

Breaking Bad — Season 3 Episode 12
Words & meanings
609 words
CEFR level
çığlık atmak
In sceneyüksek sesle ve tiz bir şekilde bağırmak
She started to scream
Çığlık atmaya başladı
çığlık atmak
yüksek sesle bağırmak
She started to scream
O çığlık atmaya başladı
katır
In sceneat ile eşeğin çiftleşmesinden doğan hayvan
The mule carries the heavy bags
Katır ağır çantaları taşıyor
uyuşturucu kuryesi
yasa dışı uyuşturucu taşıyan kişi
The police caught the drug mule at the airport
Polis havaalanında uyuşturucu kuryesini yakaladı
mekan
In scenebir restoran veya yer için kullanılan gayriresmi sözcük
This burger joint is great
Bu burger mekanı harika
joint
marihuana ile doldurulmuş sigara
He smoked a joint
Bir joint içti
ortak
iki veya daha fazla kişi tarafından birlikte kullanılan
They have a joint bank account
Ortak bir banka hesapları var
eklem
iki parçanın birbirine bağlandığı yer
He injured his knee joint while running
Koşarken diz eklemini incitti
ahlaki
In scenedoğru ve yanlış davranışlarla ilgili
It is a moral issue
Bu ahlaki bir mesele
ahlak dersi
bir olaydan çıkarılan ders veya öğüt
The moral of the story is to be honest
Hikayeden çıkarılacak ders dürüst olmaktır
-den beri
In scenegeçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
için
bir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
çocuk oyuncağı
In sceneyapılması çok kolay olan şey
The test was a cakewalk
Test çocuk oyuncağıydı
çöp
In scenedüşük değerli veya kalitesiz şeyler
This movie is total crap
Bu film tamamen çöp
kaka
vücudun attığı katı atık
The dog left some crap on the carpet
Köpek halıya kaka yaptı
umursama
bir şeye gösterilen ilgi veya kaygı
I do not give a crap
Umurumda değil
koşmak
In sceneyürümekten daha hızlı hareket etmek
I run every morning
Her sabah koşarım
yönetmek
In scenebir işin veya kurumun başında olmak
She runs a small business
Küçük bir işletme yönetiyor
sürmek
bir şeyin belirli bir süre devam etmesi
The play runs for two hours
Oyun iki saat sürüyor
olmadan
In scenebir şeye sahip olmadan
I cannot see without my glasses
Gözlüklerim olmadan göremem
olmadan
bir şeyin veya birinin dahil edilmediği durum
You cannot go without a ticket
Bilet olmadan gidemezsin
dışında
bir şeyin dış tarafında
He stood without the door
Kapının dışında duruyordu
teşvik etmek
In scenebir şeyin büyümesine veya daha popüler olmasına yardımcı olmak
We promote healthy eating
Sağlıklı beslenmeyi teşvik ediyoruz
terfi ettirmek
birine daha önemli bir iş veya pozisyon vermek
He was promoted to manager
Menajerliğe terfi ettirildi
tanıtmak
bir şeyi duyurmak veya desteklenmesini teşvik etmek
They are promoting their new book
Yeni kitaplarını tanıtıyorlar
hareketsiz
In scenehareket etmeyen
Stand still
Hareketsiz dur
hâlâ
şimdiye kadar veya şu an devam eden
I am still waiting
Hâlâ bekliyorum
yine de
söylenenlere rağmen
It was raining, but he still went out
Yağmur yağıyordu ama yine de dışarı çıktı
kasaba
In sceneinsanların yaşadığı, çok sayıda evin ve binanın bulunduğu yer
I live in a small town
Küçük bir kasabada yaşıyorum
inanmak
In scenebir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe you
Sana inanıyorum
sanmak
bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I believe he is home
