

Bridgerton — Season 1 Episode 2
Words & meanings
793 words
CEFR level
girmek
In scenebir yere girmek
Please go in
Lütfen içeri gir
eklenmek
bir belgeye veya metne konulmak
This information will go in the report
Bu bilgi rapora eklenecek
bulutlanmak
güneşin bulutların arkasına gizlenmesi
The sun went in behind the clouds
Güneş bulutların arkasında bulutlandı
yeni
In sceneyeni yapılmış veya eski olmayan
I need a fresh start
Yeni bir başlangıca ihtiyacım var
taze
bayatlamamış, temiz ve hoş
The bread is fresh
Ekmek taze
taze
yeni ve en son edinilen bilgi
I got fresh news about the event
Etkinlikle ilgili taze haberler aldım
küstah
kaba veya saygısız bir şekilde cüretkar olma
Don't be fresh with me
Bana karşı küstah olma
neden olmak
In scenebir olayın gerçekleşmesine yol açmak
The rain caused the flood
Yağmur sele neden oldu
neden
bir şeyin gerçekleşmesini sağlayan etken
What was the cause of the fire
Yangının nedeni neydi
dava
insanların desteklediği bir amaç veya hareket
She works for a good cause
İyi bir dava için çalışıyor
sağlamak
birinin bir işi yapmasına yol açmak
That caused him to change his mind
Bu onun fikrini değiştirmesini sağladı
tamamen
In sceneçok iyi veya eksiksiz bir şekilde
It is perfectly normal
Bu tamamen normal
imrenmek
In scenebaşkasının sahip olduğu bir şeyi yoğun şekilde istemek
He coveted his neighbor's new car
Komşusunun yeni arabasına imrendi
izin vermek
In scenebirine bir şey yapması için müsaade etmek
Please let me go
Lütfen gitmeme izin ver
bildirmek
In scenebirine bir şeyi haber vermek
Let me know your answer
Cevabını bana bildir
engel olmak
bir şeyin gerçekleşmesini durdurmak
He moved without let or hindrance
Hiçbir engel olmaksızın hareket etti
hayal kırıklığına uğratmak
birinin beklentilerini karşılayamamak
I do not want to let my family down
Ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum
serbest bırakmak
birinin sorumluluktan veya cezadan kurtulmasına izin vermek
The police let him go without any punishment
Polis onu hiçbir ceza vermeden serbest bıraktı
dikte etmek
In sceneotorite kullanarak bir şeyi emretmek
You cannot dictate my life
Hayatıma dikte edemezsin
dikte etmek
birinin yazması için kelimeleri sesli olarak söylemek
The manager dictated the report to her secretary
Müdür raporu sekreterine dikte etti
dikte etmek
birine otoriter bir biçimde ne yapması gerektiğini söylemek
He tried to dictate what we should do
Ne yapmamız gerektiğini dikte etmeye çalıştı
düşünmek
In scenebir konu üzerinde dikkatlice düşünmek
I will consider your offer
Teklifinizi düşüneceğim
dikkate almak
In scenebir karar verirken belirli bir durumu düşünmek
You should consider the cost before buying it
Satın almadan önce maliyeti dikkate almalısın
saymak
bir şeyi belli bir şekilde görmek veya kabul etmek
I consider him a friend
Onu bir arkadaşım olarak görüyorum
savaşmak
In scenebir çatışmada veya savaşta yer almak
Soldiers fight with the enemy
Askerler düşmanla savaşır
konu
In scenebir konuşmanın veya yazının temel meselesi
What is the topic of the lesson
Dersin konusu ne
çalışmalar
In scenebir konu üzerinde bilgi edinme süreci
He continues his studies abroad
Çalışmalarına yurt dışında devam ediyor
çalışmalar
bir konunun ayrıntılı olarak incelenmesi
Recent studies show that sleep is important
Son çalışmalar uykunun önemli olduğunu gösteriyor
söylemek
In scenebir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
ünlem
birinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
fikrini belirtmek
bir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
