

Black Mirror — Season 3 Episode 1
Kelimeler ve anlamları
685 kelime
Seviye
paçavra
Sahnedetemizlikte kullanılan eski bez parçası
She cleaned the dust with some rags
Tozu birkaç paçavra ile temizledi
buruşturmak
Sahnedebir şeyi bükerek veya sıkarak şeklini bozmak
He screwed up the piece of paper
Kağıdı buruşturdu
berbat etmek
bir şeyi yanlış yapmak veya kötü yapmak
I really screwed up the interview
Mülakatı gerçekten berbat ettim
bozmak
bir şeylerin yanlış gitmesine neden olmak
Don't screw up this chance
Bu şansı bozma
hata
bir hata sonucu oluşan sorun
It was a huge screw up
Bu büyük bir hataydı
mahvetmek
hata yaparak bir şeye zarar vermek
I screwed up the whole project
Tüm projeyi mahvettim
beceriksiz
sürekli hata yapan kimse
He is a total screw-up
O tam bir beceriksiz
mahvetmek
bir şeyi bozmak
The heavy rain screwed up the roof
Şiddetli yağmur çatıyı mahvetti
çuvallamak
bir işi yanlış yaparak hata yapmak
I screwed up the test
Testte çuvalladım
batırmak
bir durumu kötüye götürmek
I really screwed up the project
Projeyi gerçekten batırdım
dert ortağı
Sahnedesorunları dinleyen ve destek veren kişi
I need a shoulder to cry on
Bir dert ortağına ihtiyacım var
yanlış
Sahnededoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
yanlış
uygun olmayan veya iyi bir eşleşme sağlamayan
This is the wrong key for the door
Bu kapı için yanlış anahtar
kötülük etmek
birine adil olmayan veya zarar verici şekilde davranmak
He wronged her by taking the money
Parayı alarak ona kötülük etti
yanlış
doğru olmayan bir biçimde
You answered the question wrong
Soruyu yanlış cevapladın
hata
doğru veya ahlaki olmayan eylem
It is a mistake to lie
Yalan söylemek bir hatadır
hatalı
doğru olmayan veya gerçeğe uymayan
That is the wrong answer
Bu hatalı bir cevap
ters
düzgün çalışmayan veya iyi gitmeyen
Something is wrong with the engine
Motorda bir terslik var
sorun
yolunda gitmeyen bir durum
Tell me what is wrong
Bana ne sorun olduğunu söyle
kızgın
Sahnedeöfkeli hissetmek veya öfke göstermek
He is mad at me
Bana kızgın
harika
çok iyi veya etkileyici
Those shoes are mad
Bu ayakkabılar harika
tutkun
birine karşı çok güçlü sevgi duyan
He is mad about her
Ona tutkun
bir numara
Sahnedeen önemli veya en iyi kişi ya da şey
You are number one to me
Benim için bir numarasın
birinci
bir serideki ilk sıra
This is number one on the list
Bu listedeki birinci sırada
çişini yapmak
vücuttan sıvı atığı boşaltmak
The boy needed to number one
Çocuğun çişini yapması gerekiyordu
çiş
vücuttan atılan sıvı atık
The test requires some number one
Test biraz çiş gerektiriyor
kendisi
bir kişinin kendi benliği
You should look out for number one
İnsan önce kendini düşünmeli
kendisi
kişinin kendi çıkarları
He only cares about number one
O sadece kendi çıkarlarını düşünür
bir numara
bir sıralamadaki en yüksek konum
This song is number one on the charts
Bu şarkı listelerde bir numara
bir numara
en önemli veya en yüksek dereceli olan
She is the number one player on the team
O takımın bir numaralı oyuncusu
gözden kaçırmak
Sahnedebir şeyi fark etmemek
I overlooked a small mistake
Küçük bir hatayı gözden kaçırdım
yukarıdan bakmak
yukarıdan bir manzaraya sahip olmak
The hotel overlooks the ocean
Otel okyanusa bakıyor
manzara noktası
bir yerin aşağısını görmeyi sağlayan yüksek konum
We stopped at the overlook to take photos
Fotoğraf çekmek için manzara noktasında durduk
gözden kaçırmak
bir şeyi görmemek veya dikkat etmemek
I overlooked the error in the document
Belgedeki hatayı gözden kaçırdım
kullanmak
Sahnedebir hakkı veya yetkiyi uygulamaya koymak
She invoked her right to remain silent
Sessiz kalma hakkını kullandı
yardıma çağırmak
birinden veya bir güçten yardım istemek
The priest invoked the gods for peace
Rahip barış için tanrıları yardıma çağırdı
ileri sürmek
bir kuralı veya hakkı resmen kullanmak
They invoked the law to justify their action
Eylemlerini haklı çıkarmak için yasayı ileri sürdüler
başvurmak
bir kuralı veya yasayı gerekçe olarak kullanmak
The police invoked the law to arrest him
Polis onu tutuklamak için yasaya başvurdu
sahip olmak
Sahnedebir şeye mülkiyet olarak sahip olmak
They own a big house
Büyük bir eve sahipler
kendi başına
tek başına veya yardım almadan
I live on my own
Kendi başıma yaşıyorum
bizden biri
belirli bir gruba dahil olan kişi
He is one of our own
O bizden biri
üstlenmek
bir durumun sorumluluğunu kabul edip güvenle yönetmek
He decided to own his mistakes
Hatalarını üstlenmeye karar verdi
elbise
