

Gossip Girl — 1. Sezon Bölüm 4
Kelimeler ve anlamları
681 kelime
Seviye
değil mi
Sahnedekarşıdakinin katılıp katılmadığını sormak için kullanılır
It's hot, huh?
Hava sıcak, değil mi?
ha
kafa karışıklığını veya tekrar isteğini belirtir
Huh? Who is that?
Ha? O kim?
temizlemek
Sahnedebir yeri düzenli veya temiz hale getirmek
I need to clean up my room
Odamı temizlemem gerekiyor
temizlik
bir yeri düzenli hale getirme işlemi
The cleanup was fast
Temizlik hızlıydı
temizlik
bir yeri temiz ve düzenli hale getirme eylemi
We started the clean up after the party
Partiden sonra temizliğe başladık
şık görünmek
temiz ve düzgün görünmek
He cleaned up well for the party
Parti için çok şık görünüyordu
köşeyi dönmek
büyük miktarda para kazanmak veya elde etmek
They cleaned up at the casino
Kumarhanede köşeyi döndüler
suçtan arındırmak
bir bölgedeki yasadışı faaliyetleri durdurmak veya azaltmak
The police want to clean up the city
Polis şehri suçtan arındırmak istiyor
temizlik
bir yeri düzenli veya kirden arınmış hale getirme eylemi
The beach clean-up starts at noon
Sahil temizliği öğlen başlıyor
temizlemek
bir yeri düzenli ve kirden arınmış hale getirmek
Please clean up your room
Lütfen odanı temizle
sağlamak
Sahnedebir şeyin gerçekleşmesini kesinleştirmek
Make sure you arrive on time
Zamanında geldiğinden emin ol
emin olmak
bir şeyin doğru olduğunu kontrol etmek
Make sure the door is locked
Kapının kilitli olduğundan emin ol
emin olmak
hiçbir şüphe duymamak
Make sure of the facts
Gerçeklerden emin ol
garantiye almak
bir şeyin doğru olduğundan emin olmak için kontrol etmek
Make sure the door is locked
Kapının kilitli olduğundan emin ol
teklif
Sahnedebir şeyin yapılması veya verilmesi yönündeki öneri
He accepted the job offer
İş teklifini kabul etti
ikram etmek
birine bir şeyi alma şansı vermek
He offered me some water
Bana biraz su ikram etti
yalanlamak
Sahnedebir ifadenin doğru olmadığını söylemek
She denied the rumors about her
Hakkındaki söylentileri yalanladı
reddetmek
birinden gelen bir isteği kabul etmemek
The manager denied my request for time off
Müdür izin talebimi reddetti
inkar etmek
bir şeyin doğru olmadığını söylemek
He tried to deny the facts
Gerçekleri inkar etmeye çalıştı
reddetmek
bir şeyin gerçekleştiğini kabul etmemek
She denies any involvement in the accident
Kazaya karıştığını reddediyor
güzellik uykusu
Sahnedegörünüşü daha iyi hale getirmek için alınan uyku
I need some beauty rest tonight
Bu gece biraz güzellik uykusuna ihtiyacım var
bozulmak
Sahnededüzgün çalışmayı bırakmak
The system went wrong
Sistem bozuldu
hata yapmak
bir hata yapmak veya yanlış bir şey yapmak
I think you went wrong on this question
Bence bu soruda hata yaptın
ters gitmek
bir şeylerin kötü gitmesi ya da düzgün çalışmaması
Everything started to go wrong
Her şey ters gitmeye başladı
ters gitmek
bir şeyin beklendiği gibi gitmemesi veya bozulması
Everything will go wrong
Her şey ters gidecek
hâlâ
Sahnedeşimdiye kadar veya şu an devam eden
I am still waiting
Hâlâ bekliyorum
hareketsiz
hareket etmeyen
Stand still
Hareketsiz dur
yine de
söylenenlere rağmen
It was raining, but he still went out
Yağmur yağıyordu ama yine de dışarı çıktı
giydirmek
Sahnedebirine kıyafet giydirmek
She helped clothe the baby
Bebeği giydirmesine yardım etti
giysi
vücudu örtmeye yarayan parça
He bought a new piece of clothing
O yeni bir kıyafet aldı
hoşça kal
Sahnedebirinden ayrılırken kullanılan sözler
Good bye, see you tomorrow
Hoşça kal, yarın görüşürüz
hoşça kal
vedalaşırken söylenen dostça ifade
Please say good bye to your friend
Lütfen arkadaşına hoşça kal de
aşama
Sahnedebir sürecin adımı
We are at the first stage
İlk aşamadayız
sahne
performans sergilenen yüksek alan
The actor is on the stage
Oyuncu sahnededir
hazırlamak
hazır hale getirmek
He staged the equipment
Ekipmanları hazırladı
