

Breaking Bad — Season 2 Episode 8
Kelimeler ve anlamları
756 kelime
Seviye
düşman
Sahnedesavaştığınız veya rekabet ettiğiniz kişi
They are old enemies
Onlar eski düşmanlar
kör
Sahnedegörme yetisi olmayan
He has been blind since birth
Doğuştan kördür
jaluzi
pencereyi kapatmak için kullanılan perde
Please close the blinds
Lütfen jaluzileri kapat
gizli
çoğu kişi tarafından bilinmeyen
They signed a blind agreement
Gizli bir anlaşma imzaladılar
kör
mantıksız ve sorgusuz yapılan
She had blind faith in her success
Başarısına körü körüne inanıyordu
yazık
Sahnedeüzücü veya pişmanlık verici durum
It is a shame that you cannot come
Gelemeyecek olman ne yazık
utanç
yanlış bir şey yaptığınızda hissedilen acı verici duygu
He felt a deep sense of shame
Derin bir utanç hissetti
ayıplamak
birinin yaptığı bir davranış yüzünden onu kötü hissettirmek
They shamed him for lying
Yalan söylediği için onu ayıpladılar
utandırmak
birinin kendini mahcup veya aptal hissetmesine yol açmak
He shamed her in front of everyone
Herkesin önünde onu utandırdı
utanmazlık
kötü bir şey yaptığında utanmama durumu
He felt no shame after stealing
Çaldıktan sonra hiç utanç duymadı
üzüntü
yaşanan bir durumdan dolayı duyulan keder
It is a shame that the store is closed
Mağazanın kapalı olması büyük bir üzüntü
başına gelmek
Sahnedebirinin başına bir olay meydana gelmek
What happened to him
Onun başına ne geldi
tesadüfen
bir şeyi planlamadan veya kazara yapmak
I happen to know the answer
Tesadüfen cevabı biliyorum
başına gelmek
birinin başına bir şey gelmesi durumu
What happened to him
Ona ne oldu
kazara yapmak
planlamadan bir şeyi yapmak
I happened to drop the glass
Bardağı kazara düşürdüm
tesadüfen bulmak
planlamadan bir şeyi keşfetmek
I happened to find my old key
Eski anahtarımı tesadüfen buldum
tesadüfen yapmak
plan yapmadan bir eylem gerçekleştirmek
I happened to meet him at the park
Onunla parkta tesadüfen karşılaştım
denk gelmek
bir olayın veya kişinin rastgele karşısına çıkması
I happened to be at the store
Dükkanda denk geldim
yanlışlıkla yapmak
istenmeden veya planlanmadan gerçekleşmek
I happened to break the vase
Vazoyu yanlışlıkla kırdım
şans eseri yapmak
plan dışı bir şekilde gerçekleşmek
I happened to see the movie
Filmi şans eseri izledim
ülke
Sahnedekendi hükümeti olan büyük toprak parçası
Which country are you from
Hangi ülkedensin
kırsal
tarlaların ve ağaçların olduğu açık alan
I live in the country
Kırsalda yaşıyorum
country müziği
folk ve western kökenli bir müzik türü
She likes listening to country music
Country müziği dinlemeyi seviyor
ilgilenmek
Sahnedebir durumla ilgilenmek veya onu çözmek için önlem almak
I will deal with this problem tomorrow
Bu sorunla yarın ilgileneceğim
ilgili olmak
belirli bir konu hakkında konuşmak veya konuyla ilgilenmek
This book deals with ancient history
Bu kitap antik tarih ile ilgili
başa çıkmak
bir işi veya sorunu yönetmek için harekete geçmek
I will deal with the problem tomorrow
Sorunla yarın başa çıkacağım
muhatap olmak
bir kişiyle iş yapmak veya iletişim kurmak
I do not like dealing with rude people
