

Bridgerton — Season 1 Episode 5
Words & meanings
701 words
CEFR level
içecek
In sceneiçilebilen sıvı
I want a cold drink
Soğuk bir içecek istiyorum
içmek
In scenevücuda sıvı almak
I drink water
Su içerim
içecek
tüketilen sıvı
I want a cold drink
Soğuk bir içecek istiyorum
yolculuk
In scenebir yerden başka bir yere gitme eylemi
The journey took ten hours
Yolculuk on saat sürdü
yolculuk yapmak
bir yerden başka bir yere gitmek
They will journey across the country
Ülke genelinde yolculuk yapacaklar
yolculuk
bir hedefe ulaşmak için yaşanan uzun veya zorlu olaylar dizisi
Learning a new language is a long journey
Yeni bir dil öğrenmek uzun bir yolculuktur
nazik
In scenedost canlısı ve cömert
She is a kind person
O nazik bir insandır
tür
In scenebenzer özelliklere sahip grup
What kind of music do you like
Ne tür müzik seversiniz
biraz
küçük bir ölçüde
I am kind of tired
Biraz yorgunum
ziyaret etmek
In scenebirini görmeye gitmek ve onunla vakit geçirmek
I will visit my grandmother
Babaannemi ziyaret edeceğim
ziyaret etmek
In scenebir yere belirli bir süre kalmak için gitmek
I will visit my grandmother tomorrow
Yarın büyükannemi ziyaret edeceğim
musallat olmak
birine kötü bir durum veya sıkıntı vermek
The sickness visited the small town
Hastalık küçük kasabaya musallat oldu
ziyaret
birini veya bir yeri görmek için yapılan kısa gezi
This visit was very nice
Bu ziyaret çok güzeldi
samimi
In scenene hissettiğini veya düşündüğünü dürüstçe söyleyen
He gave a sincere apology
Samimi bir özür diledi
dolu
In scenemümkün olduğunca çok şeyle doldurulmuş
The glass is full of water
Bardak suyla dolu
tam
In scenemümkün olan en yüksek derecede
He has full control
O tam kontrole sahip
tam
tüm parçaları içeren
Please write your full name
Lütfen tam adınızı yazın
tok
yeterince yemek yemiş olma durumu
I am full after that meal
O yemekten sonra tokum
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
kararsız
bir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
anlamak
In scenebir şeyin anlamını kavramak
I understand the lesson
Dersi anlıyorum
anlamak
ne demek olduğunu bilmek
I understand you
Seni anlıyorum
mış gibi yapmak
In scenebir şey gerçek değilken gerçekmiş gibi davranmak
He pretended to be asleep
Uyuyormuş gibi yaptı
mış gibi yapmak
bir şey gerçekmiş gibi davranmak
The kids pretend to be superheroes
Çocuklar süper kahramanmış gibi yapıyor
rol yapmak
gerçek olmayan bir durumu doğruymuş gibi davranmak
The children like to pretend they are pirates
Çocuklar korsanmış gibi davranmayı severler
nişan
In sceneevlilik sözü verme
They announced their engagement
Nişanlandıklarını duyurdular
katılım
In scenebir şeye dahil olma eylemi
Active engagement is key to success
Aktif katılım başarının anahtarıdır
çatışma
ordular arasındaki savaş
The first engagement lasted two hours
İlk çatışma iki saat sürdü
randevu
önceden kararlaştırılmış bir etkinlik veya buluşma
I have a prior engagement tonight
Bu gece önceden ayarlanmış bir randevum var
tam olarak
In scenekesin veya eksiksiz bir şekilde
It is exactly ten o'clock
Saat tam olarak on
varsaymak
In scenebir şeyin doğru olduğunu kanıtsız kabul etmek
I suppose you are right
Haklı olduğunu varsayıyorum
sanmak
bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I suppose that you are right
Haklı olduğunu sanıyorum
niyetinde olmak
bir amaç veya plan taşımak
