

Bridgerton — Season 3 Episode 8
Kelimeler ve anlamları
826 kelime
Seviye
başlamak
Sahnedebir şeye başlamak
Let's begin the lesson
Hadi derse başlayalım
kraliyet ailesi
Sahnedebir kral veya kraliçe ile onların ailesi
The crown traveled to the city
Kraliyet ailesi şehre seyahat etti
taç
kral veya kraliçenin taktığı süslü başlık
The king wears a golden crown
Kral altın bir taç takıyor
cadde ismi
bir yol veya sokak için kullanılan bir isim
We live on Crown Street
Crown Caddesinde oturuyoruz
taç giydirmek
birini resmi olarak kral veya kraliçe yapmak
They will crown the new queen tomorrow
Yeni kraliçeye yarın taç giydirecekler
buluşmak
Sahnedebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
Buluşmak
SahnedeBirisiyle veya bir şeyle bir araya gelmek
Let us meet at the park tomorrow
Yarın parkta buluşalım
benzemek
bir şeye benzer olmak
His words meet his actions
Sözleri davranışlarına benziyor
karşılamak
bir gereksinimi yerine getirmek
We must meet the requirements
Gereksinimleri karşılamalıyız
tanışmak
biriyle ilk defa bir araya gelmek
I want you to meet my friend
Arkadaşımla tanışmanı istiyorum
görünmek
gözle görülür veya fark edilir olmak
A strange scene met my eyes
Gözüme garip bir manzara göründü
birleşmek
bir araya gelip bütün oluşturmak
The two rivers meet here
İki nehir burada birleşiyor
müsabaka
insanların spor dallarında yarıştığı etkinlik
The swimming meet was exciting
Yüzme müsabakası heyecan vericiydi
buluşmak
bir yerde bir araya gelmek
We will meet at the park
Parkta buluşacağız
toplantı
insanların konuşmak veya çalışmak için bir araya geldiği planlı etkinlik
We have a business meet today
Bugün bir iş toplantımız var
meydana gelmek
bir şeyin vuku bulması veya ortaya çıkması
New challenges met him
Karşısına yeni zorluklar meydana geldi
karşılamak
bir ihtiyacı veya gerekliliği gidermek
This solution meets all requirements
Bu çözüm tüm gereksinimleri karşılıyor
göz kulak olmak
Sahnedebirini veya bir şeyi dikkatle izleyip korumak
Please keep an eye on my bag while I am away
Ben yokken lütfen çantama göz kulak ol
göz kulak olmak
birini veya bir şeyi dikkatle izlemek
Can you keep an eye on my bag?
Çantama göz kulak olabilir misin?
takip etmek
bir şeyin durumunu kontrol etmek için izlemek
We should keep an eye on the weather forecast
Hava durumunu takip etmeliyiz
tek
Sahnedeeşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
ancak
bir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
yalnızca
belirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
sadece
daha fazlası olmayan
I have only two dollars
Sadece iki dolarım var
ilgilenmek
Sahnedebirinin veya bir şeyin sorumluluğunu almak
She takes care of the children
O çocuklarla ilgileniyor
halletmek
bir sorunu veya durumu çözmek
I will take care of the dishes
Bulaşıkları ben halledeceğim
bakmak
birine veya bir şeye göz kulak olmak
He takes care of his garden
O bahçesine bakıyor
bakımını yapmak
birinin veya bir şeyin bakımını gerçekleştirme
You must take care of your bike
Bisikletinin bakımını yapmalısın
ilgilenmek
birinin veya bir şeyin sorumluluğunu almak
I will take care of this problem
Bu problemle ben ilgileneceğim
hemen
Sahnedeçok kısa bir süre içinde veya hemen
I will be right up
Hemen geliyorum
hiç
Sahnedeherhangi bir zamanda
Have you ever been to Rome
Hiç Roma'ya gittin mi
çok
bir ifadeyi güçlendirmek için kullanılan kelime
It was ever so cold
Hava çok soğuktu
daima
her zaman
He is ever loyal to his duty
O görevine her zaman sadıktır
hiçbir zaman
hiçbir vakitte
I will not ever go back
Hiçbir zaman geri dönmeyeceğim
o zamandan beri
geçmiş bir zamandan bugüne kadar
I have loved it ever since
O zamandan beri bunu seviyorum
saklanmak
Sahnedekimsenin bulamayacağı gizli bir yerde kalmak
The criminal was hiding out in the woods
Suçlu ormanda saklanıyordu
amaç
Sahnedebir şeyin yapılma nedeni
What is the purpose of this meeting?
