

Arrow — Season 7 Episode 22
Words & meanings
688 words
CEFR level
düşünmek
bir konu hakkında fikir yürütmek
I need to think of a solution
Bir çözüm düşünmem gerekiyor
hatırlamak
birini veya bir şeyi zihne getirmek
I often think of my home
Sık sık evimi hatırlarım
aklına gelmek
bir fikir üretmek ya da bir şeyi hatırlamak
I can think of a better name
Daha iyi bir isim aklıma geliyor
hayati önem taşıyan
bir işin başarısı için son derece gerekli olan
This software is mission critical
Bu yazılım hayati önem taşıyor
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
kendini tutmak
bir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
getirmek
In scenebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
In scenebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
açmak
bir konudan bahsetmeye başlamak
Do not bring up the problem
Problemi açma
bir araya getirmek
ayrı parçaları birleştirip tek bir bütün oluşturmak
We need to bring these parts together
Bu parçaları bir araya getirmemiz gerekiyor
dakika
In scene60 saniyelik zaman birimi
It takes ten minutes
On dakika sürer
bir an
çok kısa bir süre
Give me a minute
Bana bir dakika ver
dakika
bir derecenin altmışta birine eşit açı birimi
One degree contains sixty minutes
Bir derece altmış dakika içerir
çok küçük
boyutu son derece ufak olan
The scientist studied the minute particles
Bilim insanı çok küçük parçacıkları inceledi
virüs
In scenehastalığa neden olan çok küçük bir organizma
The virus spreads quickly
Virüs hızla yayılır
virüs
In scenebilgisayarlara zarar veren veya işleyişlerini bozan kötü amaçlı yazılım
My computer has a virus.
Bilgisayarımda bir virüs var.
tanımlamak
In scenebir şeyi tanımak veya adlandırmak
Can you identify the man in the photo
Fotoğraftaki adamı tanımlayabilir misiniz
tespit etmek
birinin veya bir şeyin kim veya ne olduğunu belirlemek
The police identified the suspect
Polis şüpheliyi tespit etti
kanıtlamak
In scenebir şeyin doğru olduğunu göstermek
I can prove it
Bunu kanıtlayabilirim
ispatlamak
bir iddianın gerçekliğini ortaya koymak
He proved his theory
Teorisini ispatladı
doğruluğunu göstermek
bir şeyin gerçek olduğunu kanıtlamak
They proved the truth
Gerçeği kanıtladılar
gizli
In scenegörülmeyecek şekilde saklanmış
The key is hidden in the box
Anahtar kutunun içinde gizli
tehdit
In scenezarar verebilecek kişi veya şey
The storm is a threat to the city
Fırtına şehir için bir tehdit
kolay
In scenezor olmayan
This test is very easy
Bu sınav çok kolay
yumuşak
sert veya katı olmayan
Be easy with her
Ona karşı yumuşak ol
elbette
bir isteği kabul ederken veya onaylarken kullanılan ifade
Can you do this? Easy
Bunu yapabilir misin? Elbette
sorumlu tutmak
In scenebir olayın sonucunu birinin üzerine yıkmak
I blame the rain for the delay
Gecikmeden dolayı yağmuru sorumlu tutuyorum
suçlamak
birinin bir yanlıştan sorumlu olduğunu söylemek
Do not blame me for this mistake
Bu hata için beni suçlama
ayıplamak
birinin yaptığı davranışı onaylamadığını belirtmek
They blamed him for his selfish behavior
Bencil davranışından dolayı onu ayıpladılar
bolca
In sceneyeterince veya çok miktarda olan
We have plenty of time
Bolca vaktimiz var
yeterli
ihtiyaç duyulduğu kadar olan
We have plenty of food for everyone
Herkes için yeterli yemeğimiz var
oldukça
büyük ölçüde veya çok
That room is plenty big for our needs
O oda ihtiyaçlarımız için oldukça büyük
belirmek
In scenetehditkar bir şekilde görünmek
A storm began to loom on the horizon
Ufukta bir fırtına belirmeye başladı
dokuma tezgahı
kumaş dokumak için kullanılan alet
She works on a traditional loom
Geleneksel bir dokuma tezgahında çalışıyor
iyi haber
sevindirici bir bilgi
I have some good news for you
Senin için iyi bir haberim var
protokoller
In sceneuyulması gereken resmi kurallar dizisi
We must follow the safety protocols
Güvenlik protokollerine uymalıyız
kalkmak
yataktan kalkmak veya ayağa kalkmak
I get up at 7 AM
Sabah 7'de kalkarım
cesaretini toplamak
bir şeyi yapmak için gereken cesareti toplamak
I finally got up the courage to speak
Sonunda konuşma cesaretini topladım
kılık
giyilen bir kıyafet takımı
She wore a funny get-up to the party
Partiye komik bir kılıkla geldi
bir şeyle meşgul olmak
bir faaliyetin veya durumun içinde yer almak
What are you getting up to today?