You are supposed to arrive by ten
Ona kadar varman gerekiyor
söylemek
In scenebir şeyi sözlü olarak ifade etmek
Can you say your name
Adını söyleyebilir misin
söz hakkı
karar verme veya fikir belirtme yetkisi
She has a say in the matter
Konuda onun söz hakkı var
ünlem
birinin dikkatini çekmek için kullanılan söz
I say that is enough
Hey bu kadarı yeterli
fikrini belirtmek
bir düşünceyi ifade etmek
She says it is a good idea
O bunun iyi bir fikir olduğunu söylüyor
saat
saatleri belirtmek için kullanılır
It is five o'clock
Saat beş
saat
günün saatini belirtmek için kullanılır
Classes start at nine oclock
Dersler saat dokuzda başlar
saat
tam saati belirtmek için sayıdan sonra kullanılan ifade
It is ten o'clock
Saat on
baş ağrısı
In scenebaş bölgesinde hissedilen ağrı
I have a bad headache
Şiddetli bir baş ağrım var
baş belası
sıkıntı veya endişeye yol açan kişi ya da durum
Organizing this event is a real headache
Bu etkinliği organize etmek tam bir baş belası
yatak
In sceneuyumak için kullanılan mobilya
I go to bed
Yatağa gidiyorum
yatak
bir nehrin veya denizin tabanı
The river bed is rocky
Nehir yatağı taşlıdır
bahse girmek
bir olayın sonucu üzerine para riske atmak
I bet five dollars on the game
Maça beş dolar yatırdım
bitirmek
bir şeyi sonlandırmak veya durdurmak
They want to end the contract
Sözleşmeyi bitirmek istiyorlar
yeğen
In scenekardeşin erkek çocuğu
My nephew is five years old
Yeğenim beş yaşında
yeğen
kardeşin oğlu
My nephew is five years old
Yeğenim beş yaşında
yeğen
erkek kardeşin veya kız kardeşin erkek çocuğu
He is my nephew
O benim yeğenim
yeğen
erkek kardeşin veya kız kardeşin erkek çocuğu
My nephew visited me yesterday
Yeğenim dün beni ziyaret etti
gün
In scene24 saatlik süre
I work every day
Her gün çalışıyorum
dönem
In sceneözellikle geçmişteki belirli bir zaman dilimi
In my grandfather's day, there were no computers
Büyükbabamın döneminde bilgisayarlar yoktu
özel gün
In scenebelirli bir şeyi kutlamak için ayrılmış gün
We celebrate a special day
Biz özel bir gün kutlarız
gündüz
güneşin gökyüzünde olduğu zaman
It is bright during the day
Gündüz hava aydınlıktır
ilk görüşte
In scenebirini veya bir şeyi ilk gördüğün an
It was love at first sight
İlk görüşte aşktı
düşkün
In scenebir şeyi veya birini çok seven
I am fond of chocolate
Çikolataya düşkünüm
Kıskançlık
In scenebaşkasının sahip olduğu şeylere sahip olma isteğinden doğan mutsuzluk veya öfke hissi
He could not hide his jealousy of his friend
Arkadaşına duyduğu kıskançlığı gizleyemedi
kıskançlık
başkasının sahip olduğu şeye sahip olma isteği
Jealousy can ruin a friendship
Kıskançlık bir arkadaşlığı bozabilir
ücret aldı
In sceneemeğinin karşılığını almak
They were paid for the work
İş için ücret aldılar
ödedi
In scenebir şey karşılığında para vermek
He paid for the meal
Yemeğin parasını ödedi
satın aldı
bir şeyi edinmek
He paid for the car
Arabayı satın aldı
dikkat etti
birine veya bir şeye yoğunlaşma eylemi
He paid attention to the lesson
O derse dikkat etti
ücreti ödenmiş
yapılan iş karşılığında para verilmiş
She is a paid worker
O ücretli bir çalışan
zevk
In scenebir şeye karşı kişisel beğeni
We have the same taste in music
Müzik konusunda aynı zevke sahibiz
tat
bir şeyi yerken veya içerken hissedilen duygu
This cake has a sweet taste
Bu kekin tatlı bir tadı var
tatmak
kalitesini anlamak için az miktarda denemek
Please taste the soup
