

House Of The Dragon — 1. Sezon Bölüm 10
Kelimeler ve anlamları
439 kelime
Seviye
yetişkin
Sahnedetam olarak büyümüş insan
She is an adult now
O artık bir yetişkin
yetişkin
tamamen büyümüş kişi
He is an adult now
O artık bir yetişkin
yetişkin
tam olarak büyümüş kişi
He is an adult
O bir yetişkin
beceriksiz
Sahnedeherhangi bir amaç veya güce sahip olmayan
He was too feckless to finish the project
Projeyi bitiremeyecek kadar beceriksizdi
beceriksiz
gücü veya amacı olmayan kişi
He is a feckless leader
O beceriksiz bir lider
büyük
Sahnedeboyut veya miktar olarak çok olan
She has a large family
Onun büyük bir ailesi var
büyük
boyut olarak geniş
I want a large coffee
Büyük bir kahve istiyorum
binlik
bin Amerikan dolarını ifade eden argo terim
He won five large in the game
Oyunda beş bin dolar kazandı
kavga
Sahnedeiki kişi arasındaki fiziksel veya sözlü çatışma
They had a big fight yesterday
Dün büyük bir kavga ettiler
azim
güçlü ve kararlı olma niteliği
She showed great fight today
Bugün büyük bir azim gösterdi
mücadele etmek
bir şeyi durdurmak veya engellemek için çok çabalamak
We must fight the disease
Hastalıkla mücadele etmeliyiz
savaşmak
bir kavgada veya savaşta yer almak
Soldiers fight to protect their country
Askerler ülkelerini korumak için savaşırlar
gaspçı
Sahnedegücü veya yetkiyi yasadışı yollarla ele geçiren kimse
The usurper seized the throne by force
Gaspçı tahtı zorla ele geçirdi
gaspçı
başkasına ait olan bir konumu veya gücü zorla ele geçiren kimse
The usurper took the throne by force
Gaspçı tahtı zorla ele geçirdi
barış
Sahnedeçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
barış
Sahnedesavaş veya çatışmanın olmadığı durum
We all want peace in the world
Hepimiz dünyada barış istiyoruz
sulh hakimi
küçük yasal meselelerle ilgilenen yerel görevli
The justice of the peace signed our papers
Sulh hakimi kağıtlarımızı imzaladı
şarkı
Sahnedesözleri olan müzik parçası
I love this song
Bu şarkıyı seviyorum
şarkı
sözleri olan kısa müzik parçası
She sang a short song
Kısa bir şarkı söyledi
seyahat etmek
Sahnedebir yerden başka bir yere gitmek
I like to travel to new places
Yeni yerlere seyahat etmeyi severim
zaman yolculuğu yapmak
farklı bir zaman dilimine gitmek
They want to travel through time
Zamanda yolculuk yapmak istiyorlar
yayılmak
bir yerden başka bir yere geçmek veya iletilmek
News travels very fast
Haberler çok çabuk yayılır
elçi
Sahnedebir ülkeyi temsil etmek üzere gönderilen kişi
The envoy delivered the message to the government
Elçi mesajı hükümete iletti
basit
Sahnedezor veya karmaşık olmayan
This is a simple task
Bu basit bir görev
sade
gösterişsiz veya karmaşık olmayan
She wore a simple dress
Sade bir elbise giydi
basitçe
basit veya anlaşılır bir biçimde
I like to keep things simple
İşleri basit tutmayı severim
varmak
Sahnedebelirli bir sonuca veya duruma ulaşmak
They finally came to an agreement
Sonunda bir anlaşmaya vardılar
varmak
bir yere ulaşmak
He finally came to the city
Sonunda şehre vardı
farkına varmak
bir şeyi yavaşça anlamak
I slowly came to realize the truth
Yavaş yavaş gerçeğin farkına vardım
kanaatine varmak
bir kişi ya da durum hakkında belirli bir görüşe sahip olmak
I have come to believe that he is honest
Onun dürüst olduğu kanaatine vardım
değinmek
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
We will come to that topic later
O konuya sonra değineceğiz
gelmek
belirli bir yere ulaşmak
Please come to my office
Lütfen ofisime gel
ziyaret etmek
birinin yanına gidip vakit geçirmek
Please come to see me
Lütfen beni ziyarete gel
kendine gelmek
baygınlıktan sonra tekrar bilincini kazanmak
He came to after the accident
