

Arcane — Season 1 Episode 6
Words & meanings
354 words
CEFR level
birisi
In scenebelirsiz veya bilinmeyen bir kişi
Someone is at the door
Kapıda biri var
geri gelmek
In scenebir yere veya bir kişiye geri dönmek
When will you come back?
Ne zaman geri geleceksin?
geri dönmek
bir dönem sonra yeniden popüler veya başarılı hale gelmek
Vintage clothes are coming back
Vintage kıyafetler yeniden popüler oluyor
isim
In scenebir kişiye veya nesneye verilen sözcük
My name is Alex
Benim adım Alex
adlandırmak
birine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
adını söylemek
birinin ismini belirtmek
She named the winner
Kazananın adını söyledi
eşlik etmek
In scenebiriyle beraber bir yere gitmek
Do you want to come with me
Benimle gelmek ister misin
beraberinde gelmek
bir şeyle beraber sunulmak
The phone comes with a charger
Telefon şarj cihazıyla birlikte gelir
birlikte gelmek
bir şeyin parçası olarak sunulmak veya satılmak
This phone comes with a charger
Bu telefon şarj aletiyle birlikte geliyor
çekince
In scenebir durum hakkında hissedilen kararsızlık veya şüphe
I have some reservations about this plan
Bu plan hakkında bazı çekincelerim var
rezervasyon
bir masa veya oda gibi bir şeyi ayırtma
I have a reservation for tonight
Bu gece için rezervasyonum var
ayrılmış bölge
belirli bir grup için ayrılmış özel arazi
They visited a large reservation
Büyük bir ayrılmış bölgeyi ziyaret ettiler
rezervasyon
bir yer veya hizmetin önceden ayrılması
We have a reservation at the restaurant
Restoranda bir rezervasyonumuz var
ayak basmak
In scenebir yere girmek
I will never set foot in that house again
O eve bir daha asla ayak basmayacağım
adlandırmak
In scenebir şeye isim vermek
Let's call it a success
Hadi buna bir başarı diyelim
paydos etmek
bir etkinliği şimdilik durdurmak
Let us call it a day
Hadi bugünlük paydos edelim
konuşmak
In scenebiriyle sözlü olarak iletişim kurmak
I need to talk to you
Seninle konuşmam gerekiyor
aşındırmak
In sceneyavaş yavaş yok etmek veya zarar vermek
Water can erode rocks over time
Su zamanla kayaları aşındırabilir
basit
In scenezor veya karmaşık olmayan
This is a simple task
Bu basit bir görev
sade
gösterişsiz veya karmaşık olmayan
She wore a simple dress
Sade bir elbise giydi
basitçe
basit veya anlaşılır bir biçimde
I like to keep things simple
İşleri basit tutmayı severim
basit
zor veya karmaşık olmayan
This math problem is simple
Bu matematik problemi basit
basit
zor veya karmaşık olmayan
The instructions are very simple
Talimatlar çok basit
ticaret
In scenemal veya hizmet alıp satma faaliyeti
International trade is important for the economy
Uluslararası ticaret ekonomi için önemlidir
takas etmek
In scenebir şeyi verip karşılığında başka bir şey almak
I want to trade my red pen for your blue one
Kırmızı kalemimi mavi kalemle takas etmek istiyorum
cinsel partner
cinsel anlamda kullanılan argo erkek terimi
He is just trade to him
O onun için sadece cinsel bir partner
zanaat
özel beceri gerektiren iş dalı
He learned a trade from his father
Babasından bir zanaat öğrendi
her nereye
In sceneherhangi bir yer veya durum
You can go wherever you want
İstediğin yere gidebilirsin
her nerede
herhangi bir yerde veya durumda
You can sit wherever you like
İstediğiniz her yere oturabilirsiniz
tekrar yüzeye çıkmak
In scenesuyun veya başka bir yüzeyin üstüne yeniden çıkmak
The whale resurfaced for air
