

Arrow — Season 4 Episode 13
Words & meanings
708 words
CEFR level
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
kendini tutmak
In scenebir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
-den dolayı
bir şeyin sonucu olarak
We stayed at home because of the rain
Yağmurdan dolayı evde kaldık
yüzünden
bir şeyin sonucu olarak
We stayed home because of the rain
Yağmur yüzünden evde kaldık
yemin etmek
ciddi bir söz vermek veya beyanda bulunmak
I swear to tell the truth
Doğruyu söyleyeceğime yemin ederim
iyileştirmek
In scenehasta birini sağlıklı hale getirmek
The doctor cured the patient
Doktor hastayı iyileştirdi
iyileştirmek
In scenebir hastalığı veya sorunu ortadan kaldırmak
The medicine cured her
İlaç onu iyileştirdi
çare
In scenesağlığı geri kazandıran şey
They found a cure for the flu
Gribe bir çare buldular
tuzlayarak saklamak
gıdayı tuz veya dumanla korumak
They cure the meat with salt
Eti tuzlayarak saklarlar
en azından
bir sorun olsa da olumlu bir yanını belirtmek için kullanılır
At least it is not raining
En azından yağmur yağmıyor
bari
yapılması beklenen en basit şeyi belirtmek için kullanılır
You could at least say sorry
Bari özür dileyebilirdin
en az
belirtilen miktardan daha az olmayan
I need at least ten dollars
En az on dolara ihtiyacım var
açıklama
In scenebir şeyi netleştiren ifade
I need a clear explanation
Net bir açıklamaya ihtiyacım var
açıklama
bir şeyi anlaşılır kılan ifade
Please give me an explanation for this
Lütfen bana bunun için bir açıklama yap
tesis
In scenebelirli bir faaliyet için kullanılan yer
This is a great sports facility
Bu harika bir spor tesisi
uzak durmak
bir yerden veya bir durumdan uzak durmak
Please stay out of my room
Lütfen odama girme
izin vermek
In scenebirinin bir şeyi yapmasına izin vermek
Thank you for letting me go
Gitmeme izin verdiğiniz için teşekkürler
bırakma
bir şeyi tutmayı bırakma veya serbest bırakma
He is letting go of the rope
İpi bırakıyor
haber verme
birine bir durumu bildirmek
I am letting you know about the meeting
Toplantıyı sana haber veriyorum
anlamak
In scenebir şeyin anlamını kavramak
I understand the lesson
Dersi anlıyorum
anlamak
ne demek olduğunu bilmek
I understand you
Seni anlıyorum
gözden kaybolmak
In scenegörünmez hale gelmek veya bulunamamak
The sun disappeared behind the clouds
Güneş bulutların arkasında kayboldu
vazgeçmek
In scenebir şeyi yapmamayı tercih etmek
I decided to forego dessert
Tatlıdan vazgeçmeye karar verdim
çaba
In scenezor bir şeyi yapmak için gösterilen ciddi girişim
It was a bold endeavor
Bu cesur bir girişimdi
şart
In scenebir anlaşmanın kuralı veya parçası
The terms of the contract are fair
Sözleşmenin şartları adildir
terim
belirli bir bağlamda kullanılan kelime veya ifade
This is a technical term
Bu teknik bir terimdir
dönem
belirli bir görev süresi veya zaman dilimi
His term in office ends soon
Görev süresi yakında doluyor
terim
dilde özel bir anlamı olan kelime veya ifade
This is a technical term
Bu teknik bir terimdir
oo
In sceneşaşkınlık veya haz belirten bir ünlem
Ooh, look at that cake!