Kazadan sonra kendine geldi
başlamak
bir şeyi yapmaya girişmek
I come to like this song
Bu şarkıyı sevmeye başlıyorum
varmak
bir yere ulaşmak
We will come to the city soon
Şehre yakında varacağız
ilgili olmak
bir konu hakkında olmak
When it comes to cooking he is an expert
Yemek pişirmek söz konusu olduğunda o bir uzmandır
gelmek
bir noktaya veya duruma ulaşmak
We have come to a difficult decision
Zor bir karara geldik
ayılmak
tekrar bilinci yerine gelmek
The patient started to come to after the surgery
Hasta ameliyattan sonra ayılmaya başladı
kendine gelmek
baygınlıktan sonra bilincin geri dönmesi
She finally came to after the accident
Kazadan sonra nihayet kendine geldi
sonuçlanmak
belirli bir duruma yol açmak
The total bill came to fifty dollars
Toplam fatura elli dolar ile sonuçlandı
uğramak
birini görmek için bir yere gitmek
Please come to my house this evening
Lütfen bu akşam evime uğra
aklına gelmek
bir fikrin veya düşüncenin zihinde belirmesi
The idea came to me suddenly
Fikir aniden aklıma geldi
başvurmak
yardım veya destek için birine gitmek
You can come to me for help
Yardım için bana başvurabilirsin
varmak
belirli bir duruma ulaşmak
The situation has come to an end
Durum sona erdi
hatırlamak
Sahnedegeçmişteki bir bilgiyi zihne getirmek
I cannot recall his name
Onun adını hatırlayamıyorum
geri çağırmak
güvensiz olduğu için bir ürünü iade etmelerini istemek
The company will recall the faulty products
Şirket hatalı ürünleri geri çağıracak
hürmet
Sahnedeyetkili birine gösterilen saygı ve itaat
They paid obeisance to the king
Krallarına hürmet gösterdiler
eksiksiz
Sahnedetüm parçaları olan
The set is now complete
Set artık eksiksiz
tam
vurgulamak için kullanılan
It was a complete surprise
Bu tam bir sürprizdi
tamamlamak
bir işi sona erdirmek
Please complete the form
Lütfen formu tamamlayın
tamamlamak
bir şeyin eksik olan kısımlarını bitirmek
You must complete the puzzle
Yapbozu tamamlamalısın
nispeten
Sahnedebir dereceye kadar
The test was relatively easy
Sınav nispeten kolaydı
saray
Sahnedekral veya imparatorun ailesiyle yaşadığı ve çalıştığı yer
The queen lives at the court
Kraliçe sarayda yaşıyor
mahkeme
yasal davaların görüldüğü yer
He must appear in court
Mahkemeye çıkmak zorunda
saha
belirli sporların oynandığı alan
They are playing on the tennis court
Tenis kortunda oynuyorlar
kur yapmak
birine romantik amaçla yaklaşmak
He is trying to court her
Ona kur yapmaya çalışıyor
beklemek
Sahnedebir şeyin gerçekleşmesini beklemek
Please wait for me
Lütfen beni bekle
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
sabırsızlanmak
bir şeyin olması için heyecan duymak
I can't wait for summer
Yaz için sabırsızlanıyorum
beklemek
kısa bir süreliğine durmak
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
beklemek
bir şeyin olmasını ya da birinin gelmesini umarak durmak
Please wait for me
Lütfen beni bekle
söz
Sahnedebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
gelecek vaadi
gelecekte başarılı olacağını gösteren nitelik
The young student shows great promise
Genç öğrenci büyük gelecek vaat ediyor
söz vermek
birine bir şeyin gerçekleşeceğini söylemek
I promise to call you later
Seni daha sonra arayacağıma söz veriyorum
keyif
Sahnedemutluluk veya tatmin duygusu
Reading books gives me great pleasure
Kitap okumak bana büyük bir keyif verir
önce
Sahnedeşimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
önce
şimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
düşünmek
Sahnedefikirler oluşturmak için zihnini kullanmak
I need to think
Düşünmem gerekiyor
düşünmek
bir fikre veya görüşe sahip olmak
I think it is a good idea
Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum
