The Lord of the Rings The Fellowship of the Ring
About
Yüzüklerin Efendisi 1 (Yüzük Kardeşliği) filmini belki defalarca izledin. Bu kez ingilizce altyazılı izlemeye ne dersin? Senin için The Lord of the Rings The Fellowship of the Ring filminde kullanılan tüm kelimeleri ve anlamlarını yükledik. Hemen aşağıdan göz atabilirsin. Quiz'i başlatıp tüm kelimeleri öğrendikten sonra filmi ingilizce altyazılı veya altyazısız izlediğinde rahatlıkla anladığını fark edeceksin. Biz tüm kelimeleri Quiz eşliğinde öğrendikten sonra filmi bir kez ingilizce altyazılı bir kez de altyazısız izlemeni öneriyoruz. İngilizce öğrenmek için yabancı film olarak önerebileceğimiz bu efsane filmin tüm kelimeleri hemen aşağıda. Quiz'i başlat bilmediğin kelime kalmasın...
Words & meanings
1183 words
CEFR level
dağıtmak
bir şeyleri paylaştırmak
She dealt out the cards to everyone
Herkese kartları dağıttı
zaman harcamak
In scenebir iş için zaman ayırmak
Don't spend too much time on this
Buna çok fazla zaman harcama
vakit geçirmek
bir şeyi yaparak zaman harcamak
I spend my weekends reading
Hafta sonlarımı kitap okuyarak geçiririm
harcamak
bir şey satın almak için para vermek
I spend too much money
Çok fazla para harcıyorum
harcamak
bir şeyi satın almak için para kullanmak
I spend all my money on books
Tüm paramı kitaplara harcıyorum
geri getirmek
In sceneeski iyi durumuna getirmek
The medicine restored his health
İlaç sağlığını geri getirdi
onarmak
bir şeyi eski durumuna getirmek için düzeltmek
They want to restore the old painting
Eski tabloyu onarmak istiyorlar
bilge
In scenetecrübe bilgi ve doğru karar verme yetisi olan
She is a very wise woman
O çok bilge bir kadındır
haberdar etmek
birine bilgi vermek
I will wise her up on the plan
Onu plan hakkında haberdar edeceğim
açısından
belirli bir konuyla ilgili olarak
Things are looking up career-wise
Kariyer açısından işler yolunda gidiyor
bilge
çok bilgili ve doğru kararlar veren kişi
The wise old man gave us advice
Bilge yaşlı adam bize tavsiye verdi
mezar
In sceneölü bir bedenin gömüldüğü yapı
They visited the ancient tomb
Antik mezarı ziyaret ettiler
mezar
ölülerin gömüldüğü yer
The king is in the tomb
Kral mezarda
çok eski
In sceneoldukça yaşlı veya eski
This building is ancient
Bu bina çok eski
antik
çok eski zamanlara ait
I love ancient history
Antik tarihi seviyorum
direnmek
In scenebir şeyi kabul etmeyi veya uymayı reddetmek
They resisted the new rules
Yeni kurallara direndiler
adam
In sceneerkekler için kullanılan gayriresmi bir kelime
He is a nice chap
O iyi bir adam
çatlamak
cildin kuruması sonucu yarılması
My lips chapped in the cold wind
Soğuk rüzgarda dudaklarım çatladı
madıkça
In scenebaşka bir durum olmadıkça
I won't go unless you come
Sen gelmedikçe gitmeyeceğim
-medikçe
bir şeyin gerçekleşmesinin başka bir durumun olmamasına bağlı olduğunu belirtir
You cannot pass unless you study hard
Çok çalışmadıkça geçemezsin
pes etmek
denemeyi bırakmak veya teslim olmak
Don't give up now
Şimdi pes etme
bırakmak
bir şeyi yapmayı bırakmak
I want to give up smoking
Sigarayı bırakmak istiyorum
vazgeçmek
sahip olduğu bir şeyi bırakmak veya ondan feragat etmek
He gave up his seat
Koltuğunu verdi
teslim etmek
birini yetkili birine vermek
He gave up his accomplice to the police
Suç ortağını polise teslim etti
ayrılmak
In scenebir yerden gitmek
I am leaving now
Şimdi ayrılıyorum
bırakmak
bir şeyi olduğu yerde bırakmak
I am leaving the door open
Kapıyı açık bırakıyorum
artık
bir işlemden sonra geriye kalan madde
This ash is a leaving of the fire
Bu kül ateşten geriye kalan bir artığıdır
krallara layık
In scenekrallara uygun veya krallarla ilgili
He received a kingly welcome
Krallara layık bir karşılama gördü
sessizce
In sceneaz veya hiç gürültü yapmadan
Please speak quietly
Lütfen sessizce konuş
arayı kapatmak
bir süredir görmediği biriyle görüşüp konuşmak
I want to catch up with my friends
Arkadaşlarımla arayı kapatmak istiyorum
yetişmek
bir durumu veya seviyeyi yakalamak
He needs to catch up with the class
Sınıfa yetişmesi gerekiyor
yetişmek
öndeki birine ulaşmak
I will catch up with you later
Sana daha sonra yetişeceğim
yük
In scenetaşınması zor olan ağır sorumluluk
He feels the weight of his job
İşinin yükünü hissediyor
ağırlık
bir şeyin ne kadar ağır olduğu
What is the weight of this box?
