Avengers Endgame
About
Süper kahramanlarımız için işler hiç de iyiye gitmemektedir. Thanos'un Sonsuzluk Eldivenini elde etmesi ve kendi kurallarını koyması yüzünden birçoğu küle dönüşmüştür. Hayatta kalan diğer kahramanlarımız ise umutsuzluğun gölgesi altında ezilmektedir. Ellerinde kalan tek şey acı bir intikam duygusudur. Acaba işleri tekrar yerine koymak mümkün olacak mı? Bu sorunun cevabını türkçe altyazı ile izlemek yerine, filmi anadilinde izlemeye veya ingilizce altyazılı bir şekilde izlemeye ne dersin? Böylece hem ingilizcen gelişmiş olacak hem de türkçe altyazılardan kurtulmuş olacaksın. Peki gerçekten ingilizce altyazılı film izlemek ingilizceyi geliştirir mi? Eğer yeterli gramer bilgin varsa hemen aşağıdan filmde kullanılan tüm kelimeleri öğrendiğin takdirde zorluk çekmeden filmi anlayacaksın. Hem de birçok yeni kelime öğrendiğin için ingilizcen gelişmiş olacak.
Words & meanings
1290 words
CEFR level
yönetmek
In scenezor bir durumun üstesinden gelmek için gereken yolu bulmak
She had to navigate a difficult situation
Zor bir durumu yönetmesi gerekti
yolunu bulmak
bir yerdeki yolu bulmak
I used a map to navigate the city
Şehirde yolumu bulmak için bir harita kullandım
rotayı belirlemek
bir aracın veya geminin yönünü belirlemek
The captain navigated the ship
Kaptan gemiyi yönlendirdi
ihlal
In scenebir kuralın veya yasanın çiğnenmesi
This is a breach of contract
Bu bir sözleşme ihlalidir
gedik
bir duvar veya engel üzerindeki boşluk veya delik
The enemy made a breach in the wall
Düşman duvarda bir gedik açtı
zorla girmek
bir binaya veya kapalı alana güç kullanarak girmek
The police breached the house
Polis eve zorla girdi
boş hayal
gerçekleşmesi imkansız veya çok düşük ihtimal olan fikir veya plan
His plan to travel the world is just a pipe dream
Dünyayı gezme planı sadece boş bir hayal
yer
In scenebelirli bir alan veya nokta
This is a nice spot for a picnic
Burası piknik için güzel bir yer
fark etmek
birini veya bir şeyi görmek veya fark etmek
I spotted him in the crowd
Onu kalabalığın içinde fark ettim
az miktar
bir şeyin az miktarı
I would like a spot of tea
Biraz çay alabilir miyim
zaaf
bir şeye duyulan özel sevgi
She has a soft spot for cats
Kedilere karşı bir zaafı var
koymak
In scenebir şeyi bir yere yerleştirmek
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
ifade etmek
bir şeyi belirli bir şekilde söylemek
How should I put this
Bunu nasıl ifade etmeliyim
sokmak
birini zor bir duruma düşürmek
The mistake put him in a difficult situation
Hata onu zor bir duruma soktu
yöneltmek
dikkat veya çabayı bir şey üzerine çevirmek
She put all her energy into the project
Tüm enerjisini projeye yöneltti
ilgilenmek
bir durumla ilgilenmek veya onu çözmek için önlem almak
I will deal with this problem tomorrow
Bu sorunla yarın ilgileneceğim
normalde
In sceneolağan şekilde
I normally wake up at 7 AM
Normalde sabah 7'de uyanırım
birbirini
bir grup içindeki kişilerin karşılıklı etkileşimini ifade eder
They help one another
Birbirlerine yardım ederler
dışarıda olmak
bir yerde bulunmamak
He is out at the moment
Şu an dışarıda
ortaya çıkmak
bilginin veya gerçeğin duyulması
The truth is finally out
Gerçek sonunda ortaya çıktı
dışarıda olmak
beklenen yerde bulunmamak
He is out for lunch right now
O şu an öğle yemeği için dışarıda
