
avans vermek
bir bedeli ödenmeden önce birine bir şey sağlamak
Can you front me the money until Friday
Cuma gününe kadar bana avans verebilir misin
cephe
belirli bir faaliyetin veya konunun yürütüldüğü alan
They are working on the diplomatic front
Diplomatik cephede çalışıyorlar
kılıf
gizli ve yasa dışı işleri örtbas etmek için kullanılan görünürdeki faaliyet
The event was a front for his illegal activities
Etkinlik yasa dışı faaliyetleri için bir kılıftı
paravan
bir şeyin arkasındaki gerçeği gizlemek için kullanılan görünüş
They used the store as a front
Dükkanı paravan olarak kullandılar
ön
bir kişinin durduğu yer veya bir şeyin ön kısmı
Please stand at the front of the line
Lütfen sıranın önünde durun
cephe
ilerleyen bir hava kütlesinin ön kenarı
A cold front is moving in
Soğuk bir hava cephesi yaklaşıyor
alternatif
Sahnedebaşka bir seçenek sunan veya farklı olan
We need an alternative plan
Alternatif bir plana ihtiyacımız var
alternatif
başka bir seçenek veya imkan
We need an alternative plan
Alternatif bir plana ihtiyacımız var
yükseklikler
Sahnedeyerden çok yüksekte olan yerler
She is afraid of heights
O, yüksekliklerden korkar
yükseklik
bir şeyin ne kadar uzun olduğu
We measured the heights of the walls
Duvarların yüksekliğini ölçtük
yükseklik
bir yerin deniz seviyesinden olan uzaklığı
The mountain peaks reach great heights
Dağ zirveleri büyük yüksekliklere ulaşır
yüksek yerler
yüksek bir rakımdaki bölge veya konum
We hiked to the heights of the mountain
Dağın yüksek yerlerine tırmandık
gerçekten
Sahnedegerçek ve dürüst bir şekilde
I am genuinely sorry
Gerçekten üzgünüm
daire
Sahnedemülkiyeti kişiye ait olan apartman dairesi
I bought a small condo in the city
Şehirde küçük bir daire satın aldım
daire
ortak kullanım alanlarına sahip bir binadaki özel konut
They bought a new condo downtown
Şehir merkezinde yeni bir daire satın aldılar
korumak
Sahnedebirini veya bir şeyi zarardan uzak tutmak
We must protect the environment
Çevreyi korumalıyız
korumak
birini veya bir şeyi zarar görmekten sakınmak
The mother protected her child from the rain
Anne çocuğunu yağmurdan korudu
iblis
Sahnedezalim veya kötü olan doğaüstü varlık
The story is about a demon from hell
Hikaye cehennemden gelen bir iblis hakkındadır
aşağı inmek
Sahnededaha alçak bir konuma geçmek
Get down from the table
Masadan aşağı in
coşkuyla dans etmek
enerjik bir şekilde dans etmek veya eğlenmek
Let's get down on the dance floor
Hadi dans pistinde coşalım
çömelmek
vücudu daha alçak bir konuma getirmek
Please get down so I can see
Görebilmem için lütfen çömel
üzmek
birini depresif veya cesaretsiz hissettirmek
This bad weather gets me down
Bu kötü hava beni üzüyor
yazmak
bilgiyi kağıda geçirmek
Get down everything the teacher says
Öğretmenin söylediği her şeyi yaz
moralini bozmak
birinin kendisini üzgün hissetmesine neden olmak
This bad weather gets me down
Bu kötü hava moralimi bozuyor
kavramak
bir şeyi öğrenmeyi ve akılda tutmayı başarmak
It is hard to get down the rules of this game
Bu oyunun kurallarını kavramak zor
not etmek
bir şeyi kağıt üzerine yazmak
She tried to get down all the details of the meeting
Toplantıdaki tüm detayları not etmeye çalıştı
dans
bir tür dans veya eğlence
The party had a real get-down
Partide gerçekten harika bir dans vardı
geçirdi
Sahnedezamanı bir şeyi yaparak kullandı
She spent the day reading
Günü okuyarak geçirdi
bitkin
çok yorgun veya enerjisi kalmamış
I am completely spent
Tamamen bitkinim
harcadı
bir şey karşılığında para verdi
He spent all his money
Bütün parasını harcadı
tükenmiş
zaten kullanılmış veya tüketilmiş
The battery is spent
Pil tükenmiş