Sahnedekadınlar veya kızlar için üst ve alt kısmı örten giysi
She is wearing a blue dress
Mavi bir elbise giyiyor
giyinmek
Sahnedekıyafet giymek
I need to dress for work
İş için giyinmem gerekiyor
pansuman yapmak
bir yarayı temizleyip kapatmak
The nurse will dress the wound
Hemşire yaraya pansuman yapacak
süslemek
bir şeyi daha çekici hale getirmek için güzelleştirmek
We should dress the cake with fresh fruit
Pastayı taze meyveyle süslemeliyiz
duymak
Sahnedebirinin veya bir şeyin varlığından haberdar olmak
I have never heard of this artist
Bu sanatçıyı hiç duymadım
hafta
Sahnedeyedi günlük süre
I will see you next week
Seni haftaya göreceğim
hafta
yedi günlük bir süre
There are seven days in a week
Bir haftada yedi gün vardır
hafta
takvimde pazartesiden pazara yedi günlük bir zaman dilimi
I have exams next week
Gelecek hafta sınavlarım var
hafta
bir zaman süresi olarak yedi gün
It took a week to finish the work
İşi bitirmek bir hafta sürdü
hafta
yedi günlük bir zaman aralığı
This week has gone by very quickly
Bu hafta çok çabuk geçti
tabii ki
Sahnedeonaylamak veya evet demek için kullanılır
Of course I will help you
Tabii ki sana yardım edeceğim
elbette
birini onaylamak veya beklendik bir durumu belirtmek için kullanılan ifade
Can you help me? Of course
Bana yardım edebilir misin? Elbette
istemek
Sahnedebir şeyi yapmayı dilemek
I wanna go home
Eve gitmek istiyorum
istemek
bir şeye sahip olmayı dilemek
I wanna drink
Bir şeyler içmek istiyorum
evet
Sahnedeevet demenin gayriresmi yolu
Yeah, I will come
Evet, geleceğim
evet
Sahnedeevet demenin gayriresmi yolu
Yeah I agree
Evet katılıyorum
evet
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Yeah I agree with you
Evet sana katılıyorum
evet
bir şeyi onaylamak için kullanılan söz
Yeah that sounds great
Evet kulağa harika geliyor
kararsız
iki seçenek arasında karar veremeyen
I am yeah about this choice
Bu seçim konusunda kararsızım
tamam
Sahnedekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
iyi
Sahnedeiyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
peki
bir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
etrafına bakmak
Sahnedeetrafta neler olduğunu görmek için farklı yönlere bakmak
She looked around the room
Odanın etrafına baktı
etrafına bakmak
çevresindeki şeyleri görmek için bakmak
Look around the room
Odanın etrafına bak
etrafı gezmek
bir yerdeki şeyleri incelemek
I want to look around the shop
Dükkanı bir gezmek istiyorum
etrafına bakmak
bir yerdeki şeyleri görmek için çevresine dönüp bakmak
You should look around the garden
Bahçeye etrafına bakmalısın
aramak
bir şeyi bulmak için farklı yerleri kontrol etmek
I am looking around for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
etrafa bakmak
bir yerdeki şeyleri görmek için başını çevirmek
I looked around the room
Odaya göz gezdirdim
etrafına bakmak
bir yerdeki şeyleri görmek için başını veya gözlerini çevirmek
I stopped to look around the room
Odaya bakmak için durdum
etrafı dolaşmak
bir yeri gezip bakarak incelemek
I looked around the store
Mağazayı dolaştım
etrafı incelemek
bir yeri bakarak kontrol etmek
I looked around the house
Evin etrafını inceledim
etrafına bakmak
bir şeyleri görmek için gözlerini farklı yönlere çevirmek
I looked around the room
Odanın etrafına baktım
göz gezdirmek
yakınındaki şeyleri görmek için gözlerini çevirmek
She looked around the shop
Dükkanda göz gezdirdi
çevresini incelemek
etrafında ne olduğunu görmek için başını çevirmek
He looked around before crossing the street
Karşıya geçmeden önce çevresini inceledi
sinir bozucu tip
Sahnedesinir bozucu bir kişiyi tanımlayan argo söz
Get out of here you fucker
Defol git buradan seni sinir bozucu herif
pislik
sevmediğiniz birini tanımlayan çok kaba bir söz
I hate that fucker
O pislikten nefret ediyorum
herif
bir kişiyi tanımlayan kaba bir söz
He is a lucky fucker
O şanslı herifin teki
aşağılık herif
hoşlanmadığınız birini tanımlayan çok kaba bir söz
That fucker lied to me
O aşağılık herif bana yalan söyledi
pislik
sevilmeyen bir kişi için kullanılan kaba bir söz
He is a total fucker
O tam bir pislik
yatak
Sahnedeuyumak için kullanılan mobilya
I go to bed
Yatağa gidiyorum
yatak
bir nehrin veya denizin tabanı
The river bed is rocky
Nehir yatağı taşlıdır
bahse girmek
bir olayın sonucu üzerine para riske atmak
I bet five dollars on the game
Maça beş dolar yatırdım
bitirmek
bir şeyi sonlandırmak veya durdurmak
They want to end the contract
Sözleşmeyi bitirmek istiyorlar