Bugün nelerle meşgulsün?
yalnızca
In scenebelirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
tek
In sceneeşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
ancak
bir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
sır
In scenebaşkalarından saklanan şey
Can you keep a secret?
Bir sır tutabilir misin?
gizli
başkaları tarafından bilinmeyen
I have a secret plan
Gizli bir planım var
gizli bilgi
gizli tutulan bilgi
The secret was revealed
Gizli bilgi açığa çıktı
sır
başkalarına söylemediğiniz bilgi
I have a secret to tell you
Sana söyleyecek bir sırrım var
tanımak
In scenebirini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
kayıplar
In scenebir savaş veya kazada ölen ya da yaralanan insanlar
There were many casualties in the accident
Kazada birçok kayıp vardı
birlikte çalışmak
bir şeyi başkalarıyla beraber yapmak
We need to work together
Birlikte çalışmamız gerekiyor
geri kalan
In scenegeride kalan kısım
I will do the rest tomorrow
Geri kalanını yarın yapacağım
dinlenmek
enerji toplamak için hareket etmeyi veya çalışmayı bırakmak
I need some rest
Biraz dinlenmeye ihtiyacım var
destek
bir şeyi tutan veya destekleyen nesne
He used a foot rest
Bir ayak desteği kullandı
yaklaşmak
bir şeye daha yakın konuma gelmek
The storm is closing in
Fırtına yaklaşıyor
sistem
In scenebirbiriyle bağlantılı parçalar veya prosedürler bütünü
The school has a new system
Okulun yeni bir sistemi var
vücut sistemi
insan vücudu ve işleyişi
Her immune system is very strong
Bağışıklık sistemi çok güçlü
sistem
bir şeyi yapma yöntemi
We need a better system to organize our files
Dosyalarımızı düzenlemek için daha iyi bir sisteme ihtiyacımız var
etki
In scenebir şeyin başka bir şey üzerinde yarattığı sonuç
The medicine had a good effect
İlacın iyi bir etkisi oldu
anlam
bir sözün ifade ettiği amaç
He said something to that effect
O bu anlama gelen bir şey söyledi
eşya
bir kişiye ait olan özel mülk
He gathered his personal effects
Kişisel eşyalarını topladı
hakkında düşünmek
bir konu üzerine zihni çalıştırarak fikir oluşturmak
I am thinking about my future
Geleceğim hakkında düşünüyorum
değiştirmek
In scenebir şeyi küçük ölçüde değiştirmek
We need to modify the plan
Planı değiştirmemiz gerekiyor
değiştirmek
In scenebir şeyde değişiklik yapmak
We need to modify our plans
Planlarımızı değiştirmemiz gerekiyor
değiştirmek
bir şeyin biçimini veya özelliklerini değiştirmek
He modified the car to go faster
Arabayı daha hızlı gitmesi için değiştirdi
kasten
In scenebir şeyi bilerek ve isteyerek yapmak
He purposely ignored my call
Aramamı kasten görmezden geldi
hiç kimse
hiçbir kişi
No one is home
Evde kimse yok
hiç kimse
hiçbir kişi
No one knows the answer
Cevabı hiç kimse bilmiyor
derhal
In scenegecikmeden hemen gerçekleşen
We need an immediate answer
Derhal bir cevaba ihtiyacımız var
kayıp
In scenekazada veya savaşta ölen veya yaralanan kişiler
There were many casualties in the war
Savaşta çok sayıda kayıp vardı
zayiat
bir savaşta veya kazada ölen ya da yaralanan kişi
There were many casualties in the accident
Kazada çok sayıda zayiat vardı
kurban
bir kaza veya savaşta hayatını kaybeden veya yaralanan kimse
The accident had one casualty