Oo, şu pastaya bak!
açıkça
In scenenet bir şekilde
It is clearly visible
Bu açıkça görünüyor
özgür
In scenekısıtlanmamış veya kontrol edilmeyen
The bird is free
Kuş özgür
serbest bırakmak
In scenebirini veya bir şeyi tutulduğu ya da sıkıştığı yerden kurtarmak
They decided to free the bird from the cage
Kuşu kafesten serbest bırakmaya karar verdiler
ücretsiz
bedava olan veya ücret ödenmeyen
This water is free
Bu su ücretsiz
içermeyen
bir şeyin içinde bulunmaması durumu
This drink is sugar free
Bu içecek şeker içermiyor
suçsuz
In sceneyanlış bir şey yapmamış olan
He is innocent
O suçsuzdur
masum
zarar verme amacı gütmeyen
It was an innocent mistake
Masum bir hataydı
tanımak
In scenebirini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
adına
In scenebirinin adına veya onun çıkarları için
I am writing on behalf of my client
Müvekkilim adına yazıyorum
boşa harcamak
In scenebir şeyi faydasız veya gereksiz yere kullanmak
Stop wasting your time
Zamanını boşa harcamayı bırak
ev sahibi
In scenemisafirleri bir etkinliğe davet eden kişi
The host was very kind
Ev sahibi çok nazikti
ev sahipliği yapmak
bir etkinliği düzenlemek ve yürütmek
Turkey will host the meeting
Türkiye toplantıya ev sahipliği yapacak
ordu
büyük bir asker grubu
A host of soldiers stood on the hill
Tepede büyük bir asker ordusu duruyordu
ev sahibi
bir etkinlikte konukları ağırlayan ve düzenleyen kişi
He is the host of the party
Partinin ev sahibi o
önce
In sceneşimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
önce
şimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
oyalamak
In scenebir şeyin planlanandan daha geç gerçekleşmesini sağlamak
He tried to stall for time
Zaman kazanmaya çalıştı
tezgah
küçük, kapalı bir satış alanı veya bölme
He sells fruit at the market stall
Pazar tezgahında meyve satıyor
duraksamak
bir sürecin veya işin ilerlemesinin durması
The negotiations stalled after the disagreement
Görüşmeler anlaşmazlıktan sonra duraksadı
havada hız kaybetmek
bir uçağın yeterli hızı kaybedip uçamaz hale gelmesi
The plane stalled during the flight
Uçak uçuş sırasında hız kaybetti
müzakere etmek
In scenebir anlaşmaya varmak için görüşmek
They are negotiating a new contract
Yeni bir sözleşme için müzakere ediyorlar
müzakere etmek
anlaşmaya varmak amacıyla karşılıklı konuşmak
They need to negotiate the price
Fiyatı müzakere etmeleri gerekiyor
güvence
In scenebir şeyin doğru olduğu veya gerçekleşeceği yönündeki söz
He gave me his assurance that he would help
Yardım edeceği konusunda bana güvence verdi
özgüven
kendine güven duygusu
She spoke with great assurance
Büyük bir özgüvenle konuştu
liderlik etmek
In scenebir grubun veya projenin başında yer almak
He will front the team
Takıma o liderlik edecek
ön
ileriye bakan taraf
Sit in the front of the car
Arabanın önünde otur
avans vermek
bir bedeli ödenmeden önce birine bir şey sağlamak
Can you front me the money until Friday
Cuma gününe kadar bana avans verebilir misin
bağlılık
In scenebir şeyi yapmaya yönelik verilen söz veya kesin karar
He has a strong commitment to his work
İşine karşı güçlü bir bağlılığı var
çekiç
In scenenesnelere vurmak için kullanılan sert başlı ağır bir alet
He hit the nail with a hammer
Çiviyi çekiçle çaktı
dâhi
In sceneüstün zihinsel yeteneğe sahip kişi
Einstein was a genius
Einstein bir dâhiydi
dâhilik
üstün zihinsel yetenek
Her musical genius is obvious
Onun müzikal dâhiliği ortada
dahi
olağanüstü zeka veya yeteneğe sahip kişi