Onun evde olduğunu sanıyorum
inanmak
bir şeyin gerçek olduğunu düşünmek
I believe the news
Haberlere inanıyorum
güvenmek
birine veya bir şeye güvenmek
I believe in you
Sana güveniyorum
üç
In sceneüç sayısı
I have three apples
Üç elmam var
son
In scenebir şeyin son kısmı
This is the end of the road
Bu yolun sonu
bitmek
In scenesona ermek veya durmak
The movie ends now
Film şimdi bitiyor
uç
bir şeyin en uzak noktası
He stood at the end of the road
Yolun ucunda duruyordu
taraf
bir durumun belirli bir kişiye ait olan kısmı
Everything is fine on my end
Benim tarafımda her şey yolunda
devreye girmek
etkisini göstermeye başlamak
The medicine will kick in soon
İlaç yakında etkisini gösterecek
tekmeleyerek açmak
bir şeyi tekmeleyerek zorla açmak
The police kicked in the door
Polis kapıyı tekmeleyerek açtı
katkıda bulunmak
para veya yardım vermek
We all kicked in ten dollars
Hepimiz onar dolar verdik
atmak
In scenebir şeyi fırlatmak
Throw the ball to me
Topu bana at
diz örtüsü
yatak veya koltuk için hafif örtü
Put a throw on the sofa
Koltuğa bir diz örtüsü ser
düzenlemek
bir etkinlik organize etmek
I will throw a party
Bir parti düzenleyeceğim
şaşırtmak
birini şaşkın veya kafası karışmış hissettirmek
The sudden question really threw me
O ani soru beni gerçekten şaşırttı
kırdı
In sceneparçalara ayırmak
He broke the vase
Vazoyu kırdı
beş parasız
hiç parası olmamak
I am broke
Beş parasızım
yıkmak
birini duygusal olarak çok üzmek
The bad news broke her
Kötü haber onu yıktı
bozuk
çalışmayan veya iyi durumda olmayan
This chair is broke
Bu sandalye bozuk
çıkmak
bir yerden dışarı çıkmak veya ayrılmak
Get out of the car
Arabadan çık
çıkarmak
bir şeyi üretmek veya yayınlamak
They get out a new magazine
Yeni bir dergi çıkarıyorlar
çıkarmak
bir şeyi bir yerin içinden almak
Get the key out of the lock
Anahtarı kilitten çıkar
söyleyebilmek
bir şeyi güçlükle söylemek
She could not get the words out
Kelimeleri söyleyemedi
kaçmak
zor bir durumdan veya bir yerden ayrılmak
He managed to get out of the burning building
Yanan binadan kaçmayı başardı
duyulmak
birçok kişi tarafından öğrenilir hale gelmek
The news will get out eventually
Haber sonunda duyulacak
yurt içi
In scenekendi ülkesinde yapılan veya gerçekleşen
Domestic flights are cheaper
Yurt içi uçuşlar daha ucuzdur
ev içi
evle veya aile hayatıyla ilgili olan
She handles all domestic tasks
Tüm ev işlerini o hallediyor
ev hizmetlisi
başkasının evinde çalışan kimse
She hired a domestic to help clean the house
Evi temizlemeye yardım etmesi için bir ev hizmetlisi tuttu
anlaşma
In scenekarşılıklı varılan uzlaşma veya teklif
We made a deal
Bir anlaşma yaptık
başa çıkmak
In scenebir sorunu çözmek için harekete geçmek
I can deal with this
Bununla başa çıkabilirim
kart dağıtmak
bir oyunda kartları oyunculara paylaştırmak
It is your turn to deal
Kartları dağıtma sırası sende
mesele
çok önemli olan durum
It is a big deal
Bu büyük bir mesele
ağız
In sceneyemek yemek ve konuşmak için kullanılan yüzdeki açıklık
Open your mouth
Ağzını aç
sessizce söylemek
ses çıkarmadan dudaklarını hareket ettirmek
She mouthed the words
Kelimeleri sessizce söyledi
doyurulacak ağız
beslenmesi gereken kişi
We have another mouth to feed.
