

The Crown — 2. Sezon Bölüm 4
Kelimeler ve anlamları
623 kelime
Seviye
akşam
Sahnedeöğleden sonra ile gece arasındaki süre
The evening is cool
Akşam serindir
akşam
günün güneş battıktan sonraki bölümü
I like the cool evening air
Akşam serinliğini severim
akşam
öğleden sonra ile gece arasındaki gün bölümü
I read a book in the evening
Akşamları kitap okurum
akşam vakti
günün öğleden sonra ile gece arasındaki dilimi
The evening is a peaceful time
Akşam vakti huzurlu bir zamandır
yanıltmak
Sahnedebirini şaşırtarak yanlış yapmasına neden olmak
The strange question threw me off
Tuhaf soru beni yanılttı
şaşırtmak
birinin kafasını karıştırmak veya şaşırtmak
The sudden question threw me off
Ani soru kafamı karıştırdı
acımak
Sahnedebirine karşı üzüntü duymak
I pity him
Ona acıyorum
akılsız
iyi muhakemesi olmayan kişi
He is a total pity
O tam bir akılsız
yazık
bir durumun olması gerektiği gibi olmamasından duyulan üzüntü
It is a pity that you cannot come
Gelememen çok yazık
kendine acıma
kendi durumuna duyulan üzüntü
Stop feeling pity for yourself
Kendine acımayı bırak
fikir
Sahnedebir şey hakkındaki bilgi veya anlayış
I have no idea where he is
Onun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok
fikir
Sahnedezihindeki bir düşünce veya plan
That is a great idea
Bu harika bir fikir
balıkçı yaka
Sahnedeboynu tamamen kapatan yüksek ve dar yakalı kazak
She is wearing a warm polo neck
O sıcak bir balıkçı yaka giyiyor
son kez
Sahnedediğer hepsinden sonra gelen
This is the last time
Bu son kez
geçen sefer
şu andan hemen önce gerçekleşen
I went there last time
Geçen sefer oraya gittim
geçen sefer
şu andan önceki en yakın zaman
I ate sushi last time
Geçen sefer sushi yedim
göz kamaştırmak
Sahnedebüyük bir beceri veya güzellikle birini etkilemek
She dazzled the audience with her performance
Performansı ile izleyicileri büyüledi
büyülemek
birini çok etkilemek veya hayran bırakmak
The performance dazzled the audience
Performans seyircileri büyüledi
göz kamaştırmak
gözü alan çok parlak bir ışık yaymak
The sunlight dazzled me
Güneş ışığı gözümü kamaştırdı
de
Sahnedeolumsuz cümlelerde de anlamı katar
I don't like it either
Ben de sevmiyorum
ya da
Sahnedeiki seçenekten biri veya diğeri
Either you stay or I go
Ya sen kalırsın ya da ben giderim
da
Sahnedeolumsuz cümlelerde benzer bir durumu belirtmek için kullanılır
I do not like apples and she does not either
Elma sevmiyorum ve o da sevmiyor
hemen
Sahnedebekletmeden, şu anda
Come here immediately
Hemen buraya gel
tehdit
Sahnedezarar verebilecek kişi veya şey
The storm is a threat to the city
Fırtına şehir için bir tehdit
tehdit
birine istediğini yapmazsa zarar vereceğini söyleme
He made a threat against his rival
Rakibine karşı bir tehditte bulundu
seçmek
Sahnedeseçenekler arasından karar vermek
Choose a color
Bir renk seç
seçmek
seçenekler arasından birini almak
You can choose a color
Bir renk seçebilirsin
seçmek
bir gruptan bir şeyi tercih etmek
Choose your favorite color
En sevdiğin rengi seç
seçmek
bir karar vererek tercihini yapmak
You must choose a path
Bir yol seçmelisin
seçilmiş
bir grup arasından özenle ayrılmış
This is the chosen one
Bu seçilmiş olandır
anlamak
Sahnedebir şeyi güçlükle görmek duymak veya kavramak
