The Mentalist — 5. Sezon Bölüm 17
Kelimeler ve anlamları
603 kelime
Seviye
tıkırdamak
Sahnedesert nesnelerin birbirine çarpmasıyla gürültülü ses çıkarmak
The plates clattered on the table
Tabaklar masanın üzerinde tıkırdadı
şaka
Sahnedeinsanları güldürmek için yapılan şey
It was just a silly gag
Bu sadece aptalca bir şakaydı
öğürmek
kusma hissi yaşamak
The smell made me gag
Koku beni öğürttü
susturmak
birinin konuşmasını engellemek
They tried to gag the witness
Tanığı susturmaya çalıştılar
arzulamak
bir şeyi çok şiddetli istemek
I am gagging for a coffee right now
Şu an bir kahve için can atıyorum
kanamak
Sahnedebir yaradan kan kaybetmek
Your finger is bleeding
Parmağın kanıyor
birbirine karışmak
renklerin veya sıvıların yavaşça birbirine geçmesi
The colors began to bleed together
Renkler birbirine karışmaya başladı
gönülden desteklemek
bir takımı veya grubu çok güçlü bir bağlılıkla savunmak
He bleeds for his team
O takımını gönülden destekliyor
para kaybetmek
çok miktarda para kaybetmek
The company is bleeding money
Şirket sürekli para kaybediyor
teftiş kurulu başkanı
Sahnedekurallara uyulup uyulmadığını denetleyen üst düzey yetkili
The inspector general examined the department
Teftiş kurulu başkanı departmanı inceledi
yeniden eğitmek
Sahnedebirini yeni bir şekilde tekrar eğitmek
The center aims to re-educate the prisoners
Merkez mahkumları yeniden eğitmeyi amaçlıyor
hiçbir şey
Sahnedehiçbir miktar veya nesne
There is nothing here
Burada hiçbir şey yok
hiçbir şey
herhangi bir nesnenin olmaması
I have nothing in my hand
Elimde hiçbir şey yok
hiç
geriye kalan bir şeyin yokluğu
There is nothing left
Geriye hiçbir şey kalmadı
hiçbir şey
herhangi bir şeyin bulunmaması
There is nothing in the box
Kutunun içinde hiçbir şey yok
cüzdan
Sahnedepara ve kartların konulduğu küçük katlanabilir kılıf
I lost my wallet
Cüzdanımı kaybettim
cüzdan
para ve kart taşımaya yarayan küçük eşya
I keep my money in my wallet
Paramı cüzdanımda taşıyorum
kadın cinsel organı
kadın dış cinsel organı için kullanılan argo bir terim
Some people use the word wallet as a slang term for female genitalia
Bazı insanlar wallet kelimesini kadın cinsel organı için argo bir terim olarak kullanır
cüzdan
para ve kart taşımak için kullanılan katlanabilir yassı kap
I keep my money in my wallet
Paramı cüzdanımda tutuyorum
suçlamak
Sahnedebirinin yanlış bir şey yaptığını söylemek
Do not accuse him without proof
Kanıt olmadan onu suçlama
suçlamak
birinin yanlış bir şey yaptığını söylemek
They accuse him of stealing
Onu hırsızlıkla suçluyorlar
kontrol etmek
SahnedeDoğru veya kabul edilebilir olup olmadığını görmek için bakmak
Please check out the report
Lütfen raporu kontrol et
süzmek
Birine romantik veya hayranlık dolu bir ilgiyle bakmak
He was checking her out
Onu süzüyordu
ödünç almak
bir kütüphaneden belirli bir süreliğine bir şey almak
I need to check out this book from the library
Bu kitabı kütüphaneden ödünç almam gerekiyor
çıkış yapmak
otelden ayrılma veya mağazada ödeme yapma işlemi
We need to check out by noon
Öğlene kadar çıkış yapmamız gerekiyor
çıkış
bir otelden ayrılma veya kasada ödeme yapma işlemi
Please complete your hotel check-out before noon
Lütfen otelden çıkış işlemlerinizi öğleden önce tamamlayın
kontrol etmek
bir şeyin doğru olup olmadığını incelemek
I will check out the facts
Gerçekleri kontrol edeceğim
kavşak
Sahnedeyolların kesiştiği yer
Turn right at the intersection
Kavşaktan sağa dön
çıkma
Sahnedebirini romantik açıdan tanımak için buluşma etkinliği