yatak
yemeklerin üzerine konulduğu alt katman
Serve the meat on a bed of rice
Eti pirinç yatağında servis edin
yatmak
biriyle cinsel ilişkiye girmek
He bedded her before they married
Evlenmeden önce onunla yattı
sosyopat
Sahnededoğru veya yanlış konusunda hiçbir endişesi olmayan kişi
He is a dangerous sociopath
O, tehlikeli bir sosyopat
sosyopat
başkalarının duygularına karşı duyarsız olan kimse
The movie character was a dangerous sociopath
Film karakteri tehlikeli bir sosyopattı
ergen
Sahnedeçocukluk ile yetişkinlik arasındaki dönemde olan
He is a teenage boy
O, ergen bir erkek çocuk
fırçalamak
Sahnedebir şeyi fırça kullanarak temizlemek
I brush my teeth every morning
Her sabah dişlerimi fırçalarım
fırça
temizlik veya boyama için kullanılan kıllı araç
I need a paint brush
Bir boya fırçasına ihtiyacım var
hafifçe değmek
bir şeyi başka bir şeye hafifçe sürterek hareket ettirmek
His arm brushed against mine
Kolu benimkine hafifçe değdi
çalı
yabani ortamda yetişen sık ağaç veya bitki örtüsü
We walked through the thick brush
Sık çalıların arasından yürüdük
bütün
Sahnedebir şeyin tamamı
I ate the whole pizza
Bütün pizzayı yedim
bütün
hiçbir parçası eksik veya hasarlı olmayan
I ate the whole apple
Bütün elmayı yedim
an
Sahnedebir şeyin gerçekleştiği nokta
At that time I was tired
O an yorgundum
zaman
olayların gerçekleştiği ölçülebilir süre
I need more time
Daha fazla zamana ihtiyacım var
vakit
belirli bir deneyim veya yaşam tarzı
We had a great time
Harika vakit geçirdik
kalan süre
başka her şey gittikten sonra geriye kalan vakit
We have very little time left
Çok az zamanımız kaldı
yer almak
Sahnedebelirli bir konumda bulunmak
The hotel stands on the hill
Otel tepede yer alıyor
tutum
bir konu hakkındaki kesin görüş veya tavır
They took a firm stand on the issue
Bu konuda kesin bir tutum sergilediler
sehpa
bir şeyi tutmak veya sergilemek için kullanılan mobilya
Put the book on the stand
Kitabı sehpaya koy
tahammül etmek
hoş olmayan bir durumu kabul edebilmek
I can stand the noise
Gürültüye tahammül edebiliyorum
ayakta olmak
ayaklarının üzerinde dik durmak
I like to stand while working
Çalışırken ayakta durmayı severim
engel olmak
ilerlemeyi veya hareketi önlemek
His ego stands in his way
Egosu yoluna engel oluyor
durumda olmak
belirli bir konumda veya durumda bulunmak
How do things stand now
Şu an durumlar nasıl
dik durmak
vücudun dik olacak şekilde ayaklarının üzerinde bulunmak
She stood straight to show respect
Saygı göstermek için dik durdu
bulunmak
belirli bir yerde veya konumda yer almak
The vase stands on the table
Vazo masanın üzerinde duruyor
var olmak
belirli bir yerde bulunmak
A small house stands near the lake
Gölün yakınında küçük bir ev var
dikilmek
ayaklarının üzerinde dik bir biçimde beklemek
He stood there for hours
Saatlerce orada dikildi
katlanamamak
birinden veya bir şeyden hiç hoşlanmamak
I cannot stand this noise
Bu gürültüye katlanamıyorum
ekmek
bir buluşmaya gitmemek
He stood me up at the cinema
Sinemada beni ekti
şansı olmak
başarılı olma ihtimali bulunmak
We stand a chance to win
Kazanma şansımız var
ayağa kalkmak
oturur durumdan dik duruma geçmek
Please stand when the teacher enters
Öğretmen girdiğinde lütfen ayağa kalkın
tezgah
bir şeyler satılan küçük yapı
She bought fruit at the stand
Tezgahtan meyve aldı
satış kulübesi
malların satıldığı küçük yapı
This food stand is very popular
Bu yemek kulübesi çok popüler
stant
bir şeyler satmak için kullanılan masa
They set up a stand for the fair
Fuar için bir stant kurdular
destek
bir şeyi tutmak için kullanılan yapı
The camera is on a stand
Kamera bir desteğin üzerinde
ısmarlamak
başkasının içeceğinin parasını ödemek
I will stand you a drink
Sana bir içecek ısmarlayacağım
tanık kürsüsü
mahkemede tanığın ifade verdiği yer
The witness took the stand
Tanık kürsüye çıktı
demlemek
Sahnedebitki veya çiçekleri sıcak suyla karıştırarak içecek hazırlamak
I will brew some tea
Biraz çay demleyeceğim
bira
tahıldan yapılan alkollü içecek
He loves this local brew
O, bu yerel birayı çok seviyor
bira yapmak
özellikle bira üretmek
They brew beer at home
Evde bira yapıyorlar
hazırlanmak
yavaş yavaş oluşmaya veya meydana gelmeye başlamak
A storm is brewing in the distance
Uzaklarda bir fırtına hazırlanıyor
manyak
Sahnedeçılgınca veya şiddetli bir şekilde davranan kişi
He is a complete maniac
O tam bir manyak
manyak
vahşi veya tehlikeli bir şekilde davranan kimse
The driver was driving like a maniac