I cannot make out the words on this page
Bu sayfadaki kelimeleri anlayamıyorum
sevişmek
biriyle romantik şekilde öpüşmek ve yakınlaşmak
They were making out in the park
Parkta sevişiyorlardı
başarmak
bir durumla uğraşmak veya hayatta ilerlemek
How did you make out on your exam
Sınavında nasıl bir başarı gösterdin
doldurmak
bir formun veya belgenin bilgilerini yazmak
You need to make out the application form
Başvuru formunu doldurman gerekiyor
öpüşmek
biriyle romantik bir şekilde öpüşmek
They were making out in the park
Parkta öpüşüyorlardı
sevişmek
biriyle cinsel içerikli şekilde yakınlaşmak
They made out all night
Bütün gece seviştiler
fırsat
Sahnedeuygun bir zaman veya durum
This is a great opportunity
Bu harika bir fırsat
fırsat
bir şeyi yapabilme imkanı sağlayan iyi durum
This job is a great opportunity
Bu iş harika bir fırsat
geçen yıl
Sahnedeiçinde bulunduğumuz yıldan hemen önceki yıl
I moved here last year
Geçen yıl buraya taşındım
geçen sene
içinde bulunduğumuz yıldan bir önceki yıl
It was colder last year
Geçen sene daha soğuktu
zor
Sahnedekolay olmayan; güç
He had a rough year
Zor bir yıl geçirdi
pürüzlü
Sahnededüzgün olmayan yüzey
The rock is rough
Kaya pürüzlü
yaklaşık
tam olmayan veya kesinlik içermeyen
This is just a rough estimate
Bu sadece yaklaşık bir tahmin
sert
nazik olmayan güç kullanımı
The game was very rough
Oyun çok sertti
beceriksizce yapmak
Sahnedebir şeyi gergin veya sakarca yapmak
He fumbled with the keys
Anahtarlarla beceriksizce uğraştı
elinden kaçırmak
özellikle sporlarda bir şeyi düşürmek veya tutamamak
The player fumbled the ball
Oyuncu topu elinden kaçırdı
el yordamıyla aramak
ellerle sakarca bir şeyi bulmaya çalışmak
She fumbled in her bag for the phone
Çantasında telefonu el yordamıyla aradı
yoklamak
bir şeyi bulmak için elleriyle beceriksizce aramak
He fumbled in his pockets for his keys
Anahtarlarını bulmak için ceplerini yokladı
fırlatmak
Sahnedebir uzay aracını veya roketi uzaya göndermek
They will launch the rocket tomorrow
Roketi yarın fırlatacaklar
başlatmak
bir şeye başlangıç yapmak
They will launch the new product tomorrow
Yeni ürünü yarın piyasaya sürecekler
fırlatmak
bir şeyi güç kullanarak bir yere göndermek
They will launch the rocket today
Bugün roketi fırlatacaklar
atmak
bir şeyi havaya doğru şiddetle göndermek
He tried to launch the javelin
Cirit atmayı denedi
ayrım
Sahnedeiki benzer şey arasındaki belirgin fark
There is a fine distinction between these two concepts
Bu iki kavram arasında ince bir ayrım var
seçkinlik
çok yüksek kalite veya onur durumu
She passed the exam with distinction
O sınavı başarıyla geçti
merhaba
Sahnedeselam vermek için kullanılır
Hello, how are you
Merhaba, nasılsın
yahu
şaşkınlık veya inanmazlık belirtmek için kullanılır
Hello? Are you kidding
Yahu, şaka mı yapıyorsun
genel durum
Sahnedebir durumun tamamı veya ana fikri
You need to understand the whole picture
Genel durumu anlaman gerekiyor
film
Sahnedesinemada gösterilen hareketli görüntü
We saw a funny picture at the cinema
Sinemada komik bir film izledik
resim
görsel bir temsil
I drew a picture
Bir resim çizdim
hayal etmek
zihinde canlandırmak
I can't picture it
Bunu hayal edemiyorum
dakika
Sahnede60 saniyelik zaman birimi