Albert Einstein was a true genius
Albert Einstein gerçek bir dahiydi
üstün zekalı
olağanüstü zihinsel yeteneklere sahip kimse
She is a genius when it comes to science
Bilim konusunda o üstün zekalıdır
çift
In scenebirlikte kullanılan iki eşyadan oluşan set
I have a pair of socks
Bir çift çorabım var
eşlemek
iki şeyi bir araya getirerek takım oluşturmak
I need to pair these socks
Bu çorapları eşlemem gerekiyor
gün
In sceneyirmi dört saatlik süre
One day has twenty four hours
Bir gün yirmi dört saattir
günümüz
içinde bulunduğumuz zaman
Life is hard these days
Hayat günümüzde çok zor
program
televizyon yayını
I watched Days yesterday
Dün Days programını izledim
günler
24 saatlik süreler
I have been waiting for two days
İki gündür bekliyorum
yeter
In sceneartık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeterli
ihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
üzgün
In sceneüzgün veya endişeli hissetmek
She is very upset
O çok üzgün
üzmek
birini üzgün veya endişeli hale getirmek
I didn't want to upset her
Onu üzmek istemedim
sürpriz galibiyet
daha güçlü bir rakibe karşı kazanılan beklenmedik zafer
The small team caused a major upset
Küçük takım büyük bir sürpriz galibiyet elde etti
kızgın
bir şeyden duyulan kızgınlık veya rahatsızlık
I am upset about the noise
Gürültüden dolayı kızgınım
ölüm döşeği
In scenebir kişinin öldüğü yatak
He made a final request on his deathbed
Ölüm döşeğindeyken son bir istekte bulundu
adamlar
In sceneerkekler için kullanılan samimi ifade
Those guys are tall
Şu adamlar uzun
arkadaşlar
bir grup insan için kullanılan samimi ifade
Hi guys
Selam arkadaşlar
adam
bir erkek için kullanılan samimi ifade
He is a nice guy
O iyi bir adam
millet
bir grup insan için kullanılan gayriresmi ifade
Listen guys
Dinleyin millet
kapan
In scenehayvanları veya insanları yakalamak için kullanılan düzenek
He set a trap for the mouse
Fare için bir kapan kurdu
tuzağa düşürmek
birini kaçamayacağı şekilde yakalamak veya tutmak
The hunters trapped the wolf
Avcılar kurdu tuzağa düşürdü
tuzak
birini istenmeyen bir şeye yönlendiren tehlikeli durum
This contract is a trap
Bu sözleşme bir tuzak
ağız
konuşmak veya yemek yemek için kullanılan yüzdeki açıklık
Keep your trap shut
Ağzını kapalı tut
liderlik
In sceneyönetme veya yönetme yetkisine sahip olma durumu
She showed great leadership
Büyük bir liderlik sergiledi
seçim
In sceneseçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçim
In scenebir şeyi seçme eylemi veya seçilen şey
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
seçkin
çok iyi kalitede olan
We were served choice wine
Bize seçkin bir şarap ikram edildi
seçim
iki veya daha fazla olasılık arasından tercih yapma durumu
It was a difficult choice
Zor bir seçimdi
son zamanlardaki
In scenekısa bir süre önce gerçekleşmiş olan
This is a recent photo
Bu yeni bir fotoğraf
borç
In sceneödenecek olan para miktarı
I have a large debt
Büyük bir borcum var
minnet borcu
birine karşı duyulan yoğun minnettarlık hissi
I owe you a debt of gratitude for your help
Yardımınız için size minnet borçluyum
uzun vadeli
uzun süre etkisini koruyan veya devam eden
This is a long term goal
Bu uzun vadeli bir hedef
uzun süreli
uzun bir zaman dilimine yayılan
They have a long term agreement
Uzun süreli bir anlaşmaları var
uzun vadeli
uzun bir süre devam eden
They have a long term plan
Uzun vadeli bir planları var
uzun dönemli
uzun bir zaman dilimine yayılan
We need a long term solution
Uzun dönemli bir çözüme ihtiyacımız var