Bu toplantının amacı nedir?
seçim
Sahnedeiki veya daha fazla olasılık arasından tercih yapma durumu
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
bir şeyi seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçkin
çok iyi kalitede olan
We were served choice wine
Bize seçkin bir şarap ikram edildi
seçim
birinin en çok tercih ettiği şey
This blue dress is my choice
Bu mavi elbise benim seçimim
dans etmek
Sahnedemüziğe göre vücudunu hareket ettirmek
They dance together
Birlikte dans ederler
dans partisi
Sahnedeinsanların dans ettiği sosyal etkinlik
We went to the dance last night
Dün gece dans partisine gittik
isim
birini veya bir şeyi çağırmak için kullanılan sözcük
The station dance is Alpha
İstasyonun ismi Alfa
dans
müzik eşliğinde yapılan ritmik hareket sanatı
They performed a traditional dance
Geleneksel bir dans sergilediler
dans eşi
birlikte bir şeyler yaptığınız kişi
He was her dance for the night
O gece onun dans eşiydi
dans etmek
müzikle uyumlu şekilde vücudu hareket ettirmek
Everyone started to dance
Herkes dans etmeye başladı
son
Sahnedesonunda olan veya gerçekleşen
This is the final chapter
Bu son bölümdür
final
bir dersin sonunda yapılan sınav
I have a final tomorrow
Yarın bir final sınavım var
kesin
değiştirilemez olan
This is my final decision
Bu benim kesin kararım
final
bir yarışmadaki son oyun veya maç
They reached the final of the tournament
Turnuvanın finaline ulaştılar
son söz
bir konuda karar verme yetkisi
The manager has the final say on hiring
İşe alım konusunda son söz yöneticiye aittir
herkesin önünde
Sahnedebirçok kişi tarafından görülecek veya bilinecek şekilde
He apologized publicly for his mistake
Hatası için herkesin önünde özür diledi
evli
Sahnedebir eşi olan
Are you married?
Evli misiniz?
bağlı
bir şeye veya fikre güçlü bir şekilde bağlı olma
He is married to his work
İşine çok bağlı
evli
bir eşi olan
They are a married couple
Onlar evli bir çift
evli
bir eşi olan
They have been married for ten years
Onlar on yıldır evliler
tadını çıkarmak
Sahnedebir şeyin keyfini tam anlamıyla sürmek
Savor every moment of your vacation
Tatilinin her anının tadını çıkar
tadını çıkarmak
bir şeyden büyük keyif almak
She savored the moment of silence
Sessizlik anının tadını çıkardı
hızlı
Sahnedekısa sürede gerçekleşen veya yapılan
She gave a quick answer
Hızlı bir cevap verdi
tırnak eti
tırnakların altındaki hassas deri dokusu
He cut his nail too short and reached the quick
Tırnağını çok kısa kesti ve tırnak etine ulaştı
kavrayışlı
bir şeyleri hızlı düşünebilen veya anlayabilen
She has a quick mind
O hızlı kavrayan bir zihne sahip
uyumak
Sahnedegözler kapalı şekilde dinlenmek
I need to sleep
Uyumam gerekiyor
etkinlik
Sahnedeplanlanmış toplumsal veya sosyal bir organizasyon
The music event was great
Müzik etkinliği harikaydı
olay
gerçekleşen herhangi bir şey özellikle önemli bir durum
This event changed my life
Bu olay hayatımı değiştirdi
tebrik etmek
Sahnedebirini başarısından dolayı kutlamak
I want to congratulate you
Seni tebrik etmek istiyorum
çok
Sahnedebüyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
ne kadar
bir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
den gelmek
Sahnedebirinin kökeninin veya evinin bir yer olması
I came from a small town
Küçük bir kasabadan geldim
temel
Sahnedeen önemli veya ilk olan
The primary goal is safety
Temel hedef güvenliktir
ön seçim
seçmenlerin ana seçim için aday belirlediği ilk seçim
The party held a primary to choose a candidate
Parti bir aday belirlemek için ön seçim yaptı
ilkokul
küçük çocukların gittiği okul
She started primary school last year
Geçen yıl ilkokula başladı
şüphelenmek
Sahnedebir şeyin kanıt olmadan doğru olduğuna inanmak
I suspect he is lying
Yalan söylediğinden şüpheleniyorum
şüphelenmek
birinin suçlu olduğunu veya bir şeyin yanlış olduğunu düşünmek
The police suspect him of the crime
Polis ondan şüpheleniyor
şüpheli
suç işlediğinden şüphelenilen kimse
The police caught the suspect
Polis şüpheliyi yakaladı
şüpheli
kötü veya dürüst olmadığı düşünülen
That behavior looks very suspect
Bu davranış çok şüpheli görünüyor