Kaba insanlarla muhatap olmayı sevmiyorum
başa çıkmak
bir sorunu veya durumu çözmek için harekete geçmek
I have to deal with this problem
Bu sorunla başa çıkmam gerekiyor
beklenmedik
Sahnedebeklenmeyen veya tahmin edilmeyen
He received an unexpected gift
Beklenmedik bir hediye aldı
hoşça kal
Sahnedeayrılırken söylenen söz
He said goodbye to his friend
Arkadaşına hoşça kal dedi
iç çamaşırı
Sahnedealt vücut için giyilen çamaşır
These panties are red
Bu iç çamaşırları kırmızıdır
külot
diğer kıyafetlerin altına giyilen giysi
She bought a panty
Bir külot aldı
yemek
Sahnedeyiyecek için kullanılan gayriresmi sözcük
It is time for some chow
Yemek yeme vakti geldi
düz ekran
Sahnedeince yapılı televizyon veya bilgisayar monitörü
I bought a new flat screen for the living room
Oturma odası için yeni bir düz ekran aldım
düz ekran
ince elektronik ekran
I bought a new flat screen TV
Yeni bir düz ekran televizyon aldım
düz ekran
görüntüleri göstermek için kullanılan ince elektronik ekran
I bought a new flat-screen TV yesterday
Dün yeni bir düz ekran televizyon aldım
izin vermek
Sahnedebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
bildirmek
birine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
serbest bırakmak
birinin sorumluluktan veya cezadan kurtulmasına izin vermek
The police let him go without any punishment
Polis onu hiçbir ceza vermeden serbest bıraktı
etkilemek
birinin duyguları veya ruh hali üzerinde etki yaratmak
The sad song let me feel nostalgic
Hüzünlü şarkı beni nostaljik hissettirdi
işten çıkarmak
birinin işine son vermek
The manager had to let him go
Müdür onu işten çıkarmak zorunda kaldı
izin vermek
birinin bir şey yapmasına müsaade etmek
Please let me go home
Lütfen eve gitmeme izin ver
serbest bırakmak
tutulan veya hapsedilen birini ya da bir şeyi salmak
They let the bird fly away
Kuşu serbest bıraktılar
bugün
Sahnedeiçinde bulunulan gün
I am busy today
Bugün meşgulüm
bugün
şimdiki gün
Today is a holiday
Bugün tatil
bugün
şu anki gün
I saw him today
Onu bugün gördüm
bugün
mevcut gün
We start today
Bugün başlıyoruz
ile başlamak
Sahnedebir şeyi yaparak başlamak
Let's start with the first page
Hadi birinci sayfa ile başlayalım
ile başlamak
bir işe ilk adım olarak girişmek
Let us start with the basics
Temellerle başlayalım
teslimat
Sahnedemalların bir kişiye veya yere ulaştırılması
Your delivery is here
Teslimatınız geldi
doğum
bir bebeğin dünyaya getirilmesi süreci
The delivery went smoothly
Doğum sorunsuz geçti
teslimat
malların insanlara getirilmesi süreci
I am waiting for the delivery
Teslimatı bekliyorum
ulaştırma
malların bir yere taşınması eylemi
The delivery took three days
Ulaştırma üç gün sürdü
teslimat
malların insanlara ulaştırılması eylemi
The delivery arrived this morning
Teslimat bu sabah geldi
garanti etmek
Sahnedebir şeyin gerçekleşeceğine dair söz vermek
I guarantee you will love this movie
Bu filmi seveceğinizi garanti ederim
son zamanlarda
Sahnedeyakın geçmişte
I have been very busy lately
Son zamanlarda çok meşguldüm
akşam yemeği
Sahnedegünün ana öğünü, genellikle akşam yenir
What's for dinner?
Akşam yemeğinde ne var?