Kazanın bir kurbanı vardı
yaralı
bir kaza veya çatışmada zarar gören kişi
The rescue team found a casualty
Kurtarma ekibi bir yaralı buldu
parça
In scenebir bütünün küçük bir kısmı
I have a piece of cake
Bir parça kekim var
tip
belirli bir türde insan
He is a strange piece of work
O tuhaf bir tip
silah
ateşli silah
He had a piece in his belt
Kemerinde bir silah vardı
birleştirmek
ayrı parçaları bütün oluşturacak şekilde bir araya getirmek
I will piece these parts together
Bu parçaları birleştireceğim
tesis
In sceneendüstriyel veya teknik bir sürecin gerçekleştiği yer
He works at a power plant
Enerji santralinde çalışıyor
gizlice yerleştirmek
bir şeyi gizli bir yere koymak
They planted a bug in the room
Odaya gizlice bir dinleme cihazı yerleştirdiler
bitki
genellikle toprakta yetişen canlı bir varlık
I bought a new plant
Yeni bir bitki aldım
dikmek
tohumları veya genç bitkileri toprağa ekmek
We plant seeds in spring
Baharda tohum dikeriz
devam etmek
bir şeyi yapmaya devam etmek
Please carry on with your work
Lütfen işine devam et
el bagajı
uçağa yanınızda aldığınız çanta
I have a small carry on
Küçük bir el bagajım var
sadakat
In scenegüçlü bir destek veya görev duygusu
He pledged his allegiance to the king
Krala sadakat yemini etti
gevezelik etmek
In scenehızlı ve sürekli konuşmak
They chatter all day
Tüm gün gevezelik ederler
hızlıca konuşmak
ara vermeden hızlıca konuşmak
She started to chatter
Hızlıca konuşmaya başladı
son
In scenediğer her şeyden sonra gelen
This is the last train
Bu son tren
sürmek
belirli bir süre boyunca devam etmek
The movie lasts two hours
Film iki saat sürüyor
geçen
şu andan hemen önce olan
I saw her last week
Onu geçen hafta gördüm
soyadı
kişinin aile ismi
Her last name is Smith
Onun soyadı Smith
polis
In scenepolis teşkilatının bir üyesi
The cop stopped the car
Polis arabayı durdurdu
almak
bir şeyi ele geçirmek veya elde etmek
I copped a new shirt at the store
Mağazadan yeni bir gömlek aldım
gerçek
In scenedoğru olduğu bilinen şey
This is a known fact
Bu bilinen bir gerçektir
aslında
bir şeyin doğru olduğunu vurgulamak veya ek bilgi vermek için kullanılır
In fact, it is very cold
Aslında hava çok soğuk
gerçek
doğru veya gerçek olan bir şey
It is a fact that the earth is round
Dünyanın yuvarlak olduğu bir gerçektir
gerçek
doğru olan bir şey
It is a fact that the earth is round
Dünyanın yuvarlak olması bir gerçektir
acı çekmek
In sceneacı veya sıkıntı hissetmek
He suffered from a bad headache
Şiddetli bir baş ağrısı çekti
geçirdi
In scenezamanı bir şeyi yaparak kullandı
She spent the day reading
Günü okuyarak geçirdi
bitkin
çok yorgun veya enerjisi kalmamış
I am completely spent
Tamamen bitkinim
harcadı
bir şey karşılığında para verdi
He spent all his money
Bütün parasını harcadı
tükenmiş
zaten kullanılmış veya tüketilmiş
The battery is spent
Pil tükenmiş
bak
In scenedikkat çekmek veya bir ifadeye giriş yapmak için kullanılır
Now, listen carefully
Bak, dikkatlice dinle
şimdi
In sceneşu anki zaman
I am busy now
Şimdi meşgulüm
hadi
arkadaşça veda etmek için kullanılır
Now, I must go
Hadi, gitmeliyim
tam zamanı
bir şey için en uygun an
Now is the perfect time to start
Başlamak için tam zamanı