devam etmek
In scenebir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
uzatmak
bir konuyu sıkıcı olacak şekilde uzun uzun anlatmak
He likes to go on about his job
İşi hakkında uzun uzun konuşmayı sever
yayınlanmak
radyo veya televizyonda gösterilmek
The show will go on tonight
Gösteri bu gece yayınlanacak
çıkmak
biriyle romantik bir randevuya gitmek
Are you going on a date tonight
Bu gece bir randevuya mı çıkıyorsun
binmek
lunaparktaki bir eğlence aracına binmek
Let us go on the roller coaster
Hız trenine binelim
başlamak
bir işe veya geziye başlamak
It is time to go on our trip
Gezimize başlama zamanı
girmek
dijital bir platforma erişmek
I often go on social media
Sık sık sosyal medyaya girerim
bozulmak
düzgün çalışmayı bırakmak
The machine went on suddenly
Makine aniden bozuldu
randevuya çıkmak
romantik bir partnerle buluşmak
They will go on a date tonight
Bu akşam randevuya çıkacaklar
eklenmek
bir şeyin üzerine yerleştirilmesi veya bir bütüne dahil edilmesi
These labels go on the boxes
Bu etiketler kutuların üzerine konur
nişanlı
In sceneevlenmek üzere söz vermiş
They are engaged
Onlar nişanlı
dahil etmek
birini bir şeye katmak veya ilgilendirmek
We need to engage the local community
Yerel topluluğu dahil etmemiz gerekiyor
çalıştırmak
bir makineyi veya sistemi çalışır duruma getirmek
You need to engage the machine
Makineyi çalıştırman gerekiyor
tutmak
birine bir işi yapması için ödeme yapmak
They engaged a private tutor
Özel bir öğretmen tuttular
hayat arkadaşı
In sceneevli olduğunuz veya romantik bir ilişki içinde olduğunuz kimse
She lives with her partner
O hayat arkadaşıyla yaşıyor
ortak
iş veya etkinlikte birlikte çalışılan kimse
He is my business partner
O benim iş ortağım
karar vermek
In scenekesin bir karar almak
She resolved to study harder
Daha sıkı çalışmaya karar verdi
çözmek
In scenebir sorunu çözüme kavuşturmak
They hope to resolve the conflict
Anlaşmazlığı çözmeyi umuyorlar
kararlılık
bir şeyi başarmak için sahip olunan güçlü irade
He showed great resolve
O büyük bir kararlılık gösterdi
kesinlikle
In scenehiç şüphe olmadan
He will surely win
Kesinlikle kazanacak
büyüleyici
In scenedikkatinizi tamamen üzerine çeken
The movie was absolutely captivating
Film kesinlikle büyüleyiciydi
akşam daveti
In sceneresmi bir akşam toplantısı
They invited us to a lovely soiree
Bizi hoş bir akşam davetine çağırdılar
zorluk
In scenebir sorun veya güçlük içeren durum
Learning to read was a struggle for him
Okumayı öğrenmek onun için bir zorluktu
mücadele etmek
zorlukların üstesinden gelmeye çalışmak
He struggled against the illness
Hastalığa karşı mücadele etti
mücadele
insanlar veya gruplar arasında güç ve kontrol için yapılan savaş
The workers began a struggle for their rights
İşçiler hakları için bir mücadele başlattılar
çabalamak
bir şeyi başarmak için yoğun çaba sarf etmek
He is struggling to carry the heavy box
Ağır kutuyu taşımak için çabalıyor
sevmek
In scenebirine karşı güçlü sevgi ve şefkat duymak
I love my family
Ailemi seviyorum
çok sevmek
bir şeyi veya birini çok fazla sevmek
I love chocolate
Çikolatayı çok severim
çok istemek
bir şeyi çok fazla istemek
I would love a cup of coffee
Bir fincan kahve çok isterdim
sevişmek
cinsel ilişkiye girmek
They made love
Seviştiler
önce
In sceneşimdiden önce veya geçmişte
I saw him two days ago
Onu iki gün önce gördüm
önce
şimdiye göre geçmişte kalmış zaman
I arrived an hour ago
Bir saat önce geldim
hoş
In scenehoş veya keyifli olan
The weather is very pleasant today
Bugün hava çok hoş
hoş
keyif veren veya güzel olan