akşam yemeği
günün genellikle akşam saatlerinde yenen ana öğünü
We are having chicken for dinner
Akşam yemeğinde tavuk yiyoruz
akşam yemeği
günün genellikle akşam yenen ana öğünü
We are having dinner at seven
Akşam yemeğini saat yedide yiyoruz
kasap
Sahnedeet satan kişi
The butcher sells meat
Kasap et satıyor
mahvetmek
bir şeyi berbat etmek veya bozmak
He butchered the song
Şarkıyı mahvetti
katletmek
insanları acımasızca veya şiddetle öldürmek
The soldiers butchered the civilians
Askerler sivilleri katletti
yetmiş beş
Sahnede75 sayısı
I am seventy five years old
Yetmiş beş yaşındayım
evet
Sahnedeevet demenin gayriresmi yolu
Yeah, I will come
Evet, geleceğim
evet
Sahnedeevet demenin gayriresmi yolu
Yeah I agree
Evet katılıyorum
evet
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Yeah I agree with you
Evet sana katılıyorum
evet
bir şeyi onaylamak için kullanılan söz
Yeah that sounds great
Evet kulağa harika geliyor
kararsız
iki seçenek arasında karar veremeyen
I am yeah about this choice
Bu seçim konusunda kararsızım
ot
Sahnedemarihuana için kullanılan yaygın isim
He smokes weed
O ot içiyor
yabani ot
istenmediği yerlerde yetişen yabani bitki
There are weeds in the garden
Bahçede yabani otlar var
ayıklamak
bir gruptaki istenmeyen şeyleri çıkarmak
I need to weed the garden
Bahçeyi ayıklamam gerekiyor
esrar
kenevir bitkisinden elde edilen uyuşturucu madde
He was caught with some weed
Yanında biraz esrar ile yakalandı
yabani ot
bahçede istenmeden büyüyen bitki
There is a weed in the garden
Bahçede bir yabani ot var
ayıklamak
bahçedeki istenmeyen bitkileri temizlemek
You need to weed the garden
Bahçedeki yabani otları ayıklaman gerekiyor
şeyler
Sahnedegenel olarak nesneler veya eşyalar
I have too much stuff
Çok fazla şeyim var
eşyalar
kişisel eşyalar veya sahip olunanlar
Put your stuff in the car
Eşyalarını arabaya koy
doldurmak
bir şeyi bir yere sıkıca yerleştirmek
She stuffed the bag
Çantayı doldurdu
tıkıştırmak
bir şeyi bir kaba veya boşluğa sıkıca yerleştirmek
I stuffed my clothes into the suitcase
Kıyafetlerimi bavula tıkıştırdım
resim
Sahnedegörsel bir temsil
I drew a picture
Bir resim çizdim
hayal etmek
zihinde canlandırmak
I can't picture it
Bunu hayal edemiyorum
timsal
bir niteliğin kusursuz örneği
She is the picture of health
O sağlığın timsalidir
genel durum
bir durumun tamamı veya ana fikri
You need to understand the whole picture
Genel durumu anlaman gerekiyor
film
sinemada gösterilen hareketli görüntü
We saw a funny picture at the cinema
Sinemada komik bir film izledik
fotoğraf
fotoğraf makinesiyle çekilmiş basılı görüntü
I took a picture of the cat
Kedinin fotoğrafını çektim
yıl
Sahnede12 ay veya 365 gün süren takvim dönemi
This year is 2024
Bu yıl 2024
yıl
Sahnede12 aylık zaman birimi
Happy New Year
Mutlu yıllar
yıl
365 günlük zaman dilimi
It lasted five years
Beş yıl sürdü
naziklik
Sahnedearkadaş canlısı ve yardımsever olma özelliği
Thank you for your kindness
Nazikliğiniz için teşekkür ederim
ne
Sahnedeöfke veya şaşkınlık belirtmek için kullanılan vurgu
What the hell is happening
Ne halt oluyor burada
adına düzenlemek
Sahnedebir çek veya belgeyi belirli bir kişi veya kurum adına hazırlamak
Please make the check out to the company
Lütfen çeki şirket adına düzenleyin
kurtulmak
bir yerden başarıyla ayrılmak
They barely made it out of the building
Binadan ucu ucuna kurtuldular
başarmak
zor bir durumu atlatmak veya başarmak
I don't know if he will make it out
Başarıp başaramayacağını bilmiyorum
seçebilmek
zor görülen veya duyulan bir şeyi anlamak
