

Friends — Season 9 Episode 15
Words & meanings
475 words
CEFR level
ne kadar
In scenebir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
çok
In scenebüyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
bulmak
In scenebir şeyi görmek veya yerini tespit etmek
I found my keys
Anahtarlarımı buldum
bulmak
In scenebiri veya bir şey hakkında fikir sahibi olmak
I find it easy
Onu kolay buluyorum
hükmetmek
mahkemede resmen bir karara varmak
The jury found him guilty
Jüri onun suçlu olduğuna hükmetti
yanıt
bir soruya verilen cevap
What is your find to the question
Soruya verdiğin yanıt nedir
her şey
In sceneher bir şey
Everything is ready
Her şey hazır
her şey
In scenetüm şeyler
He lost everything
Her şeyi kaybetti
soğuk
In scenedüşük sıcaklık
The winter cold is harsh
Kış soğuğu serttir
soğuk
nezaket veya sevgi göstermeyen
He is a cold person
O soğuk bir insandır
soğuk algınlığı
burun akıntısı ve öksürükle seyreden hastalık
I have a cold
Soğuk algınlığına yakalandım
hazırlıksız
bir konu hakkında yeterli bilgiye veya deneyime sahip olmama durumu
She went into the interview cold
Görüşmeye hazırlıksız gitti
göz kulak olmak
birini korumak veya güvenliğini sağlamak
He looks out for his sister
Kız kardeşine göz kulak olur
dikkat etmek
bir şeyin ortaya çıkıp çıkmadığını anlamak için çevreye bakmak
Look out for cars when you cross the street
Karşıdan karşıya geçerken arabalara dikkat et
biraz
az miktarda veya bir dereceye kadar
I am kind of tired
Biraz yorgunum
tür
benzer nitelikleri olan grup
What kind of book do you want
Ne tür bir kitap istiyorsun
yarışmak
In scenebir yarışmada veya etkinlikte yer almak
She will compete in the marathon
Maratona katılacak
rekabet etmek
başkalarını yenmeye çalışmak
They compete for the gold medal
Altın madalya için yarışıyorlar
rekabet etmek
başkalarına karşı kazanmaya çalışmak
Two companies compete for customers
İki şirket müşteriler için rekabet ediyor
son
In scenesonunda olan veya gerçekleşen
This is the final chapter
Bu son bölümdür
final
bir dersin sonunda yapılan sınav
I have a final tomorrow
Yarın bir final sınavım var
kesin
değiştirilemez olan
This is my final decision
Bu benim kesin kararım
iki kez
In sceneiki defa
I called him twice
Onu iki kez aradım
daha iyi
In scenedaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
daha iyi
daha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
iyi olur
bir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
teşekkür
In sceneminnet veya şükran ifadesi
Many thanks for the help
Yardım için çok teşekkürler
teşekkür etmek
birine minnettarlığını bildirmek
I want to thank you
Sana teşekkür etmek istiyorum
çöp
In scenedüşük değerli veya kalitesiz şeyler
This movie is total crap
Bu film tamamen çöp
kaka
vücudun attığı katı atık
The dog left some crap on the carpet
Köpek halıya kaka yaptı
umursama
bir şeye gösterilen ilgi veya kaygı
I do not give a crap
Umurumda değil
gerçekleşmek
In sceneilerlemek veya meydana gelmek
How is the project going
Proje nasıl gidiyor
devam etmek
bir şeyi yapmaya ısrarla devam etmek
Keep the momentum going
Momentumun devam etmesini sağla
gidiş
bir yerden başka bir yere hareket etme eylemi
Our going was delayed by the rain
Gidişimiz yağmur yüzünden gecikti
haline gelmek
bir durum veya koşul içine girmeye başlamak
He is going bald
O kel hale geliyor
vasıf
In scenebir kişinin sahip olduğu özel özellik
He has leadership qualities
Onun liderlik vasıfları var
kalite
bir şeyin ne kadar iyi veya kötü olduğu
This is high quality work
Bu yüksek kaliteli bir iştir
tek
In scenesadece bir tane olan
I need a single sheet of paper
Tek bir kağıda ihtiyacım var
tek banknot
bir dolarlık kağıt para
He paid with a single
Tek bir banknotla ödeme yaptı
tek vuruş
beyzbolda vurucunun birinci kaleye ulaşmasını sağlayan vuruş