It takes ten minutes
On dakika sürer
dakika
bir derecenin altmışta birine eşit açı birimi
One degree contains sixty minutes
Bir derece altmış dakika içerir
çok küçük
boyutu son derece ufak olan
The scientist studied the minute particles
Bilim insanı çok küçük parçacıkları inceledi
tutanak
bir toplantıda konuşulanların resmi yazılı kaydı
They read the minutes of the meeting
Toplantı tutanaklarını okudular
tam o an
bir şeyin gerçekleştiği an
Call me the minute you arrive
Vardığın an beni ara
dakika
altmış saniyelik zaman dilimi
I will be back in a minute
Bir dakika içinde geri döneceğim
sonra
Sahnedebir olaydan sonra gerçekleşen
We will eat later
Yemekten sonra yiyeceğiz
merhum
Sahnedevefat etmiş kişi
The late king died long ago
Merhum kral uzun zaman önce öldü
geç
beklenenden daha geç
She arrived later than me
O benden geç geldi
yeni
son zamanlarda gerçekleşen
That is a later development
O yeni bir gelişme
daha sonra
gelecekte veya belirli bir olaydan sonra
I will do it later
Bunu daha sonra yapacağım
sonra
şu andan daha ileri bir vakit
See you later
Seni sonra görürüm
gelecekte
ileriki bir zamanda
I will be back later
Gelecekte geri döneceğim
gecikmeli
beklenen zamandan daha geç gerçekleşen
The later train arrived at midnight
Gecikmeli tren gece yarısı vardı
geç dönem
bir zaman diliminin sonuna yakın olan
This is a later work of the artist
Bu sanatçının geç dönem bir eseri
vakitli değil
kararlaştırılan zamanda olmayan
He is later than usual
Her zamankinden daha vakitsiz
gecikmiş
zamanında olmayan
She is later than we expected
Beklediğimizden daha gecikmiş durumda
sonra
şimdiki zamandan daha ileri bir vakit
I will see you later
Seni daha sonra göreceğim
bağlı
Sahnedeiple veya başka bir şeyle sıkıca tutturulmuş
The prisoner was bound in chains
Mahkum zincirlerle bağlanmıştı
yönelmiş
bir yere doğru hareket eden
The ship is bound for home
Gemi eve doğru gidiyor
sıçrayış
uzun veya yüksek bir atlama hareketi
The deer cleared the fence in a single bound
Geyik tek bir sıçrayışla çitin üzerinden atladı
kesin
gerçekleşmesi neredeyse kaçınılmaz olan
It is bound to rain today
Bugün yağmur yağması kesin
anladım
Sahnedebir şeyi anlamak
I got it
Anladım
hata
Sahnedeyanlış veya hatalı olan şey
I made a mistake
Bir hata yaptım
karıştırmak
bir şeyi olduğundan farklı sanmak
I mistook him for his brother
Onu kardeşiyle karıştırdım
dönüştürmek
Sahnedebiçim veya görünüş bakımından tamamen değiştirmek
The caterpillar transforms into a butterfly
Tırtıl bir kelebeğe dönüşür
müdahale
Sahnedeistenmeyen bir yere veya duruma girme eylemi
I am sorry for the intrusion
Bu müdahale için özür dilerim
kayıtsızlık
Sahnedeilgisiz veya endişesiz görünmeyi sağlayan rahat tavır
He responded with complete nonchalance
Tam bir kayıtsızlıkla yanıt verdi
eşlik etmek
Sahnedebiriyle beraber bir yere gitmek
Do you want to come with me
Benimle gelmek ister misin
beraberinde gelmek
bir şeyle beraber sunulmak
The phone comes with a charger
Telefon şarj cihazıyla birlikte gelir
birlikte gelmek
bir şeyin parçası olarak sunulmak veya satılmak
This phone comes with a charger
Bu telefon şarj aletiyle birlikte geliyor
beraberinde gelmek
bir şey ile aynı zamanda var olmak veya gerçekleşmek
This phone comes with a charger.