I can't make out the words
Kelimeleri seçemiyorum
katılabilmek
bir etkinliğe veya toplantıya gitmeyi başarmak
I hope you can make it out to the party
Umarım partiye gelebilirsin
rahatsız olmak
Sahnedebir şeyden rahatsızlık duymak
I don't mind the cold
Soğuktan rahatsız olmam
zihin
kişinin düşünen ve hisseden kısmı
He has a brilliant mind
Parlak bir zihni var
dikkat etmek
bir şeye odaklanmak veya özen göstermek
Please mind your step on the stairs
Lütfen merdivenlerde adımına dikkat et
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I mind to help him
Ona yardım etmeye niyetlendim
teşekkür etmek
Sahnedebirine minnettarlığını bildirmek
I want to thank you
Sana teşekkür etmek istiyorum
teşekkür
Sahnedeminnet veya şükran ifadesi
Many thanks for the help
Yardım için çok teşekkürler
satın almak
Sahnedepara ödeyerek bir şeye sahip olmak
I want to buy a car
Bir araba satın almak istiyorum
satın alınan şey
Sahnedesatın alınan ürün veya eşya
This dress was a great buy
Bu elbise harika bir alışverişti
inanmak
bir şeyin doğru olduğunu kabul etmek
I don't buy his story
Onun hikayesine inanmıyorum
sebep olmak
bir durumun veya sorunun meydana gelmesine yol açmak
His arrogance bought him a lot of trouble
Kibri başına çok dert açtı
karaciğer
Sahnedevücudun içindeki büyük bir organ
The liver cleans the blood
Karaciğer kanı temizler
on altıda bir
Sahnedeuyuşturucu ölçümünde kullanılan bir onsun on altıda biri miktar
He bought a teenth of the substance
Maddeden bir onsun on altıda biri kadar satın aldı
tedarikçi
Sahnedemal veya hizmet sağlayan kişi veya şirket
We need a new supplier
Yeni bir tedarikçiye ihtiyacımız var
iş arkadaşı
Sahnedebirlikte çalışılan kişi
He is my associate
O benim iş arkadaşım
ilişkilendirmek
Sahnedeiki şey arasında zihinsel bir bağ kurmak
I associate summer with the beach
Yazı plajla ilişkilendiririm
sigara içmek
Sahnedeyanan bir şeyin dumanını solumak
He does not smoke
O sigara içmez
duman
yanan maddelerin oluşturduğu görünür gaz
There is a lot of smoke
Çok fazla duman var
tütsülemek
et veya balığı dumanla korumak
They smoke the fish
Balıkları tütsülüyorlar
çok çekici
çok çekici veya güzel görünen kimse (argo)
She is a total smoke
O çok çekici biri
sigara içmek
tütün ürünlerinin dumanını soluyup geri vermek
She decided to smoke a cigarette
Bir sigara içmeye karar verdi
dumanla çıkarmak
duman kullanarak bir şeyi olduğu yerden kovmak
They smoked the fox out of the hole
Tilkiyi dumanla delikten çıkardılar
duman
yanan bir maddeden yayılan gri veya siyah gaz
There is a lot of smoke in the room
Odada çok duman var
dumanı içine çekmek
yanan tütünden çıkan dumanı solumak
It is unhealthy to smoke deeply
Dumanı derinden içine çekmek sağlıksızdır
öldürmek
birinin canına kıymak argo
The gangster planned to smoke his rival
Gangster rakibini öldürmeyi planladı
sigara kullanımı
tütün dumanını içine çekme eylemi
Excessive smoke can cause many diseases
Aşırı sigara kullanımı birçok hastalığa yol açabilir
tütün kullanmak
sigara veya benzeri ürünleri tüketmek
He stopped to smoke for a few minutes
Birkaç dakikalığına tütün kullanmak için durdu
kanun
Sahnedehükümet tarafından konulan kural
You must obey the law
Kanunlara uymalısın
öde izle
Sahnedebelirli bir programı veya etkinliği izlemek için ücret ödediğiniz bir yayın sistemi
They ordered the big fight on pay per view
Büyük maçı öde izle sisteminden sipariş ettiler
izle öde
televizyonda belirli bir etkinliği izlemek için ücret ödenen sistem
We watched the fight on pay-per-view