sahnelemek
bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek amacıyla düzenlemek
They staged a protest in the city center
Şehir merkezinde bir protesto sahnelediler
aşama
bir süreçteki belirli bir nokta
We are in the first stage of the project
Projenin ilk aşamasındayız
manken
Sahnedefotoğraf çekimleri veya defileler için kıyafetleri sergileyen kişi
She is a famous fashion model
O ünlü bir moda mankeni
model
Sahnedebir ürünün belirli bir tasarımı veya versiyonu
This is the latest model of the car
Bu arabanın en son modeli
modellemek
bir şeyin versiyonunu veya tanımını oluşturmak
They model the data in the system
Verileri sistemde modelliyorlar
örnek
taklit edilmesi gereken iyi bir kişi veya şey
She is a good model for students
O öğrenciler için iyi bir örnek
bakmak
Sahnedebirini veya bir şeyi görmek için gözlerini ona çevirmek
Look at that bird
Şu kuşa bak
incelemek
bir şeyi dikkatlice araştırmak veya düşünmek
I need to look at the documents
Belgeleri incelemem gerekiyor
koleksiyon
Sahnedebir araya getirilmiş nesneler grubu
He has a large stamp collection
Onun büyük bir pul koleksiyonu var
koleksiyon
bir kişinin bir araya getirdiği nesneler grubu
He has a large stamp collection
Onun büyük bir pul koleksiyonu var
teslim alma
sipariş edilen bir şeyi alma işlemi
You can come for the collection of your order
Siparişinizi teslim almak için gelebilirsiniz
koleksiyon
bir araya getirilmiş nesneler bütünü
She has a large collection of stamps
Onun büyük bir pul koleksiyonu var
rahatsız etmek
Sahnedebirini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
başlamak
Sahnedebir işe girişmek
We will get to the main topic soon
Ana konuya yakında başlayacağız
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
fırsatı olmak
bir şeyi yapma şansı bulmak
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma fırsatın var
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
fırsat bulmak
bir şey yapma şansı yakalamak
I get to travel for work
İş için seyahat etme fırsatı buluyorum
şans elde etmek
bir şey yapmak için imkanın olması
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma şansı elde ediyorsun
izinli olmak
bir şeyi yapma yetkisine sahip olmak
I get to leave early today
Bugün erken çıkma iznim var
başarmak
bir şeyi yapma imkanı bulmak
We finally get to see the show
Sonunda gösteriyi izlemeyi başardık
zorunda olmak
bir şeyi yapmak durumunda kalmak
I have to get to the airport
Havaalanına gitmek zorundayım
ulaşmak
bir şeyle bağlantı kurabilmek
You can get to the main road from here
Buradan ana yola ulaşabilirsin
etkilemek
birinin duygularını sarsmak veya üzmek
Her bad mood started to get to me
Onun kötü ruh hali beni etkilemeye başladı
zorunda olmak
bir şeyi yapmaya mecbur kalmak
I get to clean my room today
Bugün odamı temizlemek zorundayım
fırsat bulmak
bir şeyi yapmaya izinli olmak
You get to stay up late tonight
Bu gece geç saate kadar ayakta kalmaya iznin var
fırsat yakalamak
bir şeyi yapma şansına sahip olmak
I get to meet the director tomorrow
Yarın yönetmenle tanışma fırsatım olacak
ilişkili olmak
bir şeyle bağlantı kurmak
Does this rule get to our project
Bu kural projemizle ilişkili mi
fırsat bulmak
bir şeyi yapabilme veya yapmaya izinli olma durumu
I get to travel for my job
İşim gereği seyahat etme fırsatı buluyorum
başlamak
bir eylemi yapmaya girişmek
We get to work at nine
Dokuzda çalışmaya başlarız
ele almak
bir konuyla uğraşmaya başlamak
We will get to that issue later
O konuyu daha sonra ele alacağız
buluşmak
Sahnedebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
Buluşmak
SahnedeBirisiyle veya bir şeyle bir araya gelmek
Let us meet at the park tomorrow
Yarın parkta buluşalım
müsabaka
insanların spor dallarında yarıştığı etkinlik
The swimming meet was exciting
Yüzme müsabakası heyecan vericiydi