Bu kutunun ağırlığı nedir?
ağırlık
insanların düşünce veya davranışlarını etkileme gücü
Her opinion carries great weight
Fikrinin büyük ağırlığı var
yaşamak
In scenehayatta olmak
I want to live
Yaşamak istiyorum
yaşamak
In scenebir yerde ikamet etmek
I live in Ankara
Ankara'da yaşıyorum
canlı
çalışan veya aktif olan
The show is live
Program canlı
yaşamak
belli bir hayat sürmek veya deneyimlemek
He lives a happy life
O mutlu bir hayat yaşıyor
akraba
In scenekan bağıyla bağlı olan kişiler
They are my kin
Onlar benim akrabalarım
özgürlük
In sceneistediği gibi davranma, konuşma veya düşünme gücü
Everyone deserves freedom
Herkes özgürlüğü hak eder
veda
In sceneayrılık anında söylenen söz veya bu an
He said a fond farewell to his friends
Arkadaşlarına sevgiyle veda etti
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
durdurmak
In scenebir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the fire
Yangını durdurmalıyız
dur
birine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
ana fikir
In scenesavunulan temel düşünce veya argüman
I see your point
Ne demek istediğini anlıyorum
işaret etmek
bir şeyi veya yönü göstermek
He pointed to the door
Kapıyı işaret etti
an
bir süreçteki belirli bir zaman veya aşama
At this point we can stop
Bu noktada durabiliriz
uç
keskin veya sivri olan uç kısım
The point of the pencil is sharp
Kalemin ucu sivri
geç
In scenezamanında olmayan
I am late for work
İşe geç kaldım
sonları
In scenebir dönemin bitişine yakın
It happened in the late nineties
Doksanlı yılların sonlarında oldu
merhum
artık hayatta olmayan
His late father was a doctor
Merhum babası doktordu
son
yakın zamanda gerçekleşen veya yapılan
These are late reports
Bunlar son raporlar
hesap vermek
birinin emirlerine uymak veya birine karşı sorumlu olmak
I answer to the manager
Müdüre hesap veririm
doğru
In scenegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
sadık
In scenebirine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili
borçlu olmak
In scenebirine para veya bir şey ödemek zorunda olmak
I owe you ten dollars
Sana on dolar borcum var
borçlu olmak
birine geri ödeme yapma gerekliliği
I owe him five dollars
Ona beş dolar borçluyum
borçlu olmak
birine para veya bir şey verme zorunluluğu
I owe you ten dollars
Sana on dolar borçluyum
dayandırmak
bir şeyi bir nedene bağlamak
He owes his success to hard work
Başarısını çok çalışmaya dayandırıyor
casus
In scenegizlice bilgi toplayan kişi
He is a spy
O bir casus
gözetlemek
bir şeyi gizlice görmek
I spied a bird in the tree
Ağaçta bir kuş gördüm
gözetlemek
birini veya bir şeyi gizlice izlemek
He was spying on his neighbor
Komşusunu gözetliyordu
anlaşma
In sceneiki veya daha fazla kişi arasında yapılan plan
We made an arrangement to meet at noon
Öğlen buluşmak için bir anlaşma yaptık
düzen
şeylerin yerleştirilme veya düzenlenme biçimi
The arrangement of the furniture is nice
Mobilyaların düzeni güzel
anlaşma
insanlar arasında yapılan plan
We have an arrangement to meet tomorrow
Yarın buluşmak için bir anlaşmamız var
oluşturulmuş
In scenebüyük bir çaba ve ustalıkla ortaya çıkarılmış
They forged a strong friendship over the years
Yıllar içinde güçlü bir arkadaşlık oluşturdular
sahtesini yapmak
bir belgenin yasadışı kopyasını üretmek
He forged the signature on the document