They started dating last month
Geçen ay çıkmaya başladılar
flört etmek
Romantik amaçla biriyle vakit geçirmek
He is dating a new girl
Yeni bir kızla flört ediyor
tarihleme
Eski nesnelerin yaşını belirleme yöntemi
Carbon dating is used for fossils
Karbon tarihleme fosiller için kullanılır
aptal
Sahnedesağduyudan yoksun kişi
Don't be such a fool
Bu kadar aptal olma
budala
doğru karar verme yeteneği olmayan kişi
He is a complete fool
O tam bir budala
kandırmak
birini aldatmak
You can't fool me
Beni kandıramazsın
kandırmak
birini aldatmak
Don't try to fool me
Beni kandırmaya çalışma
sonraki
Sahnedeşu anki veya mevcut olandan sonra gelen
See you next week
Gelecek hafta görüşürüz
yandaki
bir şeye çok yakın veya onun yanında olan
She sat in the next seat
O yandaki koltukta oturdu
suç
Sahnedeyasaya aykırı olan eylem
Stealing is a crime
Hırsızlık bir suçtur
vatana ihanet
birinin kendi ülkesine karşı yaptığı hainlik
He was punished for the crime of betraying his country
Ülkesine ihanet etme suçundan cezalandırıldı
suç
yasalara aykırı olan eylem
Stealing is a serious crime
Hırsızlık ciddi bir suçtur
çoğunlukla
Sahnedebüyük oranda veya genellikle
It is mostly sunny today
Bugün hava çoğunlukla güneşli
çoğunlukla
büyük ölçüde veya genel olarak
The students are mostly from Turkey
Öğrencilerin çoğu Türkiye'den
ücret
Sahnedebir hizmet için ödenen para
You have to pay an entry fee
Giriş ücretini ödemeniz gerekiyor
ücret
bir hizmet karşılığında ödenen para
The entrance fee is ten dollars
Giriş ücreti on dolardır
çalışkan
Sahnedeözenli ve sürekli çaba gösteren
She is a diligent student
O çalışkan bir öğrencidir
kopya
Sahnedebaşka bir şeyin aynısı olarak yapılan nesne
Please make three copies of this paper
Lütfen bu kağıdın üç kopyasını çıkarın
giymek
Sahnedekıyafet veya ayakkabı gibi şeyleri vücuda takmak
Put on your coat before going out
Dışarı çıkmadan önce montunu giy
giymek
vücuda kıyafet geçirmek
Put on your coat before you leave
Dışarı çıkmadan önce montunu giy
düzenlemek
bir etkinlik tertip etmek
They decided to put on a concert
Bir konser düzenlemeye karar verdiler
üzerine koymak
bir şeyi bir yüzeyin üstüne bırakmak
Put the plate on the table
Tabağı masanın üzerine koy
numara
bir şeyi taklit etme veya sahte davranış
His sadness was just a put-on
Onun üzüntüsü sadece bir numaraydı
açmak
bir cihazı veya kontrolü çalışır duruma getirmek
I put on the heater when it is cold
Hava soğuk olduğunda ısıtıcıyı açarım
eklemek
birini bir listeye veya anlaşmaya dahil etmek
Please put my name on the list
Lütfen adımı listeye ekle
kilo almak
vücut ağırlığının artması
I put on weight during the holidays
Tatil boyunca kilo aldım
çalmak
müzik veya kayıt başlatmak
I put on some jazz music
Biraz caz müziği çaldım
değer biçmek
bir şeye önem seviyesi atamak
They put a high value on honesty
Dürüstlüğe büyük değer biçiyorlar
sürmek
vücudun bir bölgesine krem veya makyaj yaymak
She puts on lotion
O krem sürer
giymek
vücuda kıyafet geçirmek
She puts on a coat
O bir palto giyer
sahnelemek
bir tiyatro oyunu veya gösteri sunmak
They put on a show
Onlar bir gösteri sahnelediler
düzenlemek
halka açık bir etkinlik organize etmek
They put on a charity event
Bir yardım etkinliği düzenlediler
sergilemek
bir performansı izleyicilere göstermek
He put on a great performance
Harika bir performans sergiledi
takmak
gözlük gibi bir aksesuarı kullanmaya başlamak
Put on your glasses
Gözlüklerini tak
açmak
bir cihazda ses veya görüntü başlatmak
Put on some music
Biraz müzik aç
işletmek