Balina hava almak için tekrar yüzeye çıktı
yeniden ortaya çıkmak
tekrar görünür hale gelmek veya gündeme gelmek
The old problem resurfaced
Eski sorun yeniden ortaya çıktı
niyetinde olmak
In scenene yapmayı planladığını ifade etmek için kullanılır
I am going to study
Ders çalışacağım
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
I go to school
Okula giderim
favori
belirli bir amaç için en sık kullanılan
This is my go-to coffee shop
Burası benim favori kahvecim
uyumaya gitmek
geçici olarak bir yerde uyumak
I go to sleep at ten
Saat onda uyumaya giderim
bozulmak
bir şeyin niteliğinin veya durumunun kötüleşmesi
This building will go to ruin soon
Bu bina yakında harap olacak
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
We will go to the park later
Daha sonra parka gideceğiz
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to call him tomorrow
Yarın onu aramayı planlıyorum
başvurulacak
yardım için danışılan kişi veya kaynak
She is my go to person for advice
Tavsiye için başvurduğum kişi odur
incelemek
bir şeyin doğru veya kabul edilebilir olup olmadığını anlamak için ona bakmak
Please go to the file to check for any mistakes
Hata olup olmadığını kontrol etmek için lütfen dosyayı inceleyin
tercih edilen
en sık başvurulan kişi veya şey
This is my go-to place for coffee
Burası kahve için tercih ettiğim yer
gitmek
bir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
başvuru kaynağı
yardım almak için güvenilen kişi veya şey
She is my go to person for advice
O benim tavsiye için başvurduğum kişidir
gitmek
bir yere varmak veya bir etkinliğe katılmak
We go to school every morning
Her sabah okula gideriz
gitmek
bir yere bir amaçla gitmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
göstermek
bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamak veya ortaya koymak
This goes to show that hard work pays off
Bu çok çalışmanın karşılığını verdiğini gösteriyor
ilk tercih
birinin en sık kullandığı veya seçtiği şey ya da kişi
Pizza is my go-to meal on Fridays
Pizza cumaları ilk tercihim olan yemektir
görünmek
In scenebir şeymiş izlenimi vermek
You seem happy today
Bugün mutlu görünüyorsun
tedavi etme
In scenebir hastayı tekrar sağlıklı hale getirme
The doctor is curing the patient
Doktor hastayı tedavi ediyor
parça
In scenebir şeyin kırılmış küçük parçası
He found a fragment of glass on the floor
Yerde bir cam parçası buldu
parçalanmak
küçük parçalara ayrılmak
The ice began to fragment under the pressure
Buz basınç altında parçalanmaya başladı
kabile
In sceneortak gelenekleri ve liderleri olan insan topluluğu
This tribe lives in the forest
Bu kabile ormanda yaşıyor
kabile
ortak geleneklere sahip insan grubu
They belong to a small tribe
Onlar küçük bir kabileye aitler
kurucu
In scenebir kuruluşu veya organizasyonu başlatan kimse
He is the founder of the company
O, şirketin kurucusudur
batmak
başarısız olmak veya çökmek
The project began to founder
Proje çökmeye başladı
tür
In scenebenzer özelliklere sahip grup
What kind of music do you like
Ne tür müzik seversiniz
nazik
dost canlısı ve cömert
She is a kind person
O nazik bir insandır
biraz
küçük bir ölçüde
I am kind of tired
Biraz yorgunum
anlamak
In scenebir şeyin anlamını kavramak
I understand the lesson
Dersi anlıyorum
anlamak
In scenene demek olduğunu bilmek
I understand you
Seni anlıyorum
ruh hali
In scenebelirli bir zamandaki ruhsal durum
She is in a bad mood today
