

Person Of Interest — 4. Sezon Bölüm 3
Kelimeler ve anlamları
703 kelime
Seviye
kapsamak
Sahnedebir parçası veya özelliği olarak bulundurmak
The job involves a lot of travel
İş çok fazla seyahat gerektiriyor
dahil etmek
Sahnedebir şeye katılmasını sağlamak
We want to involve everyone in the project
Herkesi projeye dahil etmek istiyoruz
ilişki yaşamak
romantik bir ilişki içinde olmak
They are romantically involved
Romantik bir ilişki yaşıyorlar
el çantası
Sahnedekadınların taşıdığı küçük çanta
She has a red handbag
Onun kırmızı bir el çantası var
getirmek
Sahnedebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
bir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
peşinden gelmek
birinin arkasından yakın bir şekilde yürümek
The dog likes to bring behind me
Köpek peşimden gelmeyi sever
suçlamak
birinin yasa dışı bir şey yaptığını resmen ifade etmek
The police decided to bring charges against him
Polis ona karşı suçlamada bulunmaya karar verdi
dur
Sahnedebirine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durdurmak
bir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
uğramak
bir yere kısa süreliğine gitmek
I will stop by your house later
Daha sonra evine uğrayacağım
benzemek
Sahnedebir şeye benzer bir dış görünüşe sahip olmak
You look like your father
Babana benziyorsun
benzemek
dış görünüş olarak birine veya bir şeye benzer olmak
You look like your father
Babana benziyorsun
gibi görünmek
bir durumun öyle olduğu izlenimini vermek
It looks like it will rain
Yağmur yağacak gibi görünüyor
benzemek
dış görünüşü birine veya bir şeye benzemek
You look like your brother
Erkek kardeşine benziyorsun
burada
Sahnedebir yerin dışında veya uzağında
It is very cold out here
Burada hava çok soğuk
buralarda
bulunduğumuz bu yer
It is very cold out here
Buralar çok soğuk
dışarıda
bir binanın veya kapalı alanın dışında
It is cold out here
Dışarısı çok soğuk
burada
dışarıdaki bu alanda
It is cold out here
Burası dışarıda soğuk
rica etmek
Sahnedebir şey istemek
I ask for a pen
Bir kalem rica ediyorum
sormak
Sahnedebirine soru yöneltmek
I need to ask a question
Bir soru sormam gerekiyor
istemek
bir şeyi yapmayı planlamak
I ask to do this task
Bu görevi yapmayı istiyorum
belirtmek
bir görüşü ifade etmek
You should ask your opinion clearly
Görüşünü açıkça belirtmelisin
yöntem
Sahnedebir şeyi yapmanın belirli bir yolu
This is a good mode of working
Bu iyi bir çalışma yöntemidir
mod
bir cihazın veya sistemin çalışma şekli
The phone is in silent mode
Telefon sessiz modda
yeni
Sahnededaha önce var olmayan
This is a novel way to solve the problem
Bu sorunu çözmenin yeni bir yolu
roman
uzun, kurgusal bir hikaye anlatan kitap
I am reading a novel
Bir roman okuyorum
bağlanmak
Sahnedebir amaca veya sözüne sadık kalmak
I cannot commit to this project
Bu projeye bağlanamam
işlemek
bir suç gerçekleştirmek
He committed a serious crime
Ciddi bir suç işledi
intihar etmek
kendi yaşamına kasten son vermek
He decided to commit suicide
İntihar etmeye karar verdi
kaydetmek
bir kamera ile hareketli görüntüleri yakalamak
They committed the event to film
Olayı filme kaydettiler
öldürmek
Sahnedebir canlının yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
kırıp geçirmek
bir gösteride çok komik veya popüler olmak
The comedian killed the audience
Komedyen seyirciyi kırıp geçirdi
durdurmak
bir süreci veya çalışmayı sona erdirmek
The company killed the project
Şirket projeyi durdurdu
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am killing for a slice of pizza
Bir dilim pizzayı çok istiyorum
sonlandırmak
bir şeyi durdurmak veya bitirmek
We had to kill the project
Projeyi sonlandırmak zorunda kaldık
öldürmek
bir canlının yaşamına son vermek
The frost will kill the plants
Don olayı bitkileri öldürecek
katletmek
bir insanı kasten öldürmek
The soldiers killed the king
Askerler kralı katletti
