

Breaking Bad — Season 3 Episode 10
Words & meanings
496 words
CEFR level
ameliyat
In scenevücudun içindeki bir şeyi düzeltmek veya çıkarmak için yapılan tıbbi işlem
He needs heart surgery
Kalp ameliyatına ihtiyacı var
cerrahi müdahale
bir doktor tarafından gerçekleştirilen operasyon
The surgery was successful
Ameliyat başarılıydı
spor çantası
eşya taşımak için kullanılan esnek çanta
I packed my clothes in a duffel bag
Kıyafetlerimi bir spor çantasına yerleştirdim
aile
In scenekan veya evlilikle birbirine bağlı kişiler
I love my family
Ailemi seviyorum
yemek tarifi
yemek hazırlamak için gerekli talimatlar
Please follow the family for this dish
Lütfen bu yemek için tarifi izle
bölüm
bir televizyon dizisinin parçası
I watched the first family of the show
Dizinin ilk bölümünü izledim
çok
büyük bir sayı veya miktar
I have a lot of friends
Çok arkadaşım var
sık sık
birçok kez veya sıklıkla
He travels a lot
O sık sık seyahat eder
çok
birçok kez veya büyük ölçüde
I read a lot
Çok okurum
çok
büyük ölçüde
I miss you a lot
Seni çok özlüyorum
bulmak
bir fikir veya çözüm üretmek
She came up with a great idea
Harika bir fikir buldu
kusursuz
In scenehiçbir hatası veya kusuru olmayan
This diamond is perfect
Bu elmas kusursuz
mükemmel
In scenebir amaç için tam olarak uygun olan
It is a perfect day for a walk
Yürüyüş için mükemmel bir gün
mükemmelleştirmek
bir şeyi kusursuz hale getirmek
She wants to perfect her skills
Becerilerini mükemmelleştirmek istiyor
tam puan
okul çalışması için verilen en yüksek not
She got a perfect on her history exam
Tarih sınavından tam puan aldı
en üst lig
bir spor dalındaki en yüksek seviye
He plays in the major league
O en üst ligde oynuyor
ciddi
çok büyük veya önemli
This is a major league error
Bu ciddi bir hata
dev
aşırı derecede büyük veya önemli
She has major league talent
O dev bir yeteneğe sahip
büyük çaplı
çok büyük veya ciddi olan
He has a major league problem
Onun büyük çaplı bir sorunu var
olasılık
In scenebir şeyin gerçekleşme ihtimali
The odds of winning are low
Kazanma olasılığı düşük
tuhaf
In scenenormalden veya beklenenden farklı
He is a very odd man
O çok tuhaf bir adam
gitmek
In scenebir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school
Okula giderim
çalışmak
işlemek veya faaliyet göstermek
This watch doesn't go
Bu saat çalışmıyor
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to start my diet tomorrow
Yarın diyetime başlamaya niyetliyim
gitmek
bir durumun veya sürecin belirli bir şekilde ilerlemesi
The party went well
Parti iyi gitti
hâlâ
In sceneşimdiye kadar veya şu an devam eden
I am still waiting
Hâlâ bekliyorum
hareketsiz
In scenehareket etmeyen
Stand still
Hareketsiz dur
yine de
söylenenlere rağmen
It was raining, but he still went out
Yağmur yağıyordu ama yine de dışarı çıktı
neyse
In scenekonuyu değiştirmek veya bir yorum eklemek için kullanılır
Anyways, I must go now
Neyse, artık gitmem lazım
program
In scenetelevizyonda veya radyoda yayınlanan içerik
Did you see the programme last night
Dün geceki programı izledin mi
program
planlanmış etkinlikler dizisi