Doyurmamız gereken bir ağız daha var.
yaptı
In scenebir şeye sebep olmak
He made me laugh
Beni güldürdü
kazanmak
In scenebir iş karşılığında para elde etmek
She made a lot of money today
Bugün çok para kazandı
yaptı
bir oyunda puan kazanmak
He made a goal
Gol attı
kurtarmış
çok iyi veya rahat bir durumda olmak
You have got it made with this job
Bu işle hayatını kurtardın
acil tıp teknisyeni
In sceneacil tıbbi müdahale eğitimi almış sağlık çalışanı
The EMT treated the patient on the scene
Acil tıp teknisyeni hastaya olay yerinde müdahale etti
acil tıp teknisyeni
acil tıbbi bakım vermek üzere eğitilmiş kişi
The EMT arrived quickly
Acil tıp teknisyeni hızla geldi
acil tıp teknisyeni
acil durumlarda tıbbi yardım vermek için eğitilmiş kişi
The EMT arrived quickly to help the patient
Acil tıp teknisyeni hastaya yardım etmek için çabucak geldi
hiçbir şey
In scenehiçbir miktar veya nesne
There is nothing here
Burada hiçbir şey yok
hiçbir şey
herhangi bir nesnenin olmaması
I have nothing in my hand
Elimde hiçbir şey yok
hiç
geriye kalan bir şeyin yokluğu
There is nothing left
Geriye hiçbir şey kalmadı
hiçbir şey
herhangi bir şeyin bulunmaması
There is nothing in the box
Kutunun içinde hiçbir şey yok
toprak
In sceneyer yüzeyindeki toprak veya zemin
There is dirt on the floor
Yerde toprak var
dedikodu
birinin özel hayatı hakkındaki utanç verici bilgiler
Tell me all the dirt
Bana tüm dedikoduları anlat
ücret aldı
In sceneemeğinin karşılığını almak
They were paid for the work
İş için ücret aldılar
satın aldı
bir şeyi edinmek
He paid for the car
Arabayı satın aldı
ödedi
bir şey için para vermek
He paid the bill
Faturayı ödedi
dikkat etti
birine veya bir şeye yoğunlaşma eylemi
He paid attention to the lesson
O derse dikkat etti
yanlamasına
In scenesağa veya sola doğru
The crab walks sideways
Yengeç yan yan yürür
dolar
In scenedolar için kullanılan gayriresmi kelime
It only costs five bucks
Sadece beş dolar tutuyor
erkek geyik
yetişkin erkek geyik
The buck has large antlers
Erkek geyiğin büyük boynuzları var
sorumluluk
bir kararı verme veya görüş bildirme yetkisi
He tried to pass the buck to his colleague
Sorumluluğu meslektaşına atmaya çalıştı
çabalamak
bir şeyi elde etmek için çok uğraşmak
He is bucking for a promotion this year
Bu yıl terfi almak için çabalıyor
desteklemek
birini veya bir şeyi desteklemeye devam etmek
I will stand by you
Senin yanında olacağım
beklemede kalmak
harekete geçmek için hazırda beklemek
Please stand by for instructions
Lütfen talimatlar için hazır bekleyin
yedek
ihtiyaç duyulduğunda başkasının yerine geçmek için hazır bekleyen kişi veya şey
We kept a taxi on standby for the guests
Misafirler için hazırda bir taksi beklettik
yapacak
In scenegeleceğe dair bir plan veya tahmini ifade etmek için kullanılır
I'm gonna call you
Seni arayacağım
en azından
bir sorun olsa da olumlu bir yanını belirtmek için kullanılır
At least it is not raining
En azından yağmur yağmıyor
bari
yapılması beklenen en basit şeyi belirtmek için kullanılır
You could at least say sorry
Bari özür dileyebilirdin
en az
belirtilen miktardan daha az olmayan
I need at least ten dollars
En az on dolara ihtiyacım var
geçmek
In scenebirinin veya bir şeyin yanından gitmek
He passed the car
Arabayı geçti
geçiş belgesi
bir yere girmenizi sağlayan resmi belge
I have a security pass
Güvenlik kartım var
geçmek
bir sınavda veya testte başarılı olmak
I passed the exam
Sınavı geçtim
reddetmek
bir teklifi veya isteği geri çevirmek
I will pass on that offer
O teklifi reddedeceğim
vadi
In scenetepeler veya dağlar arasındaki alçak arazi
The village is in a beautiful valley