karşılamak
bir ihtiyacı veya gerekliliği gidermek
This solution meets all requirements
Bu çözüm tüm gereksinimleri karşılıyor
müsabaka
sporcuların yarıştığı organizasyon
The swim meet is tomorrow
Yüzme müsabakası yarın
toplantı
insanların bir araya gelmek için planladığı görüşme
We have a meet at noon
Öğlen bir toplantımız var
basmak
Sahnedeyürürken ayağını yere basmak
Tread carefully on the ice
Buz üzerinde dikkatli bas
asmak
Sahnedebir şeyi duvara veya başka bir yüzeye iliştirmek
Hang up your coat
Ceketini as
telefonu kapatmak
Sahnedetelefon konuşmasını bitirmek
He did not want to hang up
Telefonu kapatmak istemedi
takıntı
bir şey hakkındaki endişe veya zorluk hissi
He has a hang up about his age
Yaşıyla ilgili bir takıntısı var
bırakmak
bir işi veya aktiviteyi sona erdirmek
He decided to hang up his career
Kariyerini noktalamaya karar verdi
kafaya takmak
bir şeyi gereğinden fazla düşünmek veya ona odaklanmak
He is hung up on that small mistake
O küçük hatayı kafaya takıyor
kapatmak
telefon görüşmesini sonlandırmak
Please do not hang up the phone
Lütfen telefonu kapatma
ateşkes
Sahnedesavaşmayı durdurma anlaşması
The two armies declared a truce
İki ordu ateşkes ilan etti
başarısız kişi
Sahnedebaşarılı olamamış kişi
Don't be such a loser
Bu kadar başarısız biri olma
kötü kaybeden
kaybettiğinde üzülen veya sinirlenen kişi
He acts like a sore loser when he plays games
Oyun oynarken kötü bir kaybeden gibi davranır
kaybeden
bir oyunda veya yarışmada yenilen kişi
The loser of the game was sad
Oyunun kaybedeni üzgündü
gerçekten
Sahnedegerçek bir şekilde
I am literally exhausted today
Bugün gerçekten çok yorgunum
tam anlamıyla
kelimesi kelimesine veya tam olarak
I literally read every word of the book
Kitabın her kelimesini tam anlamıyla okudum
sonuç
Sahnedebir eylemin sonucunda meydana gelen durum
Every action has a consequence
Her eylemin bir sonucu vardır
önem
bir şeyin değeri veya ağırlığı
The decision is of great consequence
Bu karar büyük önem taşıyor
ceza
yanlış bir davranışın sonucunda verilen karşılık
He faced the consequence of his actions
Yaptıklarının cezasını çekti
zayıf
Sahnedegüçlü veya başarılı olmayan
The approach was too soft
Yaklaşım çok zayıftı
yumuşak
dokunulduğunda sert olmayan
The pillow is very soft
Yastık çok yumuşak
hoşgörülü
sert veya katı olmayan
The teacher was soft on his students
Öğretmen öğrencilerine karşı hoşgörülüydü
yumuşak
sert veya gürültülü olmayan
She speaks in a soft voice
O yumuşak bir sesle konuşuyor
tetanos
Sahnedekas sertliğine neden olan ciddi bir bakteriyel enfeksiyon
He got a tetanus shot
Tetanos aşısı oldu
genellikle
Sahnedeçoğu durumda
I usually wake up at 7 am
Genellikle sabah 7'de uyanırım
kesin
Sahnedegerçekleşmesi neredeyse kaçınılmaz olan
It is bound to rain today
Bugün yağmur yağması kesin
yönelmiş
bir yere doğru hareket eden
The ship is bound for home
Gemi eve doğru gidiyor
sıçrayış
uzun veya yüksek bir atlama hareketi
The deer cleared the fence in a single bound
Geyik tek bir sıçrayışla çitin üzerinden atladı
bağlı
iple veya başka bir şeyle sıkıca tutturulmuş
The prisoner was bound in chains
Mahkum zincirlerle bağlanmıştı
poz
Sahnedevücudun belirli bir duruş biçimi
She struck a pose
Bir poz verdi
oluşturmak
bir risk veya sorun yaratmak
This poses a great risk
Bu büyük bir risk oluşturuyor
sormak
bir soru veya sorun ortaya atmak
He posed a difficult question
O zor bir soru sordu
rol yapmak
başkalarını etkilemek için doğal olmayan bir şekilde davranmak
He likes to pose as a rich man
Zengin biri gibi rol yapmayı sever
yoğun
Sahnedeçok güçlü veya aşırı
The competition was intense
Rekabet yoğundu
söz
Sahnedebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
gelecek vaadi
gelecekte başarılı olacağını gösteren nitelik
The young student shows great promise
Genç öğrenci büyük gelecek vaat ediyor