Bugün ruh hali kötü
havasında
bir şeyi yapma veya ona sahip olma isteği
I am in the mood for pizza
Pizza yeme havasındayım
ruh hali
bir kişinin belirli bir andaki hissetme durumu
She is in a good mood today
Bugün iyi bir ruh halinde
güvence
In scenebir şeyin zarar görmesini engelleyen önlem
These laws act as a safeguard for our privacy
Bu yasalar gizliliğimiz için bir güvence görevi görüyor
korumak
birini veya bir şeyi zarardan korumak
We must safeguard our health
Sağlığımızı korumalıyız
hemfikir olmak
In scenebiriyle aynı görüşü paylaşmak
We agree on this point
Bu noktada hemfikiriz
hemfikir olmak
birisiyle aynı düşünceye sahip olmak
I agree with you
Seninle hemfikirim
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
varsaymak
In scenebir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
sanmak
bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
kenara ayırmak
In scenebir şeyi başka bir yere koymak
Please set aside the broken toys
Lütfen kırık oyuncakları kenara ayır
ayırmak
bir şeyi özel bir amaç için saklamak
He set aside time to study
Çalışmak için zaman ayırdı
kenara koymak
bir şeyi ileride kullanmak üzere saklamak
I set aside some cash for emergencies
Acil durumlar için biraz nakit kenara koydum
kenara koymak
bir şeyi başka bir yere veya yana bırakmak
I set aside my book to talk to you
Seninle konuşmak için kitabımı kenara koydum
nefret etmek
In scenebirinden veya bir şeyden hiç hoşlanmamak
I hate cold weather
Soğuk havadan nefret ederim
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
He confessed the truth
Gerçeği itiraf etti
nefret
birine veya bir şeye karşı duyulan çok güçlü hoşlanmama duygusu
They have so much hate in their hearts
Kalplerinde çok fazla nefret var
nefret etmek
birinden veya bir şeyden yoğun bir şekilde hoşlanmamak
I hate spiders
Örümceklerden nefret ederim
değerler bütünü
In scenebir kişi veya grubun davranışlarına yön veren inançlar ve fikirler
The company has an ethos of hard work
Şirketin sıkı çalışma üzerine kurulu bir anlayışı var
dahil olmak
In scenebir durumun veya faaliyetin parçası olmaya başlamak
I want to get in the game
Oyuna dahil olmak istiyorum
binmek
bir yere veya araca girmek
Get in the car
Arabaya bin
Engel olmak
Birinin yolunu kapatmak
Don't get in my way
Yoluma çıkma
aklına girmek
birinin zihnine veya düşüncelerine yerleşmek
That tune got in my head
O melodi aklıma girdi
kabul edilmek
bir okula veya gruba girmeye hak kazanmak
I want to get in that university
O üniversiteye kabul edilmek istiyorum
girmek
bir araca veya binaya giriş yapmak
Get in the car now
Şimdi arabaya bin
varmak
bir yolculuktan sonra bir yere ulaşmak
What time does your train get in
Treniniz saat kaçta varacak
cinsel ilişkiye girmek
birisiyle cinsel birliktelik yaşamak
He tried to get in with her
Onunla cinsel ilişkiye girmeye çalıştı
etki etmek
birinin düşünce veya duygularını etkilemek
Do not let his negative comments get in
Olumsuz yorumlarının seni etkilemesine izin verme
üzerine yürümek
birine agresif bir şekilde yaklaşmak
Don't get in my face when you are angry
Sinirliyken üzerime gelme
gökyüzü
In scenebulutların ve güneşin görüldüğü yer
The sky is blue
Gökyüzü mavidir
içe çökmek
In sceneaniden içe doğru patlamak veya çökmek
The star began to implode
Yıldız içe çökmeye başladı
ölmek üzere
In sceneölüme çok yakın olmak
The plant is going to die soon
Bitki yakında ölmek üzere
ölmek