Lütfen çorbayı tat
tatmak
yiyecek veya içecekten kalitesine bakmak için az miktarda almak
Please taste this sauce to see if it is good
Bu sosun iyi olup olmadığını anlamak için lütfen tadına bak
üst kat
In scenezemin katın üzerindeki kat
My bedroom is upstairs
Yatak odam üst katta
kabul etmek
In scenebir şeye onay vermek
She accepted the invitation
Daveti kabul etti
kabul etmek
bir şeyi doğru veya geçerli olarak tanımak
I accept the truth
Gerçeği kabul ediyorum
kabul etmek
sunulan bir şeyi almak
He accepted the award
Ödülü kabul etti
kabul etmek
bir şeyi almaya veya onaylamaya razı olmak
I accept your offer
Teklifi kabul ediyorum
söz
In scenebir şeyi kesinlikle yapacağınızı bildiren ifade
I will keep my promise
Sözümü tutacağım
söz vermek
In scenebirine bir şeyi yapacağına dair güven vermek
I promise to be there on time
Zamanında orada olacağıma söz veriyorum
salıverme
tutulan birini veya bir şeyi serbest bırakma
He gave his promise to let them go
Onları serbest bırakmaya söz verdi
beklemek
In scenekısa bir süreliğine durmak
Please wait a moment
Lütfen bir an bekle
beklemek
In scenebir şey olana kadar bir yerde kalmak
Please wait for me
Lütfen beni bekle
hizmet etmek
birine yardım etmek için onun işlerini yapmak
The server waits on the guests
Garson konuklara hizmet eder
sabırsızlanmak
bir şeyin olması için heyecan duymak
I can't wait for summer
Yaz için sabırsızlanıyorum
utanç
In sceneyanlış bir şey yaptığınızda hissedilen acı verici duygu
He felt a deep sense of shame
Derin bir utanç hissetti
utandırmak
In scenebirinin kendini mahcup veya aptal hissetmesine yol açmak
He shamed her in front of everyone
Herkesin önünde onu utandırdı
yazık
üzücü veya pişmanlık verici durum
It is a shame that you cannot come
Gelemeyecek olman ne yazık
ayıplamak
birinin yaptığı bir davranış yüzünden onu kötü hissettirmek
They shamed him for lying
Yalan söylediği için onu ayıpladılar
istemek
In scenebir şeyi yapmayı planlamak
I ask to do this task
Bu görevi yapmayı istiyorum
rica etmek
In scenebir şey istemek
I ask for a pen
Bir kalem rica ediyorum
sormak
birine soru yöneltmek
I need to ask a question
Bir soru sormam gerekiyor
belirtmek
bir görüşü ifade etmek
You should ask your opinion clearly
Görüşünü açıkça belirtmelisin
hızlıca
In scenehızlı bir şekilde veya gecikmeden
He ran quickly to the bus
Otobüse hızlıca koştu
ay
In sceneotuz gün civarındaki zaman dilimi
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
ay
In sceneyılın on iki bölümünden biri
February is the second month of the year
Şubat yılın ikinci ayıdır
ay
In sceneyılın on iki bölümünden her biri
There are twelve months in a year
Bir yılda on iki ay vardır
aylık
bir ay süren veya kapsayan
It was a six-month project
Bu altı aylık bir projeydi
tam gelmek
In sceneboyut olarak uygun olmak
This dress is fitting her well
Bu elbise ona tam oluyor
uygun
belirli bir durum için doğru veya yerinde olan
It is a fitting end to the story
Bu hikayeye uygun bir son
bağlantı parçası
boruları birbirine bağlamak için kullanılan parça
The plumber replaced the broken pipe fitting
Tesisatçı kırık boru bağlantı parçasını değiştirdi
montaj
parçaları birleştirme veya takma işi
The fitting of the parts took time
Parçaların montajı zaman aldı
tanıklık etmek
In scenebir olayı görüp onu anlatabilecek durumda olmak
He had to bear witness to the accident