borçlu olmak
In scenebirine para veya bir şey ödemek zorunda olmak
I owe you ten dollars
Sana on dolar borcum var
borçlu olmak
In scenebirine geri ödeme yapma gerekliliği
I owe him five dollars
Ona beş dolar borçluyum
borçlu olmak
birine para veya bir şey verme zorunluluğu
I owe you ten dollars
Sana on dolar borçluyum
dayandırmak
bir şeyi bir nedene bağlamak
He owes his success to hard work
Başarısını çok çalışmaya dayandırıyor
tamam mı
karşıdaki kişinin anlayıp anlamadığını kontrol etme
You understand right now
Anladın tamam mı
hemen şimdi
tam olarak bu anda
I must go right now
Hemen şimdi gitmem gerekiyor
şu an
içinde bulunulan zaman dilimi
Right now is the best time
Şu an en iyi zaman
şu anda
içinde bulunulan an
I am busy right now
Şu anda meşgulüm
neredeyse hiç
In sceneçok az veya neredeyse hiç
I can hardly hear you
Seni neredeyse hiç duyamıyorum
sorgulamak
In scenebir şey hakkında şüphe belirtmek
I question his honesty
Onun dürüstlüğünü sorguluyorum
Soru
In sceneBilgi edinmek için sorulan cümle
He asked me a difficult question
Bana zor bir soru sordu
Söz konusu
Üzerinde tartışılan konu
This is the issue in question
Söz konusu olan mesele budur
sorgulamak
birine resmi olarak soru sormak
The police questioned the suspect
Polis şüpheliyi sorguladı
fark
In sceneşeylerin aynı olmama durumu
What is the difference between these two?
Bu ikisi arasındaki fark nedir?
fark
In scenebir şeyin yol açtığı değişiklik veya etki
Your help made a big difference
Yardımınız büyük bir fark yarattı
durum
In scenebelirli bir zamandaki koşullar bütünü
This is a difficult situation
Bu zor bir durum
durum
bir kişinin veya yerin içinde bulunduğu şartlar
I am in a difficult situation
Zor bir durumdayım
üçüncü
In scenebir seride ikinciden sonra gelen
He is the third person in line
Sıradaki üçüncü kişi o
üçüncü
ikinciden sonra gelen
March is the third month
Mart üçüncü aydır
ilişkiler
In sceneinsanlar veya kurumlarla olan sosyal veya ticari iletişim
I have no dealings with that company
O şirketle hiçbir ilişkim yok
şaşırmış
In scenebeklenmedik bir durum karşısında hayret hissetmek
I was surprised to see her
Onu gördüğüme şaşırdım
beklenmedik
In sceneönceden haber verilmeyen veya şaşırtmak amacıyla yapılan
The visit was a surprised event
Ziyaret beklenmedik bir etkinlikti
şaşırtmak
birinin hayret etmesine neden olmak
The result surprised me
Sonuç beni şaşırttı
şaşırmış
beklenmedik bir durum karşısında hissedilen şok veya hayret
He was surprised to see her
Onu gördüğüne şaşırdı
sessizce
In scenehiç ses çıkarmadan
She closed the door silently
Kapıyı sessizce kapattı
saygı
In scenebirine veya bir şeye karşı duyulan yüksek takdir duygusu
I have great respect for her
Ona büyük saygı duyuyorum
yön
bir şeyin belirli bir parçası veya detayı
He is right in this respect
O bu yönden haklı
görüş
bir mesele hakkındaki fikir veya bakış açısı
He has a different respect on this issue
Bu konu hakkında farklı bir görüşü var
gelenek
bir grup veya yerde bir şeyi yapmanın alışılagelmiş yolu
It is a local respect to shake hands
El sıkışmak yerel bir gelenektir
Bana inan
birinin söylediklerine güvenmesini istemek
Believe me, it is true
Bana inan, bu doğru
anlaşma
In sceneiki kişi veya grup arasındaki uzlaşma
We made a bargain
Bir anlaşma yaptık
pazarlık etmek
In scenebir anlaşmanın şartlarını tartışmak
We had to bargain for the price
Fiyat için pazarlık etmek zorunda kaldık
kelepir
normal fiyatından daha ucuza alınan şey