In sceneyaşamın kalıcı olarak sona ermesi
Everyone will die one day
Herkes bir gün ölecek
zar
oyunlarda kullanılan üzerinde sayılar olan küçük küp
Roll the die
Zarı at
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am dying for a coffee
Bir kahve için can atıyorum
yaşamını sürdürmek
In sceneyaşamaya devam etmek
Plants cannot survive without water
Bitkiler susuz yaşayamaz
hayatta kalmak
tehlikeli bir olaydan sonra sağ kurtulmak
He survived the accident
Kazadan hayatta kaldı
keşfedilmemiş
In scenehenüz keşfedilmemiş veya haritası çıkarılmamış olan
They sailed into uncharted waters
Keşfedilmemiş sulara yelken açtılar
herhangi bir yer
In sceneherhangi bir yer veya herhangi bir yere
You can sit anywhere
Herhangi bir yere oturabilirsin
herhangi bir yer
her türlü konum veya yön
You can sit anywhere you want
İstediğin herhangi bir yere oturabilirsin
dur
In scenebirine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durdurmak
bir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
heyecan verici
In sceneheyecan uyandıran
The game was very exciting
Oyun çok heyecan vericiydi
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
konuşabilmek
In scenekonuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşma
bir konu üzerine yapılan resmi sözlü sunum
She gave a short talk about history
Tarih hakkında kısa bir konuşma yaptı
yaşamak
In scenehayatta olmak
I want to live
Yaşamak istiyorum
oturmak
In scenebir yerde ikamet etmek
We live in a big city
Biz büyük bir şehirde oturuyoruz
deneyimlemek
bir olayı tecrübe etmek
I want to live new adventures
Yeni maceralar deneyimlemek istiyorum
canlı
anında yayınlanan
The show is live now
Program şu anda canlı
içeride
In scenebir yerin veya nesnenin içi
It is very hot inside
İçerisi çok sıcak
içinde
bir şeyin iç kısmı veya içinde
The keys are inside the bag
Anahtarlar çantanın içinde
içeriden
sadece sınırlı sayıda kişinin bildiği
She has inside knowledge
Onun içeriden bilgisi var
iç
bir yerin iç kısmı veya oraya girme imkanı
The key lets you inside the room
Anahtar odaya girmenizi sağlar
hayatta
In sceneyaşayan ve ölü olmayan
He is still alive
O hâlâ hayatta
canlı
hayatı ve deneyimleri olan
She is happy to be alive
O hayatta olduğu için mutlu
tartışma
In scenebir konu üzerindeki fikir ayrılığı veya çatışma
They had a legal dispute
Yasal bir tartışmaları vardı
itiraz etmek
bir şeyin doğru olmadığını söylemek
He continues to dispute the claims made against him
Kendisine yöneltilen iddialara itiraz etmeye devam ediyor
en parlak
In sceneen çok ışık yayan
The sun is the brightest star
Güneş en parlak yıldızdır
en zeki
hızlı öğrenen veya akıllı
She is the brightest student in the class
O sınıftaki en zeki öğrenci
en parlak
çok fazla ışık yayan
The sun is the brightest star in our sky
Güneş gökyüzümüzdeki en parlak yıldızdır
ayaklar
In scenevücudun üzerinde durulan kısımları
My feet are cold
Ayaklarım soğuk
fit
12 inç değerindeki uzunluk ölçü birimi
The wall is ten feet high
Duvar on fit yüksekliğinde
fit
12 inç uzunluğa eşit ölçü birimi
The room is 10 feet wide
Oda 10 fit genişliğindedir
devam etmek
In scenebir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
başlamak
In scenebir işe veya geziye başlamak
It is time to go on our trip
Gezimize başlama zamanı
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
uzatmak
bir konuyu sıkıcı olacak şekilde uzun uzun anlatmak
He likes to go on about his job