ateş etmek
In scenesilahtan kurşun çıkarmak
He knows how to shoot
O ateş etmeyi bilir
hay aksi
hafif kızgınlık veya hayal kırıklığı belirten ünlem
Shoot, I forgot my keys
Hay aksi, anahtarlarımı unuttum
sürgün
bitkinin gövdesinden çıkan yeni filiz
The plant has a new shoot
Bitkinin yeni bir sürgünü var
çekmek
film reklam veya video için görüntü kaydetmek
They are shooting a movie
Bir film çekiyorlar
veri
In sceneanaliz için kullanılan bilgiler veya gerçekler
We collected a lot of data
Çok fazla veri topladık
tam
In sceneher şeyi kapsayan
It was a total failure
Tam bir başarısızlıktı
tamamen
bütünüyle bir şekilde
I totally agree with you
Sana tamamen katılıyorum
pert etmek
bir araca onarılamayacak kadar hasar vermek
He totaled his car
Arabasını pert etti
toplam
bütün miktar veya sayı
The total is fifty
Toplam elli ediyor
varlık
In scenegerçek veya canlı olma durumu
The existence of water is essential
Suyun varlığı esastır
görüntü
In scenebir şeyin görsel temsili
The image is very clear
Görüntü çok net
imaj
insanların bir kişi veya şirket hakkında sahip olduğu fikir
The company wants to improve its public image
Şirket kamuoyundaki imajını düzeltmek istiyor
artık
In sceneartık veya bir daha (olumsuz cümlelerde kullanılır)
I don't live there anymore
Artık orada yaşamıyorum
artık
artık gerçekleşmeyen veya var olmayan
I don't live here anymore
Artık burada yaşamıyorum
artık
bir şeyin eskisi gibi devam etmediğini belirtir
I don't go there anymore
Artık oraya gitmiyorum
artık
günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumları ifade eder
They don't play together anymore
Artık birlikte oynamıyorlar
işlemek
In scenekötü veya yasa dışı bir şey yapmak
He perpetrated the crime last night
Suçu dün gece o işledi
söz
In scenebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
gelecek vaadi
kişinin gelecekte başarılı olacağına dair işaret
The young athlete shows great promise
Genç sporcu büyük gelecek vaadi gösteriyor
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
adlandırmak
bir şeye isim vermek
Let's call it a success
Hadi buna bir başarı diyelim
paydos etmek
bir etkinliği şimdilik durdurmak
Let us call it a day
Hadi bugünlük paydos edelim
hayatta
In sceneyaşayan ve ölü olmayan
He is still alive
O hâlâ hayatta
gelgit
In scenedeniz seviyesinin yükselip alçalması
The tide is coming in
Gelgit yükseliyor
idare ettirmek
birinin zor bir dönemi atlatmasına yardım etmek
This money will tide me over until payday
Bu para maaş gününe kadar beni idare ettirecek
gelgit
deniz seviyesinin alçalıp yükselmesi
The tide is coming in
Gelgit yükseliyor
yok
In sceneartık burada olmayan veya ölmüş
The money is gone
Para bitti
hale gelmiş
bir duruma veya koşula dönüşmüş
He has gone mad
Çıldırdı
gitmiş
bir yerden başka bir yere gitmiş
She has gone home
Eve gitti
beklemek
In scenebir şey olana kadar bir yerde durmak
I will wait here for you
Seni burada bekleyeceğim
aramak
birini telefonla aramak
I will wait you at eight
Seni sekizde arayacağım
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
koymak
In scenebir şeyi bir yere yerleştirmek
Put the book on the table
Kitabı masanın üzerine koy
ifade etmek
bir şeyi belirli bir şekilde söylemek