şüpheli
bir suç işlediği düşünülen kimse
The police caught the suspect
Polis şüpheliyi yakaladı
mümkün
Sahnedeyapılması veya gerçekleşmesi imkan dahilinde olan
It is possible to finish the task today
İşi bugün bitirmek mümkün
mümkün
Sahnedeyapılabilen veya gerçekleşebilen durum
It is possible to finish the work today
İşi bugün bitirmek mümkün
aday
seçilme ihtimali olan kişi
She is a possible for the role
O bu rol için bir aday
mümkün
yapılabilir veya gerçekleşebilir olan
It is possible to win this game
Bu oyunu kazanmak mümkün
mümkün
yapılabilen veya doğru olabilen şey
It is possible to finish the work today
İşi bugün bitirmek mümkün
kurmak
Sahnedebir işletme veya sistemi başlatmak
She set up a new company
Yeni bir şirket kurdu
kurmak
bir şeyi belirli bir konuma yerleştirmek
I will set up the table
Masayı kuracağım
tuzak kurmak
birini suçlu göstermek için plan yapmak
They set him up
Ona tuzak kurdular
ayarlamak
bir durumun meydana gelmesini sağlamak
He set up a meeting for tomorrow
Yarın için bir toplantı ayarladı
kurmak
bir şeyi kullanıma hazır hale getirmek
I will set up the computer
Bilgisayarı kuracağım
ayarlamak
birine bir şey sağlamak veya birini biriyle tanıştırmak
We set up a meeting for them
Onlar için bir toplantı ayarladık
kurulum
bir sistemin veya ekipmanın düzenlenme biçimi
The computer set-up is very simple
Bilgisayar kurulumu çok basit
kumpas
birini suçlu göstermek için tasarlanan hileli plan
He realized that the arrest was a set-up
Tutuklanmanın bir kumpas olduğunu anladı
kumpas kurmak
birini masum olduğu halde suçlu gibi göstermek
He was set up by his enemy
Düşmanı ona kumpas kurdu
desteklemek
birinin iyi yaşaması için gerekli olanı vermek
His parents set him up with enough money
Ailesi onu yeterli parayla destekledi
tanıştırmak
iki kişiyi romantik bir buluşma için bir araya getirmek
My friend set me up on a date
Arkadaşım beni bir randevu için tanıştırdı
kurmak
bir şeyi düzenlemek veya yerine koymak
They set up a new company
Yeni bir şirket kurdular
ayarlamak
bir şeyi kullanıma hazır hale getirmek
Please set up the new printer
Lütfen yeni yazıcıyı ayarlayın
hazırlamak
bir şeyin gerçekleşmesi için düzenlemeler yapmak
We set up a meeting for tomorrow
Yarın için bir toplantı hazırladık
hazırlanmış
bir şey için düzenlenmiş veya hazır hale getirilmiş
The room is all set up
Oda tamamen hazırlanmış
hazır
bir şeye hazırlıklı olmak
I am all set up for the test
Sınav için tamamen hazırım
yansıtmak
Sahnedebir şeyi göstermek veya temsil etmek
His eyes reflect his sadness
Gözleri üzüntüsünü yansıtıyor
düşünmek
Sahnedebir konu üzerinde derinlemesine kafa yormak
You should reflect on your actions
Davranışların üzerinde düşünmelisin
yansıtmak
ışığı ısıyı veya sesi bir yüzeyden geri göndermek
The mirror reflects the sunlight
Ayna güneş ışığını yansıtır
zıt
Sahnedebaşka bir şeyden mümkün olduğunca farklı olan şey
Black is the opposite of white
Siyah, beyazın zıttıdır
karşı
bir şeyin diğer tarafında bulunan
They sat opposite each other
Birbirlerinin karşısında oturdular
mevkidaş
farklı bir grupta aynı işi yapan kişi
I met my opposite at the conference
Konferansta mevkidaşımla tanıştım
yeterli
Sahnedebir amaç için kabul edilebilir veya yeterli olan
This amount of food is adequate
Bu yiyecek miktarı yeterli
yeterli
belirli bir ihtiyaç için yeterli olan
The food was adequate for everyone
Yemek herkes için yeterliydi
onarmak
Sahnedebir şeyi eski durumuna getirmek için düzeltmek
They want to restore the old painting
Eski tabloyu onarmak istiyorlar
geri getirmek
eski iyi durumuna getirmek
The medicine restored his health
İlaç sağlığını geri getirdi
eski haline getirmek
bir şeyi önceki durumuna döndürmek
They will restore the old building
Eski binayı eski haline getirecekler
yine de
Sahnedebuna rağmen
It was delicious though
Yine de lezzetliydi
rağmen
bir durumun tersine rağmen
Though it was raining we went out
Yağmur yağmasına rağmen dışarı çıktık
her ne kadar
karşıt bir durumu ifade etmek için kullanılır
Though he was tired he kept working
Her ne kadar yorgun olsa da çalışmaya devam etti