Belgedeki imzayı sahte olarak attı
dövmek
ısı kullanarak metale şekil vermek
The blacksmith forged a sword from iron
Demirci demirden bir kılıç dövdü
sahtesini yapmak
bir şeyin sahte bir kopyasını oluşturmak
He forged the signature on the document
Belgedeki imzanın sahtesini yaptı
zor
In scenekolay olmayan
This exam is hard
Bu sınav zor
sert
In sceneyumuşak olmayan
The bed is too hard
Yatak çok sert
sert
alkol içeren
This is a hard drink
Bu sert bir içkidir
sıkı
çok çaba veya enerji ile
He works hard every day
O her gün sıkı çalışıyor
dışında
aynı seviye veya kategoride olmayan
This is out of my league
Bu benim ligimin dışında
-den yapılmış
bir malzemeden veya kaynaktan üretilmiş
It is made out of wood
Bu ahşaptan yapılmış
bitmiş
bir şeyin artık kalmaması
We are out of milk
Sütümüz bitti
-den dışarı
bir şeyi içeriden dışarı çıkarmak
Get out of the car
Arabadan çık
uzak
bir şeyden kaçınmak veya girmemek
Stay out of trouble
Beladan uzak dur
dışarı
içinden dışına doğru
He ran out of the house
Evden dışarı koştu
kalmadı
bir şeyin elinde tükenmiş olması
We are out of sugar
Şekerimiz kalmadı
macera
In scenealışılmadık ve heyecan verici bir deneyim veya etkinlik
We had a great adventure in the mountains
Dağlarda harika bir macera yaşadık
duyurmak
In scenebir şeyi kamuoyuna bildirmek
They announced the winner
Kazananı duyurdular
açıklamak
bir şeyi resmi olarak insanlara söylemek
The company announced a new plan
Şirket yeni bir plan açıkladı
duyurmak
bir şeyi herkese bildirmek
They will announce the winner soon
Kazananı yakında duyuracaklar
duyurmak
bir şeyi herkese açıkça bildirmek
They will announce the winner soon
Kazananı yakında duyuracaklar
arkasında
In scenebir şeyin arka kısmında
The cat is behind the sofa
Kedi kanepenin arkasında
gerisinde
zaman olarak daha sonra
He is behind schedule
Programın gerisinde kaldı
arkasında
birini desteklemek
We are behind you
Senin arkandayız
popo
vücudun üzerine oturulan arka kısmı
He fell on his behind
Poposunun üzerine düştü
asılı durmak
In scenebir şeyin yukarıdan bir yere tutturulmuş olması
The painting hangs on the wall
Tablo duvarda asılı duruyor
asmak
birini iple idam etmek
They decided to hang the criminal
Suçluyu asmaya karar verdiler
takılmak
birileriyle boş vakit geçirmek
I like to hang with my friends
Arkadaşlarımla takılmayı seviyorum
sosis
In scenederi benzeri bir kılıf içindeki kıyılmış et
I like to eat sausage
Sosis yemeyi severim
daha uzun süre
In scenedaha fazla zaman boyunca
I will stay longer
Daha uzun süre kalacağım
daha uzun
daha fazla zaman süren
This takes longer to cook
Bu daha uzun sürede pişiyor
artık değil
geçmişte olan ama şimdi olmayan
I no longer live here
Artık burada yaşamıyorum
aramak
In scenebir şeyi bulmaya çalışmak
He is seeking a new job
Yeni bir iş arıyor
aramak
bir şeyi bulmak için çaba sarf etmek
They seek a solution
Bir çözüm arıyorlar
aramak
birini veya bir şeyi bulmaya çalışmak
He is seeking his lost cat
Kaybolan kedisini arıyor
elde etmeye çalışmak
bir şeyi başarmak için çabalamak
She seeks a better future
Daha iyi bir gelecek elde etmeye çalışıyor
hoş karşılanan
In scenememnuniyetle karşılanan veya istenen
You are welcome here
Burada isteniyorsunuz
karşılamak
In scenevaran birini selamlamak
They welcomed the guests
Misafirleri karşıladılar
serbest