How should I put this
Bunu nasıl ifade etmeliyim
sokmak
birini zor bir duruma düşürmek
The mistake put him in a difficult situation
Hata onu zor bir duruma soktu
yöneltmek
dikkat veya çabayı bir şey üzerine çevirmek
She put all her energy into the project
Tüm enerjisini projeye yöneltti
etkilemek
In scenebir kişi veya şey üzerinde etki bırakmak
The weather affects my mood
Hava durumu ruh halimi etkiler
takınmak
bir duyguyu veya tavrı davranış yoluyla göstermek
He affected a look of surprise
Şaşkın bir ifade takındı
nefret etmek
In scenebirinden veya bir şeyden hiç hoşlanmamak
I hate cold weather
Soğuk havadan nefret ederim
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
He confessed the truth
Gerçeği itiraf etti
oda
In scenebir binadaki büyük oda
They met in the council chamber
Konsey odasında buluştular
hazne
tüfek veya tabancada merminin ateşlenmeden önce yerleştirildiği kısım
He checked the chamber of his pistol
Tabancasının haznesini kontrol etti
namluya sürmek
mermiyi silahın ateşleme kısmına yerleştirmek
He chambered a round before entering the building
Binaya girmeden önce mermiyi namluya sürdü
oda
ortak bir amaç için çalışan grup
He joined the local chamber of commerce
Yerel ticaret odasına katıldı
boş pozisyon
In scenemevcut olan bir iş veya pozisyon
Is there a job opening here?
Burada boş bir iş pozisyonu var mı?
açıklık
girilmesini veya geçilmesini sağlayan boşluk veya delik
There is a small opening in the wall
Duvarda küçük bir açıklık var
açılış
bir şeyi başlatma eylemi
The opening of the store is tomorrow
Mağazanın açılışı yarın
açılış
bir yerin halka ilk kez açıldığı etkinlik
We went to the grand opening of the new store
Yeni mağazanın büyük açılışına gittik
etkilemek
güçlü bir duygu uyandırmak
His words got to me
Sözleri beni etkiledi
varmak
bir yere ulaşmak
How do I get to the station
İstasyona nasıl giderim
zorunda kalmak
bir şeyi yapmakla yükümlü olmak
I get to do the chores
Ev işlerini yapmak zorundayım
şansı olmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to visit Japan
Japonya'yı ziyaret etme şansım var
fırsat bulmak
bir şeyi yapma imkanına sahip olmak
I get to meet the famous actor today
Bugün ünlü oyuncuyla tanışma fırsatı buluyorum
hale gelmek
belirli bir duruma dönüşmek
It will get to be hot soon
Yakında sıcak bir hal alacak
varmak
bir yere ulaşmak
We will get to the hotel soon
Otele yakında varacağız
doğmuş
In scenedünyaya gelmiş olan
I was born in Istanbul
İstanbul'da doğdum
doğmuş
dünyaya gelmiş
He was born last year
O geçen yıl doğdu
geri dönmek
bir yere veya konuya tekrar gitmek
I went back to the office
Ofise geri döndüm
geri dönmek
eski haline veya konumuna dönmek
Let's get back to work
Hadi işe geri dönelim
telekomünikasyon
In scenetelefon ve internet hizmetleri sağlayan sektör
He works in the telecom industry
O telekomünikasyon sektöründe çalışıyor
duvarsız
duvarla çevrili olmayan
The designer created a wall free space
Tasarımcı duvarsız bir alan yarattı
uzak
In scenemesafesi çok olan
He lives in a remote village
Uzak bir köyde yaşıyor
kumanda
uzaktan kumanda edilen elektronik cihaz
I lost the remote for the TV
Televizyonun kumandasını kaybettim