anlamak
bir şeyi kavramak veya anlamak
I think I understand
Sanırım anlıyorum
düşünmek
bir konu üzerinde zihinsel işlem yapmak
I think he is coming
Onun geldiğini düşünüyorum
korkutmak
Sahnedebirini korkuya sevk etmek
Loud noises frighten the baby
Yüksek sesler bebeği korkutur
saygın
Sahnedesaygıya veya övgüye değer olan
He is an honorable man
O saygın bir adamdır
saki
Sahnedeözellikle kral veya soylulara içki servisi yapan görevli
The cupbearer served wine to the king
Saki krala şarap servis etti
tahammül etmek
Sahnedehoş olmayan bir durumu kabul edebilmek
I can stand the noise
Gürültüye tahammül edebiliyorum
durumda olmak
Sahnedebelirli bir konumda veya durumda bulunmak
How do things stand now
Şu an durumlar nasıl
dik durmak
vücudun dik olacak şekilde ayaklarının üzerinde bulunmak
She stood straight to show respect
Saygı göstermek için dik durdu
destek
bir şeyi tutmak için kullanılan yapı
The camera is on a stand
Kamera bir desteğin üzerinde
güvenli
Sahnedetehlikeli veya riskli olmayan
You are safe here
Burada güvendesin
çelik kasa
değerli eşyaları korumak için kullanılan metal kutu
The documents are in the safe
Belgeler çelik kasada
güvenilir
bir işi iyi yapacağına inanılan
She is a safe choice for the job
O bu iş için güvenilir bir seçenek
kesin
bir şeyden emin olma durumu
It is a safe bet
Bu kesin bir bahis
adlandırmak
Sahnedebirine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
isim
Sahnedebir kişiye veya nesneye verilen sözcük
My name is Alex
Benim adım Alex
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
ticaret
Sahnedemal veya hizmet alıp satma faaliyeti
International trade is important for the economy
Uluslararası ticaret ekonomi için önemlidir
cinsel partner
cinsel anlamda kullanılan argo erkek terimi
He is just trade to him
O onun için sadece cinsel bir partner
zanaat
özel beceri gerektiren iş dalı
He learned a trade from his father
Babasından bir zanaat öğrendi
takas etmek
bir şeyi verip karşılığında başka bir şey almak
I want to trade my red pen for your blue one
Kırmızı kalemimi mavi kalemle takas etmek istiyorum
görevler
Sahnedeyapılması gereken şeyler
I have many duties at work
İşte birçok görevim var
kısa
Sahnedeboyu veya uzunluğu az olan
She has short hair
Onun saçları kısa
eksik
bir şeyin yeterli miktarda olmaması
We are short of time
Vaktimiz az
kısa
az süren
We had a short meeting
Kısa bir toplantı yaptık
şort
belden dize kadar uzanan giysi
He bought a new short
Yeni bir şort aldı
aniden
bir uyarı olmadan birdenbire
He stopped short when he saw the car
Arabayı gördüğünde aniden durdu
kısa
uçtan uca küçük bir mesafeye sahip olan
This rope is too short
Bu halat çok kısa
varmak
Sahnedebir yere ulaşmak
We will arrive at the station soon
İstasyona yakında varacağız
gecikmek
planlanan zamandan sonra varmak
The train will arrive late
Tren geç varacak
varmak
bir yere ulaşmak
We arrive at the station at noon
Öğlen istasyona varıyoruz
ulaşmak
bir yere gitmek
They arrive in London tomorrow
Yarın Londra'ya ulaşıyorlar
ihanet
Sahnedebirine karşı sadakatsizlik yapma veya güvenini kötüye kullanma eylemi
The general was executed for his treachery
General ihaneti nedeniyle idam edildi
miras
Sahnedebirinin vefatından sonra kalan mal veya para
He received a large inheritance from his grandfather
Büyükbabasından ona büyük bir miras kaldı
miras
birinden öldükten sonra kalan para veya mal
He received a large inheritance from his grandfather
Büyükbabasından büyük bir miras kaldı
suç ortağı
Sahnedeyanlış veya yasa dışı bir eyleme karışmış olan
He was complicit in the fraud
Dolandırıcılıkta suç ortağıydı
yaşamak
Sahnedebir yerde oturmak veya kalmak