bir şeyi yapmasına izin verilen
Questions are welcome
Sorular serbesttir
iki kez
In sceneiki defa
I called him twice
Onu iki kez aradım
gözden kaybolmak
In scenegörünmez hale gelmek veya bulunamamak
The sun disappeared behind the clouds
Güneş bulutların arkasında kayboldu
gördü
In scenegözlerle algılamak
I saw a bird
Bir kuş gördüm
testereyle kesmek
dişli bir alet kullanarak kesmek
He sawed the wood
Odunu testereyle kesti
bahsi karşılamak
bir oyunda rakibin bahsine eşlik etmek
He saw the bet
Bahsi karşıladı
testere
kesmek için kullanılan dişli bıçaklı alet
Use the saw
Testereyi kullan
şüphelenmek
In scenebir şeyin kanıt olmadan doğru olduğuna inanmak
I suspect he is lying
Yalan söylediğinden şüpheleniyorum
şüphelenmek
birinin suçlu olduğunu veya bir şeyin yanlış olduğunu düşünmek
The police suspect him of the crime
Polis ondan şüpheleniyor
şüpheli
bir suçtan dolayı suçlu olduğu düşünülen kişi
The suspect was arrested yesterday
Şüpheli dün tutuklandı
tahmin etmek
kanıtı olmadan bir şeyin doğru olduğuna inanmak
I suspect that he is lying
Yalan söylediğini tahmin ediyorum
dağlar
In sceneyeryüzünün çok yüksek ve dik yamaçlı doğal bölümleri
The mountains are covered in snow
Dağlar karla kaplı
dağlar
bir şeyin çok büyük miktarı
She has mountains of work to do
Yapacak dağlar kadar işi var
sıradağlar
birbirini takip eden dağlar grubu
The mountains stretched for miles
Sıradağlar kilometrelerce uzanıyordu
dağlar
çok yüksek tepeler
Those mountains are so tall
O dağlar çok yüksek
devam etmek
bir sonraki şeye geçmek
It is time to move on
Devam etme zamanı geldi
yeni konuya geçmek
başka bir konuya geçmek
Let's move on to the next topic
Hadi bir sonraki konuya geçelim
tutam
In sceneaz miktarda olan ince parça
A wisp of smoke rose from the fire
Ateşten ince bir duman yükseldi
neredeyse
In scenetamamen değil ama çok yakın
It is nearly time to go
Neredeyse gitme vakti
buçukluk
In scenefantastik kurgularda yer alan küçük insan benzeri varlık
The brave halfling traveled far
Cesur buçukluk uzağa seyahat etti
küçük insan
In sceneinsanlara benzeyen ancak daha ufak boydaki hayali varlık
The guide is just a small human
Rehber sadece küçük bir insan
şömine rafı
In sceneşöminenin üzerindeki düz raf
There are photos on the mantelpiece
Şömine rafının üzerinde fotoğraflar var
nadiren
In scenesık olmayan
I seldom visit my hometown
Memleketimi nadiren ziyaret ederim
anlam
In scenebir sözcüğün ifade ettiği şey
What is the meaning of this word
Bu kelimenin anlamı nedir
önem taşımak
önemli veya değerli olmak
You mean a lot to me
Benim için çok önem taşıyorsun
yani
bir durumu açıklığa kavuşturmak için kullanılan ifade
It is hot I mean boiling
Hava sıcak yani kavurucu
kastetmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I meant to call you
Seni aramayı kastetmiştim
masada yenen yemek
insanların masaya oturarak yediği yemek
We had a sit-down meal
Masada yenen bir yemek yedik
oturup dinlenmek
rahatlamak için bir yere oturmak
Please sit down and relax
Lütfen oturun ve rahatlayın
oturmak
oturma pozisyonuna geçmek
Sit down on the chair
Sandalyeye otur
görüşme
resmi veya planlı bir tartışma
We need a sit down to talk about the project
Bu konuyu konuşmak için bir görüşmeye ihtiyacımız var
hissetmek
In scenefiziksel veya duygusal bir duyuya sahip olmak
I feel very tired