birine şaka yoluyla takılmak
Don't put me on
Beni işletme
koymak
bir şeyi bir yüzeyin üzerine yerleştirmek
Put your book on the table
Kitabını masanın üzerine koy
görevlendirmek
birine iş veya sorumluluk vermek
They put him on the project
Onu projede görevlendirdiler
kandırmak
birini doğru olmayan bir şeye inandırmaya çalışmak
Are you putting me on
Beni kandırıyor musun
muazzam
Sahnedeson derece büyük veya yoğun
There was a tremendous amount of snow
Muazzam miktarda kar vardı
muazzam
çok büyük veya harika olan
He has a tremendous amount of energy
Onun muazzam bir enerjisi var
harika
çok iyi veya keyif verici
He did a tremendous job on the project
Projede harika bir iş çıkardı
müzik
Sahnedekulağa hoş gelen seslerin düzenlenmesi
I love listening to music
Müzik dinlemeyi severim
sıkıntı
zor veya hoş olmayan bir durum
He had to face the music for his actions
Yaptıkları yüzünden hesap vermek zorunda kaldı
tat
Sahnedebir şeyi yerken veya içerken hissedilen duygu
This cake has a sweet taste
Bu kekin tatlı bir tadı var
zevk
Sahnedebir şeye karşı kişisel beğeni
We have the same taste in music
Müzik konusunda aynı zevke sahibiz
tatmak
kalitesini anlamak için az miktarda denemek
Please taste the soup
Lütfen çorbayı tat
tat
bir şeyin kısa süreliğine yaşanması
She wanted a taste of success
Başarının tadına bakmak istedi
sonsuz
Sahnedesonu veya sınırı olmayan
The universe is infinite
Evren sonsuzdur
kapora
Sahnedeönceden ödenen para
I paid a deposit for the house
Ev için kapora ödedim
bırakmak
bir şeyi belirli bir yere koymak
Please deposit your bags here
Lütfen çantalarınızı buraya bırakın
yatak
yerin altında doğal olarak bulunan madde tabakası
This area has a rich coal deposit
Bu bölgede zengin bir kömür yatağı var
eşlik etmek
Sahnedebiriyle beraber bir yere gitmek
Do you want to come with me
Benimle gelmek ister misin
beraberinde gelmek
Sahnedebir şey ile aynı zamanda var olmak veya gerçekleşmek
This phone comes with a charger.
Bu telefonun yanında şarj aleti gelir.
beraberinde gelmek
bir şeyle beraber sunulmak
The phone comes with a charger
Telefon şarj cihazıyla birlikte gelir
birlikte gelmek
bir şeyin parçası olarak sunulmak veya satılmak
This phone comes with a charger
Bu telefon şarj aletiyle birlikte geliyor
yeniden açmak
Sahnedekapanmış olan bir şeyi tekrar açmak
The shop will reopen tomorrow
Mağaza yarın yeniden açılacak
kırgınlık
Sahnedebirine karşı duyulan öfke veya kırgınlık
I hope there are no hard feelings
Umarım hiçbir kırgınlık kalmamıştır
kırgınlık
bir sorundan sonra birine karşı duyulan kötü hisler
I hope there are no hard feelings between us
Aramızda bir kırgınlık kalmadığını umuyorum
olağanüstü
Sahnedeson derece iyi veya etkileyici
She did an outstanding job
Olağanüstü bir iş çıkardı
halledilmemiş
henüz sonuçlandırılmamış veya tamamlanmamış olan
There are some outstanding tasks
Bazı halledilmemiş işler var
ödenmemiş
henüz ödenmemiş veya çözülmemiş olan
I still have an outstanding bill
Hâlâ ödenmemiş bir faturam var
kurallara uymak
Sahnedebir şeyi resmi kurallara tam olarak uygun şekilde yapmak
We must go by the book to avoid trouble
Sorun yaşamamak için kurallara uymalıyız
patlama
Sahnedeyüksek ses çıkaran ani ve şiddetli enerji boşalması
There was a loud explosion at the factory
Fabrikada yüksek sesli bir patlama oldu
patlama
ani, gürültülü ve şiddetli patlama
There was a huge explosion
Büyük bir patlama oldu
yaşamak
Sahnedebir yerde ev sahibi olmak
We live in a big house
Biz büyük bir evde yaşıyoruz
canlı
hayatı olan