They dwell in a small village
Onlar küçük bir köyde yaşıyorlar
üzerinde durmak
bir konu üzerinde uzun süre kafa yormak
Don't dwell on your mistakes
Hatalarının üzerinde durma
uzun
Sahnedesüresi fazla olan
The meeting was long
Toplantı uzundu
arzulamak
bir şeyi çok istemek
I long to see you
Seni görmeyi çok arzuluyorum
uzun
bir uçtan diğer uca mesafesi fazla olan
The snake is very long
Yılan çok uzun
uzun süre
fazla miktarda
We did not wait long
Uzun süre beklemedik
liman
Sahnedegemilerin sığındığı veya yük alıp boşalttığı yer
The ship docked in the harbor
Gemi limana yanaştı
barındırmak
birine güvenli bir yer sağlamak
They helped harbor the refugees
Mültecileri barındırmaya yardım ettiler
torun
Sahnedeoğlunun veya kızının çocuğu
She has one grandchild
Onun bir torunu var
torun
çocuğunun çocuğu
He loves his grandchild
Torununu seviyor
torun
çocuğunuzun çocuğu
She loves her grandchild
Torununu çok seviyor
kuzgun
Sahnedebüyük siyah bir kuş türü
I saw a raven on the roof
Çatıda bir kuzgun gördüm
kuzgunlar
Sahnedeyüksek sesli ötüşleri olan büyük siyah kuşlar
The ravens flew away
Kuzgunlar uçup gitti
düşmanlar
Sahnedebaşka birinden nefret eden veya onunla savaşan kişiler
They were enemies for years
Yıllarca düşmandılar
gemi
Sahnededenizde seyahat eden büyük deniz taşıtı
The large ship crossed the ocean
Büyük gemi okyanusu geçti
göndermek
malları göndermek veya taşımak
We will ship the order tomorrow
Siparişi yarın göndereceğiz
durum belirten ek
bir durum veya nitelik ifade eden son ek
Friendship is very important
Arkadaşlık çok önemlidir
yakıştırmak
iki kişiyi romantik bir çift olarak desteklemek
I ship those two characters
O iki karakteri birbirine yakıştırıyorum
atamak
Sahnedebirini resmi olarak bir göreve getirmek
He was anointed as the new leader
Yeni lider olarak atandı
yağ sürmek
bir yüzeye veya vücuda sıvı ya da yağ uygulamak
She anointed her skin with oil
Cildine yağ sürdü
uzatmak
Sahnedebir şeyi birine vermek
Please pass on the water
Lütfen suyu uzatın
pas geçmek
bir şeye katılmamaya karar vermek
I will pass on the offer
Teklifi pas geçeceğim
vefat etmek
hayatını kaybetmek
He passed on last night
Dün gece vefat etti
iletmek
bir şeyi başkasına vermek
Please pass on this message to her
Lütfen bu mesajı ona ilet
pas geçmek
sıranı kullanmamayı tercih etmek
I will pass on this round
Bu turu pas geçeceğim
karaya çıkmak
Sahnededenizden karaya geçmek
They set ashore after a long journey at sea
Uzun bir deniz yolculuğundan sonra karaya çıktılar
belirsiz
Sahnedeanlaşılması kolay olmayan veya net olmayan
The instructions were unclear
Talimatlar belirsizdi
yerini alma
Sahnedebir başkasının görevini veya unvanını devralma eylemi
The prince awaited his succession to the throne
Prens tahta geçişini bekledi
ardışıklık
birbirini takip eden kişiler veya şeyler serisi
A succession of accidents happened
Bir dizi kaza meydana geldi
üzgün
Sahnedepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
meşru
Sahnedeyasal veya adil bir hakka sahip olan
He is the rightful owner of the house
Evin meşru sahibi odur
bin
Sahnede1.000 sayısı
I have a thousand books
Bin kitabım var
kolay
Sahnedeyapılması veya anlaşılması zor olmayan
This math test was easy
Bu matematik sınavı kolaydı
yumuşak
sert veya katı olmayan
Be easy with her
Ona karşı yumuşak ol
elbette
bir isteği kabul ederken veya onaylarken kullanılan ifade
Can you do this? Easy
Bunu yapabilir misin? Elbette
rahat
endişeli olmayan ve sakin
She has an easy personality
O rahat bir kişiliğe sahip
kolay
yapılması zor olmayan
This math problem is easy
Bu matematik problemi kolay
düşmek
Sahnedehızla yere doğru hareket etmek
Be careful not to fall