katil
birini öldüren kişi
The police caught the killer
Polis katili yakaladı
kahretmek
birine büyük duygusal acı vermek
His words killed me
Sözleri beni kahretti
seçmek
Sahnedebir şeyi almaya veya yapmaya karar vermek
I will go for the cake
Keki seçeceğim
geçerli olmak
bir durumun birisi veya bir şey için geçerli olması
The same rule goes for everyone
Aynı kural herkes için geçerlidir
hedeflemek
bir amaca ulaşmaya çalışmak
I will go for the win
Galibiyeti hedefliyorum
ayrılmak
bir yerden hareket etmeye hazırlanmak
I have to go for today
Bugün için ayrılmalıyım
peşinden gitmek
bir şeyin gerçekleşmesi için çabalamak
You should go for your dreams
Hayallerinin peşinden gitmelisin
geçerli olmak
birinin veya bir şeyin durumuna uygun düşmek
This rule goes for everyone
Bu kural herkes için geçerli
girişmek
bir şeyi elde etmeye veya yapmaya çalışmak
I will go for the top prize
Büyük ödül için girişiyorum
fiyat biçilmek
belirli bir bedele sahip olmak
This painting goes for a high price
Bu tabloya yüksek bir fiyat biçiliyor
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı amaçlamak
We go for an early start tomorrow
Yarın erken başlamaya niyetleniyoruz
uymak
birine uygun veya doğru olmak
That color goes for your skin tone
O renk tenine uyuyor
desteklemek
birini seçmek veya tutmak
I go for the local team
Yerel takımı destekliyorum
çabalamak
bir amaca ulaşmaya gayret etmek
You should go for your dreams
Hayallerin için çabalamalısın
tercih etmek
bir şeyi istemek veya seçmek
I think I will go for the salad
Sanırım salatayı tercih edeceğim
saldırmak
birini dövmeye veya yenmeye çalışmak
The dog might go for you
Köpek sana saldırabilir
sahiplik
Sahnedebir şeye sahip olma durumu
The possession of the land is disputed
Arazinin sahipliği tartışmalı
eşyalar
birine ait olan şeyler
He lost all his possessions
Tüm eşyalarını kaybetti
musallat
bir ruh tarafından ele geçirilme durumu
He claimed to be suffering from demonic possession
Kötü ruhların musallatına uğradığını iddia etti
bulundurma
bir şeyi yasal olarak elinde tutma durumu
The suspect was arrested for illegal drug possession
Şüpheli yasa dışı uyuşturucu bulundurmaktan tutuklandı
kolay
Sahnedeyapılması veya anlaşılması zor olmayan
This math test was easy
Bu matematik sınavı kolaydı
yumuşak
sert veya katı olmayan
Be easy with her
Ona karşı yumuşak ol
elbette
bir isteği kabul ederken veya onaylarken kullanılan ifade
Can you do this? Easy
Bunu yapabilir misin? Elbette
rahat
endişeli olmayan ve sakin
She has an easy personality
O rahat bir kişiliğe sahip
kolay
yapılması zor olmayan
This math problem is easy
Bu matematik problemi kolay
bonfile
Sahnedegenellikle sığır etinden yapılan kalın et dilimi
I would like a steak
Bir bonfile istiyorum
tanımak
Sahnedebirini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
bilmek
Sahnedebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
gelmek
Sahnedebir yere varmak veya görünmek
He didn't show up for the meeting
Toplantıya gelmedi
ortaya çıkmak
birinin bir yerde görünmesi veya gelmesi
He finally showed up at the party
Sonunda partide göründü
rezil etmek
birini başkalarının önünde utandırmak
She showed him up in front of the team
Onu takımın önünde rezil etti
belirmek
bir arka plan üzerinde kolayca fark edilmek
The stain does not show up on this dark shirt
Bu koyu renkli gömlekte leke belli olmuyor
gölgede bırakmak
birinden daha iyi performans göstererek onu kötü duruma düşürmek
He tried to show up his rival during the match
Maç sırasında rakibini gölgede bırakmaya çalıştı
gölgede bırakmak
birinden daha iyi performans göstererek onu geride bırakmak
He showed up his rival with a better performance
Rakibini daha iyi bir performansla gölgede bıraktı
gelmek
bir etkinliğe katılmak veya bir yere varmak
He did not show up for the party
O partiye gelmedi
olmak
Sahnedemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