We had a pleasant day together
Birlikte hoş bir gün geçirdik
anlamak
In scenebir şeyi kavramak veya fark etmek
I see what you mean
Ne demek istediğini anlıyorum
bak
birinin dikkatini çekmek için kullanılır
See here
Buraya bak
görmek
bir şeyi fark etmek için gözlerini kullanmak
I can see you
Seni görebiliyorum
görüşmek
biriyle buluşmak veya ziyaret etmek
I will see you tomorrow
Yarın seninle görüşeceğim
rütbe
In scenebir grup içindeki seviye veya konum
He holds a high rank in the army
Orduda yüksek bir rütbeye sahip
sıralamak
şeyleri belirli bir sıraya koymak
Rank these books by date
Bu kitapları tarihe göre sırala
ağır kokulu
çok kötü kokan
The room had a rank smell
Odada ağır bir koku vardı
iğrenç
son derece nahoş veya kötü kokulu
The garbage gave off a rank smell
Çöpler iğrenç bir koku yayıyordu
sıralamak
bir şeyleri belirli bir sıraya koymak
The teacher ranked the students by height
Öğretmen öğrencileri boylarına göre sıraladı
zevk
In scenebir şeye karşı kişisel beğeni
We have the same taste in music
Müzik konusunda aynı zevke sahibiz
tat
bir şeyi yerken veya içerken hissedilen duygu
This cake has a sweet taste
Bu kekin tatlı bir tadı var
tatmak
kalitesini anlamak için az miktarda denemek
Please taste the soup
Lütfen çorbayı tat
tatmak
yiyecek veya içecekten kalitesine bakmak için az miktarda almak
Please taste this sauce to see if it is good
Bu sosun iyi olup olmadığını anlamak için lütfen tadına bak
karar vermek
In scenebir seçim yapmak
I cannot decide
Karar veremiyorum
belirlemek
bir şeye karar kılıp seçmek
We decided the date
Tarihi belirledik
karar vermek
bir seçim yapmak
I decided to eat pizza
Pizza yemeye karar verdim
ilk
In scenezaman veya sıra bakımından diğerlerinden önce gelen
This is my first car
Bu benim ilk arabam
birinci sınıf
mümkün olan en yüksek standartta
This hotel provides first class service
Bu otel birinci sınıf hizmet sunuyor
dehşete düşmüş
In sceneaşırı korku hissetme
He was terrified of the dark
Karanlıktan dehşete düşmüştü
dehşete düşmüş
aşırı derecede korkmuş
She was terrified of the dark
Karanlıktan dehşete düşmüştü
dehşete kapılmış
aşırı derecede korku hissetme durumu
She was terrified of the dark
O karanlıktan dehşete kapılmıştı
korkarım ki
In scenekötü bir durumdan dolayı üzüntü veya endişe duyma
I am afraid I cannot help you
Korkarım ki size yardım edemem
korkmuş
In scenekorku hissetme
She is afraid of spiders
O örümceklerden korkar
korkarım
kötü bir durumdan dolayı üzgün veya kaygılı hissetmek
I am afraid that we are late
Korkarım geç kaldık
geçmek
In scenebir yerin veya zamanın ötesinde olmak
It is past ten
Saat onu geçti
geçmiş
In scenezaten yaşanmış olan zaman
We should learn from the past
Geçmişten ders almalıyız
geçmiş
şimdiki zamandan önce olan
In the past, life was simple
Geçmişte hayat basitti
geçe
saatin tam vaktinden sonraki zaman
It is ten past five
Saat beşi on geçiyor
hamur işi
fırında pişmiş bir tür hamur işi veya tuzlu yemek
He bought a fresh past
Taze bir hamur işi satın aldı
akşam
In sceneöğleden sonra ile gece arasındaki süre
The evening is cool
Akşam serindir
akşam
günün güneş battıktan sonraki bölümü
I like the cool evening air
Akşam serinliğini severim
merak
In scenebir şeyi öğrenme veya anlama isteği
I have an interest in science
Bilime karşı merakım var
faiz
ödünç alınan para için ödenen ek ücret
The bank charges a high interest rate
Banka yüksek bir faiz oranı uyguluyor
hobi
boş zamanlarda yapmaktan hoşlanılan etkinlik
Reading is one of my interests
Okumak hobilerimden biridir
pay
bir işteki ortaklık veya hisse durumu