-sa da
bir durumun gerçekleşmesine karşın
Though it was raining we walked
Yağmur yağsa da yürüdük
yine de
bir cümlede karşıt bir fikir belirtmek için kullanılır
It is a bit expensive though
Yine de biraz pahalı
gizlemek
Sahnedebir şeyin görülmesini engellemek
He tried to conceal the truth
Gerçeği gizlemeye çalıştı
ne kadar az
Sahnedeçok küçük bir miktarı sormak için kullanılır
How little time we have left
Ne kadar az vaktimiz kaldı
zar zor
Sahnedeçok küçük bir farkla veya güçlükle
I could barely see the road
Yolu zar zor görebiliyordum
hayal etmek
Sahnedezihninde bir görüntü oluşturmak
Just imagine a world without war
Sadece savaşsız bir dünya hayal et
hayal etmek
Sahnedezihninde bir görüntü oluşturmak
Imagine you are on a beach
Sahilde olduğunu hayal et
hayal etmek
zihinde bir resim veya görüntü oluşturmak
Imagine a beautiful beach
Güzel bir plaj hayal et
unutmak
Sahnedebir şeyi hatırlayamamak
I often forget where I put my keys
Genellikle anahtarlarımı nereye koyduğumu unuturum
hatırlamak
bir şeyi tekrar akla getirmek
I remember this song
Bu şarkıyı hatırlıyorum
unutmak
bir şeyi hatırlayamamak
I often forget where I put my keys
Anahtarlarımı nereye koyduğumu sık sık unuturum
boşvermek
bir şeyi düşünmeyi veya ona önem vermeyi bırakmak
Just forget the argument
Tartışmayı boşver
unutmak
bir şeyi hatırlayamamak
I often forget my keys
Anahtarlarımı sık sık unuturum
unutmak
bir şeyi aklından çıkarmak
Don't forget to buy milk
Süt almayı unutma
şu anda
Sahnedetam şu an veya bulunulan an
I am studying right now
Şu anda ders çalışıyorum
tamam mı
karşıdaki kişinin anlayıp anlamadığını kontrol etme
You understand right now
Anladın tamam mı
hemen şimdi
tam olarak bu anda
I must go right now
Hemen şimdi gitmem gerekiyor
şu an
içinde bulunulan zaman dilimi
Right now is the best time
Şu an en iyi zaman
şu anda
içinde bulunulan an
I am busy right now
Şu anda meşgulüm
hemen
tam şu anda gerçekleşen
I need to leave right now
Hemen ayrılmam gerekiyor
şu anda
tam bu anda
I am studying right now
Şu anda ders çalışıyorum
hemen şimdi
bu anda
Come home right now
Hemen şimdi eve gel
ekmek
Sahnedebir şeyin büyümesi için tohum saçmak veya bir şeyi başlatmak
He sows seeds in the garden
O bahçeye tohum eker
ekmek
tohumları büyümeleri için toprağa ekmek
She sowed the seeds
Tohumları ekti
dişi domuz
yetişkin bir dişi domuz
The sow is caring for her piglets
Dişi domuz yavrularına bakıyor
yerine getirmek
Sahnedebir görevi veya sözü tamamlamak
He fulfilled his promise
Sözünü yerine getirdi
yerine getirmek
yapılması gerekeni veya söz verileni tamamlamak
She fulfilled her promise
O verdiği sözü yerine getirdi
tatmin etmek
birini mutlu veya memnun hissettirmek
This work will fulfill you
Bu iş seni tatmin edecek
itibar
Sahnedeinsanların biri hakkındaki genel düşüncesi
He has a good reputation
Onun iyi bir itibarı var
itibar
Sahnedeinsanların biri hakkında sahip olduğu düşünce
She has a good reputation in the company
Şirkette iyi bir itibarı var
açıkça
Sahnedekolayca görülebilen duyulabilen veya anlaşılabilen bir biçimde
She spoke clearly during the meeting
Toplantı sırasında açıkça konuştu
açıkça
net bir şekilde
It is clearly visible
Bu açıkça görünüyor
bozulmak
Sahnedebir ilişkinin veya durumun kötüleşerek tatsız bir hal alması
Their friendship turned sour after the argument
Tartışmadan sonra arkadaşlıkları bozuldu
ekşi
limon gibi keskin ve asidik bir tada sahip olan
Lemons are sour
Limonlar ekşidir
suratsız
kızgın veya hoş olmayan bir ifadeye sahip olma durumu
He had a sour look on his face
Yüzünde suratsız bir ifade vardı
ev halkı
Sahnedebir evde yaşayan tüm kişiler
The household consists of five people
Ev halkı beş kişiden oluşuyor
hane halkı
aynı evde birlikte yaşayan insanlar
There are four people in my household
Hane halkımızda dört kişi var
belirgin
Sahnedeaçık ve kolayca görülebilen
It was evident that she was happy
Mutlu olduğu belliydi
debütant
Sahnedesosyeteye ilk kez tanıtılan genç kız
She was a debutante at the grand ball
Büyük baloda bir debütanttı
mademki
Sahnedebir durum gerçekleştiği için
Now that you are here, we can start