ek olarak
Sahnedeasıl işine veya faaliyetine ek olarak
He teaches English on the side
Ek olarak İngilizce dersleri veriyor
kenarda
bir şeyin sol veya sağ kısmı
Put the books on the side
Kitapları kenara koy
ayrı olarak
ana yemeğin yanında ayrı olarak servis edilen
I want the sauce on the side
Sosun ayrı gelmesini istiyorum
tarafında
bir fikirle veya kişiyle hemfikir olma durumu
I am on your side
Senin tarafındayım
ek iş olarak
ana işin yanında yapılan ek faaliyet
He works as a waiter on the side
O ek iş olarak garsonluk yapıyor
gizlice
açık bir şekilde değil saklı veya gizli bir yolla
They were doing business on the side
Onlar gizlice ticaret yapıyorlardı
üçüncü
Sahnedebir seride ikinciden sonra gelen
He is the third person in line
Sıradaki üçüncü kişi o
üçüncü
ikinciden sonra gelen
March is the third month
Mart üçüncü aydır
üçte bir
bir şeyin üç eşit parçasından biri
I ate a third of the pizza
Pizzanın üçte birini yedim
yabancı
Sahnedebir gruba ait olmayan kişi
He always felt like an outsider
Kendini her zaman bir yabancı gibi hissetti
yabancı
belirli bir gruba dahil olmayan kişi
He feels like an outsider here
Burada kendini yabancı gibi hissediyor
stratejik
Sahnededikkatli bir planın parçası olarak yapılan
They made a strategic decision
Stratejik bir karar verdiler
makineler
Sahnedesanayide kullanılan büyük cihazlar
The factory uses heavy machinery
Fabrika ağır makineler kullanıyor
iş yapmak
Sahnedeticari bir ilişki içinde olmak
We do business with them
Onlarla iş yapıyoruz
biraz
Sahnedeaz miktarda veya bir dereceye kadar
I am kind of tired
Biraz yorgunum
tür
Sahnedebenzer nitelikleri olan grup
What kind of book do you want
Ne tür bir kitap istiyorsun
tür
belirli bir çeşit veya tip
This is a new kind of fruit
Bu yeni bir tür meyve
kural
Sahnedebir kılavuz veya yasa
Follow the rules
Kurallara uyun
yönetmek
bir şey üzerinde güce sahip olmak
The king rules the land
Kral ülkeyi yönetiyor
harika olmak
en iyi veya baskın olmak
This song rules
Bu şarkı harika
hüküm vermek
bir yasal davada resmi karar vermek
The judge will rule on the case
Yargıç dava hakkında hüküm verecek
yönetmek
bir ülke veya bölge üzerinde resmi yetkiye sahip olmak
The king used to rule the country
Kral eskiden ülkeyi yönetirdi
kural
ne yapmanız veya yapmamanız gerektiğini söyleyen ifade
You must follow the school rules
Okul kurallarına uymalısın
adet
olayların olağan veya normal durumu
Working late is the rule here
Burada geç çalışmak bir adettir
ilke
bir şeyin nasıl yapıldığını anlatan genel ifade
It is a fundamental rule of science
Bu bilimin temel bir ilkesidir
düzenleme
ne yapabileceğiniz hakkında resmi talimat
New safety rules were introduced
Yeni güvenlik düzenlemeleri getirildi
kural
bir yargıç veya yetkili tarafından alınan resmi karar
The judge made a strict rule
Yargıç katı bir kural koydu
yanmaz
Sahnedeateşten zarar görmeyen
The box is fireproof
Kutu yanmazdır
çıkmak
Sahnedebirisiyle romantik bir amaçla görüşmek
They have been dating for two months
İki aydır çıkıyorlar
tarih
ayın veya yılın belirli bir günü
What is today's date?
Bugünün tarihi ne?
hurma
palmiye ağacından yetişen tatlı kahverengi meyve
I like eating dates
Hurma yemeyi severim
bugüne kadar
şimdiki zamana kadar
We have learned a lot to date
Bugüne kadar çok şey öğrendik
dehşet
Sahnedeçok büyük korku
He screamed in terror
Dehşet içinde çığlık attı
baş belası
korku veya sorun yaratan kişi
That little boy is a total terror at school
O küçük çocuk okulda tam bir baş belası
karar vermek
Sahnedebir konu hakkında seçim yapmak
I need to decide what to eat
Ne yiyeceğime karar vermem lazım
katı
Sahnedeyumuşak veya sıvı olmayan
Ice is solid
Buz katıdır
güçlü
Sahnedeolma ihtimali yüksek olan
He has a solid chance to win
Kazanma şansı oldukça yüksek
iyilik
birine yapılan yardımsever davranış
Can you do me a solid?