Dövüşü izle öde sistemiyle izledik
yakın
Sahnedekısa bir mesafede bulunmak
My house is close to the park
Evim parka yakın
kapatmak
bir şeyi erişilmez hale getirmek
Please close the door
Lütfen kapıyı kapat
dikkatli
detaylara çok fazla özen gösteren
Please pay close attention to the details
Lütfen detaylara çok dikkat et
kuşatmak
etrafını sarıp yakalamak
The police close on the suspect
Polis şüphelinin etrafını sarar
gömlek
Sahnedevücudun üst kısmına giyilen giysi
He is wearing a white shirt
O beyaz bir gömlek giyiyor
gömlek
vücudun üst kısmına giyilen bir giysi
He is wearing a blue shirt
O mavi bir gömlek giyiyor
sessiz
Sahnedeses çıkarmayan
The room was completely silent
Oda tamamen sessizdi
neyse
Sahnedekonuyu değiştirmek veya bir yorum eklemek için kullanılır
Anyways, I must go now
Neyse, artık gitmem lazım
pislik
Sahnedeçok kaba veya sevimsiz kişi
He is such a douchebag
O tam bir pislik
pislik
çok kaba veya itici bir insan
He is such a douchebag
O tam bir pislik
pislik
çok kaba sevimsiz veya sinir bozucu insan
He acted like a total douchebag at the party
Partide tam bir pislik gibi davrandı
gümbürtü
Sahnedeaniden çıkan yüksek ses
I heard a loud bang
Yüksek bir gümbürtü duydum
perçem
alnın önüne düz kesilmiş saç
She has bangs
Saçında perçem var
seks yapmak
biriyle cinsel ilişkiye girmek
They banged
Onlar seks yaptı
ev
birinin yaşadığı yer
This is my bang
Burası benim evim
patlama
ani ve şiddetli ses
There was a loud bang in the garage
Garajda yüksek bir patlama sesi oldu
cıvıldamak
Sahnedekuşların kısa ve hızlı sesler çıkarması
The birds twittered at dawn
Kuşlar şafak vaktinde cıvıldadı
önce
Sahnedeşimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
önce
şimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
tamamen
Sahnedetam olarak veya bütünüyle
I fully agree with you
Sana tamamen katılıyorum
umutla
umutlu bir şekilde
He fully expects to succeed
Başarıyı umutla bekliyor
seçenekler
Sahnedeseçebileceğiniz şeyler
You have many options
Çok fazla seçeneğiniz var
sonunda varmak
Sahnedenihayetinde bir yerde veya durumda bulunmak
They ended up at the park
Sonunda parka vardılar
sonunda varmak
sonunda belirli bir yere veya duruma gelmek
We ended up at the beach
Sonunda plaja vardık
sonunda olmak
bir durumun veya yerin neticesinde öyle bir halde bulunmak
They ended up happy
Onlar sonunda mutlu oldular
sonunda yapmak
bir dizi olaydan sonra nihai bir eylemde bulunmak
We ended up walking home
Sonunda eve yürüyerek gittik
sonunda varmak
uzun bir süreçten sonra bir yere ulaşmak
They ended up in Paris
Sonunda Paris'e vardılar
nihayetinde olmak
süreç sonunda bir durumda yer almak
She ended up tired
Nihayetinde yoruldu
sonunda ulaşmak
bir sürecin sonunda bir noktaya erişmek
We ended up at the hotel
Sonunda otele ulaştık
son bulmak
bir sürecin neticesine ulaşmak
The race ended up a disaster
Yarış bir felaketle son buldu
sonuçlanmak
bir olayın sonunda belirli bir duruma gelmek
The game ended up badly
Oyun kötü sonuçlandı
yol açmak
bir olayın sonunda bir şeye neden olmak
The party ended up in chaos
Parti karmaşaya yol açtı
anlamak
Sahnededüşünerek bir şeyi kavramak
I can't figure out how this works
Bunun nasıl çalıştığını anlayamıyorum
çözmek
bir problemi çözmek veya bir şeyi anlamak
I need to figure out this puzzle
Bu bulmacayı çözmem gerekiyor
çözmek
bir sorunun cevabını bulmak veya bir şeyin nasıl çalıştığını anlamak
I will figure out how to fix this
Bunu nasıl tamir edeceğimi çözeceğim
duymak
Sahnedebir şeyi birinden öğrenmek
Did you hear about the accident?