Çok yorgun hissediyorum
düşünmek
In scenebir şeyin olduğuna dair inanca sahip olmak
I feel that you are right
Haklı olduğunu düşünüyorum
dokunmak
bir şeyi elle incelemek
Feel the fabric of this shirt
Bu gömleğin kumaşına dokun
fırlatmak
In scenebir şeyi havaya atmak veya göndermek
He cast the line into the water
Olta iğnesini suya fırlattı
oyuncu kadrosu
bir film veya oyundaki oyuncuların tamamı
The cast was great
Oyuncu kadrosu harikaydı
alçı
kırık bir kemiği desteklemek için kullanılan sert sargı
He has a cast on his arm
Kolunda alçı var
görünüş
bir şeyin dıştan izlenimi veya sahip olduğu renk tonu
Her face had a sad cast
Yüzünde hüzünlü bir görünüş vardı
amaçlamak
bir şeyi yapmaya çalışmak veya hedeflemek
They look to expand their business
İşlerini büyütmeyi amaçlıyorlar
yardım
In scenedestek veya yardım sağlayan şey
The organization provided food aid
Kuruluş gıda yardımı sağladı
an
In sceneçok kısa bir zaman dilimi
Wait a moment
Bir an bekle
an
In sceneçok kısa bir zaman dilimi
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
an
çok kısa süre
It happened in a moment
Bir anda oldu
kısa süre
az bir zaman aralığı
It took a short moment
Kısa bir süre aldı
yürümek
In sceneDüzenli adımlarla veya kararlı bir şekilde yürümek
The soldiers march together
Askerler birlikte yürürler
Mart
Yılın on ikinci ayından biri
My birthday is in March
Doğum günüm Mart'ta
ilerlemek
düzenli adımlarla ileriye doğru gitmek
The troops march across the field
Birlikler tarladan geçerek ilerliyor
protesto yürüyüşü
bir amaç için düzenlenen toplu gösteri
They participated in a protest march
Protesto yürüyüşüne katıldılar
aptallar
In sceneakılsız kimseler
Do not listen to fools
Aptalları dinleme
dil
In scenekonuşmak için kullanılan kelimeler sistemi
English is my mother tongue
İngilizce benim ana dilim
dil
In sceneağzın içinde tat almaya ve konuşmaya yarayan etli organ
He burned his tongue on the hot coffee
Sıcak kahveyle dilini yaktı
dil
ağız içindeki tat almaya ve konuşmaya yarayan yumuşak organ
She burnt her tongue
Dilini yaktı
dil
bir kişinin konuştuğu dil
She speaks in her mother tongue
O ana dilini konuşuyor
azaltmak
In scenebir şeyi daha küçük veya daha az hale getirmek
The medicine will diminish the pain
İlaç ağrıyı azaltacaktır
kral
In sceneülkeyi yöneten erkek hükümdar
The king ruled the country
Kral ülkeyi yönetti
şehir
büyük ve önemli yerleşim yeri
They live in a big city
Onlar büyük bir şehirde yaşıyor
memnun
In scenesahip olduklarından mutlu hissetmek
She is content with her life
Hayatından memnun
içerik
bir şeyin içinde bulunan madde miktarı
The sugar content is high
Şeker içeriği yüksek
içerik
bir şeyin içinde yer alan bilgi veya fikirler
This book has very interesting content
Bu kitabın içeriği çok ilginç
boynuz
In scenebir hayvanın başındaki sert ve sivri çıkıntı
The goat has a long horn
Keçinin uzun bir boynuzu var
korno
In sceneiçine üflenerek çalınan metalden yapılmış bir müzik aleti
She plays the horn in the school band
Okul grubunda korno çalıyor
korna
yüksek sesli uyarı veren cihaz
He pressed the car horn
Araba kornasına bastı
hiçbir şey
In scenehiçbir miktar veya nesne
There is nothing here
Burada hiçbir şey yok
hiçbir şey
herhangi bir nesnenin olmaması
I have nothing in my hand
Elimde hiçbir şey yok
hiç
geriye kalan bir şeyin yokluğu