Köy güzel bir vadide
hafta sonu
In scenecumartesi ve pazar günleri
I will go to the park this weekend
Bu hafta sonu parka gideceğim
hafta sonu tatili
Cuma akşamından pazar gecesine kadar olan zaman
We are going on a trip for the weekend
Hafta sonu tatili için bir geziye çıkıyoruz
istemek
In scenebir şeyi yapmayı dilemek
I wanna go home
Eve gitmek istiyorum
istemek
bir şeye sahip olmayı dilemek
I wanna drink
Bir şeyler içmek istiyorum
kalp krizi
aniden meydana gelen ciddi bir kalp sorunu
He had a heart attack
Kalp krizi geçirdi
basit
In scenezor veya karmaşık olmayan
This is a simple task
Bu basit bir görev
sade
gösterişsiz veya karmaşık olmayan
She wore a simple dress
Sade bir elbise giydi
basitçe
basit veya anlaşılır bir biçimde
I like to keep things simple
İşleri basit tutmayı severim
ev halkı
In scenebir evde yaşayan tüm kişiler
The household consists of five people
Ev halkı beş kişiden oluşuyor
çözmek
bir şeyin cevabını veya çözümünü bulmak
I will figure it out
Bunu çözeceğim
yatırım yapmak
In scenekar elde etmek amacıyla bir şeye para yatırmak
I want to invest in this company
Bu şirkete yatırım yapmak istiyorum
kazandırmak
birine veya bir şeye belirli bir nitelik yüklemek
This uniform invests him with authority
Bu üniforma ona otorite kazandırıyor
yatırmak
bir şeye zaman çaba veya duygu vermek
You should invest more effort in your work
İşine daha fazla çaba yatırmalısın
bağırmak
yüksek sesle söylemek veya haykırmak
He called out my name
Adımı bağırdı
hesap sormak
birinden eylemlerini açıklamasını istemek
He called him out for his rude behavior
Kaba davranışından dolayı ondan hesap sordu
açıkça eleştirmek
birinin yaptığı yanlışı herkese duyurmak
She called out the politician for lying
Siyasetçiyi yalan söylediği için açıkça eleştirdi
çağırmak
birini bir yere gelmesi için istemek
The doctor was called out to the scene
Doktor olay yerine çağrıldı
yüzüne vurmak
birinin yaptığı yanlış bir davranışı ona söylemek
I had to call out his rude behavior
Kaba davranışını yüzüne vurmam gerekiyordu
malum şeyler
konuşmacının adını açıkça söylemek istemediği bir şeye atıfta bulunan ifade
They are doing know-what
Malum şeyleri yapıyorlar
biliyor musun
dinleyicinin dikkatini çekmek veya düşünürken vakit kazanmak için kullanılan ifade
Know what I have a better idea
Biliyor musun daha iyi bir fikrim var
hızlı
In sceneyüksek hızda
He runs very fast
O çok hızlı koşar
oruç tutmak
belirli bir süre boyunca yemek yememek
He decided to fast for a day
Bir gün boyunca oruç tutmaya karar verdi
ileri
saatin gerçek zamandan daha ileride olması
My watch is five minutes fast
Saatim beş dakika ileri
derince
genellikle uyku için kullanılan derin bir şekilde
The baby is fast asleep
Bebek derin uykuda
durum
In scenebelirli bir zamandaki koşullar bütünü
This is a difficult situation
Bu zor bir durum
durum
bir kişinin veya yerin içinde bulunduğu şartlar
I am in a difficult situation
Zor bir durumdayım
zorlamak
In scenebirini bir şey yapmaya teşvik etmek
My parents push me to study
Ailem beni ders çalışmaya zorluyor
bastırmak
bir şeyi hareket ettirmek için baskı uygulamak
Push the button
Düğmeye bas
uyuşturucu satmak
yasadışı uyuşturucu maddeleri insanlara satmaya çalışmak
He was caught pushing drugs on the street
Sokakta uyuşturucu satarken yakalandı
buradan çık
bir yerden ayrılmak
Please get out of here
Lütfen buradan çık
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
kararsız
bir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
kelime
In sceneanlamı olan tek bir dil birimi
I don't know this word
Bu kelimeyi bilmiyorum