Kazayı duydun mu?
duymak
bir kişi veya durum hakkında bilgi ya da haber almak
Did you hear about the accident
Kazayı duydun mu
haberdar olmak
bir durumla ilgili bilgi almak
I heard about the meeting
Toplantıdan haberdar oldum
duymak
bir şeyi öğrenmek veya işitmek
Did you hear about the news
Haberleri duydun mu
vermek
Sahnedebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
yol açmak
bir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
şu anda
Sahnedetam şu an veya bulunulan an
I am studying right now
Şu anda ders çalışıyorum
tamam mı
karşıdaki kişinin anlayıp anlamadığını kontrol etme
You understand right now
Anladın tamam mı
hemen şimdi
tam olarak bu anda
I must go right now
Hemen şimdi gitmem gerekiyor
şu an
içinde bulunulan zaman dilimi
Right now is the best time
Şu an en iyi zaman
şu anda
içinde bulunulan an
I am busy right now
Şu anda meşgulüm
hemen
tam şu anda gerçekleşen
I need to leave right now
Hemen ayrılmam gerekiyor
şu anda
tam bu anda
I am studying right now
Şu anda ders çalışıyorum
hemen şimdi
bu anda
Come home right now
Hemen şimdi eve gel
doğru
Sahnedetam olarak doğru veya gerçek
The information is accurate
Bilgiler doğru
beslemek
Sahnedebir canlıyı düzenli olarak yedirmek
It is time to feed the cat
Kediyi besleme zamanı
besleme
bir makineye veya sisteme sağlanan veri ya da malzeme
The machine needs a steady feed
Makinenin sürekli beslemeye ihtiyacı var
içerik akışı
sürekli güncellenen bilgi dizisi
The website has a constant content feed
Web sitesinin sürekli bir içerik akışı var
yem
hayvanlar için verilen yiyecek
The farmer gave some feed to the cows
Çiftçi ineklere biraz yem verdi
beslenmek
gıda alarak yaşamak
Cows feed on grass
İnekler otla beslenir
beslemek
birine veya bir şeye yemek vermek
I feed my dog every morning
Köpeğimi her sabah beslerim
yerleştirmek
bir makineye malzeme sokmak
Feed the paper into the printer
Kağıdı yazıcıya yerleştirin
raptiye
Sahnedeşeyleri tahtaya sabitlemek için kullanılan kısa ve keskin çivi
He used a tack to hang the photo
Fotoğrafı asmak için bir raptiye kullandı
yaklaşım
bir durumla başa çıkma yolu
We need to try a new tack
Yeni bir yaklaşım denememiz gerekiyor
tutturmak
bir şeyi başka bir şeye sabitlemek
I will tack the note to the wall
Notu duvara tutturacağım
at takımı
ata binmek için kullanılan ekipmanlar
He cleaned the tack after the ride
Sürüşten sonra at takımını temizledi
porsuk
Sahnedesiyah beyaz yüzlü ve yer altında yaşayan küçük bir hayvan
The badger lives in a hole
Porsuk bir delikte yaşar
bezdirmek
birinden bir şeyi defalarca istemek
Stop badgering me for money
Para için beni bezdirmeyi bırak
kanıt
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu gösteren bilgi
There is no evidence for this claim
Bu iddia için hiçbir kanıt yok
budala
Sahnedecan sıkıcı veya aptal kimse
Stop acting like a twerp
Budala gibi davranmayı bırak
iş
Sahnedepara kazanmak için yapılan çalışma
I have a new job
Yeni bir işim var
operasyon
vücudu değiştirmek için yapılan tıbbi müdahale
She had a nose job
Burun ameliyatı oldu
görev
yapılması gereken bir iş parçası
Your job is to clean the room
Senin görevin odayı temizlemek
pirinç
Sahnedebakır ve çinkodan yapılan sert sarı metal
The door handle is made of brass
Kapı kolu pirinçten yapılmıştır
yüksek rütbeli subaylar