The fish is still live
Balık hala canlı
yaşamak
bir kişinin veya şeyin var olma biçimi
Fish live in water
Balıklar suda yaşar
canlı
gösterildiği anda gerçekleşen
The match is on live TV
Maç canlı televizyonda
yaşamak
bir yerde evinin olması
I live in Istanbul
İstanbul'da yaşıyorum
tartışma
Sahnedeinsanların farklı görüşlere sahip olduğu bir konuşma
They had a loud argument
Şiddetli bir tartışma yaşadılar
sav veya argüman
bir fikri desteklemek için sunulan nedenler bütünü
His argument was very convincing
Onun savı çok ikna ediciydi
yanlış anlaşılan
Sahnedebir şeyi doğru olmayan şekilde yorumlamak
His intentions were completely misunderstood
Onun niyetleri tamamen yanlış anlaşıldı
yanlış anlaşılan
başkaları tarafından doğru şekilde kavranamayan
He felt misunderstood by his friends
Arkadaşları tarafından yanlış anlaşıldığını hissetti
-medikçe
Sahnedebir şeyin gerçekleşmesinin başka bir durumun olmamasına bağlı olduğunu belirtir
You cannot pass unless you study hard
Çok çalışmadıkça geçemezsin
madıkça
başka bir durum olmadıkça
I won't go unless you come
Sen gelmedikçe gitmeyeceğim
belirtmek
Sahnedebir şeye dikkat çekmek
He pointed out the mistake
Hatayı belirtti
belirtmek
bir şeyi açıkça göstermek veya açıklamak
He pointed out the best way to solve the problem
Problemi çözmenin en iyi yolunu belirtti
belirtmek
bir şeyi açıkça göstermek veya açıklamak
She pointed out the mistake in the report
O rapordaki hatayı belirtti
inç
Sahnede2.54 santimetreye eşit uzunluk birimi
That screen is ten inches wide
O ekran on inç genişliğinde
yavaşça ilerlemek
çok yavaş ve kademeli olarak hareket etmek
The car began to inch forward
Araba yavaşça ilerlemeye başladı
inç
bir fitin on ikide birine eşit olan uzunluk birimi
The screen is ten inches wide
Ekran on inç genişliğinde
ücret talep etmek
Sahnedebir mal veya hizmet karşılığında para istemek
The hotel charges for breakfast
Otel kahvaltı için ücret talep ediyor
suçlamak
Sahnedebirini yasal olmayan bir şey yapmakla resmen itham etmek
The police charged him with robbery
Polis onu soygunla suçladı
şarj etmek
bir cihaza elektrik enerjisi yüklemek
I need to charge my phone
Telefonumu şarj etmem gerekiyor
sorumluluk
birinin bakmakla yükümlü olduğu kişi veya şey
The children were in her charge
Çocuklar onun sorumluluğundaydı
ücret talep etmek
bir hizmet veya ürün için para istemek
They charge a high price
Bunun için yüksek ücret talep ediyorlar
hücum emri
ileri atılmayı veya saldırmayı bildiren komut
The general gave the order to charge
General hücum emrini verdi
hücum etmek
bir yöne doğru hızla ve güç kullanarak hareket etmek
The bull charged at the matador
Boğa matadora hücum etti
suçlamak
birinin yasa dışı bir şey yaptığını resmi olarak söylemek
The police will charge him with robbery
Polis onu soygunla suçlayacak
saldırmak
birine veya bir şeye hızlıca ve saldırganca hareket etmek
The soldiers charge the enemy position
Askerler düşman mevzisine saldırıyor
sorumluluk
kontrol veya mesuliyet sahibi olma durumu
She is in charge of the team
Ekibin sorumluluğu onda
yönetmek
bir şey üzerinde kontrol veya mesuliyet sahibi olmak
The manager charges the department
Müdür departmanı yönetiyor
sorumlu
bir şeyi idare etmekten veya kontrol etmekten yükümlü
Who is in charge of this project
Bu projenin sorumlusu kim
duygusal
Sahnededuygularla veya hislerle ilgili olan
He gave an emotional speech
O duygusal bir konuşma yaptı
duygusal
duygularla ilgili olan
This is an emotional issue
Bu duygusal bir konu
duygusal