Bana bir iyilik yapabilir misin?
kesintisiz
hiç durmadan devam eden
We worked for three solid hours
Üç saat boyunca aralıksız çalıştık
iyileşmek
daha iyi hale gelmek veya artmak
The economy is starting to pick up
Ekonomi canlanmaya başlıyor
fark etmek
bir şeyi gözlemlemek veya anlamak
I picked up a strange smell in the room
Odaya girince tuhaf bir koku fark ettim
almak
bir nesneyi yerden kaldırmak veya birini bir yerden almak
I will pick up my friend from the airport
Arkadaşımı havaalanından alacağım
tavlamak
birini romantik olarak etkilemeye çalışmak
He always tries to pick up women
Her zaman kadınları tavlamaya çalışır
gidip getirmek
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden almak
I will pick you up at seven
Seni saat yedide alacağım
tavlama
birini etkileyerek romantik bir ilişki başlatma girişimi
He is very good at the pick-up
O tavlama konusunda çok başarılıdır
teslim alma
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden alma işlemi
The package pick-up is at the front desk
Paket teslim alma yeri resepsiyondadır
kaldığı yerden devam etmek
bir işe ara verdikten sonra tekrar başlamak
We will pick up the lesson tomorrow
Derse yarın kaldığımız yerden devam edeceğiz
almak
birini veya bir şeyi gidip getirmek
I will pick up my sister from school
Kız kardeşimi okuldan alacağım
kaldırmak
bir şeyi eline almak veya yerden yukarı kaldırmak
Please pick up the pen from the floor
Lütfen yerdeki kalemi kaldır
açmak
çalan telefona cevap vermek
Please pick up the phone
Lütfen telefonu aç
açmak
çaldığında telefona cevap vermek
Please pick up the phone
Lütfen telefonu aç
öğrenmek
bir bilgi veya beceri edinmek
She picked up Spanish quickly
İspanyolcayı hızlıca öğrendi
acele etmek
Sahnedehızlı hareket etmek
Please hurry up
Lütfen acele et
acele
bir şeyi hızlıca yapma durumu
I am in a hurry
Acelem var
aceleye getirmek
bir şeyi çok hızlı yapmak
Don't hurry the work
İşi aceleye getirme
özgüven
Sahnedekişinin kendinden emin olma durumu
She speaks with confidence
Özgüvenle konuşuyor
kendine güven
bir şeyi iyi yapabileceğine dair duyulan güçlü his
He has confidence in his skills
Yeteneklerine güveniyor
güven
birine karşı duyulan itimat veya inanç
I have confidence in my doctor
Doktoruma güveniyorum
gizli
kimseyle paylaşılmaması gereken
I told him this in confidence
Bunu ona gizli olarak söyledim
gerçek
Sahnedevar olan veya doğru olan
This is a real diamond
Bu gerçek bir elmas
gerçekten
çok veya samimi bir şekilde
He is real quiet
O gerçekten sessiz
sade
süslü veya karmaşık olmayan
He prefers a real and simple lifestyle
O sade ve basit bir yaşam tarzını tercih ediyor
sosyalist
üretim araçlarının topluma ait olduğu bir sisteme inanan kişi
He is a real who believes in common ownership
O ortak mülkiyete inanan bir sosyalisttir
hatırlamak
Sahnedegeçmişteki bir anıyı zihne geri getirmek
I remember my childhood
Çocukluğumu hatırlıyorum
hatırlamak
bir şeyi yapmayı unutmamak
Remember to lock the door
Kapıyı kilitlemeyi hatırla
davranmak
Sahnedebirine karşı belirli bir şekilde hareket etmek
She treats everyone with kindness
Herkese nezaketle davranır
ödül
haz veren şey
This chocolate is a special treat
Bu çikolata özel bir ödül
ısmarlamak
birinin yiyecek veya içecek masrafını karşılamak
I will treat you to lunch today
Bugün öğle yemeğini ben ısmarlayacağım
tedavi etmek
bir hastaya tıbbi bakım uygulamak
The doctor will treat the patient
Doktor hastayı tedavi edecek
sorumsuzca davranmak
Sahnedekuralları ve başkalarının haklarını hiçe sayarak düşüncesizce hareket etmek
He played fast and loose with the company funds
Şirket fonlarını sorumsuzca harcadı
sorumsuzca davranmak
kuralları hiçe sayarak dikkatsizce hareket etmek