tavsiye
kısa bir tavsiye veya bilgi
Let me give you a word of advice
Sana bir tavsiye vereyim
bir yerde
In scenebelirlenmemiş veya bilinmeyen bir yer
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yere bıraktım
bir yer
bilinmeyen veya belirtilmemiş bir konum
I left my keys somewhere
Anahtarlarımı bir yerde bıraktım
sınırda
belirsiz veya kararsız bir konumda
The athlete is on the bubble for the final
Sporcu final için sınırda
katil
In scenebaşka birini öldüren kişi
The police caught the murderer
Polis katili yakaladı
itimat etmek
In scenebirine güven duymak
You can trust his advice
Onun tavsiyesine itimat edebilirsin
güven
birinin dürüstlüğüne veya güvenilirliğine duyulan inanç
I have trust in you
Sana güvenim var
güvenmek
birinin dürüst veya güvenilir olduğuna inanmak
I trust my friend
Arkadaşıma güvenirim
güven
anlam taşıyan tek bir dil birimi
Trust is a word
Güven bir kelimedir
kandırmak
In scenebirini aldatmak
You can't fool me
Beni kandıramazsın
aptal
sağduyudan yoksun kişi
Don't be such a fool
Bu kadar aptal olma
budala
doğru karar verme yeteneği olmayan kişi
He is a complete fool
O tam bir budala
kandırmak
birini aldatmak
Don't try to fool me
Beni kandırmaya çalışma
aynı
In scenefarklı olmayan
We have the same car
Bizim arabalarımız aynı
aynı
daha önce sözü edilenin tıpkısı
I saw the same man yesterday
Dün aynı adamı gördüm
ilgilenmek
bir durumla ilgilenmek veya onu çözmek için önlem almak
I will deal with this problem tomorrow
Bu sorunla yarın ilgileneceğim
ancak
In scenezıtlık belirtmek için kullanılır
It was raining; however, we went out
Yağmur yağıyordu; ancak dışarı çıktık
nasıl olursa olsun
hangi şekilde olursa olsun
However you do it, it is fine
Nasıl yaparsan yap, sorun değil
ancak
iki ifade arasındaki zıtlığı belirtmek için kullanılır
It is raining; however, we will go out.
Hava yağmurlu; ancak dışarı çıkacağız.
frenlemek
In scenebir taşıtın hızını azaltmak
You need to brake here
Burada frenlemen gerekiyor
fren yapmak
bir taşıtı durdurmak
The driver had to brake at the light
Sürücü ışıkta fren yapmak zorunda kaldı
giymek veya takmak
In scenevücudunda bir şey bulundurmak
I wear a watch
Saat takıyorum
aşınmak
zamanla kalınlığın veya yoğunluğun azalması
The carpet began to wear
Halı aşınmaya başladı
tahta tabanlı ayakkabı
genellikle tahta tabana sahip bir tür ayakkabı
It is a unique kind of wear
Bu eşsiz bir tahta tabanlı ayakkabı türüdür
taşımak
yüzünde veya davranışında bir duygu veya özellik sergilemek
She wears a happy expression
Yüzünde mutlu bir ifade taşıyor
en iyi
In sceneen yüksek kalitede veya en uygun
This is the best book
Bu en iyi kitap
yenmek
bir yarışmada birini mağlup etmek
He bested his opponent
Rakibini yendi
iyi olur
birine güçlü bir tavsiye veya uyarı vermek için kullanılır
You had best leave now
Şimdi gitsen iyi olur
en iyi dilekler
birine sunulan iyi niyet ve güzel temenniler
Please give her my best
Lütfen ona en iyi dileklerimi ilet
bacak
In sceneyürümek için kullanılan vücut bölümü
My leg hurts
Bacağım ağrıyor
etap
uzun bir yolculuğun veya etkinliğin bir bölümü
This is the final leg of the trip
Bu yolculuğun son etabı
içeri girmek
yürüyerek bir yere girmek
He walked into the room
Odaya girdi
girilebilir
içine yürüyerek girilebilecek büyüklükte olan
The pantry is walk in
Kiler içine yürüyerek girilebilir büyüklükte
randevusuz gelen
önceden randevu almadan gelen kişi
We accept walk in patients
Randevusuz gelen hastaları kabul ediyoruz
içine girilebilir dolap
içine yürüyerek girilebilen geniş saklama alanı
She has a walk in closet
Onun içine girilebilir bir dolabı var
hayal etmek