duygularını yoğun yaşayan
She is an emotional person
O duygusal bir insandır
alt kat
Sahnedebinanın mevcut katının altındaki kat
He is downstairs
O alt katta
serbest bırakmak
Sahnedebir şeyi tutmayı bırakıp serbest kalmasına izin vermek
He loosed the dog to run in the park
Parkta koşması için köpeği serbest bıraktı
gevşek
sıkıca tutturulmamış olan
The screw is loose
Vida gevşek
gevşek
tam olmayan veya dikkatsiz
His definition is a bit loose
Onun tanımı biraz gevşek
gevşek
gergin olmayan rahat hal
He is feeling loose after the yoga class
Yoga dersinden sonra kendini gevşek hissediyor
inşa etmek
Sahnedeparçaları bir araya getirerek bir şey yapmak
They build a new house
Yeni bir ev inşa ediyorlar
vücut yapısı
bir kişinin vücudunun şekli ve boyutu
He has a strong build
Güçlü bir vücut yapısı var
artmak
bir şeyin zamanla daha büyük veya güçlü hale gelmesi
The excitement began to build
Heyecan artmaya başladı
oluşturmak
zamanla bir şeyi meydana getirmek veya kurmak
We want to build a strong team
Güçlü bir ekip oluşturmak istiyoruz
dikkatle incelemek
Sahnedebir şeye çok dikkatli bir şekilde bakmak
They decided to eyeball the suspect
Şüpheliyi dikkatle incelemeye karar verdiler
göz küresi
görmemizi sağlayan vücudun yuvarlak kısmı
The eyeball is very sensitive
Göz küresi çok hassastır
dikkatle bakmak
bir şeye yakından ve dikkatle bakmak
He eyeballed the target
Hedefe dikkatle baktı
göz kararı ölçmek
bir şeyin miktarını veya boyutunu bakarak tahmin etmek
He tried to eyeball the amount of flour needed
Gereken un miktarını göz kararıyla tahmin etmeye çalıştı
içeri girmek
Sahnedebir odaya veya binaya girmek
Please come in
Lütfen içeri girin
mevcut olmak
belirli bir formda satılmak veya bulunmak
This dress comes in red
Bu elbisenin kırmızısı var
gelmek
bir ürünün belirli seçenekleri veya çeşitleri ile sunulması
These shirts come in three sizes
Bu gömlekler üç bedende gelir
dereceye girmek
bir yarışmada belirli bir sırada bitirmek
She came in second in the race
Yarışta ikinci geldi
dahil olmak
bir durumda rol veya görev üstlenmek
Where does the expert come in
Uzman nerede devreye giriyor
gelmek
bir yere ulaşmak veya bir sırada yer almak
She came in first in the race
Yarışta birinci geldi
işe yaramak
bir durumda kullanışlı hale gelmek
This tool will come in handy later
Bu alet sonra işe yarayacak
dahil olmak
bir duruma katılmak veya rol almak
They asked me to come in on the project
Benden projeye dahil olmamı istediler
adamlar
Sahnedeerkekler için kullanılan samimi ifade
Those guys are tall
Şu adamlar uzun
arkadaşlar
bir grup insan için kullanılan samimi ifade
Hi guys
Selam arkadaşlar
adam
bir erkek için kullanılan samimi ifade
He is a nice guy
O iyi bir adam
millet
bir grup insan için kullanılan gayriresmi ifade
Listen guys
Dinleyin millet
ranza
Sahnedeuyumak için kullanılan dar yatak
I sleep in the top bunk
Üst ranzada uyuyorum
yatmak
bir yatakta uyumak
I will bunk here tonight
Bu gece burada yatacağım
saçmalık
saçma veya doğru olmayan sözler
His story is complete bunk
Onun hikayesi tamamen saçmalık
yatıya kalmak
bir yerde geçici olarak konaklamak
I will bunk in this room tonight
Bu gece bu odada kalacağım
acil durum
Sahnedederhal müdahale gerektiren ciddi durum
This is an emergency
Bu bir acil durum
acil durum
Sahnedebeklenmedik ve acil müdahale gerektiren durum
I have a family emergency
Ailevi bir acil durumum var
acil servis
hastanelerin acil tıbbi bakım sağlayan bölümü
He is in the emergency
O acil serviste
suçla ilgili
Sahnedesuçla veya yasalara aykırı olan