gerçek zamanlı
Sahnedeherhangi bir gecikme olmadan anında gerçekleşen
The game updates in real time
Oyun gerçek zamanlı olarak güncelleniyor
gerçek zamanlı
bir olayın meydana geldiği anda gerçekleşmesi
The data is updated in real-time
Veriler gerçek zamanlı güncelleniyor
insan avı
Sahnedebirini veya bir suçluyu yakalamak için yapılan organize arama çalışması
The police launched a massive manhunt for the escaped suspect
Polis kaçan şüpheli için büyük bir insan avı başlattı
binmek
Sahnedebir yere veya araca girmek
Get in the car
Arabaya bin
Engel olmak
Birinin yolunu kapatmak
Don't get in my way
Yoluma çıkma
dahil olmak
bir durumun veya faaliyetin parçası olmaya başlamak
I want to get in the game
Oyuna dahil olmak istiyorum
aklına girmek
birinin zihnine veya düşüncelerine yerleşmek
That tune got in my head
O melodi aklıma girdi
kabul edilmek
bir okula veya gruba girmeye hak kazanmak
I want to get in that university
O üniversiteye kabul edilmek istiyorum
girmek
bir araca veya binaya giriş yapmak
Get in the car now
Şimdi arabaya bin
varmak
bir yolculuktan sonra bir yere ulaşmak
What time does your train get in
Treniniz saat kaçta varacak
cinsel ilişkiye girmek
birisiyle cinsel birliktelik yaşamak
He tried to get in with her
Onunla cinsel ilişkiye girmeye çalıştı
etki etmek
birinin düşünce veya duygularını etkilemek
Do not let his negative comments get in
Olumsuz yorumlarının seni etkilemesine izin verme
üzerine yürümek
birine agresif bir şekilde yaklaşmak
Don't get in my face when you are angry
Sinirliyken üzerime gelme
bulaşmak
zor veya istenmeyen bir duruma girmek
I do not want to get in trouble
Başımın derde girmesini istemiyorum
önünü kesmek
birinin hareket etmesini engellemek için önünde durmak
Please do not get in my way
Lütfen yoluma çıkma
hasat etmek
olgunlaşan ürünleri toplamak
They will get in the wheat today
Bugün buğdayı hasat edecekler
fırsat bulmak
bir şeyi yapmak için zaman yaratmak
I managed to get in some exercise
Biraz egzersiz yapmaya fırsat buldum
iletmek
bir şeyi göndermek veya sunmak
We must get in our application by Friday
Başvurumuzu cumaya kadar iletmeliyiz
konvoy
Sahnedebirlikte seyahat eden araç grubu
The caravan of trucks moved slowly
Kamyon konvoyu yavaşça ilerledi
konvoy halinde gitmek
bir grup araçla birlikte seyahat etmek
They decided to caravan to the event
Etkinliğe konvoy halinde gitmeye karar verdiler
tam
Sahnedetüm parçaları içeren
Please write your full name
Lütfen tam adınızı yazın
dolu
mümkün olduğunca çok şeyle doldurulmuş
The glass is full of water
Bardak suyla dolu
tam
mümkün olan en yüksek derecede
He has full control
O tam kontrole sahip
tok
yeterince yemek yemiş olma durumu
I am full after that meal
O yemekten sonra tokum
dolu
hiç boş yer veya zaman kalmamış
The parking lot is full
Otopark dolu
duyarlılık
Sahnedebir şeyi anlama veya hissetme yeteneği
She has a great sensitivity to other people's needs
Diğer insanların ihtiyaçlarına karşı büyük bir duyarlılığı var
duyarlılık
bir şeyi hissetme veya ona tepki verme yeteneği
She has great sensitivity to cold weather
O soğuk havaya karşı büyük bir duyarlılığa sahip
kaynak
Sahnedesize yardımcı olmak için kullanılabilecek şeyler
The library is a great resource
Kütüphane harika bir kaynaktır
ikincil
Sahnedeasıl olan kadar önemli olmayan
The cost is a secondary concern
Maliyet ikincil bir konudur
ortaöğretim
11-18 yaş arası öğrencilerin eğitim gördüğü okul
Students attend secondary school
Öğrenciler ortaöğretim kurumuna giderler
öldürmek
Sahnedebirini kasıtlı olarak öldürmek
They plotted to murder the king
Kralı öldürmeyi planladılar
cinayet
birini kasten öldürme suçu