kompostlama
In scenebitki atıklarını doğal gübreye dönüştürme işlemi
Composting is good for the environment
Kompostlama çevre için iyidir
izlemek
bir olaya katılmadan sadece seyretmek
He just looked on while they fought
Onlar kavga ederken o sadece izledi
lider
In scenebir grubu yöneten veya yönlendiren kişi
He is a great leader
O harika bir lider
uzman
belirli bir alanda otorite olarak kabul edilen kişi
She is a leader in medical research
O tıbbi araştırmalarda bir uzmandır
lider
bir grubun sorumluluğunu taşıyan kişi
He is the leader of the team
O takımın lideridir
gürleme
In sceneyüksek ve derin bir ses
I heard a loud boom
Yüksek bir gürleme duydum
patlama
ani ve heyecan verici gelişme
There was an economic boom
Ekonomik bir patlama yaşandı
hızla büyümek
hızla artmak veya başarılı hale gelmek
The local economy is booming
Yerel ekonomi hızla büyüyor
gümbürtü
aniden duyulan yüksek ve derin ses
We heard a loud boom
Yüksek bir gümbürtü duyduk
fıkra
In scenesonu komik biten kısa hikaye
He told a funny joke
Komik bir fıkra anlattı
şaka
In sceneciddiye alınmaması gereken şey
His excuse was a joke
Bahanesi bir şakaydı
şaka
insanları güldürmek için yapılan komik veya zekice davranış
He played a joke on his friend
Arkadaşına bir şaka yaptı
tanesi
In sceneher bir tanesi için
The apples are fifty cents apiece
Elmalar tanesi elli cent
emeklilik
In scenegenellikle yaş nedeniyle çalışmayı bıraktığınız dönem
He is planning his retirement
Emekliliğini planlıyor
yıl
In scene12 ay veya 365 gün süren zaman birimi
They have been working here for two years
Burada iki yıldır çalışıyorlar
yıllar
çok uzun bir zaman süreci
It has been years since I saw her
Onu görmeyeli yıllar oldu
tekrar bir arada
aynı yerde veya birleşmiş durumda olma
The team is back together
Takım tekrar bir arada
yeniden beraber
ayrılıktan sonra tekrar ilişkiye başlama
They are back together
Onlar yeniden beraber
tekrar birleştirmek
ayrı parçaları tek bir bütün haline getirmek
I put the toy back together
Oyuncağı tekrar birleştirdim
saçmalamak
In sceneaptalca veya mantıksızca davranmak
Stop tripping and listen to me
Saçmalamayı bırak ve beni dinle
yolculuk
bir yerden başka bir yere yapılan seyahat
Have a nice trip
İyi yolculuklar
ayağı takılmak
dengesini kaybedip neredeyse düşmek
I tripped over a rock
Bir taşa takıldım
tetiklemek
bir cihazı veya sistemi çalışmaya başlatmak
The sensor tripped the alarm
Sensör alarmı tetikledi
ayrışma
In sceneçürüme veya kimyasal yollarla parçalanma süreci
The decomposition of organic matter is natural
Organik maddenin ayrışması doğaldır
erişim
In scenebir yere girme veya bir şeyi kullanma imkanı
I have access to the building
Binaya erişimim var
tembel
In sceneçalışmayı sevmeyen kişi
Stop being such a bum
Böyle tembel gibi davranma
bozuk
kalitesiz veya çalışmayan
He has a bum knee
Onun dizi bozuk
popo
otururken kullanılan vücut kısmı
She fell on her bum
Poposunun üzerine düştü
üzmek
birini mutsuz veya hayal kırıklığına uğramış hissettirmek
That news really bummed me out
Bu haber beni gerçekten çok üzdü
çılgınca
In scenekontrolsüz veya çok heyecanlı bir şekilde
She waved her arms wildly
Kollarını çılgınca salladı
affedersiniz
özür dilemek veya birinin dikkatini çekmek için kullanılan nazik bir ifade
Pardon me, where is the station?