He has an interest in the company
Şirkette bir payı var
ilgilendirmek
birinin bir şeye merak duymasını veya dikkat etmesini sağlamak
This book interests me
Bu kitap ilgimi çekiyor
niyet
In sceneyapmak veya başarmak istenen şey
My intention is to learn English
Niyetim İngilizce öğrenmek
hazretleri
In scenedük veya düşes gibi soylu kişilere hitap etmek için kullanılan saygılı unvan
Your Grace the carriage is waiting
Hazretleri araba sizi bekliyor
haline gelmek
In scenebir şeye dönüşmek veya bir durumda olmak
He came to be a great leader
O, harika bir lider haline geldi
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
birine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
en kötü
In scenekalite bakımından en düşük seviyede olan
This is the worst restaurant in town
Bu şehirdeki en kötü restoran
en kötü
en nahoş veya en düşük kaliteli olan
This is the worst movie I have ever seen
Bu, şimdiye kadar izlediğim en kötü film
en feci
en ağır veya en olumsuz durumda olan
It was the worst day of his life
Hayatının en feci günüydü
mükemmel
In sceneçok iyi
This cake is excellent
Bu kek mükemmel
karakter
In scenebir insanı tanımlayan özellikler bütünü
He has a strong character
Güçlü bir karakteri var
karakter
hikaye, film veya oyundaki kişi
He is my favorite character
O benim en sevdiğim karakter
karakter
bir hikayedeki kişi
The main character is brave
Ana karakter cesurdur
karakter
yazı sisteminde kullanılan harf veya simge
This password requires eight characters
Bu şifre sekiz karakter gerektiriyor
besteci
In scenemüzik eserleri yazan kişi
Beethoven was a famous composer
Beethoven ünlü bir besteciydi
göz
In scenegörmeyi sağlayan vücut bölümü
I have two eyes
İki gözüm var
yetenek
In scenebir şeyi fark etme veya ona dikkat etme becerisi
She has a good eye for art
Sanat konusunda iyi bir yeteneği var
gözlemek
In scenebirine veya bir şeye dikkatlice bakmak
He eyed the stranger suspiciously
Yabancıyı şüpheyle gözledi
merkez
fırtınanın tam ortasındaki sakin bölge
The eye of the storm is calm
Fırtınanın merkezi çok sakindir
ev görevlisi
In scenebir evi temizleyen ve yöneten kişi
The housekeeper cleans the house every day
Ev görevlisi evi her gün temizler
ev yardımcısı
bir evin düzenlenmesi ve ev işlerinin yapılması için tutulan kişi
The housekeeper cleans the house every day
Ev yardımcısı her gün evi temizliyor
ahlaksız
In scenedürüst olmayan veya ahlak dışı davranışlar içeren
He has a sordid history
Onun ahlaksız bir geçmişi var
karşılıklı konuşma
In sceneiki kişi arasındaki fikir alışverişi veya tartışma
They had a quick back and forth about the plan
Plan hakkında kısa bir karşılıklı konuşma yaptılar
ileri geri
bir yöne ve sonra zıt yöne doğru hareket etmek
He walked back and forth
İleri geri yürüdü
ileri geri
bir yöne gidip sonra ters yöne doğru hareket etme
The pendulum swings back and forth
Sarkaç ileri geri sallanıyor
sağlığa yararlı
In scenefiziksel sağlığa faydalı olan
Eat healthy food to stay fit
Formda kalmak için sağlıklı yiyecekler ye
sağlıklı
güçlü ve başarılı durumda olan
The business is healthy
İşletme sağlıklı durumda
sağlıklı
iyi bir sağlık durumuna sahip olma
She is a healthy person
O sağlıklı bir insan
sağlıklı
sağlığa yararlı
Eating fruit is a healthy choice
Meyve yemek sağlıklı bir seçimdir
sağlıklı
bedensel olarak güçlü ve zinde
Eating vegetables makes you healthy
Sebze yemek sizi sağlıklı yapar
gelmek
In scenebir yere varmak veya görünmek
He didn't show up for the meeting
Toplantıya gelmedi
ortaya çıkmak
birinin bir yerde görünmesi veya gelmesi