ordudaki üst düzey yöneticiler
The brass ordered the retreat
Yüksek rütbeli subaylar geri çekilme emri verdi
cüret
bir şey yaparken hissedilen aşırı özgüven veya korkusuzluk
He had the brass to walk in uninvited
Davetsiz içeri girecek cüreti vardı
giymek veya takmak
Sahnedevücudunda bir şey bulundurmak
I wear a watch
Saat takıyorum
aşınmak
zamanla kalınlığın veya yoğunluğun azalması
The carpet began to wear
Halı aşınmaya başladı
taşımak
yüzünde veya davranışında bir duygu veya özellik sergilemek
She wears a happy expression
Yüzünde mutlu bir ifade taşıyor
yormak
birini aşırı derecede yormak
The hard work began to wear him
Zor iş onu yormaya başladı
giysi
vücudu örtmek için kullanılan eşyalar
This shop sells sports wear
Bu mağaza spor giysileri satıyor
giymek
üzerinde kıyafet bulunması
I wear a coat in winter
Kışın palto giyerim
giymek
vücudun kıyafetle kaplı olması
She wears a beautiful dress
O güzel bir elbise giyiyor
giymek
üzerinde bir giysi bulundurmak
He wears a blue shirt
O mavi bir gömlek giyiyor
takmak
vücudunda aksesuar veya benzeri bir şey taşımak
You should wear a mask
Bir maske takmalısın
giymek
bir kıyafeti üzerine geçirmek
Wear your jacket before leaving
Çıkmadan önce ceketini giy
giymek
vücuduna kıyafet geçirmek
She wears her new shoes
O yeni ayakkabılarını giyiyor
cezaevi
Sahnedesuç işleyenlerin ceza olarak tutulduğu yer
He was sent to a state penitentiary
Eyalet cezaevine gönderildi
tulum
Sahnedevücudu tek parça halinde saran giysi
She wore a blue jumpsuit to the party
Partiye mavi bir tulum giydi
Grand Theft Auto
Sahnedepopüler bir açık dünya aksiyon oyunu serisi
I played Grand Theft Auto all weekend
Bütün hafta sonu Grand Theft Auto oynadım
kaka
Sahnedevücuttan atılan katı atık
The baby made a doo doo in his diaper
Bebek bezine kaka yaptı
kaka
vücuttan atılan katı atık
The baby did a doo doo
Bebek kaka yaptı
geçici görevlendirmek
Sahnedebir personeli kısa süreliğine başka bir kurumda çalışması için göndermek
The company will loan out its engineer to the partner agency
Şirket mühendisini geçici olarak ortak ajansa görevlendirecek
ödünç verme
bir kişi veya nesneyi geçici olarak başkasına devretme anlaşması
The club signed a loan-out deal for the player
Kulüp oyuncu için bir ödünç verme anlaşması imzaladı
ödünç vermek
bir şeyi bir süreliğine başkasına vermek
The library loans out books
Kütüphane kitapları ödünç veriyor
temsil
Sahnedebirinin adına konuşma veya davranma durumu
He needs legal representation
Onun yasal temsile ihtiyacı var
betimleme
bir şeyi gösteren resim veya model
This map is a representation of the city
Bu harita şehrin bir betimlemesidir
avukat
Sahnedehukuki danışmanlık yapan ve insanları mahkemede temsil eden kişi
She hired an attorney at law to handle the case
Davayı yürütmesi için bir avukat tuttu
yakalanmış
Sahnedeyanlış bir şey yaparken ele geçirilmiş
I got busted for speeding
Hız yaparken yakalandım
bozuk
çalışmayan veya hasar görmüş durum
My phone is busted
Telefonum bozuk
yakalanmış
polis tarafından yakalanmış
He got busted by the police
Polis tarafından yakalandı
zaman harcamak
Sahnedebir iş için zaman ayırmak
Don't spend too much time on this
Buna çok fazla zaman harcama
vakit geçirmek
bir şeyi yaparak zaman harcamak
I spend my weekends reading
Hafta sonlarımı kitap okuyarak geçiririm