Sürücü tam bir manyak gibi araba kullanıyordu
eziyet etmek
Sahnedebirine acı çektirmek
He wanted to torment his enemy
Düşmanına eziyet etmek istedi
ızdırap
büyük fiziksel veya zihinsel acı
He lived in torment for years
Yıllarca ızdırap içinde yaşadı
hazır
Sahnedeher şey tamamlanmış ve hazır olmak
I am all set to go
Gitmek için hazırım
uyumlu
Sahnedebaşka bir şeyle tamamlayıcı olan
I have a matching bag
Uyumlu bir çantam var
uyumlu
birbirine yakışan veya aynı olan şeyler
They are wearing matching shirts
Onlar uyumlu gömlekler giyiyorlar
uyumlu
aynı görünüme veya stile sahip olan
She wore a matching hat and scarf
Birbiriyle uyumlu bir şapka ve atkı taktı
eşleştirme
benzerlikleri bulmak için karşılaştırma yapma
We are matching the items
Eşyaları eşleştiriyoruz
eş
birbiriyle aynı olan
I found two matching socks
İki tane eş çorap buldum
oturma yeri
Sahnedeüzerine oturulan yer
Please take your seat
Lütfen yerinize oturun
kapasitesi olmak
belirli sayıda kişiyi ağırlayabilmek
The room seats ten people
Oda on kişiyi alır
yerleştirmek
birine nereye oturacağını göstermek
The host seated us
Ev sahibi bizi yerleştirdi
koltuk
birine hak veya ödül olarak verilen yer
She won a seat in parliament
O parlamentoda bir koltuk kazandı
koltuk
bir grupta veya organizasyonda özellikle mecliste veya konseyde ayrılan yer
He won a seat in parliament
Parlamentoda bir koltuk kazandı
eskiden yapmak
Sahnedegeçmişte düzenli olarak yapılan ama artık yapılmayan eylemler için kullanılır
I used to swim every day
Eskiden her gün yüzerdim
alışkın
bir durumu önceden deneyimlediği için ona aşina olma
I am used to the cold weather
Soğuk havaya alışkınım
alışkın olmak
bir şeyi sık sık yaptığın için ona alışmış olmak
I am used to waking up early
Erken uyanmaya alışkınım
aşina olmak
bir şeyi önceden bildiğin için ona yabancılık çekmemek
I am familiar with these rules
Bu kurallara aşinayım
yapamamak
Sahnedebir şeyi yapmaya gücü yetmemek
I cannot swim
Yüzemem
bozulmak
Sahnedeçalışmayı durdurmak
My car broke down yesterday
Arabam dün bozuldu
parçalara ayırmak
bir şeyi daha küçük parçalara bölmek
Let's break down the project into steps
Projeyi adımlara ayıralım
kendini tutamayıp ağlamak
duygusal bir şekilde ağlamaya başlamak
She broke down in tears
Gözyaşlarına boğuldu
basitleştirerek açıklamak
bir şeyi daha kolay anlaşılması için küçük parçalara ayırıp anlatmak
She broke down the plan for the team
Planı ekip için basitleştirerek açıkladı
yıkmak
birinin direncini veya özgüvenini kırmak
The constant criticism broke him down
Sürekli eleştiri onu yıktı
ayrıştırmak
bir şeyi anlamak için parçalara ayırmak
Let us break down the task
Görevi parçalara ayıralım
bozulmak
bir makinenin veya aracın çalışmayı durdurması
Our car broke down on the highway
Arabamız otoyolda bozuldu
anlam
Sahnedebelirli bir mana veya yorum
This word has another sense
Bu kelimenin başka bir anlamı var
mantıklı
makul veya anlaşılabilir olmak
It makes sense
Bu mantıklı
duyu
vücudun dünyadan bilgi almasını sağlayan beş yoldan biri
Sight is a sense
Görme bir duyudur
hissetmek
bir şeyin farkına varmak
I sense that something is wrong
Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum
his
bir duygu veya farkındalık
I have a sense of relief
Bir rahatlama hissi içindeyim
mantık
açık veya makul olma özelliği
What you said makes sense
Söylediklerin mantıklı geliyor
hissetmek
bir şeyin farkına varmak
I can sense his fear
Onun korkusunu hissedebiliyorum
erkek çocuklar
Sahnedeerkek çocuk veya genç erkek
The boys are playing football
Erkek çocuklar futbol oynuyor
adamlar
erkeklerden oluşan bir grup
Hey boys come here
Hey adamlar buraya gelin
erkek çocuklar
çocuk yaşta erkekler
The boys are playing in the park
Erkek çocuklar parkta oynuyorlar
oğlanlar
erkek cinsten olan çocuklar
The boys are running outside
Oğlanlar dışarıda koşuyor
genç erkekler
çocuk veya genç yaş grubundaki erkekler
These boys are very talented
Bu genç erkekler çok yetenekli
harika
Sahnedeçok etkileyici veya çok iyi
This view is awesome
Bu manzara harika
müthiş
çok yüksek kalitede veya şaşırtıcı derecede iyi
Your performance was awesome
Performansın müthişti
şahane
çok güzel veya hayranlık uyandırıcı
That is an awesome idea
Bu şahane bir fikir
harika
son derece etkileyici veya keyifli
That movie was awesome
O film harikaydı
tebrik
Sahnedebirinin başarısını kutlamak için söylenen sözler
Congratulations on your graduation
Mezuniyetin için tebrikler
temsilci
Sahnedebir şirketi veya grubu temsil eden kişi