He finally showed up at the party
Sonunda partide göründü
rezil etmek
birini başkalarının önünde utandırmak
She showed him up in front of the team
Onu takımın önünde rezil etti
belirmek
bir arka plan üzerinde kolayca fark edilmek
The stain does not show up on this dark shirt
Bu koyu renkli gömlekte leke belli olmuyor
gölgede bırakmak
birinden daha iyi performans göstererek onu kötü duruma düşürmek
He tried to show up his rival during the match
Maç sırasında rakibini gölgede bırakmaya çalıştı
gölgede bırakmak
birinden daha iyi performans göstererek onu geride bırakmak
He showed up his rival with a better performance
Rakibini daha iyi bir performansla gölgede bıraktı
kol
In sceneomuzdan ele kadar olan vücut bölümü
My arm hurts
Kolum ağrıyor
silahlandırmak
silah veya araç gereç sağlamak
The soldiers were armed
Askerler silahlandırıldı
silah
savaşta kullanılan ateşli veya kesici araç
He had to drop his arm
Silahını bırakmak zorunda kaldı
kol
büyük bir organizasyonun belirli bir iş alanıyla ilgilenen bölümü
This is the research arm of the company
Bu şirketin araştırma koludur
ileride
In sceneön tarafta, ilerideki yönde
There is a hotel up ahead
İleride bir otel var
sembolize etmek
In scenebir şeyi sembolle ifade etmek
The dove symbolizes peace
Güvercin barışı sembolize eder
büyülemek
In scenebirinin dikkatini tamamen üzerine çekmek
The magic show enthralled the audience
Sihir gösterisi seyircileri büyüledi
biraz
In sceneküçük bir derecede
The movie was somewhat boring
Film biraz sıkıcıydı
biraz
bir dereceye kadar
It is somewhat cold outside
Dışarısı biraz soğuk
biraz
az bir ölçüde
I am somewhat tired
Biraz yorgunum
ilan etmek
In scenebir şeyi resmî olarak söylemek
The government declared a holiday
Hükümet tatil ilan etti
ilan etmek
bir şeyi resmi veya açık bir şekilde söylemek
The government declared the holiday
Hükümet tatili ilan etti
ilan etmek
bir şeyi resmi veya aleni olarak açıklamak
They declared the war over
Savaşın bittiğini ilan ettiler
bastırmak
In scenebir şeyi hareket ettirmek için baskı uygulamak
Push the button
Düğmeye bas
zorlamak
In scenebirini bir şey yapmaya teşvik etmek
My parents push me to study
Ailem beni ders çalışmaya zorluyor
uyuşturucu satmak
yasadışı uyuşturucu maddeleri insanlara satmaya çalışmak
He was caught pushing drugs on the street
Sokakta uyuşturucu satarken yakalandı
hurda
In sceneyeniden kullanılabilecek atık malzeme
He sells scrap metal
Hurda metal satıyor
iptal etmek
bir plan veya projeden vazgeçmeye karar vermek
They decided to scrap the plan
Planı iptal etmeye karar verdiler
kavga etmek
küçük bir kavga veya tartışma yaşamak
The two boys had a scrap
İki çocuk küçük bir kavga etti
parça
bir şeyden kalan küçük parça
There is a scrap of paper on the desk
Masanın üzerinde bir kağıt parçası var
ayağa kalkmak
In sceneayaklarının üzerinde dik durmak
Please stand up when the teacher enters
Öğretmen içeri girdiğinde lütfen ayağa kalkın
stand-up
sahnede tek başına yapılan komedi
I love stand up comedy
Stand-up komediyi severim
ekmek
planlanan bir buluşmaya gelmemek
She stood me up
Beni ekti
ayağa kalkmak
ayaklarının üzerine kalkmak
Please stand up
Lütfen ayağa kalkın
buluşmaya gelmemek
planlanan bir buluşmaya gitmemek
He stood me up on our date
Randevumuza gelmedi
dürüst
ahlaklı ve doğru davranış sergilemek
He is a stand up guy
O dürüst bir adamdır
geçerli kalmak
test edildiğinde veya incelendiğinde doğru olduğu kanıtlanmak
The argument will stand up in court
Bu argüman mahkemede geçerli kalacaktır
ayağa kalkmak