uzaktan yönetmek
bir şeyi uzak bir mesafeden kontrol etmek
You can remote your computer from home
Bilgisayarınızı evden uzaktan yönetebilirsiniz
dolaylı
doğrudan olmayan veya yakın olmayan
He is remotely related to me
Bana dolaylı yoldan akraba
öldürmek
In scenebir canlının yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
canını yakmak
birine çok şiddetli acı vermek
These shoes are killing my feet
Bu ayakkabılar ayaklarımı çok acıtıyor
zaman öldürmek
vaktin daha hızlı geçmesi için bir şeyler yaparak uğraşmak
I read a book to kill time at the airport
Havaalanında zaman öldürmek için kitap okudum
teknik
In scenebelirli bir konu veya alanla ilgili
This is a technical problem
Bu teknik bir sorun
tamam
In scenekabul veya onay belirtmek için kullanılır
Okay, I agree
Tamam, katılıyorum
iyi
In sceneiyi veya kabul edilebilir durumda olan
I am okay
İyiyim
peki
bir cümleye başlamak veya dikkat çekmek için kullanılır
Okay, let's go
Peki, hadi gidelim
bölge
In scenebelirli bir bölge veya alan
This is a no-parking zone
Burası park yasak bölgesi
bölgelere ayırmak
bir alanı belirli bir kullanım için ayırmak
The city is zoned for residential use
Şehir konut kullanımı için bölgelere ayrılmıştır
odaklanmış durum
tamamen konsantre olma hali
He is in the zone today
Bugün tamamen odaklanmış durumda
dalmak
bir şeye veya birine odaklanmayı bırakıp hayallere dalmak
I tend to zone during lectures
Derslerde dalmaya meyilliyim
karar vermek
In scenebir şey hakkında seçim yapmak veya karar vermek
They determined the date of the wedding
Düğün tarihini belirlediler
tespit etmek
bir şey hakkındaki gerçekleri ortaya çıkarmak
Doctors are trying to determine the cause of the illness
Doktorlar hastalığın nedenini tespit etmeye çalışıyor
saptamak
bir şeyi kesin olarak bulmak
The police will determine the truth
Polis gerçeği saptayacak
kazanmak
In scenebir yarışmada birinci olmak
We want to win the game
Oyunu kazanmak istiyoruz
kazanmak
birinin desteğini veya sevgisini elde etmek
She tried to win his trust
Onun güvenini kazanmaya çalıştı
bahis oynamak
bir oyun veya yarış üzerine para riske etmek
I will win on that horse
O ata bahis oynayacağım
standart
her zamanki veya normal seçenek
This is the win choice
Bu standart seçim
karşılamak
In scenevaran birini selamlamak
They welcomed the guests
Misafirleri karşıladılar
serbest
In scenebir şeyi yapmasına izin verilen
Questions are welcome
Sorular serbesttir
hoş karşılanan
memnuniyetle karşılanan veya istenen
You are welcome here
Burada isteniyorsunuz
orada yukarda
daha yüksek bir yerde
The bird is up there
Kuş orada yukarda
kontrol altına alma
In scenebir şeyin yayılmasını veya büyümesini engelleme eylemi
The government focused on the containment of the virus
Hükümet virüsün kontrol altına alınmasına odaklandı
küçük bir parça
In scenebir bütünün küçük bir parçası
Only a fraction of the students passed
Öğrencilerin sadece küçük bir kısmı geçti
güdü
In scenebir şeyi yapmaya iten sebep
He had no motive to lie
Yalan söylemek için bir sebebi yoktu
yapamamak
In scenebir şeyi yapmaya gücü yetmemek
I cannot swim
Yüzemem
başarı
In scenebir hedefe ulaşmanın sonucu
Hard work leads to success
Sıkı çalışma başarıya götürür