He was arrested for murder
Cinayet suçundan tutuklandı
mahvetmek
bir şeyi tamamen bozmak veya sona erdirmek
She murdered that melody with her performance
Performansıyla melodiyi mahvetti
-den kalmak
Sahnedebelirli bir geçmiş zamandan beri var olmak
This building dates from the eighteenth century
Bu bina on sekizinci yüzyıldan kalma
daha iyi
Sahnededaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
daha iyi
daha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
iyi olur
bir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
kanal değiştirmek
Sahnedebaşka bir kanala veya istasyona geçiş yapmak
Please turn to the news channel
Lütfen haber kanalına geç
dönmek
dikkatini veya sözünü birine yöneltmek
She turned to the audience and began to speak
İzleyicilere döndü ve konuşmaya başladı
dönüşmek
bir durumdan farklı bir duruma geçmek
Water turns to ice
Su buza dönüşür
sayfayı açmak
bir kitapta belirli bir sayfaya veya bölüme bakmak
Please turn to page ten
Lütfen onuncu sayfayı açın
yardım istemek
zor bir durumda tavsiye veya destek için birine başvurmak
You can always turn to me
Her zaman bana başvurabilirsin
yönelmek
sorunlarla başa çıkmak için yeni ve genellikle kötü bir alışkanlığa başlamak
He turned to alcohol to forget his pain
Acısını unutmak için alkole yöneldi
yardım istemek
birinden destek veya tavsiye istemek
You can always turn to your family
Her zaman ailenden yardım isteyebilirsin
yönelmek
vücudunu veya yüzünü bir yöne çevirmek
He turned to face the door
Kapıya doğru yöneldi
danışmak
bilgi veya tavsiye için birine veya bir kaynağa gitmek
She turned to an expert for advice
Tavsiye için bir uzmana danıştı
dikkatini çevirmek
bir şeye odaklanmaya başlamak
Now let us turn to the next topic
Şimdi dikkatimizi bir sonraki konuya çevirelim
sayfayı açmak
bir kitapta belirli bir sayfayı bulmak
Please turn to page twenty
Lütfen yirminci sayfayı açın
sayfaya geçmek
kitapta belirli bir sayfaya ilerlemek
Students turn to page fifty
Öğrenciler ellinci sayfaya geçiyor
tavsiye
Sahnedekısa bir tavsiye veya bilgi
Let me give you a word of advice
Sana bir tavsiye vereyim
kelime
anlamı olan tek bir dil birimi
I don't know this word
Bu kelimeyi bilmiyorum
ayak uydurmak
Sahnedehıza yetişmek veya güncel kalmak
It is hard to keep up with technology
Teknolojiye ayak uydurmak zor
ayak uydurmak
birinin hızı veya seviyesiyle aynı tempoda ilerlemek
He walks fast so it is hard to keep up with him
Çok hızlı yürüdüğü için ona ayak uydurmak zor
geride kalmamak
birinin ilerleyişiyle aynı seviyede durmak
Try to keep up with the rest of the class
Sınıfın geri kalanından geride kalmamaya çalış
iki
Sahnede2 sayısı
I have two cats
İki kedim var
iki
Sahnede1 ve 1 sayılarının toplamı olan rakam
I have two apples
İki elmam var
iki
1 sayısından sonra gelen sayı
The answer is two
Cevap iki
iki
2 sayısı
I have two dogs
İki köpeğim var
güneş gözlüğü
Sahnedegözleri güneşten koruyan gözlük
I wear sunglasses in summer
Yazın güneş gözlüğü takarım
burada
Sahnedebulunduğumuz bu yer
Come down here and see this
Buraya gel ve şuna bak
yol açmak
Sahnedebir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
vermek
Sahnedebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
sanmak
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
varsaymak
bir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
koymak
Sahnedebir şeyi bir yere yerleştirmek
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
ifade etmek
bir şeyi belirli bir şekilde söylemek
How should I put this
Bunu nasıl ifade etmeliyim
sokmak
birini zor bir duruma düşürmek
The mistake put him in a difficult situation