İşi hakkında uzun uzun konuşmayı sever
yayınlanmak
radyo veya televizyonda gösterilmek
The show will go on tonight
Gösteri bu gece yayınlanacak
çıkmak
biriyle romantik bir randevuya gitmek
Are you going on a date tonight
Bu gece bir randevuya mı çıkıyorsun
binmek
lunaparktaki bir eğlence aracına binmek
Let us go on the roller coaster
Hız trenine binelim
girmek
dijital bir platforma erişmek
I often go on social media
Sık sık sosyal medyaya girerim
bozulmak
düzgün çalışmayı bırakmak
The machine went on suddenly
Makine aniden bozuldu
randevuya çıkmak
romantik bir partnerle buluşmak
They will go on a date tonight
Bu akşam randevuya çıkacaklar
eklenmek
bir şeyin üzerine yerleştirilmesi veya bir bütüne dahil edilmesi
These labels go on the boxes
Bu etiketler kutuların üzerine konur
büyümek
In sceneçocuktan yetişkine dönüşmek
I want to be a pilot when I grow up
Büyüdüğümde pilot olmak istiyorum
büyümek
yaşça büyümek
Children grow up quickly
Çocuklar çabuk büyür
yetişkin olmak
yetişkin bir birey haline gelmek
I want to be a doctor when I grow up
Büyüdüğümde doktor olmak istiyorum
olgunlaşmak
davranışsal olarak yetişkin gibi davranmak
You need to grow up
Olgunlaşman gerekiyor
kadar
bir sınıra veya miktara kadar
The price can grow up to fifty dollars
Fiyat elli dolara kadar çıkabilir
gerçek
In scenebir şey hakkındaki gerçekler
Tell me the truth
Bana gerçeği söyle
değiştirmek
In scenebir şeyi başka bir hale getirmek
He needs to change his clothes
Kıyafetlerini değiştirmesi gerekiyor
para üstü
ödemeden sonra geri alınan miktar
You forgot your change
Para üstünü unuttun
konu değişimi
konuşulan temayı başka bir şeye çevirme
It is time for a change of topic
Konu değişimi zamanı geldi
değişim
bir şeyin başkalaşmasıyla ortaya çıkan yeni durum
There was a big change in the weather
Havada büyük bir değişim oldu
söz
In scenebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
söz vermek
birine bir şeyi yapacağına dair güven vermek
I promise to be there on time
Zamanında orada olacağıma söz veriyorum
bozuk
In sceneçalışmayan veya hasar görmüş
My phone is totally fucked up
Telefonum tamamen bozuk
saçma sapan
çok garip veya normal olmayan
That situation was really fucked up
O durum gerçekten saçma sapandı
berbat
çok kötü durumda olan
This old car is completely fucked up
Bu eski araba tamamen berbat durumda
mahvolmuş
çok kötü veya kafası karışmış durumda
I feel so fucked up after that night
O geceden sonra kendimi mahvolmuş hissediyorum
mahvolmuş
çok kötü veya hasarlı durumda olan
The engine is totally fucked up
Motor tamamen mahvolmuş
kafası güzel
uyuşturucu veya alkol etkisi altında olmak
He was totally fucked up last night
Dün gece kafası tamamen güzeldi
organik
In scenecanlı organizmalardan gelen veya karbon temelli
This apple is organic
Bu elma organik
minnettarlık
In sceneteşekkür etme veya minnet duyma hissi
I want to show my appreciation
Minnettarlığımı göstermek istiyorum
takdir
bir şeyin değerini veya anlamını anlama yeteneği
He shows appreciation for hard work
Sıkı çalışma için takdir gösteriyor
gibi gelmek
In scenebir durumun gerçekleşeceği izlenimine kapılmak
It feels like it is going to snow
Kar yağacak gibi geliyor
canı istemek
bir şeyi yapma isteği duymak
I feel like going for a walk
Yürüyüşe çıkasım var
gibi hissetmek
bir durumda veya rolde olduğunu düşünmek
Sometimes I feel like a child
Bazen kendimi çocuk gibi hissediyorum