söz vermek
birine bir şeyin gerçekleşeceğini söylemek
I promise to call you later
Seni daha sonra arayacağıma söz veriyorum
kitap
Sahnedeyazılı sayfaların ciltlenmiş hali
I read a book
Bir kitap okudum
rezervasyon yapmak
Sahnedebir şeyi önceden ayırmak
I want to book a room
Bir oda ayırtmak istiyorum
kaydetmek
birinin tutuklanmasını polis kayıtlarına resmi olarak işlemek
The police decided to book the suspect
Polis şüpheliyi kaydetmeye karar verdi
kitap
sayfaları olan yazılı bir eser
I am reading a good book
İyi bir kitap okuyorum
satmak
Sahnedebir şeyi para karşılığında vermek
I will sell my old phone
Eski telefonumu satacağım
satmak
kişisel çıkar için birini ele vermek
He sold his partner to the police
Ortağını polise sattı
ikna etmek
birini bir şeye inanmaya ikna etmek
He sold me on the new plan
Beni yeni plana ikna etti
satmak
bir fikri veya planı başkasına kabul ettirmek
He tried to sell his new plan to the team
Yeni planını takıma satmaya çalıştı
ikna olmak
bir şeye inanmaya veya kabul etmeye razı olmak
He was sold on the idea
Bu fikir ona cazip geldi
hiçbir şey
hiçbir anlamda bir şey bulunmaması durumu
She has nothing left to sell
Satacak hiçbir şeyi kalmadı
satmak
para karşılığında bir şeyi vermek
They sell fresh vegetables
Onlar taze sebze satıyorlar
satmak
bir şeyi para karşılığında vermek
They sell fresh bread here
Burada taze ekmek satıyorlar
ayaklar
Sahnedevücudun üzerinde durulan kısımları
My feet are cold
Ayaklarım soğuk
fit
12 inç değerindeki uzunluk ölçü birimi
The wall is ten feet high
Duvar on fit yüksekliğinde
fit
12 inç uzunluğa eşit ölçü birimi
The room is 10 feet wide
Oda 10 fit genişliğindedir
kızlar
kız çocukları veya genç kadınlar
Those girls are students
O kızlar öğrencidir
kızlara özgü
kızlara has özellikler taşıyan
These toys are designed for girls
Bu oyuncaklar kızlara özgü
kız
çocuk yaştaki dişi birey
The girl is reading a book
Kız kitap okuyor
kız çocukları
henüz yetişkin olmayan dişi insanlar
There are many girls playing in the park
Parkta oynayan birçok kız çocuğu var
kızlar
genç kadınlar
The girls are going to school
Kızlar okula gidiyor
masum bakışlı
Sahnedeiri ve masum görünen gözlere sahip olan
She looked at him with her doe-eyed expression
Ona masum bakışlarıyla baktı
hasta
Sahnedetıbbi bakım alan kişi
The doctor sees the patient
Doktor hastayı muayene ediyor
sabırlı
beklerken veya sorunlarla uğraşırken sakin kalan
Please be patient
Lütfen sabırlı olun
başarısız olmak
Sahnedebaşarısız olmak
He failed the test
Sınavda başarısız oldu
bozulmak
bir şeyin düzgün çalışmayı bırakması
The engine failed during the trip
Motor yolculuk sırasında bozuldu
temsil etmek
Sahnedebiri adına hareket etmek veya konuşmak
The lawyer represents the client
Avukat müvekkili temsil ediyor
simgelemek
Sahnedebir şey için sembol veya işaret olmak
The dove represents peace
Güvercin barışı simgeler
temsil etmek
Sahnedebir şeyi simgelemek veya ifade etmek
The red color represents danger
Kırmızı renk tehlikeyi temsil eder
gizemli
Sahnedeanlaşılması veya açıklanması zor olan
He has an enigmatic smile
Gizemli bir gülümsemesi var
işlemek
Sahnedebir suç gerçekleştirmek
He committed a serious crime
Ciddi bir suç işledi
bağlanmak
bir amaca veya sözüne sadık kalmak
I cannot commit to this project
Bu projeye bağlanamam
intihar etmek
kendi yaşamına kasten son vermek
He decided to commit suicide
İntihar etmeye karar verdi
kaydetmek
bir kamera ile hareketli görüntüleri yakalamak
They committed the event to film
Olayı filme kaydettiler
moda kataloğu
Sahnedemoda tasarımlarını veya kıyafetleri sergileyen dijital koleksiyon veya kitap
She browsed the brand lookbook for style inspiration
Stil ilhamı için markanın moda kataloğuna göz attı
makyaj
Sahnedegörünümü güzelleştirmek için kullanılan madde
She wears makeup every day
Her gün makyaj yapar