Hata onu zor bir duruma soktu
yöneltmek
dikkat veya çabayı bir şey üzerine çevirmek
She put all her energy into the project
Tüm enerjisini projeye yöneltti
kariyer
Sahnedezaman içinde sürdürülen iş veya meslek
She wants a career in medicine
Tıp alanında bir kariyer istiyor
kariyer
kişinin uzun süre boyunca yaptığı iş veya meslek
She has a successful career in medicine
Tıpta başarılı bir kariyeri var
çalışma dönemi
bir kişinin belirli bir alanda geçirdiği zaman
The athlete ended her career after ten years
Sporcu çalışma dönemini on yılın sonunda bitirdi
emmek
Sahnedebir sıvıyı veya maddeyi içine çekmek
The sponge absorbs water
Sünger suyu emer
özümsemek
bilgiyi alıp anlamak
It takes time to absorb new information
Yeni bilgileri özümsemek zaman alır
bünyesine katmak
daha küçük bir kuruluşu kontrol altına almak
The large firm will absorb the smaller company
Büyük firma küçük şirketi bünyesine katacak
peşinden gitmek
Sahnedebirinin veya bir şeyin ardından gitmek
The dog followed me home
Köpek eve kadar peşimden geldi
anlamak
söylenen bir şeyi kavrayabilmek
I do not follow you
Sizi anlamıyorum
takip etmek
bir şeyi bitirene kadar yapmaya devam etmek
He will follow his goal
O hedefini takip edecek
uymak
birinin söylediklerini yerine getirmek
You should follow the instructions
Talimatlara uymalısın
ardından gelmek
bir şeyden sonra meydana gelmek
Night follows day
Günden sonra gece gelir
takip etmek
birinin arkasından gitmek
Please follow me
Lütfen beni takip et
izlemek
birinin faaliyetlerini dikkatle gözlemlemek
Follow the latest news
En son haberleri izle
muhtemelen
Sahnedebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
adres
Sahnedebirinin yaşadığı veya çalıştığı yer
What is your home address
Ev adresin nedir
ele almak
bir sorunu veya soruyu düşünmek ve çözmeye başlamak
We need to address the issue
Bu sorunu ele almamız gerekiyor
hitap etmek
birine konuşmak veya bir şeyi birine göndermek
He addressed the crowd
Kalabalığa hitap etti
konuşma
bir dinleyici kitlesine yapılan resmi konuşma
The president gave an address
Başkan bir konuşma yaptı
ada
Sahnedeetrafı sularla çevrili kara parçası
This is a small island
Bu küçük bir ada
ada
dört bir yanı sularla çevrili kara parçası
They live on a small island
Küçük bir adada yaşıyorlar
ada
etrafı sularla çevrili olan toprak kütlesi
Hawaii is a famous island
Hawaii ünlü bir adadır
boyunu aşmak
Sahnedebaşa çıkılamayacak kadar zor bir durumda olmak
This new job is over my head
Bu yeni iş benim boyumu aştı
kanyon
Sahnededik yanları olan derin ve dar vadi
The Grand Canyon is very deep
Büyük Kanyon çok derindir
serbest bırakmak
Sahnedebir şeyi serbest bırakmak veya salmak
He decided to unleash the dog
Köpeği serbest bırakmaya karar verdi
sol
Sahnedesağın karşı tarafı
Turn left here
Buradan sola dön
ayrılmak
Sahnedebir yerden veya birinden uzaklaşmak
She left the office at five
Ofisten saat beşte ayrıldı
kalmak
diğerleri gittikten sonra orada olmaya devam etmek
Only two cookies are left
Sadece iki kurabiye kaldı
bırakmak
bir şeyin belirli bir durumda olmasını sağlamak
He left the door open
Kapıyı açık bıraktı
plazma
Sahnedemaddenin yüksek sıcaklıktaki yüklü hali
The sun is made of plasma
Güneş plazmadan oluşur
plazma
kanın renksiz ve sıvı olan kısmı
Doctors separated the plasma from the blood cells
Doktorlar plazmayı kan hücrelerinden ayırdı
plazma
düz ve parlak ekran türü
We watched the movie on a plasma TV
Filmi plazma televizyonda izledik
durdurmak
Sahnedebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
Sahnedebirine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
durdurmak
bir şeyin devam etmesini engellemek