istek duymak
bir şeyi yapmayı arzulamak
I feel like having coffee now
Şu an kahve içmeye istek duyuyorum
ünlem
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
söylemek
In scenebir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
fikrini belirtmek
bir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
inşa etmek
In sceneparçaları bir araya getirerek bir şey yapmak
They build a new house
Yeni bir ev inşa ediyorlar
vücut yapısı
bir kişinin vücudunun şekli ve boyutu
He has a strong build
Güçlü bir vücut yapısı var
artmak
bir şeyin zamanla daha büyük veya güçlü hale gelmesi
The excitement began to build
Heyecan artmaya başladı
geri ödedi
In sceneborçlanılan parayı geri vermek
He repaid the debt
Borcu geri ödedi
önem
In sceneönem veya değer
It does not matter
Önemli değil
konu
In scenetartışılan konu veya durum
This is a private matter
Bu özel bir konudur
madde
In sceneeşyaların yapıldığı fiziksel temel
Everything is made of matter
Her şey maddeden yapılmıştır
süre
kısa bir zaman dilimi
It happened in a matter of days
Bu birkaç gün içinde oldu
yok etmek
In scenebir şeyi tamir edilemeyecek kadar ağır hasara uğratmak
The storm destroyed the village
Fırtına köyü yok etti
ezip geçmek
bir oyunda veya yarışmada birini çok kolay bir şekilde yenmek
We destroyed the other team in the game
Oyunda diğer takımı ezip geçtik
yok etmek
bir şeyi tekrar kullanılamayacak hale getirmek
The storm destroyed the old house
Fırtına eski evi yok etti
öldürmek
bir canlının yaşamına son vermek
They had to destroy the sick dog
Hasta köpeği öldürmek zorunda kaldılar
çığır açan
In sceneyeni fikirler veya yöntemler sunan
His research is groundbreaking
Onun araştırması çığır açıcı
anlamına gelmek
In scenebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
niyetlenmek
bir şey yapmayı planlamak veya istemek
I meant to call you earlier
Seni daha önce aramaya niyetlenmiştim
serbest bırakmak
In scenebirini veya bir şeyi tutulduğu ya da sıkıştığı yerden kurtarmak
They decided to free the bird from the cage
Kuşu kafesten serbest bırakmaya karar verdiler
ücretsiz
bedava olan veya ücret ödenmeyen
This water is free
Bu su ücretsiz
özgür
kısıtlanmamış veya kontrol edilmeyen
The bird is free
Kuş özgür
muaf
bir şeyden kurtulmuş veya bir şeye sahip olmayan
He is free from pain
O acıdan muaftır
hikayeler
In scenehayali veya gerçek olayların anlatımı
I love reading ghost stories
Hayalet hikayeleri okumayı severim
katlar
bir binanın katları veya seviyeleri
The building has ten stories
Binanın on katı var
bir nevi
In scenebir dereceye kadar veya kısmen
I sort of agree with you
Sana bir nevi katılıyorum
getirmek
In scenebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
In scenebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
peşinden gelmek
birinin arkasından yakın bir şekilde yürümek
The dog likes to bring behind me
Köpek peşimden gelmeyi sever
yetiştirmek
bir çocuğu büyüyene kadar bakıp eğitmek
They brought up their children well
Çocuklarını iyi yetiştirdiler
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
kendini tutmak
bir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
dün gece
In scenebugünden önceki gece
I went to the cinema last night
Dün gece sinemaya gittim
dün gece
bugünden önceki gece
I slept well last night
Dün gece iyi uyudum
gözden kaybolmak
In scenegörünmez hale gelmek veya bulunamamak
The sun disappeared behind the clouds