Criminal activities are illegal
Suç faaliyetleri yasa dışıdır
suçlu
bir suç işleyen kimse
The criminal was arrested
Suçlu tutuklandı
suçlu
suç işleyen kişi
The police caught the criminal
Polis suçluyu yakaladı
ilaç
Sahnedehastalığı tedavi etmek için kullanılan madde
He takes medication every day
Her gün ilaç kullanıyor
ilaç
hastalıkları tedavi etmek için kullanılan madde
She takes her medication daily
O ilacını günlük alır
düşünmek
Sahnedebir fikre veya görüşe sahip olmak
I think it is a good idea
Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum
düşünmek
fikirler oluşturmak için zihnini kullanmak
I need to think
Düşünmem gerekiyor
anlamak
bir şeyi kavramak veya anlamak
I think I understand
Sanırım anlıyorum
düşünmek
bir konu üzerinde zihinsel işlem yapmak
I think he is coming
Onun geldiğini düşünüyorum
ucuz
Sahnededüşük fiyatlı
This shirt is very cheap
Bu gömlek çok ucuz
kalitesiz
düşük kaliteli veya değersiz
This is a cheap plastic toy
Bu kalitesiz bir plastik oyuncak
cimri
para harcamak istemeyen
He is too cheap to buy a gift
Hediye almayacak kadar cimri
affedersiniz
Sahnedenazikçe dikkat çekmek veya özür dilemek için kullanılan ifade
Excuse me may I pass
Affedersiniz geçebilir miyim
affetmek
bir hatayı hoşgörüyle karşılamak
Please excuse my foolish error
Lütfen aptalca hatamı affedin
bahane
bir durumu açıklamak için sunulan gerekçe
He has a good excuse
Onun iyi bir bahanesi var
bahane
bir hatayı açıklamak için sunulan neden
Do not make an excuse for being late
Geç kaldığın için bahane üretme
bildirmek
Sahnedebirine bir durum hakkında resmi bilgi vermek
Please notify us of any changes
Herhangi bir değişiklik olursa lütfen bize bildirin
bildirmek
birine bir durum hakkında bilgi vermek
Please notify us when you arrive
Vardığınızda lütfen bize bildirin
yardımcı olmak
Sahnededestek veya yardım sağlamak
I will assist you with the project
Projede size yardımcı olacağım
merhaba
Sahnedeselam vermek için kullanılır
Hello, how are you
Merhaba, nasılsın
yahu
şaşkınlık veya inanmazlık belirtmek için kullanılır
Hello? Are you kidding
Yahu, şaka mı yapıyorsun
ihlal
Sahnedebir kuralın veya yasanın çiğnenmesi eylemi
This is a clear violation of the rules
Bu, kuralların açık bir ihlalidir
çok hevesli
Sahnedebir şeyi yapmak için çok heyecanlı ve istekli
He is gung ho about the new project
Yeni proje konusunda çok hevesli
tuz
Sahnedeyemeklere tat vermek için kullanılan yaygın bir mineral
Pass me the salt, please
Lütfen tuzu uzat
tuzlamak
yiyeceğin üzerine tuz eklemek
You should salt the meat before cooking it
Eti pişirmeden önce tuzlamalısın
-den kalmak
Sahnedebelirli bir geçmiş zamandan beri var olmak
This building dates from the eighteenth century
Bu bina on sekizinci yüzyıldan kalma
kıkırdamak
Sahnedesessizce gülmek
He chuckles at the joke
O şakaya kıkırdıyor
kıkırdamak
sessizce ve hafifçe gülmek
He chuckles at the joke
Şakaya kıkırdıyor
üzgün
Sahnedepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
takip etmek
Sahnedebir şeyin hareketini veya gelişimini izlemek
The police are tracking the suspect
Polis şüpheliyi takip ediyor
yol
bir şeyin hareket ettiği hat
The train is on the track
Tren rayın üzerinde
avantaj
başarıya ulaşmaya yardımcı olan özel bir imkan
He has the inside track for the job
O bu iş için öncelikli konuma sahip
parça
bir albümde yer alan kayıtlı müzik eseri
This is my favorite track on the album
Bu albümdeki en sevdiğim parça
tutarlı olmak
bilinen bilgilerle mantıklı veya uyumlu olmak