Madem buradasın, başlayabiliriz
mademki
yeni bir durum nedeniyle bir şeyin doğru olduğunu açıklamak için kullanılır
Now that you are here we can start
Mademki buradasın başlayabiliriz
görmezden gelmek
Sahnedebirine veya bir şeye bilerek dikkat etmemek
He ignored my question
Sorumu görmezden geldi
görmezden gelmek
bir şeye dikkat etmemek
Ignore the warning signs
Uyarı işaretlerini görmezden gel
yok saymak
birini veya bir şeyi fark etmemezlikten gelmek
He ignored me at the party
Partide beni yok saydı
dikkate almamak
bir şeye bakmamak veya dinlememek
Just ignore the noise
Sadece gürültüyü dikkate alma
saklanma
Sahnedegörünmez kalma eylemi
The children are hiding in the garden
Çocuklar bahçede saklanıyor
saklama
bir şeyi göz önünden uzak tutma
She is hiding the letter
Mektubu saklıyor
ortaya çıkmak
Sahnedebir durumun sonunda aslında nasıl olduğunun anlaşılması
It turned out to be true
Doğru olduğu ortaya çıktı
dönüşmek
gelişim göstererek bir şeye dönüşmek
He turned out to be a good student
İyi bir öğrenci oldu
ortaya çıkmak
gerçek durumun sonradan anlaşılması
It turned out that he was lying
Yalan söylediği ortaya çıktı
söndürmek
ışığı kapatmak
Turn out the lights
Işıkları söndür
boşaltmak
bir kabın veya cebin içindekileri dışarı çıkarmak
He turned out his pockets to find the coin
Bozuk parayı bulmak için ceplerini boşalttı
geri çevirmek
birini kabul etmeyi veya ona yardım etmeyi reddetmek
They turned out the man who asked for help
Yardım isteyen adamı geri çevirdiler
katılmak
bir topluluğa veya etkinliğe hazır bulunmak
Many people turned out for the concert
Konsere pek çok insan katıldı
sonuçlanmak
belirli bir şekilde gelişmek veya bitmek
The cake turned out delicious
Kek harika sonuçlandı
üretmek
büyük miktarlarda mal ortaya koymak
The factory turns out many toys
Fabrika çok sayıda oyuncak üretiyor
dışarı salmak
hayvanları açık bir alana bırakmak
The farmer turned out the cows
Çiftçi inekleri dışarı saldı
ortaya çıkmak
bir gerçeğin sonradan fark edilmesi
It turned out that the key was in the drawer
Anahtarın çekmecede olduğu ortaya çıktı
sonuçlanmak
bir durumun belirli bir şekilde bitmesi
The meeting turned out well
Toplantı iyi sonuçlandı
söndürmek
bir ışık kaynağını kapatmak
Please turn out the light before sleeping
Uyumadan önce lütfen ışığı söndür
toplanmak
bir olay için insanların bir araya gelmesi
Many people turned out for the protest
Protesto için birçok insan toplandı
gerçekleşmek
olayların belirli bir seyir izlemesi
The situation turned out quite complicated
Durum oldukça karmaşık bir şekilde gerçekleşti
anlaşılmak
bir şeyin aslında öyle olduğunun fark edilmesi
It turned out he was right all along
Onun başından beri haklı olduğu anlaşıldı
çıkmak
bir kişinin sonradan farklı bir karakterde görülmesi
The stranger turned out to be an old friend
Yabancı eski bir arkadaş çıktı
neticelenmek
bir durumun belli bir şekilde bitişe ulaşması
Their long search turned out in failure
Uzun aramaları başarısızlıkla neticelendi
mahvetmek
Sahnedebir şeyi artık kullanılamayacak kadar bozmak
The rain ruined my clothes
Yağmur kıyafetlerimi mahvetti
harabe
yok olmuş bir yapının kalıntıları
We visited the ancient ruins
Eski harabeleri ziyaret ettik
mahvetmek
bir şeye büyük zarar vermek
The rain ruined our plans
Yağmur planlarımızı mahvetti
yıkım
tamamen yok olma veya başarısız olma durumu
The war brought total ruin
Savaş tam bir yıkım getirdi
saygıdeğer
Sahnedesaygı duyulan ve çok değer verilen
He is an esteemed professor at the university
O üniversitede saygıdeğer bir profesördür
örnek
Sahnedebaşkaları için model oluşturan mükemmel
He received an award for his exemplary behavior
Örnek davranışı için bir ödül aldı
gürültü
Sahnededuyulan ses
There is a lot of noise
Çok fazla gürültü var
hiçbiri
Sahnedeiki kişiden veya şeyden hiçbiri
Neither of the students is here
Öğrencilerin hiçbiri burada
de değil
olumsuz bir ifadenin başkası için de geçerli olduğunu belirtir
I don't like it. Neither do I
Sevmiyorum. Ben de sevmiyorum
hiçbiri
iki seçenekten hiçbirini değil
Neither book is good
İki kitap da iyi değil