He is a sales rep for the company
O, şirket için bir satış temsilcisi
itibar
bir kişi veya şey hakkında sahip olunan fikir
He has a bad rep in this town
Bu kasabada kötü bir itibarı var
temsil etmek
bir kişi veya kurum adına konuşmak ya da davranmak
He will rep our team at the conference
O, konferansta takımımızı temsil edecek
repertuvar tiyatrosu
kısa sürede birçok farklı oyun sahneleyen tiyatro
They perform plays in rep
Oyunları repertuvar düzeninde sahneliyorlar
ideal
Sahnedemümkün olan en iyi veya en uygun olan
This is the ideal place for a picnic
Burası piknik için ideal bir yer
ülkü
bir kişinin önemli bulduğu inanç veya standart
Freedom is his highest ideal
Özgürlük onun en yüksek ülküsüdür
gösteri
Sahnedebir izleyici topluluğunu eğlendirme eylemi
The band gave a great performance
Grup harika bir gösteri yaptı
gösteri
bir oyun, konser veya diğer eğlence biçimlerini sunma eylemi
The performance was amazing
Gösteri harikaydı
performans
bir işin veya görevin ne kadar iyi yapıldığı
The team improved their performance last month
Takım geçen ay performansını geliştirdi
durum görüşmesi
Sahnedegüncellemeleri paylaşmak için yapılan kısa toplantı
We had a quick check in this morning
Bu sabah kısa bir durum görüşmesi yaptık
giriş yapmak
bir otelde veya havaalanında kayıt yaptırmak
I need to check in at the hotel
Otelde giriş yapmam gerekiyor
bildirimde bulunmak
bir yere vardığını bildirmek
Please check in with your manager
Lütfen müdürüne vardığını bildir
giriş işlemleri
otel veya havaalanındaki kayıt işlemi
The check in was very fast
Giriş işlemleri çok hızlıydı
uğramak
birinin halini hatırını sormak için ziyaret etmek
I checked in on my sick friend today
Bugün hasta arkadaşımın durumuna bakmak için uğradım
hatır sormak
birinin durumunu öğrenmek için kısa bir görüşme yapmak
She called to check in with her mother
Annesinin hatırını sormak için onu aradı
giriş yapmak
bir yere varışta kayıt yaptırmak
We need to check in at the airport
Havaalanında giriş yapmamız gerekiyor
hal hatır sormak
birinin durumunu öğrenmek için iletişim kurmak
I called to check in on you
Nasıl olduğunu öğrenmek için seni aradım
bilgi vermek
bir durum hakkında haber vermek
Please check in with your boss
Lütfen patronuna bilgi ver
güçlü
Sahnedeolma ihtimali yüksek olan
He has a solid chance to win
Kazanma şansı oldukça yüksek
iyilik
birine yapılan yardımsever davranış
Can you do me a solid?
Bana bir iyilik yapabilir misin?
katı
yumuşak veya sıvı olmayan
Ice is solid
Buz katıdır
kesintisiz
hiç durmadan devam eden
We worked for three solid hours
Üç saat boyunca aralıksız çalıştık
yerinde
Sahnedefaaliyetin gerçekleştiği konumda
We offer on site support
Yerinde destek sunuyoruz
sahada
işin yapıldığı yerde
Training is held on site
Eğitim sahada veriliyor
kira sözleşmesi
Sahnedemülkün kiralanmasına dair yasal anlaşma
I signed the lease today
Kira sözleşmesini bugün imzaladım
kiralama sözleşmesi
bir mülkün belirli bir süre kullanılmasına dair yasal sözleşme
The lease expires next month
Kiralama sözleşmesi önümüzdeki ay sona eriyor
kiralamak
bir şeyi belirli bir süre için ücret karşılığında kullanmak
We decided to lease a new car for two years
İki yıllığına yeni bir araba kiralamaya karar verdik
kira sözleşmesi
bir şeyi belirli bir süre kullanmak için yapılan resmi anlaşma
Please read the lease carefully before signing
Lütfen imzalamadan önce kira sözleşmesini dikkatlice okuyun
kötü bir şekilde
Sahnedeyetersiz veya hatalı bir biçimde
He played the game badly
Oyunu kötü oynadı
çok
çok fazla bir şekilde
I badly need some help
Çok yardıma ihtiyacım var
coşmak
Sahnedeçok heyecanlı veya kuralsız davranmak
The fans went wild when they scored a goal
Gol attıklarında taraftarlar coştu
kutsal
SahnedeTanrı veya din ile ilgili olan
This is a holy place
Burası kutsal bir yer
aman
öfke veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Holy cow, look at that
Vay canına, şuna bak
tavsiye etmek
Sahnedebir şeyin iyi veya yararlı olduğunu söylemek
I recommend this book
Bu kitabı tavsiye ederim
sadık
Sahnedeçok sadık ve güvenilir
Dogs are faithful animals
Köpekler sadık hayvanlardır
anlıyorsun ya
Sahnedebir şeyi açıklarken veya nedenini belirtirken kullanılan ifade
You see I forgot to call you
Anlıyorsun ya seni aramayı unuttum
bahşiş
Sahnedehizmet karşılığında verilen ekstra para
He left a big tip
Büyük bir bahşiş bıraktı
uç
bir şeyin sivri uç kısmı
The tip of the pencil is broken
Kalemin ucu kırık
eğmek