Kazaya tanıklık etmek zorunda kaldı
leylak
In scenemor veya beyaz çiçekleri olan küçük bir ağaç
The garden is full of lilac
Bahçe leylakla dolu
önlemek
In scenebir şeyin olmasını engellemek
Vaccines prevent diseases
Aşılar hastalıkları önler
aslında
In scenebir şeyin gerçek olduğunu vurgulamak veya ek bilgi vermek için kullanılır
I thought it was easy, but in fact it was hard
Kolay olduğunu sanmıştım ama aslında zordu
sürüklemek
In scenebir şeyi yüzey üzerinde çekmek
Drag the chair across the room
Sandalyeyi oda boyunca sürükle
sıkıcı şey
sıkıcı veya can sıkıcı durum
This meeting is such a drag
Bu toplantı çok sıkıcı
nefes
sigaradan çekilen duman
He took a long drag
Uzun bir nefes çekti
drag performansı
erkeklerin eğlence amacıyla kadın kıyafetleri giyerek yaptığı gösteri
He is famous for his drag performance
O drag performansıyla ünlüdür
ham
In sceneişlenmemiş veya doğal durumunda olan
They use raw materials for production
Üretim için ham madde kullanıyorlar
Raw
1987 yapımı Eddie Murphy standup komedi filmi
Eddie Murphy released a comedy special called Raw
Eddie Murphy Raw adında bir komedi gösterisi yayınladı
tahriş olmuş
sürtünme veya tahriş nedeniyle kızarmış ve acı veren
His skin is raw from the cold
Soğuktan cildi tahriş olmuş
evlenmek
In scenebiriyle karı koca olmak
I want to marry her
Onunla evlenmek istiyorum
evli
eşi olan
He is married
O evli
evlenmek
birisiyle hayatını birleştirmek
They decided to marry last year
Geçen yıl evlenmeye karar verdiler
evli
eşi olan
They are married
Onlar evli
dağınıklık
In scenedüzensiz veya kirli durum
This room is a mess
Bu oda çok dağınık
kurcalamak
düzeni bozmak veya sorun çıkarmak
Don't mess with the settings
Ayarları kurcalama
bitki
In scenegenellikle toprakta yetişen canlı bir varlık
I bought a new plant
Yeni bir bitki aldım
tesis
endüstriyel veya teknik bir sürecin gerçekleştiği yer
He works at a power plant
Enerji santralinde çalışıyor
dikmek
tohumları veya genç bitkileri toprağa ekmek
We plant seeds in spring
Baharda tohum dikeriz
gizlice yerleştirmek
bir şeyi gizli veya yasadışı yollarla bir yere koymak
The criminal planted evidence
Suçlu kanıt yerleştirdi
düşünmek
In scenebir konu hakkında görüşe sahip olmak
I thought you were busy
Meşgul olduğunu düşünmüştüm
düşünce
In scenezihinden geçen fikir veya inanış
He had a strange thought
Aklına tuhaf bir düşünce geldi
düşünme
dikkatli bir şekilde düşünme eylemi
He was lost in thought
Düşüncelere dalmıştı
bahsetmek
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
He thought to mention the new plan
O yeni plandan bahsetmeyi düşündü
girmek
In scenebir yerin içine girmek
She went into the room
Odaya girdi
girmek
bir sürece başlamak
The car will go into production soon
Araba yakında üretime girecek
girmek
bir işe veya alana dahil olmak
She wants to go into politics
Siyasete girmek istiyor
detaylandırmak
bir konuyu derinlemesine incelemek
We cannot go into the details now
Detayları şimdi inceleyemeyiz
derinlemesine incelemek
bir konuyu detaylıca araştırmak veya konuşmak
We need to go into this problem
Bu sorunu derinlemesine incelememiz gerekiyor
surat asmak
kızgın olduğun için sessiz ve mutsuz olmak
He will go into a sulk if you say that
Eğer bunu söylersen surat asar
girmek
bir duruma veya sürece başlamak
She will go into recovery after surgery
Ameliyattan sonra iyileşme sürecine girecek
ev halkı