Düşmemeye dikkat et
sonbahar
yaz ile kış arasındaki mevsim
The leaves change color in the fall
Sonbaharda yapraklar renk değiştirir
haline gelmek
yeni bir duruma girmek
The room fell silent
Oda sessizliğe büründü
başarısız olmak
bir şeyi yapmayı başaramamak
The mission did not fall
Görev başarısız olmadı
maskeli oyuncu
Sahnedegeleneksel halk oyunlarında rol alan oyuncu
He performed as a mummer in the festival
Festivalde maskeli oyuncu olarak sahne aldı
maskeli oyuncu
özellikle eski veya geleneksel oyunlarda performans sergileyen kişi
The mummer wore a traditional costume
Maskeli oyuncu geleneksel bir kostüm giymişti
orta çağ oyuncusu
Orta Çağ'da oyunlarda performans sergileyen kişi
The mummer performed in the medieval theater
Orta çağ oyuncusu orta çağ tiyatrosunda gösteri yaptı
aile
Sahnedekan veya evlilikle birbirine bağlı kişiler
I love my family
Ailemi seviyorum
yemek tarifi
yemek hazırlamak için gerekli talimatlar
Please follow the family for this dish
Lütfen bu yemek için tarifi izle
bölüm
bir televizyon dizisinin parçası
I watched the first family of the show
Dizinin ilk bölümünü izledim
güvenlik
Sahnedetehlike veya zarar görme durumunda olmama hali
Please prioritize your safety
Lütfen güvenliğinizi ön planda tutun
savunma oyuncusu
Amerikan futbolunda savunma yapan oyuncu
The safety tackled the runner
Savunma oyuncusu koşucuyu durdurdu
emniyet kilidi
bir aletin çalışmasını veya ateşlenmesini engelleyen mekanizma
Always check the safety before handling the gun
Silahı kullanmadan önce her zaman emniyeti kontrol edin
emniyet
silahın ateş etmesini engelleyen mekanizma
He clicked the safety on
Emniyeti açtı
sonuç
Sahnedebir eylemin sonucunda meydana gelen durum
Every action has a consequence
Her eylemin bir sonucu vardır
önem
bir şeyin değeri veya ağırlığı
The decision is of great consequence
Bu karar büyük önem taşıyor
ceza
yanlış bir davranışın sonucunda verilen karşılık
He faced the consequence of his actions
Yaptıklarının cezasını çekti
uçuşmak
Sahnedehavada sağa sola doğru hareket etmek
Butterflies are flying about in the garden
Kelebekler bahçede uçuşuyor
yemin etmek
Sahnedeciddi bir söz veya vaatte bulunmak
I swear to tell the truth
Doğruyu söyleyeceğime yemin ederim
yemin etmek
bir şeyden çok emin olduğunu belirtmek
I swear I saw him
Onu gördüğüme yemin ederim
küfretmek
kötü kelimeler kullanmak
Do not swear in class
Derste küfretme
en az
Sahnedebelirtilen miktardan daha az olmayan
I need at least ten dollars
En az on dolara ihtiyacım var
en azından
bir sorun olsa da olumlu bir yanını belirtmek için kullanılır
At least it is not raining
En azından yağmur yağmıyor
bari
yapılması beklenen en basit şeyi belirtmek için kullanılır
You could at least say sorry
Bari özür dileyebilirdin
en azından
hiç değilse biraz olsun
It is at least warm here
Burası en azından sıcak
devriye gezmek
Sahnedebir bölgeyi güvenli tutmak için denetlemek
The police patrol the neighborhood
Polis mahallede devriye geziyor
devriye
bir alanı korumak için dolaşan güvenlik ekibi
The police patrol walked down the street
Polis devriyesi caddede yürüdü
düşman
Sahnedesavaştığınız veya rekabet ettiğiniz kişi
They are old enemies
Onlar eski düşmanlar
eşlik etmek
Sahnedebiriyle beraber bir yere gitmek
Do you want to come with me
Benimle gelmek ister misin
beraberinde gelmek
bir şeyle beraber sunulmak
The phone comes with a charger
Telefon şarj cihazıyla birlikte gelir
birlikte gelmek
bir şeyin parçası olarak sunulmak veya satılmak
This phone comes with a charger
Bu telefon şarj aletiyle birlikte geliyor
beraberinde gelmek
bir şey ile aynı zamanda var olmak veya gerçekleşmek
This phone comes with a charger.