Bu telefonun yanında şarj aleti gelir.
birisi
Sahnedebilinmeyen veya belirtilmemiş bir kişi
Somebody is at the door
Kapıda biri var
biri
bilinmeyen bir kişi
I need somebody to help me
Bana yardım edecek birine ihtiyacım var
önemli biri
önemli veya yüksek statüye sahip kimse
She acts like she is really somebody
Gerçekten önemli biriymiş gibi davranıyor
istasyon
Sahnedeinsanların çalıştığı veya beklediği yer
I will meet you at the station
Seninle istasyonda buluşacağım
baş seviyesi
bebeğin başının doğum kanalındaki konumu
The baby is at station zero
Bebek sıfırıncı seviyede
yerleştirmek
birini bir görev için belirli bir yere atamak
The army stationed soldiers at the border
Ordu sınıra asker yerleştirdi
çiftlik
koyun veya sığır yetiştirilen büyük arazi
They work on a cattle station
Bir sığır çiftliğinde çalışıyorlar
yüzüne karşı
Sahnedebirine doğrudan ve dürüstçe söylemek
She told the truth in his face
Gerçeği onun yüzüne karşı söyledi
öğrenmek
Sahnedeçalışarak veya deneyim yoluyla bilgi veya beceri edinmek
I want to learn English
İngilizce öğrenmek istiyorum
öğretmek
birine bilgi veya beceri kazandırmak
He learned me a new skill
Bana yeni bir beceri öğretti
öğrenmek
bir durum hakkında haber almak
I learned that the meeting is postponed
Toplantının ertelendiğini öğrendim
öğrenmek
yeni bir bilgi veya beceri edinmek
I am learning how to play chess
Satranç oynamayı öğreniyorum
muhteşem
Sahnedeçok etkileyici ve güzel
The view is magnificent
Manzara muhteşem
yüksekte
Sahnedeyüksek bir konumda veya yerde
The bird is sitting up high in the tree
Kuş ağaçta yüksekte oturuyor
yapmak
Sahnedebir eylemi gerçekleştirmek
I will do my homework
Ödevimi yapacağım
dişi geyik
geyik türünün dişisi
A doe was grazing
Bir dişi geyik otluyordu
belirtmek
bir şeyi yazıyla ifade etmek
The sign does not indicate the name
Tabela ismi belirtmiyor
gibi görünmek
bir şeyin izlenimini vermek
You doe to be ready
Hazır gibi görünüyorsun
karşı konulmaz
Sahnedekarşı konulamayan
The cake looks irresistible
Kek karşı konulmaz görünüyor
fotoğraf
Sahnedekamera ile çekilen resim
I took a photo
Bir fotoğraf çektim
fotoğraf
kamera ile çekilen basılı veya dijital görüntü
I took a photo of the cat
Kedinin bir fotoğrafını çektim
uzak
Sahnedebir noktadan veya yerden büyük mesafede
The store is too far
Mağaza çok uzak
çok daha
Sahnedeönemli ölçüde veya büyük derecede
This car is far better
Bu araba çok daha iyi
şimdiye kadar
şu ana kadar
So far everything is good
Şimdiye kadar her şey iyi
ilerleme
yapılması veya tamamlanması gereken kısım
How far are you with your homework
Ödevinde ne kadar ilerledin
derbi
Sahnedeaynı şehirdeki iki rakip takım arasındaki maç
The derby is tomorrow
Derbi yarın
melon şapka
yuvarlak tepeli ve kenarlı bir şapka
He wore a black derby to the party
Partiye siyah bir melon şapka taktı
masal
Sahnedeçocuklar için gerçek olmayan hayali hikaye
She likes reading fairy tales
O masal okumayı sever
masal
Sahnedegenellikle çocuklar için anlatılan büyülü hikaye
This book is full of fairy tales
Bu kitap masallarla dolu
masalsı
büyü ve mutlu son barındıran hikayelere benzeyen
They had a fairy-tale wedding
Masalsı bir düğünleri oldu
hissetmek