ikisi de değil
iki durumdan hiçbiri
The box is neither big nor small
Kutu ne büyük ne de küçük
bağışlamak
Sahnedebirine zarar vermekten veya onu öldürmekten kaçınmak
The soldier spared his enemy
Asker düşmanını bağışladı
yedek
fazladan tutulan
I have a spare key
Yedek bir anahtarım var
ayırmak
birine veya bir şeye zaman tanımak
Can you spare a minute
Bir dakikanı ayırabilir misin
ayırmak
bir şeyi kullanmayıp başkasına vermek için kenara koymak
Can you spare a minute to help me
Bana yardım etmek için bir dakika ayırabilir misin
esirgemek
birini bir zahmetten veya yükten kurtarmak
Please spare me the details
Lütfen detayları benden esirge
mahcup etmemek
birini utandıracak durumlardan korumak
I lied to spare him embarrassment
Onu mahcup etmemek için yalan söyledim
bağışlamak
birini zarar görmekten veya ölmekten kurtarmak
The enemy decided to spare his life
Düşman onun hayatını bağışlamaya karar verdi
başvurmak
Sahnederesmi olarak bir şey istemek
I want to apply for a job
Bir işe başvurmak istiyorum
geçerli olmak
bir durum için etkili veya doğru olmak
This rule does not apply here
Bu kural burada geçerli değil
uygulamak
bir şeyi belirli bir amaç için kullanmak
You should apply these methods
Bu yöntemleri uygulamalısın
sürmek
bir şeyi bir yüzeyin üzerine yaymak
Please apply this cream to your skin
Lütfen bu kremi cildine sür
yoğunlaşmak
bir şeye tüm dikkati ve çabayı vermek
You must apply yourself to your studies
Derslerine yoğunlaşmalısın
başvurmak
bir şey için resmi talepte bulunmak
I applied for a new job
Yeni bir iş için başvurdum
müracaat etmek
resmi bir istek göndermek
She applied to the university
Üniversiteye müracaat etti
uygulamak
bir şeyi bir amaç için kullanmak
Apply this cream to your skin
Bu kremi cildine uygula
çabalamak
bir şeyi yapmak için gayret göstermek
You must apply more effort
Daha çok çabalamalısın
ebeveyn
Sahnedebir kişinin annesi veya babası
I love my parents
Ebeveynlerimi seviyorum
ebeveynlik yapmak
bir çocuğun bakımını üstlenip büyütmek
They want to parent their child with love
Çocuklarına sevgiyle ebeveynlik yapmak istiyorlar
ebeveyn
bir kişinin annesi veya babası
My parents are coming to visit
Ebeveynlerim ziyarete geliyor
ana şirket
başka bir şirketin sahibi olan şirket
The parent company owns several smaller businesses
Ana şirket birkaç küçük işletmeye sahip
ebeveynlik yapmak
bir çocuğun bakımını üstlenip onu büyütmek
They are parenting their children with love
Çocuklarını sevgiyle yetiştiriyorlar
ebeveyn
anne veya baba
Every child needs a parent
Her çocuğun bir ebeveyne ihtiyacı vardır
ikili vuruş
Sahnedeboks gibi sporlarda art arda yapılan iki hızlı vuruş
He landed a quick one two
Hızlı bir ikili vuruş yaptı
ikili yumruk
boksta üst üste hızlıca atılan iki yumruk
He knocked his opponent out with a quick one two
Rakibini hızlı bir ikili yumrukla nakavt etti
sütun
Sahnedebir liste veya tablodaki öğelerin dikey düzenlemesi
Read the first column of the table
Tablonun ilk sütununu okuyun
köşe yazısı
Sahnedegazete veya dergilerde belirli bir kişi tarafından düzenli olarak yazılan bölüm
She writes a column for the local newspaper
Yerel gazete için bir köşe yazısı yazıyor
köşe
gazete veya dergide yer alan düzenli yazı
She writes a weekly column for the newspaper
O gazete için haftalık bir köşe yazıyor
sütun
uzun ve ince dikey yapı
The building is supported by a stone column
Bina bir taş sütunla destekleniyor
belirli
Sahnedebilinen ancak belirtilmemiş
Certain animals live in the desert
Belirli hayvanlar çölde yaşar
emin
Sahnedehiç şüphesi olmayan
I am certain that he is right
Onun haklı olduğundan eminim
kesin
gerçekleşmesi kaçınılmaz olan
Success is certain
Başarı kesindir
emin
bir durumdan şüphe duymayan
I am certain he is honest
Onun dürüst olduğundan eminim
kesin
şüpheye yer bırakmayan gerçek
It is certain that we are ready
Hazır olduğumuz kesin
muhakkak
hiç şüphesiz ve kaçınılmaz
Success is certain
Başarı muhakkak
belirli
özel veya net bir şey
She has a certain charm
Kendine has belirli bir cazibesi var
inanmak
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe you