Affedersiniz, istasyon nerede?
kakalamak
In scenebirini kaba bir şekilde itmek
He shoved me against the wall
Beni duvara doğru kaktı
itmek
birini veya bir şeyi sertçe itmek
Don't shove me
Beni itme
itmek
birini veya bir şeyi kuvvet uygulayarak ileri doğru hareket ettirmek
She shoved the box to the side
Kutuyu kenara itti
itme
sert ve kaba bir şekilde itme
He gave me a hard shove
Beni sertçe itti
e-posta
In sceneinternet üzerinden elektronik olarak gönderilen mesaj
I sent an email to my boss
Patronuma bir e-posta gönderdim
e-posta
bilgisayar aracılığıyla gönderilen veya alınan mesaj
I sent an email to my boss
Patronuma bir e-posta gönderdim
yoldayım
bir yere gitmek üzere yolda olmak
I am on my way
Yoldayım
berbat
In sceneçok kötü veya hoş olmayan
The movie was awful
Film berbattı
çok
çok fazla veya aşırı derecede
He has an awful lot of money
Çok fazla parası var
aşırı
son derece
It was an awful long time
Aşırı uzun bir zamandı
mülk
In scenebirine ait olan şey
This is my property
Bu benim mülküm
emlak
birine ait olan bina veya arazi
He owns a small property
Onun küçük bir emlağı var
özellik
bir şeyin kendine has niteliği
This material has the property of being soft
Bu malzemenin yumuşak olma özelliği vardır
inmek
daha düşük bir yere hareket etmek
Please come down from the ladder
Lütfen merdivenden in
bağlı olmak
bir şeyin sonucunun başka bir etkene dayanması
The result comes down to one vote
Sonuç tek bir oya bağlı
yağmak
yağmurun gökten yere düşmesi
The rain is coming down hard
Yağmur şiddetli yağıyor
pratik yapmak
In scenegelişmek için bir şeyi tekrar tekrar yapmak
I practice the piano every day
Her gün piyano çalışırım
muayenehane
bir uzman profesyonelin çalıştığı iş yeri
She has a medical practice
Onun bir doktor muayenehanesi var
uygulama
toplumda veya bir grupta yaygın olan davranış biçimi
It is common practice to arrive on time
Zamanında gelmek yaygın bir uygulamadır
efendim
In scenebir erkeğe hitap ederken kullanılan nazik bir ifade
Yes, sir
Evet, efendim
aile
In scenekan veya evlilikle birbirine bağlı kişiler
I love my family
Ailemi seviyorum
yemek tarifi
yemek hazırlamak için gerekli talimatlar
Please follow the family for this dish
Lütfen bu yemek için tarifi izle
bölüm
bir televizyon dizisinin parçası
I watched the first family of the show
Dizinin ilk bölümünü izledim
saniyeler
In scenedakikanın altmışta biri olan zaman birimi
Wait for ten seconds
On saniye bekle
saniyeler
çok kısa bir süre
I will be there in seconds
Saniyeler içinde orada olacağım
ikinci porsiyon
yemekten alınan ek porsiyon
Can I have seconds?
İkinci bir porsiyon alabilir miyim?
kesin
In scenetamamen doğru veya hatasız
What is the exact time?