We have a busy programme this week
Bu hafta yoğun bir programımız var
programlamak
bir makineyi belirli bir şekilde çalışacak şekilde ayarlamak
I need to programme the alarm clock
Çalar saati programlamam gerekiyor
içinde
In scenebelirli bir zaman veya mekanın içinde
I will arrive within an hour
Bir saat içinde varacağım
bulmak
In scenebir şeyi görmek veya yerini tespit etmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
bulmak
biri veya bir şey hakkında fikir sahibi olmak
I find it easy
Onu kolay buluyorum
hükmetmek
mahkemede resmen bir karara varmak
The jury found him guilty
Jüri onun suçlu olduğuna hükmetti
yanıt
bir soruya verilen cevap
What is your find to the question
Soruya verdiğin yanıt nedir
opossum
In sceneKuzey Amerika'da yaşayan uzun kuyruklu gri hayvan
The opossum hides in the bushes during the day
Bir opossum gündüzleri çalıların arasında saklanır
keseli sıçan
In sceneağaçlarda yaşayan uzun kuyruklu küçük memeli hayvan
The opossum is an agile climber
Opossum çevik bir tırmanıcıdır
kesinlikle
In scenehiçbir şüphe olmadan veya tamamen
I absolutely agree with you
Sana kesinlikle katılıyorum
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
kendini tutmak
bir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur
önem
In sceneönem veya değer
It does not matter
Önemli değil
konu
tartışılan konu veya durum
This is a private matter
Bu özel bir konudur
madde
evrendeki fiziksel şeyler
All matter has mass
Tüm maddelerin kütlesi vardır
süre
kısa bir zaman dilimi
It happened in a matter of days
Bu birkaç gün içinde oldu
sonunda
In sceneuzun bir süre sonra veya nihayet
He finally arrived home
Sonunda eve vardı
sonunda
uzun bir zaman veya çabadan sonra
I finally finished my homework
Ödevimi sonunda bitirdim
sonunda
uzun bir süre veya gecikmeden sonra
He finally finished the project
Projeyi sonunda bitirdi
son olarak
bir listenin veya konuşmanın sonunu belirtmek için
Finally we will look at the budget
Son olarak bütçeye bakacağız
bak
In scenedikkat çekmek veya bir ifadeye giriş yapmak için kullanılır
Now, listen carefully
Bak, dikkatlice dinle
şimdi
In sceneşu anki zaman
I am busy now
Şimdi meşgulüm
hadi
arkadaşça veda etmek için kullanılır
Now, I must go
Hadi, gitmeliyim
tam zamanı
bir şey için en uygun an
Now is the perfect time to start
Başlamak için tam zamanı
hükümet
In scenebir ülkeyi kontrol eden grup
The government passed a new law
Hükümet yeni bir yasa çıkardı
yönetim
In scenebir ülkeyi veya bölgeyi yöneten kişiler grubu
Local government manages the city
Yerel yönetim şehri idare eder
bir an
In sceneçok kısa bir süre
Give me a minute
Bana bir dakika ver
dakika
60 saniyelik zaman birimi
It takes ten minutes
On dakika sürer
dakika
bir derecenin altmışta birine eşit açı birimi
One degree contains sixty minutes
Bir derece altmış dakika içerir
çok küçük
boyutu son derece ufak olan
The scientist studied the minute particles
Bilim insanı çok küçük parçacıkları inceledi
ilaçlar
In scenehastalıkları tedavi etmek için kullanılan ilaçlar
Did you take your meds?
İlaçlarını aldın mı?