He plays fast and loose with the rules
O kurallar konusunda sorumsuzca davranıyor
sorumsuzca davranmak
kuralları veya başkalarını önemsemeden pervasızca hareket etmek
He plays fast and loose with the rules
O kuralları hiçe sayarak davranıyor
öğrenmek
Sahnedeçalışarak veya deneyim yoluyla bilgi veya beceri edinmek
I want to learn English
İngilizce öğrenmek istiyorum
öğretmek
birine bilgi veya beceri kazandırmak
He learned me a new skill
Bana yeni bir beceri öğretti
öğrenmek
bir durum hakkında haber almak
I learned that the meeting is postponed
Toplantının ertelendiğini öğrendim
öğrenmek
yeni bir bilgi veya beceri edinmek
I am learning how to play chess
Satranç oynamayı öğreniyorum
gardırop
Sahnedebir kişinin sahip olduğu tüm kıyafetler
She updated her winter wardrobe
Kışlık gardırobunu yeniledi
gardırop
kıyafetlerin asıldığı yüksek bir mobilya
Put your clothes in the wardrobe
Kıyafetlerini gardıroba koy
gelen kutusu
Sahnedeyeni elektronik mesajların geldiği yer
I checked my inbox for new emails
Yeni e-postalar için gelen kutumu kontrol ettim
yol
Sahnedebir şeyin hareket ettiği hat
The train is on the track
Tren rayın üzerinde
takip etmek
Sahnedebir şeyin hareketini veya gelişimini izlemek
The police are tracking the suspect
Polis şüpheliyi takip ediyor
avantaj
başarıya ulaşmaya yardımcı olan özel bir imkan
He has the inside track for the job
O bu iş için öncelikli konuma sahip
parça
bir albümde yer alan kayıtlı müzik eseri
This is my favorite track on the album
Bu albümdeki en sevdiğim parça
tutarlı olmak
bilinen bilgilerle mantıklı veya uyumlu olmak
This story tracks with the facts
Bu hikaye gerçeklerle tutarlı
kayıt
bir şeyi hatırlamak için tutulan yazılı bilgi
I keep a track of my expenses
Harcamalarımın kaydını tutuyorum
atletizm
insanların koşu pistinde yarıştığı bir spor dalı
She runs track at school
O okulda atletizm yapıyor
silah ateşlemek
Sahnedebir silahı kullanıp patlatmak
Please do not shoot the weapon
Lütfen silahı ateşleme
hay aksi
hafif kızgınlık veya hayal kırıklığı belirten ünlem
Shoot, I forgot my keys
Hay aksi, anahtarlarımı unuttum
hay aksi
şaşkınlık veya kızgınlık ifade eden ünlem
Shoot I forgot my keys
Hay aksi anahtarlarımı unuttum
çekmek
kamera ile görüntü kaydetmek
We will shoot a movie
Bir film çekeceğiz
çekmek
kamera ile görüntü kaydetmek
We will shoot a movie tomorrow
Yarın bir film çekeceğiz
ateşlemek
bir silahın patlamasını sağlamak
He shot the gun into the air
Silahı havaya ateşledi
vurmak
birini veya bir şeyi vurmak için silah kullanmak
You should not shoot at birds
Kuşlara ateş etmemelisin
ateş etmek
birine veya bir şeye silah doğrultup ateşlemek
The soldier shot at the target
Asker hedefe ateş etti
ateş açmak
silah veya başka bir mühimmatı ateşlemek
They decided to shoot at the enemy
Düşmana ateş açmaya karar verdiler
yaralamak
silahla birini vurarak sakat bırakmak
The robber shot the security guard
Soyguncu güvenlik görevlisini vurdu
hedef almak
birine veya bir şeye ateş etmek
Do not shoot at the innocent people
Masum insanlara ateş etmeyin
enjekte etmek
bir sıvıyı zorla bir yere vermek
The doctor will shoot the medicine
Doktor ilacı enjekte edecek
vurup yaralamak
mermi ile birini yaralamak
He accidentally shot his friend
Kazara arkadaşını vurdu
öldürmek
mermi ile birinin yaşamına son vermek
The soldier shot the guard
Asker nöbetçiyi vurdu
vurup öldürmek
silah kullanarak birini öldürmek
They shot the man in the street
Adamı sokakta vurup öldürdüler
ateş etmek
birine veya bir şeye ateşli silahla vurmak
He decided to shoot at the target
Hedefe ateş etmeye karar verdi
fırlatmak
bir şeyi hızla ileriye doğru göndermek
Please shoot the ball to me
Lütfen topu bana fırlat
sis
Sahnedeyer seviyesindeki yoğun su buharı