Please stop the noise
Lütfen gürültüyü durdur
bitirmek
bir eylemi sona erdirmek
We have to stop our work
İşimizi bitirmek zorundayız
durmak
hareketin veya işin sona ermesi
You should stop here
Burada durmalısın
durak
otobüs veya trenin yolcu aldığı yer
Wait for me at the bus stop
Beni otobüs durağında bekle
son durak
yolculuğun sona erdiği yer
This is the final stop
Burası son durak
zorunda kalmak
Sahnedebir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
fırsat bulmak
Sahnedebir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
fırsat bulmak
bir şeyi yapma şansına sahip olmak
I finally got to see the movie
Sonunda filmi görme fırsatı buldum
sinirini bozmak
birini sinirlendirmek veya üzmek
His comments really got to me
Yorumları gerçekten sinirimi bozdu
başlamak
bir işi yapmaya koyulmak
We need to get to work
İşe başlamamız gerekiyor
ilgili olmak
bir şeyle bağlantılı olmak
This point gets to the main issue
Bu nokta asıl sorunla ilgili
varmak
bir yere ulaşmak
We got to the hotel at noon
Otele öğlen vardık
gitmek
bir etkinliğe ulaşmak
I cannot get to the party today
Bugün partiye gidemiyorum
yapabilmek
bir şeyi yapma izni olmak
I get to stay up late tonight
Bu gece geç saatlere kadar oturabiliyorum
izinli olmak
bir şeyi yapmaya yetkili olmak
She gets to drive the car today
Bugün arabayı sürme izni var
başlamak
bir işe girişmek
We will get to the main topic soon
Ana konuya yakında başlayacağız
zorunda olmak
bir şeyi yapma mecburiyeti
I get to finish this task now
Bu görevi şimdi bitirmek zorundayım
fırsatı olmak
bir şeyi yapma şansı bulmak
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma fırsatın var
imkanı olmak
bir şeyi yapma olanağı
We get to visit them next week
Gelecek hafta onları ziyaret etme imkanımız var
yetkili olmak
yapma yetkisi bulunmak
You get to pick the winner
Kazananı seçme yetkin var
şansı olmak
bir şeyi yapma fırsatı
We get to win the prize
Ödülü kazanma şansımız var
olanağı olmak
yapma olanağına sahip olmak
They get to see the show
Gösteriyi izleme olanakları var
mecbur kalmak
yapma mecburiyetinde olmak
I get to pay for dinner
Akşam yemeğini ödemeye mecbur kalıyorum
etkilemek
birini duygu olarak sarsmak
His rude comments really get to me
Kaba yorumları beni gerçekten etkiliyor
başarmak
bir işi başarıyla tamamlamak
She got to finish the race
Yarışı bitirmeyi başardı
becermek
bir şeyi yapmayı başarmak
We finally got to see the view
Sonunda manzarayı görmeyi becerdik
gerek duymak
bir şeyi yapmaya ihtiyaç duymak
I get to ask him for help
Ondan yardım istemeye gerek duyuyorum
ihtiyaç duymak
yapma zorunluluğu hissetmek
You get to send these emails
Bu e-postaları göndermeye ihtiyaç duyuyorsun
ele almak
bir işe veya konuya başlamak
Let us get to the next point
Bir sonraki maddeyi ele almaya başlayalım
girişmek
bir faaliyete başlamak
I will get to cleaning later
Evi temizlemeye daha sonra girişeceğim
koyulmak
işe veya çalışmaya başlamak
We should get to working now
Şimdi çalışmaya koyulmalıyız
kanıt
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu gösteren bilgi
There is no evidence for this claim
Bu iddia için hiçbir kanıt yok
önemsiz
Sahnedeönemi az olan
This is a petty problem
Bu önemsiz bir problem
basit
değeri veya önemi düşük olan
It was a petty disagreement
Basit bir anlaşmazlıktı
meta insan
Sahnedenormalin üzerinde güçleri olan kişi
He is a known meta human
O bilinen bir meta insan
kurgusal varlık
Sahnedehikayelerde süper güçleri olan karakter
The movie features a meta human
Filmde bir kurgusal varlık var
insanüstü varlık
Sahnedenormalin ötesinde yetenekleri olan canlı
She is a unique meta human