Tam saat kaç?
zorla almak
birinden bir şeyi baskı ile istemek
He exacted a promise from her
Ondan zorla bir söz aldı
paradoks
In sceneçelişkili görünen ancak gerçek olabilen durum
It is a strange paradox
Bu garip bir paradoks
canı istemek
bir şeyi yapma isteği duymak
I feel like going for a walk
Yürüyüşe çıkasım var
gibi hissetmek
bir durumda veya rolde olduğunu düşünmek
Sometimes I feel like a child
Bazen kendimi çocuk gibi hissediyorum
gibi gelmek
bir durumun gerçekleşeceği izlenimine kapılmak
It feels like it is going to snow
Kar yağacak gibi geliyor
istek duymak
bir şeyi yapmayı arzulamak
I feel like having coffee now
Şu an kahve içmeye istek duyuyorum
alan
In sceneboş veya kullanılabilir alan
There is no space here
Burada hiç yer yok
uzay
In sceneDünya atmosferinin dışındaki bölge
He wants to go to space
Uzaya gitmek istiyor
dalıp gitmek
odaklanmayı kaybetmek veya unutmak
I spaced out during the lesson
Ders sırasında dalıp gittim
aralık bırakmak
nesneleri birbirlerinden uzağa yerleştirmek
You should space the plants out
Bitkiler arasında aralık bırakmalısın
damar
In scenekanı kalbe geri taşıyan tüp benzeri yapı
The nurse found a vein in my arm
Hemşire kolumda bir damar buldu
damar
değerli bir şeyin kaynağı
He found a rich vein of humor in the story
Hikayede zengin bir mizah damarı buldu
resim
In scenegörsel bir temsil
I drew a picture
Bir resim çizdim
hayal etmek
zihinde canlandırmak
I can't picture it
Bunu hayal edemiyorum
timsal
bir niteliğin kusursuz örneği
She is the picture of health
O sağlığın timsalidir
genel durum
bir durumun tamamı veya ana fikri
You need to understand the whole picture
Genel durumu anlaman gerekiyor
yanlışlıkla
In sceneistemeden veya hata sonucu
I accidentally deleted the file
Dosyayı yanlışlıkla sildim
kötü adam
kötü işler yapan kişi
The bad guy lost the fight
Kötü adam kavgayı kaybetti
kötü adam
iyi veya nazik olmayan kişi
He is a bad guy
O kötü bir adam
yardımcı
In sceneyardım veya fayda sağlayan
He is a very helpful person
O çok yardımcı bir insandır
benzer
In sceneaynı görünüme veya özelliğe sahip olan
The two brothers look alike
İki kardeş birbirine benziyor
yansıma
In sceneayna veya parlak bir yüzeyde görülen görüntü
I saw my reflection in the mirror
Aynada yansımamı gördüm
derin düşünce
bir konu üzerine dikkatlice düşünme
She needs time for reflection
Düşünmek için zamana ihtiyacı var
bebek
In sceneçok küçük çocuk
The baby is sleeping
Bebek uyuyor
mızmız
olgunlaşmamış gibi davranan kişi
Don't be such a baby
Bu kadar mızmız olma
bebeğim
sevilen birine hitap şekli
I love you baby
Seni seviyorum bebeğim
yavru
çok genç hayvan
Look at that baby goat
Şu yavru keçiye bak
kokmak
In scenebir koku yaymak
The fish smells bad
Balık kötü kokuyor
kokusunu almak
bir kokuyu fark etmek veya tanımak
I can smell smoke
Duman kokusunu alabiliyorum
koku
burunla algılanan özellik
I love the smell of rain
Yağmurun kokusunu seviyorum
söz
In scenebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
gelecek vaadi
kişinin gelecekte başarılı olacağına dair işaret
The young athlete shows great promise
Genç sporcu büyük gelecek vaadi gösteriyor
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
ileride
In sceneşu andan daha sonraki bir zamanda
I want to move to London later
İleride Londra'ya taşınmak istiyorum
daha geç
beklenen zamandan sonra gerçekleşen
He arrived later than usual
Normalden daha geç geldi
sonraki
bir zaman diliminin sonuna yakın
In his later years he wrote books
Sonraki yıllarında kitaplar yazdı
dayandırmak
bir şeyi temel almak