Güneş bulutların arkasında kayboldu
şimdi
In sceneiçinde bulunduğumuz zaman
I am busy now
Şimdi meşgulüm
bak
dikkat çekmek veya bir ifadeye giriş yapmak için kullanılır
Now, listen carefully
Bak, dikkatlice dinle
hadi
arkadaşça veda etmek için kullanılır
Now, I must go
Hadi, gitmeliyim
tam zamanı
bir şey için en uygun an
Now is the perfect time to start
Başlamak için tam zamanı
takip etmek
In scenebir şeyin hareketini veya gelişimini izlemek
The police are tracking the suspect
Polis şüpheliyi takip ediyor
yol
bir şeyin hareket ettiği hat
The train is on the track
Tren rayın üzerinde
avantaj
başarıya ulaşmaya yardımcı olan özel bir imkan
He has the inside track for the job
O bu iş için öncelikli konuma sahip
parça
bir albümde yer alan kayıtlı müzik eseri
This is my favorite track on the album
Bu albümdeki en sevdiğim parça
tutarlı olmak
bilinen bilgilerle mantıklı veya uyumlu olmak
This story tracks with the facts
Bu hikaye gerçeklerle tutarlı
yakın zamanda
In sceneçok uzun zaman önce olmayan
It happened in a later development
Bu yakın zamandaki bir gelişmede oldu
daha geç
beklenen zamandan sonra gerçekleşen
He arrived later than usual
Normalden daha geç geldi
sonrasında
bahsedilen zamandan sonra
He left later
O daha sonra ayrıldı
işe yaramaz
In sceneherhangi bir amacı veya faydası olmayan
This tool is useless
Bu araç işe yaramaz
toz
In sceneince ve serbest taneciklerin oluşturduğu kuru kütle
The snow was like powder
Kar toz gibiydi
barut
ateşlendiğinde patlayabilen kuru madde
The gunpowder exploded loudly
Barut yüksek sesle patladı
toz haline getirmek
bir şeyi çok küçük kuru parçacıklara dönüştürmek
You must powder the dried spices
Kurutulmuş baharatları toz haline getirmelisin
muhtemelen
In scenebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
uğursuzluk getirmek
In scenekötü şans getirmek
I do not want to jinx it
Uğursuzluk getirmek istemiyorum
yarık
In scenebir şeydeki uzun ve dar açıklık
A deep fissure appeared in the ground after the earthquake
Depremden sonra zeminde derin bir yarık oluştu
lütfen
In scenenazik bir ricada bulunurken kullanılan kelime
Please come here
Lütfen buraya gel
memnun etmek
birini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
istediğini yapmak
birinin kendi keyfine göre hareket etmesi
You can do as you please
İstediğini yapabilirsin
dahi
In sceneolağanüstü yeteneği olan kimse
He is a chess prodigy
O bir satranç dahisi
üstün yetenekli çocuk
doğuştan büyük yeteneği olan genç kişi
He is a piano prodigy
O bir piyano dahisidir
harika çocuk
çok küçük yaşta üstün başarı gösteren kişi
The prodigy played the piano perfectly
Harika çocuk piyanoyu mükemmel çaldı
izlemek
In scenebir şeye dikkatle bakmak
I like to watch movies
Film izlemeyi severim
gözetmek
bir şeyi korumak veya kontrol etmek
Please watch my bag
Lütfen çantamı kolla
kol saati
bileğe takılan küçük saat
My watch is broken
Saatim bozuk
dikkat etmek
bir şeyi yaparken özenli ve dikkatli olmak
Watch your step on the stairs
Merdivenlerde adımına dikkat et
ilerlemek
In scenebir hedef doğrultusunda ileri gitmek veya gelişmek
Science continues to progress
Bilim ilerlemeye devam ediyor
ilerleme
ileriye doğru hareket veya gelişim
She is making progress in her studies
Çalışmalarında ilerleme kaydediyor
ilerleme
ileri doğru hareket veya gelişim
We are making good progress on this project
Bu projede iyi ilerleme kaydediyoruz