Sahnedefiziksel veya duygusal bir duyuya sahip olmak
I feel very tired
Çok yorgun hissediyorum
düşünmek
Sahnedebir fikir veya tutuma sahip olmak
I feel that we should go
Gitmemiz gerektiğini düşünüyorum
endişeli
kendine güvenmeyen veya emin olamayan his
I feel anxious about the test
Sınav hakkında endişeli hissediyorum
hatırlatmak
birine bir şeyi anımsatmak
This song makes me feel my childhood
Bu şarkı bana çocukluğumu hatırlatıyor
hissetmek
bir duygu veya durumu deneyimlemek
I feel happy today
Bugün mutlu hissediyorum
birleştirme
Sahnedeşeyleri tek bir bütünde bir araya getirme eylemi
The company focused on the consolidation of its departments
Şirket departmanlarının birleştirilmesine odaklandı
tam olarak
Sahnedekesin veya eksiksiz bir şekilde
It is exactly ten o'clock
Saat tam olarak on
korkunç
Sahnedeçok kötü veya hoş olmayan
The weather was ghastly
Hava korkunçtu
korkunç
çok kötü tatsız veya şok edici
The weather was ghastly
Hava korkunçtu
gün
Sahnede24 saatlik süre
I work every day
Her gün çalışıyorum
dönem
Sahnedeözellikle geçmişteki belirli bir zaman dilimi
In my grandfather's day, there were no computers
Büyükbabamın döneminde bilgisayarlar yoktu
özel gün
belirli bir şeyi kutlamak için ayrılmış gün
We celebrate a special day
Biz özel bir gün kutlarız
bir gün
gelecekteki bir zaman
I want to travel the world one day
Bir gün dünyayı gezmek istiyorum
dar
Sahnedevücuda çok sıkı oturan
This shirt is too tight
Bu gömlek çok dar
sıkıca
rahat ve güvenli bir şekilde
You will sleep tight
Mışıl mışıl uyuyacaksın
başabaş
iki taraf veya miktar arasında çok az fark olması
The election result was very tight
Seçim sonucu çok başabaştı
dar
iki taraf veya miktar arasında çok az fark olması
The schedule is very tight
Program çok dar
zorlu
başa çıkması güç olan
We are in a tight situation
Zorlu bir durumdayız
sıkı
yerinde sağlam bir şekilde tutulan
The lid of the jar is tight
Kavanozun kapağı sıkı
sıkıca
bir şeyi çok sağlam tutacak şekilde
He held my hand tight
Elimi sıkıca tuttu
cimri
para harcamaya istekli olmayan
He is too tight to pay for dinner
Akşam yemeği için ödeme yapamayacak kadar cimri
katı
güçlü kontrol veya kurallara sahip olan
Security at the airport is tight
Havaalanındaki güvenlik katı
duyuru
Sahnedebir topluluğa yapılan resmi açıklama
The school made an important announcement
Okul önemli bir duyuru yaptı
duyuru
halka veya bir gruba yapılan resmi bildirim
The school made an announcement
Okul bir duyuru yaptı
doğruluk
Sahnededoğru olma durumu
He checked the accuracy of the data
Verilerin doğruluğunu kontrol etti
neden olmak
Sahnedebir olayın gerçekleşmesine yol açmak
The rain caused the flood
Yağmur sele neden oldu
dava
insanların desteklediği bir amaç veya hareket
She works for a good cause
İyi bir dava için çalışıyor
sağlamak
birinin bir işi yapmasına yol açmak
That caused him to change his mind
Bu onun fikrini değiştirmesini sağladı
çünkü
bir durumun nedenini belirtmek için kullanılır
I am staying here 'cause I am tired
Burada kalıyorum çünkü yorgunum
sebep
bir şeyin olmasına yol açan etken
What was the cause of the fire
Yangının sebebi neydi
var olmak
Sahnedegerçekte mevcut olmak
Do you think aliens exist?
Uzaylıların var olduğunu düşünüyor musun?