In scenebir şeyi zihinde canlandırmak
I am picturing my dream house
Hayalimdeki evi hayal ediyorum
zaman
In sceneolayların gerçekleştiği ölçülebilir süre
I need more time
Daha fazla zamana ihtiyacım var
an
In scenebir şeyin gerçekleştiği nokta
At that time I was tired
O an yorgundum
vakit
belirli bir deneyim veya yaşam tarzı
We had a great time
Harika vakit geçirdik
kalan süre
başka her şey gittikten sonra geriye kalan vakit
We have very little time left
Çok az zamanımız kaldı
fark etmek
In scenebir şeyin farkına varmak
I realised I was late
Geç kaldığımı fark ettim
fark etmek
bir şeyin farkına varmak
I didn't realise you were here
Burada olduğunu fark etmemiştim
dün gece
bugünden önceki gece
I slept well last night
Dün gece iyi uyudum
dün gece
bugünden önceki gece
I went to the cinema last night
Dün gece sinemaya gittim
çarpmak
In scenebir şeye vurmak veya çarpmak
I bumped into the table
Masaya çarptım
şişlik
In scenebir yüzeydeki küçük kabarık alan
He has a bump on his head
Başında bir şişlik var
yerinden etmek
birini bulunduğu konumdan çıkarmak veya değiştirmek
I was bumped from the flight
Uçuştan çıkarıldım
cinsel ilişkiye girmek
cinsel ilişkiye girmek
They bumped
Cinsel ilişkiye girdiler
polis
In scenesuçları önleyen görevli grup
Call the police
Polisi ara
hiçbir yer
In scenehiçbir yerde olmayan
There is nowhere to sit
Oturacak hiçbir yer yok
söyledi
In scenedile getirmek
She said the truth
Gerçeği söyledi
dedi
sözle ifade etmek
He said no
Hayır dedi
söyledi
bir düşünceyi veya bilgiyi kelimelerle ifade etmek
He said that he was busy
Meşgul olduğunu söyledi
bahsi geçen
daha önce değinilmiş olan
The said document is missing
Bahsi geçen belge kayıp
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
eylem
In scenebir kişinin yaptığı herhangi bir şey
This was a brave act
Bu cesurca bir eylemdi
yasa
devlet tarafından konulan resmi kural
The government passed a new act
Hükümet yeni bir yasa çıkardı
gösteri
izleyiciler için yapılan kısa süreli performans
The circus act was funny
Sirk gösterisi komikti
pislik
In sceneahlaksız veya dürüst olmayan kimse
He is such a scumbag
O tam bir pislik
şerefsiz
In sceneçok kötü veya itici bir insan
Get away from me you scumbag
Defol git buradan şerefsiz
korkmuş
In scenekorkuya kapılmış
He was scared of the dark
Karanlıktan korkuyordu
korkmuş
korku hisseden
I am scared of spiders
Örümceklerden korkuyorum
korkmuş
korku veya endişe hissetme durumu
She is scared of dogs
O köpeklerden korkuyor
koltuk değneği
In sceneyürümeye yardımcı olan destek çubuğu
He uses a crutch to walk
Yürümek için koltuk değneği kullanıyor
görünmek
In scenebelli bir izlenim vermek
He appears to be tired
Yorgun görünüyor
belirmek
görünür hale gelmek veya görülmek
A ghost appeared in the room
Odada bir hayalet belirdi
rol almak
bir oyunda filmde veya gösteride yer almak
She will appear in the new movie
O yeni filmde rol alacak
daha iyi durumda
daha avantajlı bir durumda olmak
You would be better off staying home
Evde kalsan daha iyi olur
bir kez
In scenetek bir sefer
I visited Paris once
Paris'i bir kez ziyaret ettim
olduğunda
In sceneolduğu zaman veya olur olmaz
Once you finish, we can go
Bitirdiğinde gidebiliriz
bir zamanlar
geçmişte bir zamanda
I once lived here
Bir zamanlar burada yaşadım
derhal
hemen hiç gecikmeden
Do it at once
Bunu derhal yap
daha hızlı
In scenedaha kısa sürede gerçekleşen
We need a quicker way
Daha hızlı bir yola ihtiyacımız var
daha hızlı
daha kısa sürede gerçekleşen
This path is quicker
Bu yol daha hızlı
sekizinci
In sceneyedinciden sonra gelen
This is the eighth page
Bu sekizinci sayfa