yaymak
In scenebir şeyin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamak
They spread the news quickly
Haberi hızla yaydılar
sürülebilir gıda
ekmeğe sürülen yumuşak yiyecek
I like chocolate spread
Çikolata kremasını severim
yaymak
bir bilgiyi veya haberi pek çok kişiye ulaştırmak
They spread the news to everyone
Haberi herkese yaydılar
sayfa düzeni
bir yayında yan yana görülen iki sayfa
This magazine has a beautiful spread
Bu dergide güzel bir sayfa düzeni var
acımak
In scenefiziksel veya duygusal ağrı vermek
My leg hurts today
Bacağım bugün acıyor
acıtmak
birine fiziksel veya duygusal acı vermek
That punch hurts him
O yumruk onu acıtıyor
canını yakmak
birine fiziksel zarar vererek acı çektirmek
Do not hurt the dog
Köpeğin canını yakma
çevre
In scenebir kimseyi veya şeyi çevreleyen koşullar
He works in a quiet environment
Sessiz bir ortamda çalışıyor
yetişmek
In scenebir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yaptırmak
In scenebirine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yapmak
In scenebir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
her zaman
sürekli veya çok sık
He talks all the time
O her zaman konuşur
tik tak
bir saatin çıkardığı ses
I can hear the tick tock of the clock
Saatin tik taklarını duyabiliyorum
ayrılmak
In scenebir yerden veya bir kişiden ayrılmak
I leave home at 8 AM
Saat 8'de evden ayrılırım
bırakmak
In scenebir şeyi belirli bir durumda tutmak
Please leave the door open
Lütfen kapıyı açık bırak
dışarıda bırakmak
birini bir etkinlikten veya gruptan hariç tutmak
Please do not leave him out of the team
Lütfen onu takımdan dışarıda bırakma
miras bırakmak
ölürken bir şeyi birine vermek
She will leave all her money to her family
Tüm parasını ailesine miras bırakacak
ayrılmak
bir yerden ayrılmak veya gitmek
He went off to work
İşe gitti
çalmak
alarm gibi cihazların ses çıkarmaya başlaması
The alarm went off at six
Alarm saat altıda çaldı
sert çıkışmak
birine öfkeyle bağırmak veya şikayet etmek
He went off on me for being late
Geç kaldığım için bana sert çıktı
aniden gitmek
bir yerden çabucak veya haber vermeden ayrılmak
She went off without saying goodbye
Veda etmeden aniden gitti
kontrolden çıkmak
aniden kontrolü kaybedip taşkınlık yapmak
He went off when he heard the news
Haberleri duyunca kontrolden çıktı
bağırsak
In scenevücutta yiyecekleri sindiren uzun tüp
The intestine digests food
Bağırsak yiyecekleri sindirir
insafsız
In sceneçok kaba veya nazik olmayan bir kişi
Stop being such a bastard
Bu kadar insafsız olmayı bırak
çalışkan kişi
çok sıkı ve yorulmadan çalışan kimse
He is a hard working bastard
O çok çalışkan biridir
evlilik dışı çocuk
evli olmayan ebeveynlerden dünyaya gelen çocuk
The child was born a bastard
Çocuk evlilik dışı doğmuştu
pislik
birine hakaret etmek için kullanılan kaba bir söz
That bastard stole my money
O pislik paramı çaldı
oturdu
oturma pozisyonuna geçmek
She sat down on the bench
Banka oturdu
eylem
In scenebir kişinin yaptığı herhangi bir şey
This was a brave act
Bu cesurca bir eylemdi
yasa
devlet tarafından konulan resmi kural
The government passed a new act
Hükümet yeni bir yasa çıkardı
gösteri
izleyiciler için yapılan kısa süreli performans
The circus act was funny
Sirk gösterisi komikti
ne kadar
In scenebir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
çok
In scenebüyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
teşekkür
In sceneminnet veya şükran ifadesi
Many thanks for the help
Yardım için çok teşekkürler
teşekkür etmek
birine minnettarlığını bildirmek