bir şeyi bir yana eğmek
Don't tip the glass
Bardağı eğme
tavsiye
faydalı bir bilgi veya öneri
She gave me a helpful tip
O bana faydalı bir tavsiye verdi
tüyo
gizli olan bir bilgiyi başkasına söylemek
He gave me a useful tip about the exam
Sınav hakkında bana faydalı bir tüyo verdi
çöp yığını
atıkların veya toprağın oluşturduğu büyük yığın
The truck took the waste to the tip
Kamyon atıkları çöp yığınına götürdü
ay
Sahnedeotuz gün civarındaki zaman dilimi
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
ay
Sahnedeyılın on iki bölümünden biri
February is the second month of the year
Şubat yılın ikinci ayıdır
aylık
bir ay süren veya kapsayan
It was a six-month project
Bu altı aylık bir projeydi
ay
yılın on iki bölümünden her biri
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
restoran
Sahnedeyemek satın alıp yiyebileceğiniz yer
This restaurant is very famous
Bu restoran çok ünlü
restoran
Sahnedeyemek servisi yapılan yer
The restaurant is closed today
Restoran bugün kapalı
restoran
yemek yenen yer
Let's meet at the restaurant
Restoranda buluşalım
restoran
yemek yiyebileceğiniz bir yer
I like to eat at a restaurant
Restoranda yemek yemeyi severim
maruz bırakmak
Sahnedebirini hoş olmayan bir duruma sokmak
He subjected the prisoner to torture
Mahkumu işkenceye maruz bıraktı
tebaa
bir hükümdarın yönetimi altında yaşayan kişi
He is a subject of the king
Kralın bir tebaasıdır
konu
tartışılan veya üzerinde konuşulan tema
This is a difficult subject
Bu zor bir konu
tebaa
bir hükümdarın yönetimi altındaki kimse
The king protected his subjects
Kral tebaasını korudu
tebaa
hükümdarın veya devletin yönetimi altındaki kişi
He is a loyal subject of the queen
O kraliçenin sadık bir tebaasıdır
özel
Sahnedesadece belirli bir kişiye veya gruba açık olan
This is an exclusive club
Bu özel bir kulüp
özel
belirli bir kişi veya grupla sınırlı olan
They have an exclusive right to use the area
Bu alanı kullanmak için özel bir hakları var
haftalık
Sahnedeher hafta gerçekleşen veya yapılan
I have a weekly meeting
Haftalık bir toplantım var
haftalık dergi
her hafta basılan yayın
I buy this weekly every Monday
Bu haftalık dergiyi her Pazartesi alırım
beş yaşında
Sahnedebir kişinin yaşadığı yıl sayısı
My brother is five years old
Erkek kardeşim beş yaşında
ısırmak
Sahnedebir şeyi kesmek veya incitmek için dişleri kullanmak
Be careful, the dog might bite
Dikkat et, köpek ısırabilir
lokma
hızlıca yenen küçük bir miktar yemek
I had a quick bite
Hızlıca bir şeyler atıştırdım
ısırık
bir hayvanın dişlerinden kaynaklanan yara
He has a dog bite on his leg
Bacağında bir köpek ısırığı var
zarar vermek
birine sıkıntı veya zarar getirmek
The economic crisis will bite citizens
Ekonomik kriz vatandaşlara zarar verecek
ısırmak
dişlerle bir şeyi kavramak
The dog wants to bite the toy
Köpek oyuncağı ısırmak istiyor
dişlemek
dişleri bir şeyin içine geçirmek
He tried to bite the pear
Armudu dişlemeye çalıştı
koparmak
diş yardımıyla parçalamak
He bit off a piece of bread
Ekmekten bir parça kopardı
ısırarak yaralamak
dişlerle birine zarar vermek
The dog can bite and injure you
Köpek seni ısırıp yaralayabilir
lokma
tek seferde yenen miktar
Take a small bite
Küçük bir lokma al
hafifçe ısırmak
oyun olsun diye dişlemek
The puppy likes to bite hands
Yavru köpek elleri hafifçe ısırmayı seviyor
keskinlik
soğuk veya acının yakıcı etkisi
The winter has a sharp bite
Kışın keskin bir etkisi var
ısırık
dişle koparılan parça
That apple has a bite
O elmanın bir ısırığı var
dişle tutmak
dişlerin arasında sabitlemek
The dog is biting the stick
Köpek sopayı dişleriyle tutuyor
saat
Sahnede60 dakikaya eşit süre
I will be there in one hour
Bir saat içinde orada olacağım
saat
Sahnedebir günün yirmi dört parçasından biri
We will leave in one hour
Bir saat içinde ayrılacağız
saat
60 dakikalık zaman dilimi
I will be there in an hour
Bir saat içinde orada olacağım
bak
Sahnededikkat çekmek veya bir ifadeye giriş yapmak için kullanılır
Now, listen carefully
Bak, dikkatlice dinle
şimdi
Sahnedeiçinde bulunduğumuz zaman
I am busy now
Şimdi meşgulüm
hadi
arkadaşça veda etmek için kullanılır
Now, I must go
Hadi, gitmeliyim
tam zamanı
bir şey için en uygun an
Now is the perfect time to start
Başlamak için tam zamanı
ulaşılabilir
Sahnedeyapılması veya başarılması mümkün olan
Setting achievable goals is important
Ulaşılabilir hedefler belirlemek önemlidir
dil
Sahnedefikirleri ifade etmek için kullanılan kelime sistemi
I am learning a new language