The city was covered in fog
Şehir sisle kaplıydı
zihni bulandırmak
birinin kafasını karıştırmak
The medicine might fog your mind
İlaç zihnini bulandırabilir
mezar
Sahnedeölülerin gömüldüğü yer
He visited his grandfather's grave
Büyükbabasının mezarını ziyaret etti
ciddi
çok önemli veya tehlikeli
His condition is very grave
Durumu çok ciddi
konuşma
Sahnedebir topluluğa hitaben yapılan resmi konuşma
The politician gave a short speech
Politikacı kısa bir konuşma yaptı
konuşma
bir topluluğa yapılan resmi hitap
He gave a great speech
Harika bir konuşma yaptı
konuşma
konuşma eylemi
Speech is a basic human ability
Konuşma temel bir insan yeteneğidir
tamam
Sahnededinleyicinin anladığını kontrol etmek veya ara vermek için kullanılır
All right, let's move on
Tamam, devam edelim
tamam
Sahnedebir şeyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılır
All right I will help you
Tamam sana yardım edeceğim
tamam
onay veya kabullenme belirtmek için kullanılan ifade
All right I will go to the store
Tamam markete gideceğim
iyi
kabul edilebilir veya sorunsuz durum
Everything is all right
Her şey yolunda
anlaşıldı
Sahnedetelsiz mesajının alındığını ve anlaşıldığını onaylamak için kullanılan ifade
Copy that I am on my way
Anlaşıldı yoldayım
anlaşıldı
bir mesajın alındığını ve anlaşıldığını onaylamak için kullanılan ifade
I am on my way copy that
Yola çıktım anlaşıldı
tam
Sahnedetüm parçaları içeren
Please write your full name
Lütfen tam adınızı yazın
dolu
mümkün olduğunca çok şeyle doldurulmuş
The glass is full of water
Bardak suyla dolu
tam
mümkün olan en yüksek derecede
He has full control
O tam kontrole sahip
tok
yeterince yemek yemiş olma durumu
I am full after that meal
O yemekten sonra tokum
hedef listesi
Sahnedesaldırılması veya ilgilenilmesi planlanan kişi veya şeylerin listesi
The criminal had a long hit list
Suçlunun uzun bir hedef listesi vardı
haksız yolla elde edilen
dürüst olmayan veya yasadışı şekilde kazanılan
He spent his ill-gotten money on luxury items
O haksız yolla elde ettiği parasını lüks eşyalara harcadı
gayrimeşru
dürüst olmayan veya yasadışı yollarla elde edilmiş
He spent his ill gotten money on cars
Gayrimeşru yolla kazandığı parayı arabalara harcadı
yasa dışı kazanılan
dürüst olmayan veya kanuna aykırı yollarla elde edilen
He spent his ill-gotten money on luxury items
Yasa dışı kazandığı parayı lüks eşyalara harcadı
genişlemek
Sahnededaha geniş veya açık hale gelmek
Her nostrils flared in anger
Sinirden burun delikleri genişledi
parlama
gökyüzünde aniden beliren parlak ışık veya ateş
A solar flare hit the Earth
Bir güneş parlaması Dünya'yı vurdu
genişlemek
aniden açılmak veya yayılmak
The trousers flare at the bottom
Pantolon alt kısımdan genişliyor
yetenek
bir şeyi yapma konusunda doğal beceri
She has a flare for music
Müzik konusunda bir yeteneği var
zor
Sahnedekolay olmayan
This exam is hard
Bu sınav zor
sert
alkol içeren
This is a hard drink
Bu sert bir içkidir
sert
yumuşak olmayan
The bed is too hard
Yatak çok sert
sıkı
çok çaba veya enerji ile
He works hard every day
O her gün sıkı çalışıyor
sonra
Sahnedebir olaydan sonra gerçekleşen
We will eat later
Yemekten sonra yiyeceğiz
geç
beklenenden daha geç
She arrived later than me
O benden geç geldi
merhum
vefat etmiş kişi
The late king died long ago
Merhum kral uzun zaman önce öldü
yeni
son zamanlarda gerçekleşen
That is a later development
O yeni bir gelişme
daha sonra
gelecekte veya belirli bir olaydan sonra
I will do it later
Bunu daha sonra yapacağım
sonra
şu andan daha ileri bir vakit
See you later
Seni sonra görürüm
gelecekte
ileriki bir zamanda
I will be back later
Gelecekte geri döneceğim
gecikmeli
beklenen zamandan daha geç gerçekleşen