makyaj malzemeleri
yüzü süslemek için kullanılan ürünler
I bought new makeup
Yeni makyaj malzemeleri aldım
oluşum
bir şeyin nasıl bir araya getirildiği
The chemical makeup of the soil is complex
Toprağın kimyasal oluşumu karmaşıktır
telafi sınavı
kaçırılan bir sınav yerine girilen sınav
I took a makeup test today
Bugün bir telafi sınavına girdim
merhaba
Sahnedeselam vermek için kullanılır
Hello, how are you
Merhaba, nasılsın
yahu
şaşkınlık veya inanmazlık belirtmek için kullanılır
Hello? Are you kidding
Yahu, şaka mı yapıyorsun
geri dönmek
Sahnedebir yere veya bir aktiviteye tekrar gitmek
I will get back to work
İşe geri döneceğim
geri almak
kaybedilen bir şeyi yeniden elde etmek
I want to get back my book
Kitabımı geri almak istiyorum
barışmak
bir sorun yaşadıktan sonra biriyle arayı düzeltmek
They decided to get back together
Tekrar bir araya gelmeye karar verdiler
öcünü almak
birine yaptığı kötülüğe karşılık zarar vermek
He wanted to get back at her
Ondan öcünü almak istedi
unuttu
Sahnedebir şeyi hatırlayamamak
He forgot his keys
Anahtarlarını unuttu
unuttu
bir şeyi hatırlamamak
I forgot my keys
Anahtarlarımı unuttum
unutmak
aklından çıkarmak veya hatırlamamak
I forgot my keys at home
Anahtarlarımı evde unuttum
inmek
Sahnedebir araçtan veya yerden ayrılmak
I will get off the bus at the next stop
Bir sonraki durakta otobüsten ineceğim
bırakmak
birine yönelik bir davranışı durdurmak
Get off my back
Peşimi bırak
cezadan kurtulmak
bir şey için cezalandırılmaktan kaçınmak
He got off with a fine
Cezadan bir para cezasıyla kurtuldu
kapatmak
bir telefon görüşmesini bitirmek
I need to get off the phone now
Şimdi telefonu kapatmam gerekiyor
inmek
bir yerden veya taşıttan ayrılmak
Please get off the bus
Lütfen otobüsten inin
rahat bırakmak
birini rahatsız etmeyi durdurmak
Get off him now
Onu hemen rahat bırak
inmek
bir yerden ayrılmak veya uzaklaşmak
I need to get off the bus
Otobüsten inmem gerekiyor
kurtulmak
bir ceza veya suçlamadan kaçınmak
He got off with a warning
Uyarı ile kurtuldu
hedeflemek
Sahnedebir şeyi başarmayı istemek
She aspires to be a doctor
Doktor olmayı hedefliyor
amaçlamak
bir şeye ulaşmayı veya bir şey olmayı çok istemek
I aspire to become a doctor
Doktor olmayı amaçlıyorum
hakaret etmek
Sahnedebirine kaba bir şey söylemek veya yapmak
Don't insult me
Bana hakaret etme
hakaret
birine karşı söylenen kırıcı söz
That comment was a terrible insult
O yorum korkunç bir hakaretti
tarz
Sahnedebir şeyi yapma veya ifade etme biçimi
He has a unique style of writing
Onun kendine özgü bir yazım tarzı var
stil
bir şeyin yapılış veya görünüş biçimi
I like the style of this house
Bu evin stilini seviyorum
şekillendirmek
birinin saçını belirli bir şekilde düzenlemek veya biçimlendirmek
She likes to style her hair every morning
Her sabah saçını şekillendirmeyi seviyor
adlandırmak
birine ad veya unvan vermek
He was styled the leader of the group
Grubun lideri olarak adlandırıldı
hızlı
Sahnedekısa sürede gerçekleşen veya yapılan
She gave a quick answer
Hızlı bir cevap verdi
tırnak eti
tırnakların altındaki hassas deri dokusu
He cut his nail too short and reached the quick
Tırnağını çok kısa kesti ve tırnak etine ulaştı
kavrayışlı
bir şeyleri hızlı düşünebilen veya anlayabilen
She has a quick mind
O hızlı kavrayan bir zihne sahip
denemek
Sahnedebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
mahkemede suçlu olup olmadığına karar vermek için delilleri incelemek
They will try the suspect in court
Şüpheliyi mahkemede yargılayacaklar
dümdüz
Sahnedeyön değiştirmeden veya durmadan ilerleyen
Go straight to your home
Evine dümdüz git
dürüst
doğrudan ve doğru sözlü
Give me a straight answer
Bana dürüst bir cevap ver
düz
eğrisi veya bükümü olmayan
Draw a straight line
Düz bir çizgi çiz
heteroseksüel
karşı cinse cinsel ilgi duyan
He is straight