Yeni bir dil öğreniyorum
dil
konuşurken kullanılan kelimeler
He speaks a foreign language
O yabancı bir dil konuşuyor
kalan
Sahnedeyapılması veya tamamlanması gereken şey
There are two weeks to go before the exam
Sınava iki hafta kaldı
götürmelik
başka bir yere götürülüp kullanılabilen
I need a to-go cup
Götürmelik bir bardağa ihtiyacım var
paket
bir restorandan alıp başka yerde yemek için
Two coffees to go please
İki kahve paket olsun lütfen
gitmek
bir şeyi yapma gerekliliğini belirtmek
I am going to finish this work
Bu işi bitirmeye gidiyorum
gitmek
bir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
hazır
kullanılmaya veya alınmaya hazır
We are good to go
Gitmeye hazırız
kısıtlamak
Sahnedebir şeyi belirli sınırlar içinde tutmak
You should restrict your sugar intake
Şeker tüketimini kısıtlamalısın
sınırlamak
bir şeyi belirli bir miktar içinde tutmak
We should restrict the amount of sugar we eat
Yediğimiz şeker miktarını sınırlamalıyız
kabul etmek
Sahnedesunulan bir şeyi almak
I will take it
Onu kabul edeceğim
öyle varsaymak
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I take it you agree
Katıldığını varsayıyorum
sır olarak sakla
bir şeyi başkalarına anlatmamak
Please take it to the grave
Lütfen bunu mezara kadar götür
başlamak
bir işe girişmek
You take it from here
Buradan devamını sen getir
varsaymak
eldeki bilgilere dayanarak bir durumun doğru olduğuna inanmak
I take it you are coming
Geleceğini varsayıyorum
dayanmak
nahoş bir duruma katlanabilmek
He cannot take it anymore
Artık buna dayanamıyor
varsaymak
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğuna inanmak
I take it you are busy
Meşgul olduğunu varsayıyorum
değerlendirmek
bir karar vermeden önce etraflıca düşünmek
I need to take it before deciding
Karar vermeden önce bunu değerlendirmem gerekiyor
ciddiye almak
bir şeyi şaka yapmadan içtenlikle ele almak
You should take it in earnest
Bunu ciddiye almalısın
katlanmak
zor bir durumu şikayet etmeden kabul etmek
I cannot take it anymore
Artık buna katlanamıyorum
ciddiye almak
birinin söylediği bir şeyi dikkate almak
You should take it as good advice
Bunu iyi bir tavsiye olarak ciddiye almalısın
kabul etmek
bir şeyi onaylamak veya teslim almak
Please take it as a gift
Lütfen bunu hediye olarak kabul et
karşılamak
bir habere veya duruma tepki göstermek
How did he take it
Bunu nasıl karşıladı
kabullenmek
zor da olsa bir durumu olduğu gibi onaylamak
You have to take it as it is
Onu olduğu gibi kabullenmelisin
almak
bir şeyi teslim almak veya elde etmek
You can take it if you want
İstersen bunu alabilirsin
sineye çekmek
kusurlu da olsa bir durumu sessizce kabul etmek
We have to take it for now
Şimdilik bunu sineye çekmek zorundayız
kişisel algılamak
bir şeyden dolayı kırılmak veya gücenmek
Please do not take it personally
Lütfen bunu kişisel algılama
götürmek
bir şeyi tutup başka bir yere taşımak
Can you take it to my room
Bunu odama götürebilir misin
dayanmak
zor bir duruma karşı koyabilmek
I do not know how he takes it
Nasıl dayandığını bilmiyorum
başa çıkmak
bir sorunla veya durumla mücadele etmek
Can you take it
Bununla başa çıkabilir misin
halletmek
bir işi veya durumu çözmek
I can take it from here
Buradan sonrasını ben halledebilirim
taşımak
bir şeyi bir yerden başka bir yere yer değiştirmek
Please take it to the kitchen
Lütfen bunu mutfağa taşı
tepki vermek
bir duruma veya habere yanıt vermek
He did not know how to take it
Buna nasıl tepki vereceğini bilemedi
kaldırmak
bir şeyi bulunduğu yerden alıp uzaklaştırmak
Take it off the table
Onu masadan kaldır
baştan almak
bir işe en başından yeniden başlamak
Let us take it from the start
Hadi bunu baştan alalım
iade etmek
bir şeyi alındığı yere geri götürmek
Please take it back to the store
Lütfen bunu mağazaya iade et
tahammül etmek
rahatsız edici bir duruma katlanmak
I cannot take it anymore
Artık buna tahammül edemiyorum
yorumlamak
bir şeyi belirli bir şekilde anlamak
I take it as a compliment
Bunu bir iltifat olarak yorumluyorum
beraberinde gelmek
Sahnedebir şeyle beraber sunulmak
The phone comes with a charger
Telefon şarj cihazıyla birlikte gelir
eşlik etmek
biriyle beraber bir yere gitmek
Do you want to come with me
Benimle gelmek ister misin
birlikte gelmek
bir şeyin parçası olarak sunulmak veya satılmak
This phone comes with a charger
Bu telefon şarj aletiyle birlikte geliyor
beraberinde gelmek
bir şey ile aynı zamanda var olmak veya gerçekleşmek
This phone comes with a charger.