In scenebir evde yaşayan tüm kişiler
The household consists of five people
Ev halkı beş kişiden oluşuyor
açıklama
In scenebir şeyi netleştiren ifade
I need a clear explanation
Net bir açıklamaya ihtiyacım var
açıklama
bir şeyi anlaşılır kılan ifade
Please give me an explanation for this
Lütfen bana bunun için bir açıklama yap
sunak
In scenedini törenlerde kullanılan masa
The couple stood before the altar
Çift sunağın önünde durdu
açık havada
In scenebina dışında, açık havada
I love spending time outdoors
Açık havada vakit geçirmeyi severim
açık hava
binaların dışında kalan açık alan
We spent the day outdoors
Günü açık havada geçirdik
açık hava
binalardan uzak dış alan
I love the outdoors
Açık havayı seviyorum
inşa etti
In sceneparçaları birleştirerek yapmak
They built a house
Bir ev inşa ettiler
yapılı
vücut yapısı ve boyutu
He is well-built
O yapılı biridir
sorgulamak
In scenebir şey hakkında şüphe belirtmek
I question his honesty
Onun dürüstlüğünü sorguluyorum
Soru
In sceneBilgi edinmek için sorulan cümle
He asked me a difficult question
Bana zor bir soru sordu
Söz konusu
Üzerinde tartışılan konu
This is the issue in question
Söz konusu olan mesele budur
sorgulamak
birine resmi olarak soru sormak
The police questioned the suspect
Polis şüpheliyi sorguladı
Soru sormak
birinden bilgi almak amacıyla bir şey sormak
She wanted to question him about the project
Proje hakkında ona soru sormak istedi
çekicilik
In sceneinsanların ilgisini çeken özellik
The city has a special attraction
Şehrin özel bir çekiciliği var
turistik yer
insanların ziyaret etmekten hoşlandığı yer
The museum is a popular attraction
Müze popüler bir turistik yerdir
planlamak
In scenebir şey için hazırlık yapmak
We plan a trip
Bir gezi planlıyoruz
plan
bir şeyi yapmak için yöntem
I have a great plan
Harika bir planım var
planlamak
bir şeyi yapmaya niyet etmek
I plan to travel
Seyahat etmeyi planlıyorum
plan
bir şeyi yapma konusundaki fikir veya düzenleme
We have a plan for the weekend
Hafta sonu için bir planımız var
evlilik
In sceneevli olma durumu
They were joined in holy matrimony
Kutsal evlilikle birleştiler
neden olmak
In scenebir olayın gerçekleşmesine yol açmak
The rain caused the flood
Yağmur sele neden oldu
neden
bir şeyin gerçekleşmesini sağlayan etken
What was the cause of the fire
Yangının nedeni neydi
dava
insanların desteklediği bir amaç veya hareket
She works for a good cause
İyi bir dava için çalışıyor
sağlamak
birinin bir işi yapmasına yol açmak
That caused him to change his mind
Bu onun fikrini değiştirmesini sağladı
kilit
In scenekapıları kapatmaya yarayan metal araç
The lock is broken
Kilit bozuk
kesin sonuç
olması kesin olan durum
This victory is a lock
Bu zafer kesin
saç tutamı
saçın küçük bir parçası
She cut a lock of hair
Bir tutam saç kesti
kilit hareketi
dans esnasında yapılan ani durma hareketi
The dancer performed a sharp lock
Dansçı keskin bir kilit hareketi yaptı
yeterli
In sceneistenilen ya da gereken miktarda
Do you have enough water
Yeterli suyun var mı
yeterli
In sceneihtiyaç kadar olan
I have enough money
Yeterince param var
yeterli
In scenegerektiği kadar
This is enough for me
Bu benim için yeterli
yeter
artık daha fazlasına gerek yok
That is enough
Bu kadar yeter
durdurmak
In scenebir eyleme son vermek
Stop talking
Konuşmayı bırak
dur
In scenebirine durması için söylenen söz
Stop!