oturur veya yatar pozisyondan dikey bir konuma geçmek
Please stand up when the teacher enters
Öğretmen girdiğinde lütfen ayağa kalkın
stand-up
bir kişinin seyirciye şakalar anlattığı komedi türü
He enjoys watching stand up
Stand up izlemekten keyif alıyor
ayağa kalkmak
oturur durumdan dik pozisyona geçmek
The student stood up to greet the teacher
Öğrenci öğretmeni selamlamak için ayağa kalktı
standup komedyeni
canlı izleyicilere şakalar yapan sanatçı
He is a funny standup
O komik bir standup komedyenidir
acil
In scenehızlı müdahale gerektiren
This is an urgent call
Bu acil bir çağrı
ivedi
geciktirilmeden yapılması gereken
We need an urgent response
İvedi bir cevaba ihtiyacımız var
acil
hemen dikkat veya işlem gerektiren
This is an urgent matter
Bu acil bir konu
mahvetmek
In scenebir şeyi artık kullanılamayacak kadar bozmak
The rain ruined my clothes
Yağmur kıyafetlerimi mahvetti
harabe
In sceneyok olmuş bir yapının kalıntıları
We visited the ancient ruins
Eski harabeleri ziyaret ettik
enfiye
In sceneburundan çekilen toz halindeki tütün
He took a pinch of snuff
Bir tutam enfiye aldı
öldürmek
bir canlının yaşamına son vermek
The gang decided to snuff the informer
Çete muhbiri öldürmeye karar verdi
başlamak
In scenebir şeye başlamak
Let's begin the lesson
Hadi derse başlayalım
gevşek
In scenesıkıca bağlanmamış veya serbest
The screw is loose
Vida gevşek
serbest bırakmak
bir şeyi tutmayı bırakıp serbest kalmasına izin vermek
He loosed the dog to run in the park
Parkta koşması için köpeği serbest bıraktı
gevşek
sıkıca tutturulmamış olan
The screw is loose
Vida gevşek
düello
In sceneiki kişi arasındaki dövüş
They fought a duel
Düello yaptılar
ayrılmak
In scenebir yerden veya birinden uzaklaşmak
She left the office at five
Ofisten saat beşte ayrıldı
sol
sağın karşı tarafı
Turn left here
Buradan sola dön
kalmak
diğerleri gittikten sonra orada olmaya devam etmek
Only two cookies are left
Sadece iki kurabiye kaldı
bırakmak
bir şeyin belirli bir durumda olmasını sağlamak
He left the door open
Kapıyı açık bıraktı
kalmak
In scenevarlığını sürdürmek veya aynı durumda kalmak
He remained silent
Sessiz kaldı
kalmak
In scenebir durumda varlığını sürdürmek
The temperature will remain the same
Sıcaklık aynı kalacak
kalmak
bir yerde bulunmaya devam etmek
Please remain in your seats
Lütfen koltuklarınızda kalın
kalıntı
ölen bir kişinin bedeni veya parçası
The remains were found in the woods
Kalıntılar ormanda bulundu
karışmak
In scenebir şeyin parçası haline gelip fark edilmez olmak
The colors dissolved into the background
Renkler arka plana karıştı
hoşlanma
In scenebirine karşı duyulan romantik ilgi
I have a crush on him
Ondan hoşlanıyorum
platonik aşk
birine karşı duyulan güçlü romantik çekim
I have a crush on him
Ondan hoşlanıyorum
ezmek
bir şeyi büyük bir güçle sıkıştırmak
He crushed the empty can
Boş kutuyu ezdi
bir dikişte içmek
bir içeceği hızla ve tamamen bitirmek
He managed to crush the whole bottle of water
Bütün su şişesini bir dikişte içmeyi başardı
sebep
In scenebir şeyin meydana gelmesine yol açan neden
Give me one good reason
Bana tek bir geçerli sebep ver
akıl
In scenemantıklı düşünme yetisi
Humans have the power of reason
İnsanlar akıl yürütme gücüne sahiptir
mantık yürütmek
mantık kullanarak bir sonuca varmak
We must reason logically
Mantıklı bir şekilde düşünmeliyiz
yorgunluk
In sceneaşırı fiziksel veya zihinsel bitkinlik durumu
He suffered from fatigue after the long trip
Uzun yolculuktan sonra yorgunluk çekti
nadir
In scenesık rastlanmayan veya görülmeyen
This is a rare coin
Bu nadir bir paradır