Bu telefonun yanında şarj aleti gelir.
süzmek
Sahnedebir şeyin içindeki sıvının akıp gitmesini sağlamak
Drain the pasta
Makarnayı süz
gider
suyun veya atıkların akıp gitmesini sağlayan boru
The drain is blocked
Gider tıkalı
tüketmek
bir şeyin tamamını kullanıp bitirmek
The long meeting drained my energy
Uzun toplantı enerjimi tüketti
basket atmak
basketbolda başarılı bir şekilde sayı yapmak
He drained the shot from the corner
Köşeden basketi attı
nakliye
Sahnedeeşyaların taşınması işlemi
Shipping takes five days
Nakliye beş gün sürer
nakliye
malların bir yerden başka bir yere taşınması
We offer free shipping on orders
Siparişlerde ücretsiz nakliye sunuyoruz
nakliye
malların bir alıcıya gönderilme süreci
The shipping for this order is free
Bu sipariş için nakliye ücretsizdir
nakliye
malların bir yerden başka bir yere taşınması işlemi
Shipping is free for this order
Bu sipariş için nakliye ücretsizdir
zorlamak
Sahnedebirini bir eyleme mecbur bırakmak
They forced him to leave
Onu gitmeye zorladılar
kuvvet
polis veya asker gibi insanlardan oluşan grup
He joined the police force
Polis kuvvetine katıldı
zorlamak
bir şeyi hareket ettirmek için fiziksel güç kullanmak
He forced the door open
Kapıyı açmak için zorladı
kuvvet
fiziksel dayanıklılık veya bedensel güç
He pushed the door with force
Kapıyı kuvvetle itti
ejderha
Sahnedehikayelerde geçen uçabilen büyük kertenkele benzeri hayali yaratık
The dragon breathes fire
Ejderha ateş püskürtür
ejder
SahnedeGame of Thrones kurgusal evrenindeki bir para birimi
He paid for his meal with a gold dragon
Yemeği için bir altın ejder ile ödeme yaptı
ejderha
Uzun kuyruklu ve pürüzlü derili devasa bir sürüngen
The dragon flew over the mountain
Ejderha dağın üzerinden uçtu
dil
konuşmak için kullanılan kelimeler sistemi
Dragon is a language
Dragon bir dildir
aramak
Sahnedebir şeyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
aramak
bir şeyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
beklemek
bir şeyin olacağını ummak ya da tahmin etmek
You are looking for trouble
Bela arıyorsun
aramak
kayıp bir şeyi ya da kişiyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
aramak
bir şeyi bulmaya veya elde etmeye çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
gün
Sahnede24 saatlik süre
I work every day
Her gün çalışıyorum
dönem
Sahnedeözellikle geçmişteki belirli bir zaman dilimi
In my grandfather's day, there were no computers
Büyükbabamın döneminde bilgisayarlar yoktu
özel gün
belirli bir şeyi kutlamak için ayrılmış gün
We celebrate a special day
Biz özel bir gün kutlarız
bir gün
gelecekteki bir zaman
I want to travel the world one day
Bir gün dünyayı gezmek istiyorum
bulundurma
Sahnedebir şeyi belirli bir yerde muhafaza etmek
They are holding the cash in a safe
Parayı kasada bulunduruyorlar
tutma
bir şeyi elinde veya kollarında bulundurma
She is holding a cup of coffee
Bir fincan kahve tutuyor
gözaltı
polisin insanları tuttuğu yer
The suspect is in the holding cell
Şüpheli gözaltı hücresinde
tutma
bir şeyi elleriyle kavrayıp bırakmamak
She is holding a red apple
O kırmızı bir elma tutuyor
vatan hainliği
Sahnedeülkeye ihanet etme suçu
He was accused of treason
Vatan hainliğiyle suçlandı
olup olmadığı
Sahnedeiki olasılığı belirtmek için kullanılır
I don't know whether he will come
Gelip gelmeyeceğini bilmiyorum
ip-medigi