Dur!
durak
otobüs veya trenin durduğu yer
Where is the bus stop
Otobüs durağı nerede
durdurmak
bir şeyin gerçekleşmesini engellemek
We must stop the spread of the virus
Virüsün yayılmasını durdurmalıyız
kürk palto
In scenekürk astarlı uzun bir dış giysi
She wore a long pelisse
Uzun bir kürk palto giymişti
doğru
In scenegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
sadık
birine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili
uzak
In scenemesafesi çok olan
The station is far
İstasyon uzak
çok
In scenebüyük ölçüde
He is far better than me
O benden çok daha iyi
ilerleme
In sceneyapılması veya tamamlanması gereken kısım
How far are you with your homework
Ödevinde ne kadar ilerledin
şimdiye kadar
şu ana kadar
So far everything is good
Şimdiye kadar her şey iyi
istekli
In scenebir şeyi yapmaya karşı çok hevesli olmak
He is keen to learn more
Daha fazlasını öğrenmek için çok istekli
keskin
çok güçlü veya yoğun
He has a keen sense of smell
Onun keskin bir koku alma duyusu var
güçlü
çok kuvvetli veya yoğun
She has a keen interest in sports
Spora karşı güçlü bir ilgisi var
ağıt yakmak
ölen birinin arkasından yüksek sesle ağlamak
She began to keen for her lost friend
Kaybettiği arkadaşı için ağıt yakmaya başladı
ne kadar
In scenemiktar veya fiyat sormak için kullanılan ifade
How much is this
Bu ne kadar
itiraf etmek
In sceneyanlış bir şey yaptığını söylemek
He confessed to the crime
Suçu itiraf etti
çeyiz
In scenekadının evlenirken kocasına getirdiği evlilik hediyesi
The wife brought a dowry
Kadın bir çeyiz getirdi
çeyiz
evlilikte gelinin ailesinin damadın ailesine verdiği para veya eşya
The bride brought a large dowry to the marriage
Gelin evliliğe büyük bir çeyiz getirdi
çeyiz
gelinin evlenirken beraberinde getirdiği para veya eşya
Her family prepared a large dowry
Ailesi büyük bir çeyiz hazırladı
başlıksız
In sceneherhangi bir başlığı veya ismi olmayan
This document is untitled
Bu belge başlıksız
evde kalmak
In scenebir yerde durmaya devam etmek
We decided to stay in tonight
Bu gece evde kalmaya karar verdik
evde kalmak
dışarı çıkmamak veya evin içinde kalmak
I want to stay in tonight
Bu gece evde kalmak istiyorum
içeride kalmak
dışarı çıkmamak
It is raining, so let's stay in
Yağmur yağıyor, o yüzden içeride kalalım
evde kalmak
dışarı çıkmak yerine içeride vakit geçirmek
I prefer to stay in tonight
Bu gece evde kalmayı tercih ediyorum
iyileşmek
In scenehastalıktan veya üzgünlükten kurtulmaya başlamak
I hope you feel better soon
Umarım yakında iyileşirsin
köklü
çok uzun süredir var olan veya devam eden
They have a long-standing friendship
Onların köklü bir arkadaşlıkları var
köklü
uzun zamandır var olan veya devam eden
They have a long-standing disagreement
Onların köklü bir anlaşmazlığı var
emin olma
In scenebir şeyin doğru olduğundan emin olma hali
He answered with certainty
Emin bir şekilde cevap verdi
kesinlik
bir durumun şüphe götürmez olması
This is a certainty
Bu kesin bir durumdur
inmek
In sceneaşağıya doğru hareket etmek
The elevator is going down
Asansör aşağı iniyor
yenilmek
mağlup olmak veya başarısız olmak
The team went down in the final
Takım finalde yenildi
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going down here
Burada neler oluyor
hapse girmek
hapishaneye gönderilmek
He went down for five years
Beş yıl hapse girdi
yenilmek
bir yarışma veya çatışmada mağlup olmak
Our team went down in the final match
Takımımız final maçında yenildi
hatırlanmak