O heteroseksüel
üzgün
Sahnedepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
merhum
Sahnedevefat etmiş kişi
The late king died long ago
Merhum kral uzun zaman önce öldü
yeni
Sahnedeson zamanlarda gerçekleşen
That is a later development
O yeni bir gelişme
sonra
bir olaydan sonra gerçekleşen
We will eat later
Yemekten sonra yiyeceğiz
geç
beklenenden daha geç
She arrived later than me
O benden geç geldi
daha sonra
gelecekte veya belirli bir olaydan sonra
I will do it later
Bunu daha sonra yapacağım
sonra
şu andan daha ileri bir vakit
See you later
Seni sonra görürüm
gelecekte
ileriki bir zamanda
I will be back later
Gelecekte geri döneceğim
gecikmeli
beklenen zamandan daha geç gerçekleşen
The later train arrived at midnight
Gecikmeli tren gece yarısı vardı
geç dönem
bir zaman diliminin sonuna yakın olan
This is a later work of the artist
Bu sanatçının geç dönem bir eseri
vakitli değil
kararlaştırılan zamanda olmayan
He is later than usual
Her zamankinden daha vakitsiz
gecikmiş
zamanında olmayan
She is later than we expected
Beklediğimizden daha gecikmiş durumda
sonra
şimdiki zamandan daha ileri bir vakit
I will see you later
Seni daha sonra göreceğim
daha sonra
şimdiki zamandan sonraki bir vakitte
I will call you later
Seni daha sonra arayacağım
sabırsızlanmak
Sahnedebir şeyin olması için heyecan duymak
I can't wait for summer
Yaz için sabırsızlanıyorum
beklemek
Sahnedekısa bir süreliğine durmak
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
beklemek
Sahnedebir şeyin gerçekleşmesini beklemek
Please wait for me
Lütfen beni bekle
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
beklemek
bir şeyin olmasını ya da birinin gelmesini umarak durmak
Please wait for me
Lütfen beni bekle
beklemek
bir şey olana kadar orada kalmak
Please wait for the bus
Lütfen otobüsü bekle
daha kötü
Sahnededaha düşük kaliteli veya daha ciddi olan
This cake tastes worse than the last one
Bu kekin tadı bir öncekine göre daha kötü
daha kötü
daha nahoş veya daha düşük kaliteli
The weather is getting worse
Hava daha da kötüleşiyor
ayık
Sahnedealkolün etkisi altında olmayan
He is completely sober
O tamamen ayık
bulmak
Sahnedebirinin veya bir şeyin nerede olduğunu öğrenmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
bulmak
birinin veya bir şeyin nerede olduğunu öğrenmek
They found the lost dog
Kayıp köpeği buldular
kurmak
bir şeyi başlatmak veya oluşturmak
He founded a new company
Yeni bir şirket kurdu
karar vermek
yasal bir süreçte bir sonuca veya hükme ulaşmak
The court found that the agreement was invalid
Mahkeme sözleşmenin geçersiz olduğuna karar verdi
rastlamak
Sahnedebir şeyi şans eseri bulmak
I came across an old photo in the attic
Tavan arasında eski bir fotoğrafa rastladım
rastlamak
birini veya bir şeyi tesadüfen bulmak ya da karşılaşmak
I came across an old photo in the drawer
Çekmecede eski bir fotoğrafa rastladım
izlenim bırakmak
başkalarında belirli bir fikir oluşturmak
He comes across as a shy person
Utangaç biri izlenimi bırakıyor
ameliyat öncesi
Sahnedetıbbi bir operasyondan önce gerçekleşen
The patient is in the presurgery area
Hasta ameliyat öncesi alanında
kutsal
SahnedeTanrı veya din ile ilgili olan
This is a holy place
Burası kutsal bir yer
aman
öfke veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Holy cow, look at that
Vay canına, şuna bak
zorunda olmak
Sahnedebir şeyin yapılması gerektiğini ifade eder
I have to go to school
Okula gitmek zorundayım
kükremek
Sahnedeyüksek ve gür bir ses çıkarmak
The lion let out a loud roar
Aslan yüksek bir kükreme çıkardı
kükremek
çok yüksek ve derin ses çıkarmak
The lion roared in the forest
Aslan ormanda kükredi
kükreme
aslanın veya bir insanın çıkardığı çok yüksek ve derin ses
The lion let out a loud roar
Aslan yüksek bir kükreme çıkardı
göz atmak
Sahnedebir şeye hızlıca bakmak