az pişmiş
çok kısa süre pişmiş
I like my steak rare
Bifteğimi az pişmiş severim
inmek
In scenedaha düşük bir yere hareket etmek
Please come down from the ladder
Lütfen merdivenden in
bağlı olmak
bir şeyin sonucunun başka bir etkene dayanması
The result comes down to one vote
Sonuç tek bir oya bağlı
yağmak
yağmurun gökten yere düşmesi
The rain is coming down hard
Yağmur şiddetli yağıyor
etkisi geçmek
uyuşturucu etkisinden yavaşça kurtulup normale dönmek
It is hard to come down after the party
Partiden sonra normale dönmek zor
düşmek
seviye miktar veya sıcaklık olarak azalmak
Prices will come down soon
Fiyatlar yakında düşecek
aşağı inmek
daha aşağı bir seviyeye gitmek veya gelmek
Please come down from the tree
Lütfen ağaçtan aşağı in
dayanmak
bir durumun temel sebebinin belirli bir şeye bağlı olması
It all comes down to money
Her şey paraya dayanıyor
ağlamak
In scenegenellikle üzüntüden dolayı gözyaşı dökmek
He wept with sadness
Üzüntüden ağladı
gözyaşı dökmek
gözlerden yaş gelmesi
She wept silently
Sessizce gözyaşı döktü
saat
In scene60 dakikaya eşit süre
I will be there in one hour
Bir saat içinde orada olacağım
saat
In scene60 dakikalık zaman dilimi
I will be there in an hour
Bir saat içinde orada olacağım
saat
bir günün yirmi dört parçasından biri
We will leave in one hour
Bir saat içinde ayrılacağız
hariç
In scenebir şeyi dahil etmeden
Everyone came except him
O hariç herkes geldi
ancak
bir durumu belirtirken karşıtlık bildirmek için kullanılır
I would go except I am tired
Giderdim ancak yorgunum
hariç
dahil etmemek
Everyone except Tom came
Tom hariç herkes geldi
beceri
In scenepratik bilgi veya yetenek
He has the know-how to fix the car
Arabayı tamir edecek becerisi var
kalmak
In scenebir yerde bulunmaya devam etmek
Please stay here
Lütfen burada kal
uyanık kalmak
tamamen uyanık ve net düşünebilir durumda olmak
I need to stay awake
Uyanık kalmam gerekiyor
durdurmak
bir şeyin bir süreliğine gerçekleşmesini engellemek
The court decided to stay the proceedings
Mahkeme davayı durdurmaya karar verdi
kalmak
bir yerde belirli bir süre konaklamak
We will stay in a hotel
Bir otelde kalacağız
kapsamak
In scenebir parçası veya özelliği olarak bulundurmak
The job involves a lot of travel
İş çok fazla seyahat gerektiriyor
dahil etmek
bir şeye katılmasını sağlamak
We want to involve everyone in the project
Herkesi projeye dahil etmek istiyoruz
ilişki yaşamak
romantik bir ilişki içinde olmak
They are romantically involved
Romantik bir ilişki yaşıyorlar
evlilik dışı çocuk
In sceneevli olmayan ebeveynlerden dünyaya gelen çocuk
The child was born a bastard
Çocuk evlilik dışı doğmuştu
pislik
In sceneçok sevimsiz veya kötü niyetli kişi
He is a real bastard
O tam bir pislik
insafsız
çok kaba veya nazik olmayan bir kişi
Stop being such a bastard
Bu kadar insafsız olmayı bırak
çalışkan kişi
çok sıkı ve yorulmadan çalışan kimse
He is a hard working bastard
O çok çalışkan biridir
in
In scenevahşi bir hayvanın yaşadığı veya saklandığı yer
The bear slept in its den
Ayı ininde uyudu
çalışma odası
evde dinlenmek veya çalışmak için kullanılan oda
He is reading in the den
Çalışma odasında kitap okuyor
yuva
yasa dışı faaliyetlerin yapıldığı gizli yer
The police raided the gambling den
Polis kumar yuvasına baskın düzenledi
pratik yapmak
In scenebir şeyi düzenli olarak yapma eylemi
I am practicing the piano
Piyano pratiği yapıyorum
yabancı
In scenetanımadığınız biri
Don't talk to strangers
Yabancılarla konuşma
tuhaf
alışılmamış ya da şaşırtıcı
The stranger the better
Ne kadar tuhaf o kadar iyi