O eşsiz bir insanüstü varlık
aşılamak
Sahnedehastalıkları önlemek için aşı uygulamak
They will inoculate the children against the flu
Çocukları gribe karşı aşılayacaklar
radyasyon
Sahnedebüyük miktarlarda zararlı olabilen bir enerji türü
Exposure to radiation is dangerous
Radyasyona maruz kalmak tehlikelidir
seçim
Sahnedeseçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
Sahnedebir şeyi seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçkin
çok iyi kalitede olan
We were served choice wine
Bize seçkin bir şarap ikram edildi
seçim
iki veya daha fazla olasılık arasından tercih yapma durumu
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
birinin en çok tercih ettiği şey
This blue dress is my choice
Bu mavi elbise benim seçimim
açıkça
Sahnedenet bir şekilde
It is clearly visible
Bu açıkça görünüyor
açıkça
kolayca görülebilen duyulabilen veya anlaşılabilen bir biçimde
She spoke clearly during the meeting
Toplantı sırasında açıkça konuştu
çürümek
Sahnedeparçalanıp bozulmak
The fruit began to rot
Meyve çürümeye başladı
yeterli
Sahnedeistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeter
artık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
yeterli
gerektiği kadar
This is enough for me
Bu benim için yeterli
donatılmış
Sahnedebir şeyle teçhiz edilmiş
He was armed with the facts
Gerçeklerle donatılmıştı
silahlı
elinde silah bulunan
The officer was armed
Memur silahlıydı
bir yerde
Sahnedebelirlenmemiş veya bilinmeyen bir yer
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yere bıraktım
bir yer
bilinmeyen veya belirtilmemiş bir konum
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
bir yer
bilinmeyen veya belirtilmemiş bir mekan
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
suikastçı
Sahnedepara veya siyasi nedenlerle birini öldüren kişi
The assassin was caught by the police
Suikastçı polis tarafından yakalandı
oturmak
Sahnedebir yerde bulunmak ve orada kalmak
He likes to sit in the sun
Güneşte oturmayı sever
oturma eylemi yapmak
bir yerde oturarak protesto etmek
They decided to sit in
Oturma eylemi yapmaya karar verdiler
gözlemci olarak katılmak
bir toplantı veya derste aktif olmadan sadece izleyici olarak bulunmak
I will sit in on the lecture today
Bugün derse gözlemci olarak katılacağım
oturma eylemi yapmak
bir yeri işgal ederek barışçıl şekilde protesto etmek
The students sat in to protest the decision
Öğrenciler kararı protesto etmek için oturma eylemi yaptı
izleyici olmak
bir toplantıda aktif rol almadan bulunmak
Please sit in and listen
Lütfen otur ve dinle
oturmak
bir yerin içinde oturmak
She is sitting in the library
O kütüphanede oturuyor
yer almak
bir bölgede veya konumda bulunmak
The house sits in a valley
Ev bir vadide yer alır
konumlanmak
belirli bir alanda yerini almış olmak
The box sits in the corner
Kutu köşede konumlanmıştır
bulunmak
bir toplulukta veya grupta hazır olmak
He sits in the audience
O seyirciler arasında bulunuyor
oturur durumda olmak
bir yerin içinde oturmuş pozisyonda olmak
She was sitting in the car
O arabada oturur durumdaydı
yer tutmak
bir koltuğu veya yeri işgal etmek
Do not sit in his seat
Onun koltuğunu işgal etme
konuk olarak katılmak
bir etkinliğe misafir olarak eşlik etmek
The musician sat in with the band
Müzisyen gruba konuk olarak katıldı
kullanmak
bir koltuğu veya yeri kullanmak
You can sit in that chair
O sandalyeyi kullanabilirsin
yardım etmek
Sahnedebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
kendini tutmak
Sahnedebir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
ceset
Sahnedeölü insan vücudu
They found the corpse in the woods
Cesedi ormanda buldular