The later train arrived at midnight
Gecikmeli tren gece yarısı vardı
geç dönem
bir zaman diliminin sonuna yakın olan
This is a later work of the artist
Bu sanatçının geç dönem bir eseri
vakitli değil
kararlaştırılan zamanda olmayan
He is later than usual
Her zamankinden daha vakitsiz
gecikmiş
zamanında olmayan
She is later than we expected
Beklediğimizden daha gecikmiş durumda
sonra
şimdiki zamandan daha ileri bir vakit
I will see you later
Seni daha sonra göreceğim
dayanıklı
Sahnedeçok güçlü veya cesur olan
He is a tough man
O dayanıklı bir adamdır
zor
yapılması veya baş edilmesi kolay olmayan
This is a tough question
Bu zor bir soru
kötü şans
kötü bir durumu önemsemediklerini belirtmek için kullanılır
Tough luck for you
Senin için kötü şans
sert
insanlara karşı zorlayıcı veya katı olan
The teacher is very tough
Öğretmen çok sert
adamlar
Sahnedeerkekler için kullanılan samimi ifade
Those guys are tall
Şu adamlar uzun
arkadaşlar
bir grup insan için kullanılan samimi ifade
Hi guys
Selam arkadaşlar
adam
bir erkek için kullanılan samimi ifade
He is a nice guy
O iyi bir adam
millet
bir grup insan için kullanılan gayriresmi ifade
Listen guys
Dinleyin millet
iletişime geçti
Sahnedebirisiyle irtibat kurmak
She contacted the manager
O müdürle iletişime geçti
şiddetli
Sahnedezarar vermek için güç kullanan
The protest became violent
Protesto şiddete dönüştü
peşinden gitmek
Sahnedebirinin veya bir şeyin ardından gitmek
The dog followed me home
Köpek eve kadar peşimden geldi
uymak
birinin söylediklerini yerine getirmek
You should follow the instructions
Talimatlara uymalısın
ardından gelmek
bir şeyden sonra meydana gelmek
Night follows day
Günden sonra gece gelir
izlemek
birinin faaliyetlerini dikkatle gözlemlemek
Follow the latest news
En son haberleri izle
anlamak
birinin ne dediğini veya ne yaptığını kavramak
Do you follow my instructions
Talimatlarımı anlıyor musun
malzemeler
Sahnedebelirli bir amaç için gereken şeyler
We need more office supplies
Daha fazla ofis malzemesine ihtiyacımız var
sağlamak
ihtiyaç duyulan bir şeyi vermek veya temin etmek
The store supplies fresh fruit every day
Mağaza her gün taze meyve sağlar
geç
Sahnedezamanında olmayan
I am late for work
İşe geç kaldım
merhum
artık hayatta olmayan
His late father was a doctor
Merhum babası doktordu
son
yakın zamanda gerçekleşen veya yapılan
These are late reports
Bunlar son raporlar
geç
belirlenen zamandan sonra olan
I am late for work
İşe geç kaldım
duymak
Sahnedebir şeyi birinden öğrenmek
Did you hear about the accident?
Kazayı duydun mu?
duymak
bir kişi veya durum hakkında bilgi ya da haber almak
Did you hear about the accident
Kazayı duydun mu
haberdar olmak
bir durumla ilgili bilgi almak
I heard about the meeting
Toplantıdan haberdar oldum
duymak
bir şeyi öğrenmek veya işitmek
Did you hear about the news
Haberleri duydun mu
açık sözlü
Sahnedekonuşma veya davranışta açık ve doğrudan olan
He was up front about the costs
Maliyetler konusunda açık sözlüydü
peşin
bir hizmetten önce ödenen para
I had to pay the fee up front
Ücreti peşin ödemek zorunda kaldım
ön tarafta
bir şeyin ön kısmında
He sat up front in the bus
Otobüste ön tarafta oturdu
peşin
bir ödemenin önceden yapılması
You must pay the fee up front
Ücreti peşin ödemelisiniz
peşin
bir ürün veya hizmet için önceden ödenen
I paid the rent up-front
Kirayı peşin ödedim
hemfikir olmak
Sahnedebiriyle aynı görüşü paylaşmak
We agree on this point
Bu noktada hemfikiriz
hemfikir olmak
birisiyle aynı düşünceye sahip olmak
I agree with you
Seninle hemfikirim
katılmak
birisiyle aynı düşünceye sahip olmak ya da bir şeyi kabul etmek
I agree with your plan
Planına katılıyorum
geçen
Sahnedeşimdiki zamandan hemen önce gelen
I saw him last night