I want to thank you
Sana teşekkür etmek istiyorum
-e kadar
belli bir sınıra veya miktara kadar
It can take up to ten days
On güne kadar sürebilir
-e bağlı
birinin seçimi veya sorumluluğunda olmak
It is up to you
Bu sana bağlı
yapmak
bir aktiviteyle meşgul olmak
What are you up to
Ne yapıyorsun
-e kadar
belirli bir yere kadar
He walked up to the door
Kapıya kadar yürüdü
gücü yetmek
bir şeyi yapabilmek için gereken enerjiye sahip olmak
I am not up to going out today
Bugün dışarı çıkmaya gücüm yetmiyor
bir işle meşgul
bir şey ile ilgilenmek veya yapmak
You are up to something
Bir şeyler karıştırıyorsun
kadar
bir yöne veya noktaya doğru
The cat ran up to the door
Kedi kapıya kadar koştu
önemsemek
In scenebirine veya bir şeye ilgi veya endişe duymak
I don't care
Umursamıyorum
istemek
bir şeyi yapmayı istemek
Would you care for tea
Çay ister misiniz
bakım
birine veya bir şeye bakma eylemi
Skin care is important
Cilt bakımı önemlidir
başarısız olma
In scenebir işte başarı sağlayamama durumu
He is failing his math class
Matematik dersinde başarısız oluyor
kusur
bir hata veya zayıf nokta
His main failing is his temper
Onun en büyük kusuru öfkesidir
getirmek
In scenebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
bir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
açmak
bir konudan bahsetmeye başlamak
Do not bring up the problem
Problemi açma
bir araya getirmek
ayrı parçaları birleştirip tek bir bütün oluşturmak
We need to bring these parts together
Bu parçaları bir araya getirmemiz gerekiyor
uyanık kalmak
uyumayıp uyanık kalmak
I stayed up late last night
Dün gece geç saatlere kadar uyanık kaldım
yerinde kalmak
düşmeden yerinde durmak
The poster will not stay up on the wall
Poster duvarda durmuyor
uyumamak
gece uyanık kalıp yatağa girmemek
I stayed up late watching a movie
Film izleyerek geç saatlere kadar uyumadım
dışarıda kalmak
kapalı bir yere girememek
I lost my keys and was locked out of my house
Anahtarlarımı kaybettim ve evimin dışında kaldım
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
su
In sceneyağmur olarak yağan ve nehirlerde bulunan berrak sıvı
I drink a glass of water
Bir bardak su içerim
sulamak
bitkilere su vermek
I water the plants every day
Bitkileri her gün sularım
açık hava
kapalı bir alanın dışında gerçekleşen
We had an open air concert
Açık havada bir konser verdik
dışında
aynı seviye veya kategoride olmayan
This is out of my league
Bu benim ligimin dışında
-den yapılmış
bir malzemeden veya kaynaktan üretilmiş
It is made out of wood
Bu ahşaptan yapılmış
bitmiş
bir şeyin artık kalmaması
We are out of milk
Sütümüz bitti
-den dışarı
bir şeyi içeriden dışarı çıkarmak
Get out of the car
Arabadan çık
uzak
bir şeyden kaçınmak veya girmemek
Stay out of trouble
Beladan uzak dur
dışarı
içinden dışına doğru
He ran out of the house
Evden dışarı koştu
kalmadı
bir şeyin elinde tükenmiş olması
We are out of sugar
Şekerimiz kalmadı
tek
In scenesadece bir tane olan
He has a singular goal
Onun tek bir hedefi var
muhtemelen
In scenebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
son
In scenebir şeyin son kısmı
This is the end of the road
Bu yolun sonu
bitmek
sona ermek veya durmak
The movie ends now
Film şimdi bitiyor
uç
bir şeyin en uzak noktası
He stood at the end of the road
Yolun ucunda duruyordu
taraf
bir durumun belirli bir kişiye ait olan kısmı
Everything is fine on my end
Benim tarafımda her şey yolunda
-e doğru
In scenebirine veya bir şeye doğru olan yön
She walked toward the door
Kapıya doğru yürüdü