She took a glance at the clock
Saate bir göz attı
göz atmak
bir şeye çok kısa bir süre bakmak
She glanced at her watch
Saatine göz attı
sıyırmak
bir yüzeye açıyla çarpıp ondan uzaklaşmak
The ball glanced off the wall
Top duvardan sıyırdı
omurga
Sahnedesırtımızda bulunan kemik sütunu
The spine protects the spinal cord
Omurga omuriliği korur
durumda olmak
Sahnedebelirli bir konumda veya durumda bulunmak
How do things stand now
Şu an durumlar nasıl
tahammül etmek
hoş olmayan bir durumu kabul edebilmek
I can stand the noise
Gürültüye tahammül edebiliyorum
dik durmak
vücudun dik olacak şekilde ayaklarının üzerinde bulunmak
She stood straight to show respect
Saygı göstermek için dik durdu
destek
bir şeyi tutmak için kullanılan yapı
The camera is on a stand
Kamera bir desteğin üzerinde
en iyi
Sahnedeen yüksek kalitede veya en uygun
This is the best book
Bu en iyi kitap
yenmek
bir yarışmada birini mağlup etmek
He bested his opponent
Rakibini yendi
iyi olur
birine güçlü bir tavsiye veya uyarı vermek için kullanılır
You had best leave now
Şimdi gitsen iyi olur
en iyi dilekler
birine sunulan iyi niyet ve güzel temenniler
Please give her my best
Lütfen ona en iyi dileklerimi ilet
ortaya çıkmak
Sahnedebir durumun sonunda aslında nasıl olduğunun anlaşılması
It turned out to be true
Doğru olduğu ortaya çıktı
dönüşmek
gelişim göstererek bir şeye dönüşmek
He turned out to be a good student
İyi bir öğrenci oldu
ortaya çıkmak
gerçek durumun sonradan anlaşılması
It turned out that he was lying
Yalan söylediği ortaya çıktı
söndürmek
ışığı kapatmak
Turn out the lights
Işıkları söndür
boşaltmak
bir kabın veya cebin içindekileri dışarı çıkarmak
He turned out his pockets to find the coin
Bozuk parayı bulmak için ceplerini boşalttı
geri çevirmek
birini kabul etmeyi veya ona yardım etmeyi reddetmek
They turned out the man who asked for help
Yardım isteyen adamı geri çevirdiler
katılmak
bir topluluğa veya etkinliğe hazır bulunmak
Many people turned out for the concert
Konsere pek çok insan katıldı
sonuçlanmak
belirli bir şekilde gelişmek veya bitmek
The cake turned out delicious
Kek harika sonuçlandı
üretmek
büyük miktarlarda mal ortaya koymak
The factory turns out many toys
Fabrika çok sayıda oyuncak üretiyor
dışarı salmak
hayvanları açık bir alana bırakmak
The farmer turned out the cows
Çiftçi inekleri dışarı saldı
ortaya çıkmak
bir gerçeğin sonradan fark edilmesi
It turned out that the key was in the drawer
Anahtarın çekmecede olduğu ortaya çıktı
sonuçlanmak
bir durumun belirli bir şekilde bitmesi
The meeting turned out well
Toplantı iyi sonuçlandı
söndürmek
bir ışık kaynağını kapatmak
Please turn out the light before sleeping
Uyumadan önce lütfen ışığı söndür
toplanmak
bir olay için insanların bir araya gelmesi
Many people turned out for the protest
Protesto için birçok insan toplandı
gerçekleşmek
olayların belirli bir seyir izlemesi
The situation turned out quite complicated
Durum oldukça karmaşık bir şekilde gerçekleşti
anlaşılmak
bir şeyin aslında öyle olduğunun fark edilmesi
It turned out he was right all along
Onun başından beri haklı olduğu anlaşıldı
çıkmak
bir kişinin sonradan farklı bir karakterde görülmesi
The stranger turned out to be an old friend
Yabancı eski bir arkadaş çıktı
neticelenmek
bir durumun belli bir şekilde bitişe ulaşması
Their long search turned out in failure
Uzun aramaları başarısızlıkla neticelendi
kapatmak
Sahnedebir şeyi erişilmez hale getirmek
Please close the door
Lütfen kapıyı kapat
yakın
kısa bir mesafede bulunmak
My house is close to the park
Evim parka yakın
dikkatli
detaylara çok fazla özen gösteren
Please pay close attention to the details
Lütfen detaylara çok dikkat et
kuşatmak
etrafını sarıp yakalamak
The police close on the suspect
Polis şüphelinin etrafını sarar
sırt çevirmek
Sahnedebir şeyi desteklemeyi veya onunla ilgilenmeyi bırakmak