belirli bir şekilde kayıtlara geçmek ya da anımsanmak
This day will go down in history
Bugün tarihe geçecek
azalmak
miktar veya boyut olarak daha az hale gelmek
The prices went down
Fiyatlar düştü
çökmek
bir sistemin veya web sitesinin çalışmayı durdurması
The server went down at midnight
Sunucu gece yarısı çöktü
inmek
bir yerden daha alçak bir seviyeye doğru hareket etmek
We go down the stairs to the basement
Bodruma gitmek için merdivenlerden iniyoruz
batmak
suyun içine gömülmek veya dibe çökmek
The ship started to go down
Gemi batmaya başladı
paylaşmak
In scenebir özelliği başkasıyla aynı şekilde taşımak
We share the same hobby
Aynı hobiyi paylaşıyoruz
paylaşmak
bir şeyin bir kısmını başkalarına vermek
I share my toys
Oyuncaklarımı paylaşırım
pay
bir şeyin bir parçası veya bölümü
This is your share
Bu senin payın
ortak kullanmak
bir nesneyi başkalarıyla birlikte kullanmak
I share a room with him
Odamı onunla ortak kullanıyorum
gün
In scene24 saatlik zaman dilimi
There are seven days in a week
Bir haftada yedi gün vardır
program
televizyon yayını
I watched Days yesterday
Dün Days programını izledim
günler
24 saatlik süreler
I have been waiting for two days
İki gündür bekliyorum
kalan gün
tamamlanması gereken süre
There are five days left
Beş gün kaldı
en azından
In scenebir sorun olsa da olumlu bir yanını belirtmek için kullanılır
At least it is not raining
En azından yağmur yağmıyor
en az
In scenebelirtilen miktardan daha az olmayan
I need at least ten dollars
En az on dolara ihtiyacım var
bari
yapılması beklenen en basit şeyi belirtmek için kullanılır
You could at least say sorry
Bari özür dileyebilirdin
çiçek
In sceneçiçek veya çiçek açma durumu
The roses are in bloom
Güller açmış durumda
artış
bir şeyin miktarındaki hızlı artış
There was an algae bloom in the lake
Gölde bir yosun artışı oldu
isim
In scenebir kişiye veya nesneye verilen sözcük
My name is Alex
Benim adım Alex
adlandırmak
birine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
adını söylemek
birinin ismini belirtmek
She named the winner
Kazananın adını söyledi
tür
In scenesanat veya eğlence türü ya da stili
What is your favorite movie genre?
En sevdiğin film türü nedir?
cesaret etmek
In scenebir şeyi yapmaya cesareti olmak
He didn't dare to jump
Atlamaya cesaret edemedi
meydan okuma
cesaret göstermek için yapılan riskli eylem
I accepted the dare
Meydan okumayı kabul ettim
cesaret etmek
risk almaya veya yeni şeyler denemeye istekli olmak
She dared to sing on the stage
O sahnede şarkı söylemeye cesaret etti
inkâr etmek
In scenebir iddiayı veya gerçeği kabul etmemek
He denied the crime
Suçu inkâr etti
reddetmek
birinden gelen bir isteği kabul etmemek
The manager denied my request for time off
Müdür izin talebimi reddetti
reddetmek
bir şeyi kabul etmeyi geri çevirmek
They denied his request
Onun talebini reddettiler
kısıtlama
In sceneözgürlüğü veya hareketi sınırlayan şey
He finally escaped the leading strings of his parents
Sonunda ailesinin kısıtlamalarından kurtuldu
aç
In sceneyiyecek yeme ihtiyacı duyan
I am hungry
Ben açım
istekli
bir şeyi şiddetle arzulayan
He is hungry for success
Başarıya açtır
aç
yemek yeme ihtiyacı hissetme
I am hungry
Karnım aç
aç
bir şeye karşı duyulan güçlü istek
He is hungry for success
Başarıya aç durumda
daha aç
öncekine göre daha fazla yeme ihtiyacı hissetme
I am even more hungry now
Şimdi daha da aç hissediyorum
yürekten
In scenegerçek ve derin duygularla yapılan
He gave a heartfelt apology
Yürekten bir özür diledi