This car was a real bargain
Bu araba tam bir kelepir
ummak
bir şeyin gerçekleşmesini beklemek
He got more than he bargained for
Beklediğinden fazlasını elde etti
şantaj yapmak
In scenepara veya çıkar sağlamak için birini tehdit etmek
He tried to blackmail the politician
Politikenciye şantaj yapmaya çalıştı
şantaj
birinden para sızdırmak amacıyla gizli bilgileri ifşa etme tehdidi
He tried to blackmail his boss
Patronuna şantaj yapmaya çalıştı
parça
In scenebir şeyin küçük bir kısmı
Give me a bit of paper
Bana küçük bir parça kağıt ver
numara
kısa bir performans veya rutin
He did a funny bit on stage
Sahnede komik bir numara yaptı
ısırdı
kesmek veya incitmek için dişlerini kullanmak
The dog bit him
Köpek onu ısırdı
biraz
kısa bir zaman dilimi
Wait a bit
Biraz bekle
takdir etmek
In scenebir şeyin değerini veya kalitesini anlamak
I appreciate good art
İyi sanatı takdir ederim
minnettar olmak
bir şey için teşekkür hissetmek
I appreciate your help
Yardımınız için minnettarım
rahatsız olmak
bir durumdan dolayı hoşnutsuzluk duymak
I would appreciate it if you stopped bothering me
Beni rahatsız etmeyi bırakırsan sevinirim
daha az miktarda
In scenedaha küçük bir miktar veya sayı
I want less water
Daha az suya ihtiyacım var
kutsamak
tanrıdan korumasını veya yardım etmesini istemek
May God bless you
Tanrı seni kutsasın
sayısız
sayılamayacak kadar çok
The stars are endless
Yıldızlar sayısızdır
siz eki
bir şeyin bulunmadığını belirten son ek
She is fearless
O korkusuz
doğru
In scenegerçek veya hatasız
You are right
Haklısın
hak
yasal veya ahlaki talep
Everyone has the right to education
Herkesin eğitim hakkı vardır
tamam
anlaşma veya anlama belirtmek için kullanılır
Right, I will do it
Tamam, yapacağım
sağ
solun karşı tarafı
Turn right at the corner
Köşeden sağa dön
zorlamak
In scenebirini bir şeyi yapmaya mecbur bırakmak
Don't force me to go
Beni gitmeye zorlama
kuvvet
In scenepolis veya asker gibi insanlardan oluşan grup
He joined the police force
Polis kuvvetine katıldı
güç
In scenebüyük kuvvet veya enerji
The wind had great force
Rüzgarın büyük bir gücü vardı
zorlamak
bir şeyi hareket ettirmek için fiziksel güç kullanmak
He forced the door open
Kapıyı açmak için zorladı
tanımak
birini tanımaya başlamak
I want to get to know you better
Seni daha iyi tanımak istiyorum
yakından tanımak
birini veya bir şeyi iyi anlamaya başlamak
I want to get to know you better
Seni daha yakından tanımak istiyorum
uzak
In scenemesafesi çok olan
The station is far
İstasyon uzak
çok
büyük ölçüde
He is far better than me
O benden çok daha iyi
şimdiye kadar
şu ana kadar
So far everything is good
Şimdiye kadar her şey iyi
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
hiçbiri
In sceneiki kişiden veya şeyden hiçbiri
Neither of the students is here
Öğrencilerin hiçbiri burada
de değil
olumsuz bir ifadenin başkası için de geçerli olduğunu belirtir
I don't like it. Neither do I
Sevmiyorum. Ben de sevmiyorum
hiçbiri
iki seçenekten hiçbirini değil
Neither book is good
İki kitap da iyi değil
ikisi de değil
iki durumdan hiçbiri
The box is neither big nor small
Kutu ne büyük ne de küçük
gerçeklik
In scenenesnelerin olduğu gibi olma durumu
He returned to reality
Gerçekliğe geri döndü
gerçek
var olan veya doğru olan şey
This is a harsh reality
Bu acı bir gerçek
getirmek
In scenebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
In scenebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
açmak
bir konudan bahsetmeye başlamak
Do not bring up the problem