doğru
birine veya bir şeye yönelik
He walked toward the door
O kapıya doğru yürüdü
risk
In scenekötü bir şeyin olma ihtimali
There is a chance of failure
Başarısızlık riski var
fırsat
bir şeyi yapmak için uygun olan zaman veya durum
I had a chance to travel
Seyahat etme fırsatım oldu
ihtimal
bir şeyin gerçekleşme olasılığı
There is a chance of rain
Yağmur yağma ihtimali var
hakkında konuşmak
bir konu üzerine konuşmak
We need to talk about the plan
Plan hakkında konuşmamız gerekiyor
daha fazla
In scenedaha büyük bir ölçüde veya derecede
We need further information
Daha fazla bilgiye ihtiyacımız var
daha uzak
daha büyük bir mesafede olan
The park is further than I thought
Park düşündüğümden daha uzak
ilerletmek
bir sürecin veya işin gelişimini sağlamak
She took the course to further her career
Kariyerini ilerletmek için kursa gitti
desteklemek
bir amacı veya girişimi katkıda bulunarak büyütmek
They want to further their shared goals
Ortak amaçlarını desteklemek istiyorlar
geri
In sceneönceki yere veya konuma dönmek
Please come back
Lütfen geri gel
sırt
insan vücudunun arka kısmı
My back hurts
Sırtım ağrıyor
desteklemek
birini veya bir şeyi desteklemek
I will back you up
Seni destekleyeceğim
geri dönmek
birinin mesajına yanıt vermek
I will write back soon
Yakında geri döneceğim
yakın
In scenekısa bir mesafede bulunmak
My house is close to the park
Evim parka yakın
kapatmak
In scenebir şeyi erişilmez hale getirmek
Please close the door
Lütfen kapıyı kapat
bitirmek
bir süreci sonlandırmak
We will close the meeting soon
Toplantıyı yakında bitireceğiz
dikkatli
detaylara çok fazla özen gösteren
Please pay close attention to the details
Lütfen detaylara çok dikkat et
zehir
In scenehastalığa veya ölüme neden olabilen madde
The snake's poison is strong
Yılanın zehri güçlüdür
zehirlemek
birine zehirli bir madde vermek
He tried to poison the king
Kralı zehirlemeye çalıştı
zehir
hastalığa veya ölüme neden olabilen madde
The snake had a deadly poison
Yılanın ölümcül bir zehri vardı
içki
birinin tercih ettiği alkollü içecek için kullanılan gayriresmi terim
What is your poison tonight
Bu gece ne içersin
beklenmedik
In sceneönceden haber verilmeyen veya şaşırtmak amacıyla yapılan
The visit was a surprised event
Ziyaret beklenmedik bir etkinlikti
şaşırmış
beklenmedik bir durum karşısında hayret hissetmek
I was surprised to see her
Onu gördüğüme şaşırdım
şaşırtmak
birinin hayret etmesine neden olmak
The result surprised me
Sonuç beni şaşırttı
şaşırmış
beklenmedik bir durum karşısında hissedilen şok veya hayret
He was surprised to see her
Onu gördüğüne şaşırdı
nakit
In scenemadeni para veya banknot şeklinde olan para
I will pay in cash
Nakit ödeyeceğim
hemen
çok kısa bir süre içinde veya hemen
I will be right up
Hemen geliyorum
bir kez
Sadece bir kez gerçekleşen
I saw him one time
Onu bir kez gördüm
bir defalık
Tek seferlik olan
This is a one time offer
Bu bir defalık bir tekliftir
bir seferlik
bir kez gerçekleşmiş veya yapılmış olan
This is a one time payment
Bu bir seferlik bir ödemedir
dışarı vurmak
gizli tuttuğu bir şeyi söylemek
I had a secret and I needed to get it out
Bir sırrım vardı ve onu anlatmam gerekiyordu
çıkarmak
bir şeyi bulunduğu yerden dışarı almak
Please get your things out of the bag
Lütfen eşyalarını çantadan çıkar
oğul
In sceneebeveynlerin erkek çocuğu
He is my son
O benim oğlum
alışılmadık
In scenenormal olmayan veya nadir görülen
It is unusual to snow here in April
Burada nisan ayında kar yağması alışılmadık bir durumdur
sıradışı