I based my opinion on facts
Görüşümü gerçeklere dayandırdım
dayandırmak
bir şeyi başka bir şeyin temeli veya nedeni olarak kullanmak
We base this plan on research
Bu planı araştırmaya dayandırıyoruz
istemek
bir şeyi arzulamak veya talep etmek
You wanna eat now
Şimdi yemek istiyorsun
yol
In scenebir sonuca varmak için izlenen yaşam veya davranış şekli
She chose a difficult path in life
Hayatta zor bir yol seçti
patika
yürümek için kullanılan dar yol
Follow the path to the woods
Ormana giden patikayı takip edin
yol
takip edilecek bir güzergah veya iz
We followed the path through the forest
Ormandaki yolu takip ettik
ping atmak
In scenebir cihazın erişilebilirliğini kontrol etmek için sinyal göndermek
I will ping the server to check the connection
Bağlantıyı kontrol etmek için sunucuya ping atacağım
çınlama
kısa ve tiz bir ses
The microwave made a ping sound
Mikrodalga fırın bir çınlama sesi çıkardı
büyücü
In scenesihirli güçleri olan kişi
The witch cast a spell
Büyücü bir büyü yaptı
cadı
sihirli güçleri olan kadın
The wicked witch lives in the forest
Kötü cadı ormanda yaşıyor
cadı
büyü yapan kadın
The witch flew on her broom
Cadı süpürgesinin üzerinde uçtu
cadı
özellikle hikayelerde büyü yapan kişi
The witch flies on a broomstick
Cadı süpürge üzerinde uçuyor
dolu
bir şeyin içinde çok miktarda bulunan
The room is full of people
Oda insanlarla dolu
çiğnemek
In sceneyiyecekleri dişlerle ezip parçalamak
You must chew your food thoroughly
Yemeğini iyice çiğnemelisin
çiğnemek
bir şeyi dişlerle ezmek
Chew your food well
Yemeğini iyi çiğne
çalışmak
In sceneişlemek veya faaliyet göstermek
This watch doesn't go
Bu saat çalışmıyor
gitmek
In scenebir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school
Okula giderim
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to start my diet tomorrow
Yarın diyetime başlamaya niyetliyim
gitmek
bir durumun veya sürecin belirli bir şekilde ilerlemesi
The party went well
Parti iyi gitti
zaman harcamak
In scenebir iş için zaman ayırmak
Don't spend too much time on this
Buna çok fazla zaman harcama
vakit geçirmek
bir şeyi yaparak zaman harcamak
I spend my weekends reading
Hafta sonlarımı kitap okuyarak geçiririm
harcamak
bir şey satın almak için para vermek
I spend too much money
Çok fazla para harcıyorum
harcamak
bir şeyi satın almak için para kullanmak
I spend all my money on books
Tüm paramı kitaplara harcıyorum
bulutsu
In sceneuzaydaki gaz ve toz bulutu
The telescope captured a colorful nebula
Teleskop renkli bir bulutsu görüntüledi
dışında
aynı seviye veya kategoride olmayan
This is out of my league
Bu benim ligimin dışında
-den yapılmış
bir malzemeden veya kaynaktan üretilmiş
It is made out of wood
Bu ahşaptan yapılmış
bitmiş
bir şeyin artık kalmaması
We are out of milk
Sütümüz bitti
-den dışarı
bir şeyi içeriden dışarı çıkarmak
Get out of the car
Arabadan çık
uzak
bir şeyden kaçınmak veya girmemek
Stay out of trouble
Beladan uzak dur
dışarı
içinden dışına doğru
He ran out of the house
Evden dışarı koştu
kalmadı
bir şeyin elinde tükenmiş olması
We are out of sugar
Şekerimiz kalmadı
insanlar
In scenebir grup insan, özellikle aile veya arkadaşlar
My folks are coming to visit
Ailem ziyarete geliyor
aile
aile bireyleri
I am visiting my folks this weekend
Bu hafta sonu ailemi ziyarete gidiyorum
halk
sıradan insanların geleneksel kültürüyle ilgili
She likes to listen to folk music
O halk müziği dinlemeyi sever
devam et
bir şeye başlamak veya devam etmek
Please go ahead
Lütfen devam et
onay
bir işe başlamak için verilen resmi izin
We got the go ahead to start