This story tracks with the facts
Bu hikaye gerçeklerle tutarlı
kayıt
bir şeyi hatırlamak için tutulan yazılı bilgi
I keep a track of my expenses
Harcamalarımın kaydını tutuyorum
atletizm
insanların koşu pistinde yarıştığı bir spor dalı
She runs track at school
O okulda atletizm yapıyor
meraklı
Sahnedebir şeyi öğrenmeye veya araştırmaya hevesli olma
He is very interested in history
O tarihe çok meraklı
ilgili
bir konuya karşı merak duyan
I am interested in astronomy
Astronomiye ilgi duyuyorum
ilgili
bir şeyi öğrenmek veya bilmek isteyen
I am interested in space
Uzaya ilgi duyuyorum
ilgili
bir şeyi öğrenme veya tanıma isteği duyma durumu
I have an interested look on my face
Yüzümde ilgili bir ifade var
bip sesi
Sahnedekısa ve tiz bir ses
I heard a loud beep
Yüksek bir bip sesi duydum
biplemek
Sahnedekısa ve tiz bir ses çıkarmak
The machine started to beep
Makine biplemeye başladı
çağrı göndermek
birinin çağrı cihazına veya telefonuna sinyal göndermek
He beeped me yesterday
Dün bana çağrı gönderdi
dayanıklılık
Sahnedeuzun süre fiziksel olarak aktif kalabilme yeteneği
Running every day increases your stamina
Her gün koşmak dayanıklılığınızı artırır
randevu
Sahnedeönceden kararlaştırılmış görüşme veya buluşma
I have an appointment with the doctor
Doktorla bir randevum var
randevu
önceden belirlenmiş bir buluşma veya ziyaret
I have a doctor's appointment
Doktor randevum var
randevu
belirli bir zamanda birisiyle buluşma planı
I have a doctor's appointment tomorrow
Yarın doktor randevum var
fırsatı olmak
Sahnedebir şeyi yapma şansı bulmak
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma fırsatın var
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
rahatsız etmek
birini kızdırmak veya üzmek
His constant talking really gets to me
Onun sürekli konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor
başlamak
bir işe girişmek
We will get to the main topic soon
Ana konuya yakında başlayacağız
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
fırsat bulmak
bir şey yapma şansı yakalamak
I get to travel for work
İş için seyahat etme fırsatı buluyorum
şans elde etmek
bir şey yapmak için imkanın olması
You get to meet the director
Yönetmenle tanışma şansı elde ediyorsun
izinli olmak
bir şeyi yapma yetkisine sahip olmak
I get to leave early today
Bugün erken çıkma iznim var
başarmak
bir şeyi yapma imkanı bulmak
We finally get to see the show
Sonunda gösteriyi izlemeyi başardık
zorunda olmak
bir şeyi yapmak durumunda kalmak
I have to get to the airport
Havaalanına gitmek zorundayım
ulaşmak
bir şeyle bağlantı kurabilmek
You can get to the main road from here
Buradan ana yola ulaşabilirsin
etkilemek
birinin duygularını sarsmak veya üzmek
Her bad mood started to get to me
Onun kötü ruh hali beni etkilemeye başladı
zorunda olmak
bir şeyi yapmaya mecbur kalmak
I get to clean my room today
Bugün odamı temizlemek zorundayım
ay
Sahnedeyılın on iki bölümünden biri
February is the second month of the year
Şubat yılın ikinci ayıdır
aylık
bir ay süren veya kapsayan
It was a six-month project
Bu altı aylık bir projeydi
ay
otuz gün civarındaki zaman dilimi
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
ay
yılın on iki bölümünden her biri
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
tembel
Sahnedeçalışmaya veya aktif olmaya isteksiz
He is very lazy
O çok tembel
tembel
çalışmaya veya çaba göstermeye isteksiz
He is too lazy to clean his room
Odasını temizleyemeyecek kadar tembel
tembel
çalışmak veya çaba sarf etmek istemeyen
He is too lazy to work