iki olasılık arasında seçim veya belirsizlik belirtmek için kullanılan bağlaç
I do not know whether he is coming
Onun gelip gelmeyeceğini bilmiyorum
inanç
Sahnedebir kişiye veya şeye duyulan güçlü güven
I have faith in you
Sana güveniyorum
inanç
birine veya bir şeye duyulan güçlü güven
I have faith in you
Sana inancım tam
fatih
Sahnedebir savaş veya yarışmada başkalarını yenen kişi
He was a famous conqueror
O ünlü bir fatihdi
galip
Sahnedediğerlerini mağlup eden kişi
He was the conqueror in the match
Maçın galibi oydu
fatih
bir yeri zor kullanarak kontrolü altına alan kişi
The conqueror entered the city
Fatih şehre girdi
varis
Sahnedebiri öldüğünde mal varlığını devralacak kişi
He is the only heir to his father's fortune
O babasının servetinin tek varisidir
varis
Sahnedebir unvanı mülkü veya makamı devralacak kişi
He is the sole heir to the family fortune
Aile servetinin tek varisi odur
çok
Sahnedebüyük bir sayı veya miktar
I have a lot of friends
Çok arkadaşım var
sık sık
birçok kez veya sıklıkla
He travels a lot
O sık sık seyahat eder
çok
birçok kez veya büyük ölçüde
I read a lot
Çok okurum
çok
büyük ölçüde
I miss you a lot
Seni çok özlüyorum
mahvetmek
Sahnedebir şeyi artık kullanılamayacak kadar bozmak
The rain ruined my clothes
Yağmur kıyafetlerimi mahvetti
harabe
yok olmuş bir yapının kalıntıları
We visited the ancient ruins
Eski harabeleri ziyaret ettik
mahvetmek
bir şeye büyük zarar vermek
The rain ruined our plans
Yağmur planlarımızı mahvetti
yıkım
tamamen yok olma veya başarısız olma durumu
The war brought total ruin
Savaş tam bir yıkım getirdi
görev
Sahnedeyapılması gereken iş veya sorumluluk
It is my duty to help you
Sana yardım etmek benim görevim
görev
yapılması gereken işler
It is your duty to help him
Ona yardım etmek senin görevin
görev
yapılması gereken iş veya sorumluluk
It is my duty to help others
Başkalarına yardım etmek benim görevim
gümrük vergisi
mallar üzerinden ödenen vergi
You must pay duty on these goods
Bu mallar için gümrük vergisi ödemelisiniz
taç
Sahnedekral veya kraliçenin taktığı süslü başlık
The king wears a golden crown
Kral altın bir taç takıyor
kraliyet ailesi
Sahnedebir kral veya kraliçe ile onların ailesi
The crown traveled to the city
Kraliyet ailesi şehre seyahat etti
cadde ismi
bir yol veya sokak için kullanılan bir isim
We live on Crown Street
Crown Caddesinde oturuyoruz
taç giydirmek
birini resmi olarak kral veya kraliçe yapmak
They will crown the new queen tomorrow
Yeni kraliçeye yarın taç giydirecekler
üzerine gelmek
Sahnedebir şeye veya birine doğru hareket etmek
The dog came at me
Köpek üzerime geldi
üzerine yürümek
birine tehditkar bir şekilde yaklaşmak
He came at me angrily
Öfkeyle üzerime yürüdü
gerektirmek
bir şeye ihtiyaç duymak
This task comes at a lot of focus
Bu görev çok fazla odaklanma gerektirir
saldırmak
birine düşmanca veya agresif bir şekilde yaklaşmak
The dog came at me
Köpek üzerime saldırdı
saldırmak
birine tehditkar şekilde doğru ilerlemek
He came at me with a knife
Bana bıçakla saldırdı
müttefikler
Sahnedebirlikte çalışan kişi veya gruplar
They became close allies during the war
Savaş sırasında yakın müttefik oldular
gerekirse
Sahnedegerekli olması durumu
I can stay late if need be
Gerekirse geç saate kadar kalabilirim
gerekirse
eğer gerekli ise
We can stay longer if need be
Gerekirse daha uzun kalabiliriz