var olmak
bir şeyin gerçek olması veya bulunması
Do ghosts really exist
Hayaletler gerçekten var mı
düşünmek
Sahnedebir konu üzerinde dikkatlice düşünmek
I will consider your offer
Teklifinizi düşüneceğim
saymak
bir şeyi belli bir şekilde görmek veya kabul etmek
I consider him a friend
Onu bir arkadaşım olarak görüyorum
dikkate almak
bir karar verirken belirli bir durumu düşünmek
You should consider the cost before buying it
Satın almadan önce maliyeti dikkate almalısın
başına gelmek
Sahnedebirinin başına bir şey gelmesi durumu
What happened to him
Ona ne oldu
tesadüfen yapmak
plan yapmadan bir eylem gerçekleştirmek
I happened to meet him at the park
Onunla parkta tesadüfen karşılaştım
tesadüfen yapmak
planlamadan bir şey yapmak
I happened to meet him
Onunla tesadüfen karşılaştım
denk gelmek
bir şeyin rastlantı sonucu olması
I happened to be there
Tesadüfen orada bulundum
rast gelmek
beklenmedik bir şekilde meydana gelmek
Such things happen to everyone
Böyle şeyler herkesin başına gelir
istemeden yapmak
planlamadan bir şeyle sonuçlanmak
I happened to break the glass
Kadehi yanlışlıkla kırdım
başına gelmek
birinin veya bir şeyin başına bir durumun gelmesi
What happened to your car
Arabana ne oldu
tesadüfen yapmak
bir şeyi şans eseri gerçekleştirmek
I happened to see him at the store
Onu mağazada tesadüfen gördüm
dolu
Sahnedebir şeyin içinde çok miktarda bulunan
The room is full of people
Oda insanlarla dolu
üremek
Sahnedeyavru üretmek veya çoğalmak
Some animals breed in spring
Bazı hayvanlar baharda ürer
cins
belirli bir tür veya çeşit
What breed is your dog
Köpeğin ne cins
yol açmak
bir duygunun veya durumun gelişmesine neden olmak
Poverty breeds crime
Yoksulluk suça yol açar
yetiştirmek
bir yerde veya ailede büyütülmek
He was bred in a small village
O küçük bir köyde yetiştirildi
açıklamak
Sahnedebir şeyi anlaşılır hale getirmek
Can you explain this
Bunu açıklayabilir misin
açıklamak
Sahnedebir şeyi kolay anlaşılır kılmak için nedenlerini veya detaylarını vermek
Can you explain this rule
Bu kuralı açıklayabilir misin
açıklamak
bir şeyi anlaşılır kılmak için bilgi vermek
Please explain the rules to me
Lütfen kuralları bana açıkla
açıklamak
bir şeyi anlaşılır hale getirmek
Can you explain this math problem to me
Bu matematik problemini bana açıklayabilir misin
indirmek
Sahnedebir şeyi daha alçak bir konuma getirmek
Please lower the flag
Lütfen bayrağı indirin
düşürmek
miktarını veya seviyesini azaltmak
Lower the price
Fiyatı düşürün
daha düşük
daha az yüksek olan
This is a lower price
Bu daha düşük bir fiyat
kısmak
bir sesin seviyesini azaltmak
Please lower the volume
Lütfen sesi kıs
alçaltmak
bir şeyi daha az yüksek bir seviyeye getirmek
Please lower the flag
Lütfen bayrağı alçaltın
kısmak
bir sesin seviyesini azaltmak
Please lower the music
Lütfen müziğin sesini kısın
sesi azaltmak
bir sesin şiddetini düşürmek
Can you lower the volume
Ses seviyesini azaltabilir misin
daha alçak
daha az yükseklikte olan
He lives on a lower floor
O daha alçak bir katta yaşıyor
düşük
miktar veya seviye bakımından yüksek olmayan
Prices are lower today
Fiyatlar bugün daha düşük
kısık
yüksek olmayan ses
Speak in a lower voice
Daha kısık bir sesle konuş
belgesel
Sahnedegerçek olaylar hakkındaki film veya TV programı
I watched a documentary about lions
Aslanlar hakkında bir belgesel izledim
belgesel
gerçek olaylar hakkında bilgi veren film veya program
I watched a documentary about animals
Hayvanlar hakkında bir belgesel izledim
işaret
Sahnedebir şeyi gösteren veya tanımlayan nesne
The stone is a marker for the path