Başlamak için onay aldık
kafa karıştırmak
In scenebirinin bir şeyi anlamasını zorlaştırmak
The instructions confuse me
Talimatlar kafamı karıştırıyor
karıştırmak
birini veya bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak
I often confuse the twins
İkizleri sık sık karıştırırım
yanıltmak
birini yanlış düşünmeye sevk etmek
The false information confused the witnesses
Yanlış bilgi tanıkları yanılttı
kafasını karıştırmak
birinin zihnini bulandırmak
The complicated instructions confused the students
Karmaşık talimatlar öğrencilerin kafasını karıştırdı
baş belası
çok rahatsız edici olan kimse veya şey
That noisy neighbor is a pain in my ass
O gürültülü komşu tam bir baş belası
bir nevi
bir dereceye kadar veya kısmen
I sort of agree with you
Sana bir nevi katılıyorum
korumak
In scenebirini veya bir şeyi zarardan uzak tutmak
We must protect the environment
Çevreyi korumalıyız
tatlı
In sceneyemeğin sonunda yenen şekerli yemek
I want chocolate cake for dessert
Tatlı olarak çikolatalı pasta istiyorum
geri almak
kaybedilen bir şeyi yeniden elde etmek
I want to get back my book
Kitabımı geri almak istiyorum
geri dönmek
bir yere veya bir aktiviteye tekrar gitmek
I will get back to work
İşe geri döneceğim
barışmak
bir sorun yaşadıktan sonra biriyle arayı düzeltmek
They decided to get back together
Tekrar bir araya gelmeye karar verdiler
daha iyi
In scenedaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
daha iyi
In scenedaha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
iyi olur
bir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
anten
In scenesinyal gönderen veya alan uzun ve ince parça
The radio has a long antenna
Radyonun uzun bir anteni var
hemen sonra
bir olaydan hemen sonra
I will call you right after the meeting
Toplantıdan hemen sonra seni arayacağım
özgürlük
In sceneistediği gibi davranma, konuşma veya düşünme gücü
Everyone deserves freedom
Herkes özgürlüğü hak eder
herhangi bir zaman
ne zaman olursa olsun
You can come over any time
İstediğin zaman gelebilirsin
şimdiki zaman
In sceneşu an gerçekleşmekte olan zaman
Focus on the present
Şimdiki zamana odaklan
hediye
birine verilen şey
I bought a present for her
Onun için bir hediye aldım
mevcut
şu anki yerde bulunma durumu
All students are present
Tüm öğrenciler burada
sunmak
bir şeyi bir kitleye göstermek veya tanıtmak
He will present his project
Projesini sunacak
adlandırmak
bir şeye isim vermek
Let's call it a success
Hadi buna bir başarı diyelim
paydos etmek
bir etkinliği şimdilik durdurmak
Let us call it a day
Hadi bugünlük paydos edelim
silmek
In scenebir şeyi tamamen ortadan kaldırmak
Please erase the board
Lütfen tahtayı silin
silmek
bir şeyi silerek kaldırmak
Please erase the mistakes on the page
Lütfen sayfadaki hataları silin
paylaşma
In scenebir şeyin bir kısmını başkalarına verme
They are sharing the cake
Keki paylaşıyorlar
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
fırsat bulmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
hale gelmek
belirli bir duruma dönüşmek
It will get to be hot soon
Yakında sıcak bir hal alacak
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
bodrum
In scenebinanın zemin seviyesinin altındaki kat veya oda
The washing machine is in the basement
Çamaşır makinesi bodrumda
şahsi
In scenebelirli bir kişiyle ilgili olan
I have a personal opinion
Şahsi bir fikrim var
kişisel
birinin karakterine yönelik ve kırıcı olan
His comments were too personal
Yorumları çok kişiseldi
özel
belirli bir kişiye ait olan
This is a personal matter
Bu özel bir mesele