Onu geçen gece gördüm
son
diğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
sürmek
bir süre devam etmek
The meeting will last one hour
Toplantı bir saat sürecek
sahte
Sahnedegerçek olmayan veya hakiki olmayan
This is a fake diamond
Bu sahte bir elmas
numara yapmak
gerçek olmadığı halde gerçekmiş gibi göstermek
He faked a cough
Öksürme numarası yaptı
sahte
gerçek olmayan
This is a fake diamond
Bu sahte bir elmas
korkutmak
Sahnedebirini korkutmak
Don't scare me
Beni korkutma
korku
ani korku hissi
It was a big scare
Büyük bir korkuydu
etkilemek
Sahnedebirinin hayranlığını veya saygısını kazanmak
He tried to impress his boss
Patronunu etkilemeye çalıştı
etkilemek
birinde hayranlık veya saygı uyandırmak
He wanted to impress his boss
Patronunu etkilemek istedi
iz bırakmak
birinin duygu veya düşünceleri üzerinde güçlü bir etki yaratmak
Her kindness impressed me
Kibarlığı bende iz bıraktı
etki etmek
güçlü bir his uyandırmak
The music impressed the crowd
Müzik kalabalığı etkiledi
çok
Sahnedebüyük bir miktar veya sayı
I have a lot of books
Çok kitabım var
bir sürü
bir şeyin büyük miktarı veya sayısı
I have a lot of books
Bir sürü kitabım var
çok
bir şeyden büyük miktarda olması
I have a lot of books
Çok kitabım var
saçmalık
Sahnedemantıksız veya gerçek olmayan sözler veya fikirler
Stop talking nonsense
Saçmalamayı bırak
muhteşem
Sahnedeçok iyi veya etkileyici
You look fabulous today
Bugün muhteşem görünüyorsun
muhteşem
çok iyi veya güzel olan
You look absolutely fabulous today
Bugün kesinlikle muhteşem görünüyorsun
boyunu aşmak
Sahnedeüstesinden gelemeyeceği kadar zor bir durumda olmak
He realized he was in over his head
Boyunu aşan bir işe giriştiğini fark etti
varsaymak
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
sanmak
Sahnedebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
gitti
Sahnedebir yerden başka bir yere gitmek
He went to the store
Mağazaya gitti
hale gelmek
Sahnedebir durumdan başka bir duruma geçmek
The milk went bad
Süt bozuldu
bırakmak
tutulan veya hapsedilen birini veya bir şeyi serbest bırakmak
He let the bird go
O kuşu serbest bıraktı
alçalmak
daha düşük bir yere doğru hareket etmek
The elevator went down to the first floor
Asansör birinci kata alçaldı
önermek
Sahnedebir fikri değerlendirilmesi için sunmak
I suggest we go home
Eve gitmemizi öneririm
işaret etmek
bir şeyi göstermek veya ima etmek
The evidence suggests he is guilty
Kanıtlar onun suçlu olduğunu gösteriyor
ya da
Sahnedeiki seçenekten biri veya diğeri
Either you stay or I go
Ya sen kalırsın ya da ben giderim
da
Sahnedeolumsuz cümlelerde benzer bir durumu belirtmek için kullanılır
I do not like apples and she does not either
Elma sevmiyorum ve o da sevmiyor
de
olumsuz cümlelerde de anlamı katar
I don't like it either
Ben de sevmiyorum
dalai lama
SahnedeTibet Budizminin ruhani lideri
The Dalai Lama visited many countries
Dalai Lama birçok ülkeyi ziyaret etti
tercih etmek
Sahnedebir şeyi diğerine karşı daha çok istemek
I prefer tea to coffee
Çayı kahveye tercih ederim
tercih etmek
bir şeyi diğerinden daha çok istemek veya sevmek
I prefer coffee to tea
Kahveyi çaya tercih ederim
sonraki
Sahnedeşu anki veya mevcut olandan sonra gelen
See you next week
Gelecek hafta görüşürüz
yandaki
bir şeye çok yakın veya onun yanında olan
She sat in the next seat
O yandaki koltukta oturdu
göz teması
Sahnedebirinin gözlerine doğrudan bakmak
Make eye contact when you speak
Konuşurken göz teması kur
göz teması
iki kişinin birbirinin gözlerine bakması
It is hard to keep eye contact when you are nervous
Heyecanlıyken göz teması kurmak zordur
göz teması
iki kişinin birbirinin gözlerine bakması
Maintain eye contact when speaking
Konuşurken göz teması kurun