Bu taş yol için bir işarettir
işaret
bilgi veren bir işaret veya direk
The marker shows the path
İşaret yolu gösteriyor
keçeli kalem
çizim veya yazı yazmak için kullanılan kalem
I need a red marker
Kırmızı bir keçeli kaleme ihtiyacım var
keçeli kalem
kalın uçlu ve parlak mürekkepli yazı aracı
I used a red marker to highlight the text
Metni vurgulamak için kırmızı bir keçeli kalem kullandım
beril
Sahnedemücevher olarak kullanılan şeffaf bir mineral
The ring was set with a beautiful green beryl
Yüzük güzel bir yeşil beril taşıyla süslenmişti
karşı
Sahnedebir şeyin diğer tarafında bulunan
They sat opposite each other
Birbirlerinin karşısında oturdular
zıt
başka bir şeyden mümkün olduğunca farklı olan şey
Black is the opposite of white
Siyah, beyazın zıttıdır
mevkidaş
farklı bir grupta aynı işi yapan kişi
I met my opposite at the conference
Konferansta mevkidaşımla tanıştım
kendini beğenmiş
Sahnedekendi görünüşüne veya yeteneklerine aşırı önem veren
She is so vain that she checks her hair constantly
Sürekli saçını kontrol edecek kadar kendini beğenmiş biri
boşuna
hiçbir sonuç vermeyen veya başarısız olan
Their efforts were in vain
Çabaları boşunaydı
boşuna
herhangi bir sonuç veya başarı getirmeyen
They tried in vain to fix the car
Arabayı tamir etmek için boşuna uğraştılar
galip
Sahnedebir yarışma veya rekabeti kazanan kişi
He was the winner
Galip oydu
kazanan
bir oyunu veya yarışmayı kazanan kişi
The winner gets a prize
Kazanan bir ödül alır
kazanan
çok iyi veya başarılı olan kişi veya şey
This new idea is a real winner
Bu yeni fikir tam bir kazanan
paylaşmak
Sahnedebir özelliği başkasıyla aynı şekilde taşımak
We share the same hobby
Aynı hobiyi paylaşıyoruz
pay
bir şeyin bir parçası veya bölümü
This is your share
Bu senin payın
ortak kullanmak
bir nesneyi başkalarıyla birlikte kullanmak
I share a room with him
Odamı onunla ortak kullanıyorum
paylaşmak
bir şeyi başkalarıyla kullanmak ya da onlara vermek
I will share my food with you
Yemeğimi seninle paylaşacağım
paylaşmak
bir şeyi başkalarıyla aynı anda birlikte kullanmak
We share the same office
Aynı ofisi paylaşıyoruz
arasında
Sahnedeiki şeyin arasındaki boşlukta
The ball fell betwixt the chairs
Top sandalyelerin arasına düştü
hayal kırıklığına uğratmak
Sahnedebirinin umduğunu yapmayarak onu üzmek
I do not want to disappoint you
Seni hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
idrak etmek
Sahnedebir durumun önemini veya gerçekliğini kavramak
He finally realized the truth
Sonunda gerçeği idrak etti
fark etmek
bir şeyi anlamak veya farkına varmak
I realized my mistake
Hatamı fark ettim
gerçekleştirmek
bir şeyi gerçek hale getirmek veya hayata geçirmek
She realized her dream
Hayalini gerçekleştirdi
nükleer
Sahnedeatomun enerjisiyle veya gücüyle ilgili olan
Nuclear energy is powerful
Nükleer enerji güçlüdür
asmak
Sahnedebir şeyi düşmemesi için yüksek bir yere tutturmak
I will hang the painting on the wall
Tabloyu duvara asacağım
takılmak
birileriyle boş vakit geçirmek
I like to hang with my friends
Arkadaşlarımla takılmayı seviyorum
kavrayış
bir işin nasıl yapılacağını anlama becerisi
I finally got the hang of this game
Sonunda bu oyunun inceliğini kavradım
asarak öldürmek
birinin boynuna ip geçirerek yaşamına son vermek
The killer hanged his victim
Katil kurbanını asarak öldürdü
ortada bırakmak
birini zor bir durumda yardımsız bırakmak
They hung me out to dry
Beni ortada bıraktılar
asmak
bir şeyi yüksek bir yere sabitlemek
Hang the coat on the hook
Montu kancaya as
asılı durmak
görülebilmesi için bir yüzeye tutturulmuş olmak
The painting hangs on the wall