Bu telefonun yanında şarj aleti gelir.
trafik
Sahnedeyoldaki araçlar
There is a lot of traffic today
Bugün çok trafik var
trafik
yoldaki araç veya insan akışı
There is a lot of traffic on the road
Yolda çok trafik var
kaçakçılık yapmak
yasa dışı malların alım satımını yapmak
Criminals traffic stolen goods
Suçlular çalıntı malların kaçakçılığını yapıyor
korkutma
Sahnedebirini bir şeyi yapmaya zorlamak için korkutma eylemi
He used intimidation to get what he wanted
İstediğini elde etmek için korkutma yoluna başvurdu
hatırlamak
Sahnedegeçmişteki bir anıyı zihne geri getirmek
I remember my childhood
Çocukluğumu hatırlıyorum
hatırlamak
bir şeyi yapmayı unutmamak
Remember to lock the door
Kapıyı kilitlemeyi hatırla
hoş
Sahnedekeyifli veya zevkli
We had a nice day
Hoş bir gün geçirdik
güzel
göze hitap eden
That is a nice dress
O güzel bir elbise
iyi
nazik veya dost canlısı
She is a nice person
O iyi bir insan
bez
Sahnedetemizlik için kullanılan eski kumaş parçası
She wiped the table with a rag
Masayı bir bezle sildi
kalitesiz gazete
düşük kaliteli gazete veya dergi
He never reads that rag
O o kalitesiz gazeteyi asla okumaz
ragtime
20. yüzyılın başlarında popüler olan hızlı ve senkoplu bir piyano müziği tarzı
He played a lively piece of rag on the piano
Piyanoda canlı bir ragtime parçası çaldı
azarlamak
birine kızgın veya sinirli bir şekilde laf söylemek
He is always ragging on his brother
Kardeşini sürekli azarlıyor
regl
kadının aylık kanama dönemi
She is on her rag today
Bugün regl döneminde
olumlu oy
Sahnedebir içeriği desteklemek için verilen oy
I gave an upvote to your post
Gönderine olumlu oy verdim
yedi
Sahnedeyiyecekleri ağza alıp yutmak
He ate an apple
O bir elma yedi
yedi
yiyeceği ağza alıp yutmak
He ate an apple
O bir elma yedi
nedime başı
Sahnededüğünde geline yardım eden baş nedime
She was the maid of honour at the wedding
Düğünde nedime başıydı
çınlama
Sahnedekısa bir zil sesi
I heard a ding from the bell
Zilden bir çınlama sesi duydum
küçük göçük
bir yüzeydeki küçük ezik veya iz
There is a ding on the car door
Araba kapısında küçük bir göçük var
özel etkinlik
özel bir sosyal olay
They hosted a small ding
Küçük bir etkinlik düzenlediler
hafifçe vurmak
bir nesneye hafifçe çarpmak
He dinged the wall
Duvara hafifçe vurdu
ödeme
Sahnedesatın alınan bir şey için verilen para
I made the payment online
Ödemeyi çevrimiçi yaptım
ödeme
ödenmesi gereken para miktarı
I made the payment today
Ödemeyi bugün yaptım
kavis çizmek
Sahnedepürüzsüz ve eğimli bir yolda hareket etmek
The ball arced over the fence
Top çitin üzerinden kavis çizerek geçti
ark
bir derecenin altmışta biri olan açısal ölçü birimi
The angle is one arc
Açı bir arktır
hikaye gelişimi
bir hikayenin olaylarının tatmin edici bir ilerleme yaratacak şekilde düzenlenmesi
The movie has a very satisfying story arc
Filmin çok tatmin edici bir hikaye gelişimi var
sevmek
Sahnedebir şeye karşı sevgi hissetmek
I don't care for sweets
Tatlılardan hoşlanmam
bakmak
birinin veya bir şeyin ihtiyaçlarını karşılamak
He cares for his sick dog
Hasta köpeğine bakıyor
istemek
bir şeyi arzu etmek veya talep etmek
Would you care for some coffee?
Biraz kahve ister misiniz?
hoşlanmamak
bir şeyi beğenmemek ya da sevmemek
I do not care for this food
Bu yemekten hoşlanmıyorum
sevmek
Sahnedebirine karşı güçlü sevgi ve şefkat duymak
I love my family
Ailemi seviyorum
çok sevmek
bir şeyi veya birini çok fazla sevmek
I love chocolate
Çikolatayı çok severim
çok istemek
bir şeyi çok fazla istemek
I would love a cup of coffee
Bir fincan kahve çok isterdim
sevişmek
cinsel ilişkiye girmek
They made love
Seviştiler