alışılmışın dışında olan
She has an unusual talent
Onun sıradışı bir yeteneği var
giymek veya takmak
In scenevücudunda bir şey bulundurmak
I wear a watch
Saat takıyorum
aşınmak
zamanla kalınlığın veya yoğunluğun azalması
The carpet began to wear
Halı aşınmaya başladı
tahta tabanlı ayakkabı
genellikle tahta tabana sahip bir tür ayakkabı
It is a unique kind of wear
Bu eşsiz bir tahta tabanlı ayakkabı türüdür
taşımak
yüzünde veya davranışında bir duygu veya özellik sergilemek
She wears a happy expression
Yüzünde mutlu bir ifade taşıyor
masada yenen yemek
insanların masaya oturarak yediği yemek
We had a sit-down meal
Masada yenen bir yemek yedik
oturup dinlenmek
rahatlamak için bir yere oturmak
Please sit down and relax
Lütfen oturun ve rahatlayın
oturmak
oturma pozisyonuna geçmek
Sit down on the chair
Sandalyeye otur
görüşme
resmi veya planlı bir tartışma
We need a sit down to talk about the project
Bu konuyu konuşmak için bir görüşmeye ihtiyacımız var
uzay mekiği
uzaya çıkmak ve geri dönmek için tasarlanmış araç
The space shuttle landed safely
Uzay mekiği güvenli bir şekilde iniş yaptı
tekne
In scenesıvılar için kullanılan büyük kap
The wine is stored in a large vat
Şarap büyük bir teknede saklanır
kuru üzüm
In scenekurutulmuş üzüm
I like raisins
Kuru üzümleri severim
Afrikalı
In sceneAfrika kıtasından olan
He is African
O Afrikalı
bebeğim
In scenesevilen birine hitap şekli
I love you baby
Seni seviyorum bebeğim
bebek
çok küçük çocuk
The baby is sleeping
Bebek uyuyor
mızmız
olgunlaşmamış gibi davranan kişi
Don't be such a baby
Bu kadar mızmız olma
yavru
çok genç hayvan
Look at that baby goat
Şu yavru keçiye bak
çikolata
genellikle çikolatadan yapılan çubuk şeklinde tatlı bir yiyecek
I bought a candy bar
Bir çikolata aldım
şeker
In sceneyiyecek ve içeceklerde kullanılan tatlı madde
I buy sugar
Şeker satın alıyorum
şeker katmak
bir şeyi şekerle tatlandırmak
I sugar my coffee
Kahveme şeker katıyorum
ağaç dalı
In sceneağaç gövdesinden çıkan büyük dal
The bird sat on a thick limb
Kuş kalın bir dala kondu
uzuv
insan veya hayvanın kolu ya da bacağı
He injured a limb in the accident
Kazada bir uzvuna zarar verdi
hızlıca koşturmak
In sceneküçük adımlarla hızlıca hareket etmek
The mouse scurried across the floor
Fare zemin boyunca hızlıca koşturdu
yoğuşma
In scenesoğuk bir yüzeyde oluşan su damlacıkları
There is condensation on the window
Pencerede yoğuşma var
veya benzeri
veya buna benzer bir şey
Do you want some tea or something?
Çay veya benzeri bir şey ister misin?
falan
veya benzeri bir şey
Do you want coffee or something
Kahve falan ister misin
altın
In scenebaşarılı olma olasılığı çok yüksek olan
This is a golden opportunity
Bu altın bir fırsat
altın rengi
altın gibi parlak sarı renkte olan
The sunset was golden
Gün batımı altın rengindeydi
söyledi
In scenebirine bilgi vermek
He told me the secret
Bana sırrı söyledi
anlattı
bir şeyi detaylarıyla bildirmek
She told a story
Bir hikaye anlattı
söyledi
birine bir şeyi anlatmak veya bildirmek
She told me a secret
Bana bir sır söyledi
yapıştırıcı
In scenebir şeyleri birbirine tutturmak için kullanılan yapışkan madde
I need some glue for my project
Projem için biraz yapıştırıcıya ihtiyacım var
yapıştırmak
bir şeyi yapıştırıcı kullanarak tutturmak
Glue the picture to the paper
Resmi kağıda yapıştır
yapıştırmak
yapışkan kullanarak bir şeyi onarmak
I will glue the broken vase
Kırık vazoyu yapıştıracağım
birleştirmek
yapıştırıcıyla iki parçayı tutturmak
They will glue the parts together
Parçaları birbirine birleştirecekler