Problemi açma
bir araya getirmek
ayrı parçaları birleştirip tek bir bütün oluşturmak
We need to bring these parts together
Bu parçaları bir araya getirmemiz gerekiyor
kan dökme
In scenesavaş veya çatışmalarda insanların öldürülmesi
Both sides wanted to avoid further bloodshed
Her iki taraf da daha fazla kan dökülmesini önlemek istedi
devam etmek
bir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
muhtemelen
In scenebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
varsaymak
In scenekanıt olmadan bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I assume you are tired
Yorgun olduğunu varsayıyorum
üstlenmek
bir görev veya sorumluluğu üzerine almak
He assumed the role of manager
Yönetici rolünü üstlendi
izlemek
In scenebir şeye dikkatle bakmak
I like to watch movies
Film izlemeyi severim
kol saati
In scenebileğe takılan küçük saat
My watch is broken
Saatim bozuk
gözetmek
bir şeyi korumak veya kontrol etmek
Please watch my bag
Lütfen çantamı kolla
dikkat etmek
bir şeyi yaparken özenli ve dikkatli olmak
Watch your step on the stairs
Merdivenlerde adımına dikkat et
sahip olmak
In scenebir şeye mülkiyet olarak sahip olmak
They own a big house
Büyük bir eve sahipler
kendi başına
tek başına veya yardım almadan
I live on my own
Kendi başıma yaşıyorum
bizden biri
belirli bir gruba dahil olan kişi
He is one of our own
O bizden biri
üstlenmek
bir durumun sorumluluğunu kabul edip güvenle yönetmek
He decided to own his mistakes
Hatalarını üstlenmeye karar verdi
rahat bırakmamak
In scenesürekli sıkıntı veya endişe vermek
The memory of the accident haunts him
Kazanın anısı onu rahat bırakmıyor
musallat olmak
bir yere hayalet olarak gelmek
Ghosts haunt this old house
Hayaletler bu eski eve musallat olur
uğrak yeri
birinin eğlenmek veya sosyalleşmek için sık sık gittiği yer
This cafe is a popular haunt for local students
Bu kafe yerel öğrenciler için popüler bir uğrak yeridir
benimsemek
In scenebir şeyi isteyerek kabul etmek
She decided to embrace the new culture
Yeni kültürü benimsemeye karar verdi
kucaklamak
birini kollarıyla sarmak
They embraced each other warmly
Birbirlerini sıcak bir şekilde kucakladılar
sarılmak
birini kollarıyla tutmak
Please embrace your friend
Lütfen arkadaşına sarıl
benimsemek
bir düşünceyi veya durumu isteyerek kabul etmek
We should embrace new ideas
Yeni fikirleri benimsemeliyiz
inanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe you
Sana inanıyorum
sanmak
bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe he is home
Onun evde olduğunu sanıyorum
inanmak
bir şeyin gerçek olduğunu düşünmek
I believe the news
Haberlere inanıyorum
güvenmek
birine veya bir şeye güvenmek
I believe in you
Sana güveniyorum
uyum sağlamak
In sceneyeni bir duruma alışmak için değişmek
He needs to adjust to the new city
Yeni şehre uyum sağlaması gerekiyor
ayarlamak
bir şeyi hafifçe değiştirmek
Please adjust the volume
Lütfen sesi ayarla
memnun
In scenememnuniyet veya mutluluk duyan
I am glad to see you
Seni gördüğüme memnun oldum
karşı
In scenebir görüşe veya plana karşı olma durumu
He is against the plan
O bu plana karşı
dayalı
bir şeye temas eden veya yaslanmış durumda olan
He leaned against the wall
Duvara yaslandı
karşı
bir şeye veya birine muhalif olma durumu
He is against the new plan
O yeni plana karşı
aykırı
bir duruma veya fikre zıt olan
It is against the rules
Bu kurallara aykırı
aramak
In scenebir şeyi bulmaya çalışmak
I search for my keys
Anahtarlarımı arıyorum