bir işle meşgul
Sahnedebir şey ile ilgilenmek veya yapmak
You are up to something
Bir şeyler karıştırıyorsun
-e kadar
belli bir sınıra veya miktara kadar
It can take up to ten days
On güne kadar sürebilir
-e bağlı
birinin seçimi veya sorumluluğunda olmak
It is up to you
Bu sana bağlı
yapmak
bir aktiviteyle meşgul olmak
What are you up to
Ne yapıyorsun
-e kadar
belirli bir yere kadar
He walked up to the door
Kapıya kadar yürüdü
gücü yetmek
bir şeyi yapabilmek için gereken enerjiye sahip olmak
I am not up to going out today
Bugün dışarı çıkmaya gücüm yetmiyor
kadar
bir yöne veya noktaya doğru
The cat ran up to the door
Kedi kapıya kadar koştu
kararına kalmış
birinin kararına bağlı olma durumu
It is up to you to decide
Karar vermek sana kalmış
e kadar
belirli bir sınıra kadar olan
The room holds up to ten people
Oda on kişiye kadar insan alabiliyor
yakınına
bir şeyin yüzeyine çok yakın olmak
He walked up to the wall
Duvarın yakınına yürüdü
yaklaşmak
birine veya bir şeye doğru hareket etmek
A stranger came up to me
Bir yabancı yanıma geldi
en geç
bir zaman sınırı belirtmek için kullanılır
You can stay up to midnight
Gece yarısına kadar kalabilirsin
en fazla
bir sayının veya miktarın olabilecek en yüksek seviyesi
There were up to ten people
On kişiye kadar insan vardı
yapabilecek durumda
bir şeyi yapma becerisine veya enerjisine sahip olmak
He is not up to running today
Bugün koşabilecek durumda değil
sana kalmış
bir şeyin seçilmesi sorumluluğunun birinde olması
It is up to you to decide
Karar vermek sana kalmış
bağlı olmak
birinin kararına göre belirlenmek
It is up to the manager
Karar müdüre bağlı
teşvik etmek
birini bir şey yapması için desteklemek
She put me up to this
Bunu yapmam için beni o teşvik etti
maksimum
bir şeyin aşılmaması gereken sınırı
It will take up to two hours
En fazla iki saat sürer
yeterli olmak
bir gereksinimi karşılayacak kadar iyi olmak
Is he up to the job
O iş için yeterli mi
neler çevirmek
bir şeyle meşgul olmak veya bir planı olmak
What are you up to today
Bugün neler çeviriyorsun
seviyesine kadar
belirli bir noktaya veya seviyeye uzanmak
The water was up to my knees
Su dizlerime kadar geliyordu
hazır olmak
bir şey için gereken seviyede bulunmak
Are you up to a challenge
Zorluğa hazır mısın
sorumluluk
bir kişinin seçim yapma görevi
The choice is up to you
Seçim senin sorumluluğunda
sorumlu kişi
karar veren veya bir işten sorumlu olan kişi olmak
Who is up to finalizing this
Bunu tamamlamaktan kim sorumlu
yapmak zorunda
bir işi yapmak zorunda olan kişi olmak
He is up to fixing the sink
Lavaboyu tamir etmekten o sorumlu
karşı sorumlu
birine hesap vermek veya birine karar bildirmek
You are up to the committee
Komiteye karşı sorumlusun
doğru
bir yerin veya kişinin yönüne gitmek
He ran up to the house
Eve doğru koştu
dayanmak
Sahnedezor bir durumda idare etmek
How are you holding up
Nasıl dayanıyorsun
geciktirmek
birinin geç kalmasına neden olmak
Traffic held me up
Trafik beni geciktirdi
soymak
silahla gasp etmek
They tried to hold up the store
Mağazayı soymaya çalıştılar
tutmak
bir şeyi yukarıda tutmak
These pillars hold up the roof
Bu sütunlar çatıyı tutuyor
desteklemek
bir şeyi yerinde tutmak veya baskı altında sağlam kalmak
The pillars hold up the roof
Sütunlar çatıyı destekliyor
bekletmek
birinin durup bir süre beklemesini istemek
Please hold up while I lock the door
Kapıyı kilitlerken lütfen biraz bekle
dayanmak
zor bir durumda direnç göstermek
He held up well during the stress
Stresli zamanlarda iyi dayandı
havaya kaldırmak
bir şeyi yukarıya doğru yükseltmek
Please hold up your hand
Lütfen elini havaya kaldır