O çalışmak için çok tembel
muhtemelen
Sahnedebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
geri geldi
Sahnedebir yere veya kişiye dönmek
He came back home early
Eve erken geri geldi
üzgün
Sahnedemutsuz veya endişeli hissetme durumu
She felt upset after the argument
Tartışmadan sonra üzgün hissetti
sürpriz galibiyet
daha güçlü bir rakibe karşı kazanılan beklenmedik zafer
The small team caused a major upset
Küçük takım büyük bir sürpriz galibiyet elde etti
üzmek
birini üzgün veya endişeli hissettirmek
Please do not upset her
Lütfen onu üzme
bozmak
bir şeyin düzenini veya işleyişini aksatmak
The rain upset our plans
Yağmur planlarımızı bozdu
tako
Sahnedetortilla ve iç malzemeden yapılan Meksika yemeği
I love eating tacos
Tako yemeyi severim
tako
Sahnedeiçine çeşitli malzemeler konulan katlanmış Meksika yemeği
I ate a delicious taco for lunch
Öğle yemeğinde lezzetli bir tako yedim
tako
katlanmış mısır tortillası ve iç malzemeden oluşan Meksika yemeği
He ordered a beef taco
Dana etli bir tako sipariş etti
taco
et ve diğer malzemelerle doldurulmuş meksika yemeği
I ate a delicious taco for lunch
Öğle yemeğinde lezzetli bir taco yedim
dört
Sahnede4 sayısı
I have four apples
Dört elmam var
satmak
Sahnedepara karşılığında bir şeyi vermek
They sell fresh vegetables
Onlar taze sebze satıyorlar
satmak
kişisel çıkar için birini ele vermek
He sold his partner to the police
Ortağını polise sattı
ikna etmek
birini bir şeye inanmaya ikna etmek
He sold me on the new plan
Beni yeni plana ikna etti
satmak
bir şeyi para karşılığında vermek
I will sell my old phone
Eski telefonumu satacağım
satmak
bir fikri veya planı başkasına kabul ettirmek
He tried to sell his new plan to the team
Yeni planını takıma satmaya çalıştı
ikna olmak
bir şeye inanmaya veya kabul etmeye razı olmak
He was sold on the idea
Bu fikir ona cazip geldi
hiçbir şey
hiçbir anlamda bir şey bulunmaması durumu
She has nothing left to sell
Satacak hiçbir şeyi kalmadı
kokusunu almak
Sahnedebir kokuyu fark etmek veya tanımak
I can smell smoke
Duman kokusunu alabiliyorum
koku
Sahnedeburunla algılanan özellik
I love the smell of rain
Yağmurun kokusunu seviyorum
kokmak
bir koku yaymak
The fish smells bad
Balık kötü kokuyor
geri dönmek
eski bir konuma veya popülariteye yeniden kavuşmak
The trend began to smell again
Moda tekrar geri dönmeye başladı
asker
Sahnedeorduda savaşan kişi
He is a brave soldier
O cesur bir askerdir
asker
Sahnedeorduda görev yapan kişi
The soldier is guarding the camp
Asker kampı koruyor
her yerde
Sahnedeher yerde veya her yere
I looked everywhere for my keys
Anahtarlarımı her yerde aradım
maalesef
Sahnedeüzüntü veya hayal kırıklığı yaratan bir şekilde
Unfortunately, I cannot come
Maalesef gelemem
maalesef
üzücü veya hayal kırıklığı yaratan bir şekilde
Unfortunately it is raining today
Maalesef bugün hava yağmurlu
maalesef
bir şeyin üzücü veya şanssız olduğunu belirtmek için kullanılır
Unfortunately the store is closed today
Maalesef mağaza bugün kapalı
talihsiz bir şekilde
kötü şans veya üzüntü gösteren bir tarzda
She responded unfortunately to the bad news
Kötü habere talihsiz bir şekilde tepki verdi
doğru
Sahnedegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
sadık
birine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili
uyanık
Sahnedeuykuda olmayan
She is awake
O uyanık
uyanmak
uykudan uyanma eylemi
I awake early every day
Her gün erken uyanırım
uyanmak
uyumayı bırakıp çevrenin farkına varmak
He will awake at sunrise
O gün doğumunda uyanacak