He decided to turn away from his bad habits
Kötü alışkanlıklarına sırt çevirmeye karar verdi
sırt çevirmek
birine yardım etmeyi veya destek olmayı reddetmek
He turned away from his friend in trouble
Zor durumdaki arkadaşına sırt çevirdi
canlı
Sahnedehayatı olan
The fish is still live
Balık hala canlı
yaşamak
Sahnedebir yerde ev sahibi olmak
We live in a big house
Biz büyük bir evde yaşıyoruz
yaşamak
Sahnedebir kişinin veya şeyin var olma biçimi
Fish live in water
Balıklar suda yaşar
canlı
gösterildiği anda gerçekleşen
The match is on live TV
Maç canlı televizyonda
yaşamak
bir yerde evinin olması
I live in Istanbul
İstanbul'da yaşıyorum
yaşamak
bir durumu tecrübe etmek
I want to live new adventures
Yeni maceralar yaşamak istiyorum
özgür
kısıtlama olmadan istenileni yapabilme durumu
They live a free life
Onlar özgür bir hayat yaşıyorlar
ne kadar
Sahnedebir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
çok
büyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
nükte
Sahnedezekice ve esprili söz
He made a clever bon mot at the party
Partide zekice bir nükte yaptı
kart
Sahnedeoyun oynamak veya bilgi göstermek için kullanılan kalın kağıt parçası
We are playing a game with cards
Kartlarla bir oyun oynuyoruz
olası
gerçekleşmesi muhtemel durum
A promotion is in the cards for him
Terfi alması olası görünüyor
kartlar
alışverişte ödeme yapmak için kullanılan küçük plastik dikdörtgenler
I keep my bank cards in my wallet
Banka kartlarımı cüzdanımda tutuyorum
kart oyunu
numaralar ve semboller içeren kâğıt parçalarıyla oynanan bir oyun
We played cards all night
Bütün gece kart oyunu oynadık
oyun kartı
oyunlarda kullanılan kalın kağıt parçaları
We played a game with cards
Kartlarla bir oyun oynadık
seviye
Sahnedebir şeyin miktarı veya derecesi
The water level is rising
Su seviyesi yükseliyor
yerle bir etmek
bir yapıyı tamamen yıkmak
The storm leveled the building
Fırtına binayı yerle bir etti
düz
yüksek veya alçak kısmı olmayan bir yüzeye sahip
The ground is level here
Buradaki zemin düz
kat
bir binada belirli bir yükseklikte bulunan düz alan
We live on the third level
Üçüncü katta yaşıyoruz
isim
Sahnedebir kişiye veya nesneye verilen sözcük
My name is Alex
Benim adım Alex
adlandırmak
birine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
dudak büzmek
Sahnededudakların öne doğru itilmesiyle yapılan yüz ifadesi
She began to pout
Dudak büzmeye başladı
ezici
Sahnedebirini küçük düşüren veya utandıran
She gave him a withering look
Ona ezici bir bakış attı
yıkıcı
aşırı sert ve eleştirel olan
She gave him a withering look
Ona yıkıcı bir bakış attı
ezici
birini incitecek kadar acımasız veya sert
She gave him a withering look
Ona ezici bir bakış attı
aşağılayıcı
güçlü bir hoşnutsuzluk veya onaylamama gösteren
She gave him a withering look
Ona aşağılayıcı bir bakış attı
perakende
Sahnedemalların halka satışı
He works in retail
O perakende sektöründe çalışıyor
perakende
malların doğrudan tüketiciye satılması
She works in retail
O perakende sektöründe çalışıyor
kokusunu almak
Sahnedebir kokuyu fark etmek veya tanımak
I can smell smoke
Duman kokusunu alabiliyorum
kokmak
bir koku yaymak
The fish smells bad
Balık kötü kokuyor
koku
burunla algılanan özellik
I love the smell of rain
Yağmurun kokusunu seviyorum
geri dönmek
eski bir konuma veya popülariteye yeniden kavuşmak
The trend began to smell again
Moda tekrar geri dönmeye başladı
tiksindirici
Sahnedeçok nahoş veya rahatsız edici
His behavior was disgusting
Onun davranışı tiksindiriciydi
iğrenç
güçlü bir tiksinti uyandıran
This food is disgusting
Bu yemek iğrenç
tiksindirici
güçlü bir hoşnutsuzluk veya iğrenme duygusu yaratan
Such behavior is disgusting
Böyle bir davranış tiksindirici
iğrenç
güçlü bir tiksinti uyandıran
The garbage smells disgusting
Çöp iğrenç kokuyor