Sana inanıyorum
fikir
Sahnedebir şey hakkındaki bilgi veya anlayış
I have no idea where he is
Onun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok
fikir
Sahnedezihindeki bir düşünce veya plan
That is a great idea
Bu harika bir fikir
korumak
Sahnedebirini veya bir şeyi zarardan uzak tutmak
We must protect the environment
Çevreyi korumalıyız
korumak
Sahnedebirini veya bir şeyi zarar görmekten sakınmak
The mother protected her child from the rain
Anne çocuğunu yağmurdan korudu
miras kalmak
Sahnedebirinin vefatıyla mal veya paranın birine geçmesi
She came into a fortune after her grandfather died
Dedesi öldükten sonra ona büyük bir servet miras kaldı
girmek
bir yere girmek
Please come into the room
Lütfen odaya girin
dahil olmak
bir durumun veya sürecin parçası olmak
Money does not come into this decision
Para bu karara dahil değil
miras kalmak
bir şeye beklenmedik şekilde sahip olmak
She came into a large fortune
Ona büyük bir servet kaldı
girmek
bir duruma geçmeye başlamak
The flowers came into bloom in spring
Çiçekler ilkbaharda açmaya başladı
girmek
bir yere ulaşmak veya dahil olmak
He came into the room suddenly
Odaya aniden girdi
üstlenmek
bir görev veya pozisyon almak
She came into a new role
Yeni bir görev üstlendi
güzel
Sahnedeçok hoş veya çekici olan
She looks lovely in that dress
O elbise içinde çok güzel görünüyor
hoş
Sahnedegüzel veya keyif verici
We had a lovely day at the park
Parkta çok hoş bir gün geçirdik
sevimli
nazik ve hoş bir insan
She is a lovely person
O çok sevimli bir insan
hoş
çok hoş veya güzel olan
She looks lovely in that dress
O bu elbise içinde çok hoş görünüyor
göndermek
Sahnedebirini veya bir şeyi bir yere gitmeye yöneltmek
I will send him to school
Onu okula göndereceğim
göndermek
bir mesajı veya nesneyi başkasına ulaştırmak
I will send an email to him
Ona bir e-posta göndereceğim
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I send to do this
Bunu yapmaya niyetleniyorum
göndermek
bir şeyi veya birini bir yere ulaştırmak amacıyla yola çıkarmak
Please send the letter to my house
Lütfen mektubu evime gönder
göndermek
bir şeyi bir yere ulaştırmak
He sent the documents to the office
Belgeleri ofise gönderdi
postalamak
bir mektup veya paketi yollamak
She sent a letter to her friend
Arkadaşına bir mektup postaladı
geri göndermek
bir şeyi geldiği yere yollamak
I will send the item back
Ürünü geri göndereceğim
etkinlikler
Sahnedezaman geçirmek için yapılan işler
We have many fun activities today
Bugün birçok eğlenceli etkinliğimiz var
desteklemek
Sahnedebirini veya bir şeyi desteklemeye devam etmek
I will stand by you
Senin yanında olacağım
beklemede kalmak
harekete geçmek için hazırda beklemek
Please stand by for instructions
Lütfen talimatlar için hazır bekleyin
yedek
ihtiyaç duyulduğunda başkasının yerine geçmek için hazır bekleyen kişi veya şey
We kept a taxi on standby for the guests
Misafirler için hazırda bir taksi beklettik
hazır beklemek
bir şeyin olmasını veya talimat gelmesini beklemek
Please stand by for further information
Daha fazla bilgi için lütfen hazır bekleyin
seyirci kalmak
bir duruma müdahale etmeden veya yardım etmeden izlemek
He just stood by while others argued
Başkaları tartışırken o sadece seyirci kaldı
yanında durmak
birinin veya bir şeyin yakınında bulunmak
Please stand by the door
Lütfen kapının yanında dur
seyirci kalmak
bir olaya müdahale etmeden beklemek
Do not just stand by while they fight
Onlar kavga ederken öylece seyirci kalma
tahammül etmek
Sahnedebir duruma veya davranışa izin vermek
I will not stand for this behavior
Bu davranışa tahammül etmeyeceğim
tahammül etmek
bir şeye katlanmak veya izin vermek
I will not stand for this behavior
Bu davranışa tahammül etmeyeceğim
anlamına gelmek
bir şeyi simgelemek veya temsil etmek
What does NASA stand for
NASA ne anlama geliyor
aday olmak
bir seçimde adaylığını koymak
She will stand for mayor
Belediye başkanlığına aday olacak
anlamına gelmek
bir şeyi temsil etmek veya ifade etmek
What does this symbol stand for
Bu sembol ne anlama geliyor
tahammül etmek
kötü bir durumu şikayet etmeden kabul etmek