harcamak
bir şey satın almak için para vermek
I spend too much money
Çok fazla para harcıyorum
harcamak
bir şeyi satın almak için para kullanmak
I spend all my money on books
Tüm paramı kitaplara harcıyorum
harcamak
bir şey için para vermek
I spend money on food
Yiyeceğe para harcıyorum
harcamak
bir amaç için para zaman veya emek kullanmak
I spent all my money
Tüm paramı harcadım
arkadaş
Sahnedeyakın bir arkadaş veya yoldaş
He is my best buddy
O benim en iyi arkadaşım
üye
Sahnedebir gruba veya topluluğa ait olan kişi
She is a member of the club
O, kulübün bir üyesi
üye
bir gruba veya topluluğa dahil olan kişi
She is a member of the club
O kulübün bir üyesi
hatırlamak
bir şeyi unutmamış olmak
I remember your name
İsmini hatırlıyorum
anımsamak
bir şeyi zihne geri getirmek
I try to recall the answer
Cevabı anımsamaya çalışıyorum
üye
bir gruba dahil olan kişi
He is a member of the club
O kulübün bir üyesidir
tabiri caizse
Sahnedebir şeyi tam olarak doğru olmasa da gerçeğe yakın bir şekilde tanımlamak için kullanılır
He is, so to speak, a member of the family
O, tabiri caizse, ailenin bir parçası
meşhur
Sahnedepek çok kişi tarafından bilinen
This is the proverbial turning point
Bu meşhur dönüm noktasıdır
kalkmak
Sahnedeyataktan kalkmak veya ayağa kalkmak
I get up at 7 AM
Sabah 7'de kalkarım
cesaretini toplamak
bir şeyi yapmak için gereken cesareti toplamak
I finally got up the courage to speak
Sonunda konuşma cesaretini topladım
kılık
giyilen bir kıyafet takımı
She wore a funny get-up to the party
Partiye komik bir kılıkla geldi
bir şeyle meşgul olmak
bir faaliyetin veya durumun içinde yer almak
What are you getting up to today?
Bugün nelerle meşgulsün?
yukarı çıkmak
daha yüksek bir konuma ulaşmak
You need to get up to the second floor
İkinci kata çıkman gerekiyor
ayağa kalkmak
oturur veya yatar durumdayken ayaklanmak
I need to get up to reach the book
Kitaba ulaşmak için ayağa kalkmam gerekiyor
kalkmak
oturulan veya yatılan yerden ayağa yükselmek
It is time to get up from the bed
Yataktan kalkma zamanı geldi
uyandırmak
birini uykudan kaldırmak
Please get the children up early
Lütfen çocukları erkenden uyandır
yaşasın
Sahnedemutluluk veya heyecan belirten bir ünlem
Yay! We won the game!
Yaşasın! Oyunu kazandık!
yaşasın
heyecan veya mutluluğu göstermek için kullanılan bir söz
Yay we won the game
Yaşasın maçı kazandık
sinek
Sahnedeiki kanatlı küçük uçan böcek
A fly is in the room
Odada bir sinek var
fermuar
pantolonların önündeki kapama kısmı
His fly is open
Fermuarı açık
tutmak
kabul görmek veya başarılı olmak
That idea will not fly
Bu fikir tutmayacak
uçmak
havada hareket etmek
Birds fly in the sky
Kuşlar gökyüzünde uçar
görev yapmak
Sahnedebir kurum veya organizasyon için çalışmak
He served in the army for two years
İki yıl boyunca orduda görev yaptı
servis yapmak
birine yiyecek veya içecek sunmak
They serve breakfast at 8 AM
Kahvaltıyı sabah 8'de servis ediyorlar
cezasını çekmek
bir suçun cezasını hapiste veya başka bir şekilde geçirmek
He must serve five years in prison
O beş yıl hapis cezasını çekmeli
servis atmak
raketli bir sporda sayıya başlamak için topa vurmak
It is your turn to serve
Servis atma sırası sende
karın kasları
Sahnedekarın ön kısmındaki kas grubu
He has strong abs
Güçlü karın kasları var