Tablo duvarda asılı duruyor
takılmak
boş zamanı rahat bir şekilde geçirmek
Let us hang out tonight
Bu gece takılalım
asmak
boynuna ip geçirip kendini aşağı bırakarak yaşamına son vermek
He tried to hang himself
Kendini asmaya çalıştı
askıda kalmak
bir durumun kesinlik kazanmayıp belirsiz olması
The decision hangs in the balance
Karar hala askıda kalıyor
kadar
Sahnedebelirli bir vakte dek
I will work till five
Beşe kadar çalışacağım
dek
Sahnedebir eylemin olacağı zamana kadar
Wait till she arrives
O gelene dek bekle
-e kadar
belirli bir zamana kadar
Wait till tomorrow
Yarına kadar bekle
yazar kasa
dükkanlarda paranın saklandığı cihaz
The cashier opened the till
Kasiyer yazar kasayı açtı
yanlış
Sahnededoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
yanlış
doğru olmayan bir biçimde
You answered the question wrong
Soruyu yanlış cevapladın
yanlış
doğru olmayan veya düzgün çalışmayan
Something is wrong with my car
Arabamda bir sorun var
içermek
Sahnedebir grubun veya setin parçası olarak bulundurmak
The price includes breakfast
Fiyata kahvaltı dahildir
içermek
bir grubun veya bütünün parçası olarak bulundurmak
The book includes many pictures
Kitap birçok resim içerir
başa çıkmak
Sahnedebir işi veya sorunu yönetmek için harekete geçmek
I will deal with the problem tomorrow
Sorunla yarın başa çıkacağım
ilgili olmak
belirli bir konu hakkında konuşmak veya konuyla ilgilenmek
This book deals with ancient history
Bu kitap antik tarih ile ilgili
muhatap olmak
bir kişiyle iş yapmak veya iletişim kurmak
I do not like dealing with rude people
Kaba insanlarla muhatap olmayı sevmiyorum
ilgilenmek
bir sorunu çözmek için harekete geçmek
I have to deal with this problem
Bu sorunla ilgilenmem gerekiyor
yalvaran
Sahnederesmi veya alçakgönüllü bir şekilde bir şey isteyen kişi
The supplicant knelt before the king
Yalvaran kişi kralın önünde diz çöktü
hafif
Sahnedeçok küçük veya zayıf olan
I heard a faint sound
Hafif bir ses duydum
bayılmak
aniden bilincini kaybetmek
She fainted from the heat
Sıcaktan bayıldı
hafif
gücü veya enerjisi eksik olan
The sound was faint
Ses hafifti
halsiz
gücü veya enerjisi az olan
She felt faint after the long walk
Uzun yürüyüşten sonra halsiz hissetti
sınav
Sahnedebilgi veya yeteneği ölçmek için hazırlanan sorular bütünü
I have a math test tomorrow
Yarın matematik sınavım var
deney
Sahnedebir hipotezi sınamak için yapılan işlem
The scientist ran a test
Bilim insanı bir deney yaptı
denemek
kalitesini kontrol etmek için bir şeyi denemek
I want to test the new car
Yeni arabayı denemek istiyorum
biraz
Sahnedeaz miktarda veya bir dereceye kadar
I am kind of tired
Biraz yorgunum
tür
Sahnedebenzer nitelikleri olan grup
What kind of book do you want
Ne tür bir kitap istiyorsun
tür
belirli bir çeşit veya tip
This is a new kind of fruit
Bu yeni bir tür meyve
an
Sahnedeçok kısa bir zaman dilimi
Wait a moment
Bir an bekle
şu an
şimdiki zaman dilimi
I am busy at the moment
Şu anda meşgulüm
an
çok kısa bir zaman dilimi
Wait a moment please
Lütfen bir an bekleyin
süre
oldukça kısa bir zaman parçası
It only took a moment
Sadece kısa bir süre aldı
kastetmek
Sahnedebir şeyi yapmayı planlamak
I meant to call you
Seni aramayı kastetmiştim
anlamına gelmek
belirli bir mesajı veya kavramı ifade etmek
This word means love
Bu kelime aşk anlamına gelir
anlam
bir kelimenin veya cümlenin ifade ettiği şey
What is the meaning of this word
Bu kelimenin anlamı nedir
herkesin içinde
Sahnedebirçok insanın görebileceği veya duyabileceği yer
It is rude to shout in public
Herkesin içinde bağırmak kabalıktır