I will not stand for this behavior
Bu davranışa tahammül etmeyeceğim
nişan
Sahnedeevlilik sözü verme
They announced their engagement
Nişanlandıklarını duyurdular
çatışma
ordular arasındaki savaş
The first engagement lasted two hours
İlk çatışma iki saat sürdü
randevu
önceden kararlaştırılmış bir etkinlik veya buluşma
I have a prior engagement tonight
Bu gece önceden ayarlanmış bir randevum var
katılım
bir şeye dahil olma eylemi
Active engagement is key to success
Aktif katılım başarının anahtarıdır
kalmak
Sahnedebir durumda varlığını sürdürmek
The temperature will remain the same
Sıcaklık aynı kalacak
kalmak
varlığını sürdürmek veya aynı durumda kalmak
He remained silent
Sessiz kaldı
kalmak
bir yerde bulunmaya devam etmek
Please remain in your seats
Lütfen koltuklarınızda kalın
kalıntı
ölen bir kişinin bedeni veya parçası
The remains were found in the woods
Kalıntılar ormanda bulundu
biraz
Sahnedeküçük bir derecede
I am slightly tired
Biraz yorgunum
kaçınmak
Sahnedebirinden veya bir şeyden uzak durmak
I try to avoid traffic
Trafikten kaçınmaya çalışıyorum
kaçınmak
Sahnedebir şeyden uzak durmak veya uzak kalmak
Try to avoid bad habits
Kötü alışkanlıklardan kaçınmaya çalış
kaçınmak
birinden veya bir şeyden uzak durmak
I try to avoid heavy traffic
Yoğun trafikten kaçınmaya çalışıyorum
balon
Sahnedegüvenli veya izole edilmiş bir ortam
He lives in a protected bubble
O korunaklı bir balonun içinde yaşıyor
köpürmek
hava kabarcıkları oluşturmak
The water began to bubble
Su köpürmeye başladı
baloncuk
sıvı içindeki yuvarlak hava boşluğu
There is a bubble in the water
Suyun içinde bir baloncuk var
kabarcık çıkarmak
bir sıvının içinden hava veya gaz çıkması
The water started to bubble in the pan
Su tavada kabarcık çıkarmaya başladı
baloncuk
sıvı veya gaz içinde oluşan ince yuvarlak hava küresi
Soap creates many bubbles
Sabun birçok baloncuk oluşturur
hayal dünyası
bir kişinin sahip olduğu yanlış inanç
She lives in a bubble
O bir hayal dünyasında yaşıyor
sıcakkanlı
Sahnedenazik ve ilgili
She is a warm person
O sıcakkanlı bir insandır
ılık
Sahnedeorta derecede sıcak
The weather is warm today
Bugün hava ılık
ısıtmak
bir şeyi sıcak hale getirmek
I need to warm the milk
Sütü ısıtmam gerekiyor
içini ısıtmak
birine kendini mutlu veya sevilen hissettirmek
Her kind words warmed my heart
Nazik sözleri içimi ısıttı
hafta
Sahnedeyedi günlük süre
I will see you next week
Seni haftaya göreceğim
hafta
yedi günlük bir süre
There are seven days in a week
Bir haftada yedi gün vardır
hafta
takvimde pazartesiden pazara yedi günlük bir zaman dilimi
I have exams next week
Gelecek hafta sınavlarım var
hafta
bir zaman süresi olarak yedi gün
It took a week to finish the work
İşi bitirmek bir hafta sürdü
hafta
yedi günlük bir zaman aralığı
This week has gone by very quickly
Bu hafta çok çabuk geçti
öğleden sonra
Sahnedeöğle vaktinden akşama kadar olan süre
I have a meeting in the afternoon
Öğleden sonra bir toplantım var
öğleden sonra
günün öğle ile akşam arasındaki bölümü
We have a meeting in the afternoon
Öğleden sonra bir toplantımız var
izin vermek
Sahnedebirinin bir şeyi yapmasına izin vermek
Please allow me to explain
Lütfen açıklama yapmama izin verin
izin vermek
Sahnedebir şeyin yapılmasına onay vermek
They allowed us to go home
Eve gitmemize izin verdiler
çiçek
Sahnedebitkinin tohum oluşturan renkli kısmı
I gave her a beautiful flower
Ona güzel bir çiçek verdim
çiçek
bir bitkinin renkli kısmı
This flower is red
Bu çiçek kırmızı
çiçek
bitkinin genellikle renkli olan bir parçası
I gave her a beautiful flower
Ona güzel bir çiçek verdim
ihanet etmek
güvenen birine karşı sadakatsizlik etmek
Do not flower those who trust you
Sana güvenenlere ihanet etme
okuyucu
Sahnedeokuyan kişi
The reader liked the book
Okuyucu kitabı beğendi
okur
Sahnedekitap veya metin okuyan kimse
She is a fast reader
O hızlı bir okur
okuyucu
bilgileri görüntüleyen veya okuyan bir cihaz
The card reader is broken
Kart okuyucu bozuk
okuma kitabı
okumayı öğrenmek için kullanılan kitap
The teacher gave us a reader
Öğretmen bize bir okuma kitabı verdi