There is nothing left
Geriye hiçbir şey kalmadı
hiçbir şey
herhangi bir şeyin bulunmaması
There is nothing in the box
Kutunun içinde hiçbir şey yok
bıçaklamak
In scenekeskin bir nesneyle birine zarar vermek
He stabbed the thief
Hırsızı bıçakladı
deneme
bir şeyi yapma girişimi
I will take a stab at it
Bunu deneyeceğim
saplamak
keskin bir nesneyi bir şeye itmek
She stabbed the pin into the map
İğneyi haritaya sapladı
ihanet etmek
birinin güvenini kötüye kullanarak zarar vermek
He stabbed his friend by telling a lie
Arkadaşına yalan söyleyerek ihanet etti
bağlamak
In scenebir şeyi iple veya benzeriyle tutturmak
He bound the logs together
Kütükleri birbirine bağladı
kısıtlamak
In scenebirinin özgürlüğünü veya eylemlerini sınırlamak
The rules bind their actions significantly
Kurallar onların eylemlerini önemli ölçüde kısıtlıyor
çıkmaz
zor ve karmaşık bir durum
I am in a bit of a bind right now
Şu anda biraz çıkmazdayım
bin
In scene1.000 sayısı
I have a thousand books
Bin kitabım var
bir gün
tek bir günü kapsayan
I will stay there for one day
Orada bir gün kalacağım
bir gün
gelecekteki belirsiz bir zamanda
One day I will visit Japan
Bir gün Japonya'yı ziyaret edeceğim
bir gün
gelecekte belli olmayan bir zaman
I will visit Japan one day
Bir gün Japonya'yı ziyaret edeceğim
bir günlük
sadece bir gün süren
This was a one day trip
Bu bir günlük bir geziydi
hava kararması
In scenehavanın karardığı vakit
We must return home before nightfall
Hava kararmadan önce eve dönmeliyiz
en bilge
In scenetecrübe bilgi ve sağduyuya sahip olan
She is the wisest person I know
O tanıdığım en bilge insan
uzak
In scenemesafesi çok olan
The station is far
İstasyon uzak
çok
In scenebüyük ölçüde
He is far better than me
O benden çok daha iyi
şimdiye kadar
In sceneşu ana kadar
So far everything is good
Şimdiye kadar her şey iyi
algılamak
In scenebir şeyi fark etmek veya anlamak
I could perceive a change in his voice
Sesindeki bir değişikliği algılayabildim
kılık değiştirmek
In scenefarklı görünmek için görünüşünü değiştirmek
He wore a wig to disguise himself
Kendini gizlemek için peruk taktı
kılık
farklı görünmek için yapılan görünüş değişikliği
His disguise fooled everyone
Kılığı herkesi kandırdı
toplantı
In sceneplanlı bir grup toplanması
I have a meeting at ten
Saat onda bir toplantım var
toplantı
insanların bir araya geldiği olay
I have a meeting tomorrow
Yarın bir toplantım var
özgür halk
baskı altında olmayan bağımsız insan topluluğu
The free folk live in the mountains
Özgür halk dağlarda yaşar
hatırlamak
In scenebir şeyi yapmayı unutmamak
Remember to lock the door
Kapıyı kilitlemeyi hatırla
hatırlamak
In scenegeçmişteki bir anıyı zihne geri getirmek
I remember my childhood
Çocukluğumu hatırlıyorum
sıra
In sceneinsan veya nesnelerin oluşturduğu yan yana dizi
Please sit in the front row
Lütfen ön sırada oturun
kavga
gürültülü tartışma
They had a big row
Büyük bir kavga ettiler
kürek çekmek
bir tekneyi küreklerle sürmek
He likes to row the boat
Kayığı kürekle sürmeyi sever
ölümsüz
In sceneasla ölmeyen veya sonsuza kadar yaşayacak olan
Some myths feature immortal gods
Bazı mitler ölümsüz tanrıları anlatır
yemin
In sceneciddi bir söz verme
He took an oath
Yemin etti
uyumak
In scenegözler kapalı şekilde dinlenmek
I need to sleep
Uyumam gerekiyor