The player hit a single
Oyuncu tek vuruş yaptı
bekar
evli veya bir ilişkisi olmayan
She is currently single
O şu anda bekar
giymek veya takmak
In scenevücudunda bir şey bulundurmak
I wear a watch
Saat takıyorum
aşınmak
zamanla kalınlığın veya yoğunluğun azalması
The carpet began to wear
Halı aşınmaya başladı
tahta tabanlı ayakkabı
genellikle tahta tabana sahip bir tür ayakkabı
It is a unique kind of wear
Bu eşsiz bir tahta tabanlı ayakkabı türüdür
taşımak
yüzünde veya davranışında bir duygu veya özellik sergilemek
She wears a happy expression
Yüzünde mutlu bir ifade taşıyor
Pleistosen
In scenegeçmişteki bir zaman dilimi
Mammoths lived during the Pleistocene
Mamutlar Pleistosen döneminde yaşadı
değer
In sceneyeterli değere veya hakka sahip olmak
The book is worth reading
Kitap okunmaya değer
değer
In scenemaddi veya manevi kıymet
This ring has great worth
Bu yüzüğün büyük bir değeri var
değer
bir şeyi denemeye değer olmak
It is worth a try
Denemeye değer
değer
bir şeyin sahip olduğu önem veya fayda
This project has great worth
Bu projenin büyük bir değeri var
domuz pastırması
In scenetuzlanmış veya tütsülenmiş domuz eti
I eat bacon for breakfast
Kahvaltıda domuz pastırması yerim
ders
In scenebir grup öğrenci için düzenlenen bir dizi ders veya toplantı
I have an English class today
Bugün İngilizce dersim var
asalet
şık ve zarif bir nitelik
She has a lot of class
O çok asildir
sınıf
birlikte eğitim gören öğrenci grubu
My class is very friendly
Sınıfım çok cana yakın
şıklaştırmak
bir şeyi daha iyi veya zarif bir hale getirmek
We need to class up this living room
Bu oturma odasını şıklaştırmamız gerekiyor
alevler içinde
alevlerle yanmakta olan
The house is on fire
Ev yanıyor
değil mi
In scenekarşıdakinin katılıp katılmadığını sormak için kullanılır
It's hot, huh?
Hava sıcak, değil mi?
ha
In scenekafa karışıklığını veya tekrar isteğini belirtir
Huh? Who is that?
Ha? O kim?
eskiden yapmak
geçmişte düzenli olarak yapılan ama artık yapılmayan eylemler için kullanılır
I used to swim every day
Eskiden her gün yüzerdim
alışkın
bir durumu önceden deneyimlediği için ona aşina olma
I am used to the cold weather
Soğuk havaya alışkınım
sanat eseri
In scenebir sanatçı tarafından yapılan resim veya çizimler
The museum has beautiful artwork
Müzede güzel sanat eserleri var
not
In scenekısa yazı
I left a note for you
Senin için bir not bıraktım
fark etmek
bir şeye dikkat etmek
Please note the date
Lütfen tarihe dikkat edin
nota
parfümlerdeki belirgin koku
The perfume has a floral note
Parfümün çiçeksi bir notası var
nota
müzikte tek bir ses veya bunu temsil eden işaret
She played a high note on the piano
Piyanoda tiz bir nota çaldı
serseri
In scenekaba veya saldırgan kişi
The punk shouted at the driver
Serseri şoföre bağırdı
punk
bir müzik türü
They love listening to punk
Punk dinlemeyi seviyorlar
kandırmak
birine şaka yapmak
He decided to punk his friend
Arkadaşını kandırmaya karar verdi
alay etmek
birisiyle kötü niyetle dalga geçmek
He loves to punk his classmates
Sınıf arkadaşlarıyla dalga geçmeye bayılır
kesmek
In scenebir bağlantıyı veya konuşmayı durdurmak
Don't cut me off
Sözümü kesme
müsamaha göstermek
birine daha fazla özgürlük tanımak veya daha az katı olmak
Cut me some slack
Bana biraz müsamaha göster
kesmek
keskin bir aletle bölmek veya ayırmak
I cut the cake
Pastayı kestim
kesmek
deri veya yüzeyi yaralamak
I cut my finger
Parmağımı kestim
kız çocuk
In scenegenç bir dişi kişi
The girl is playing
Kız çocuk oynuyor
kız
In scenedişi bir insan
She is a smart girl
O zeki bir kız
kız
kadınlar için kullanılan samimi ifade
I am with the girls
Kızlarla beraberim
cüzdan
In scenepara ve kartların konulduğu küçük katlanabilir kılıf
I lost my wallet
Cüzdanımı kaybettim
aramak
bir şeyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
aramak
bir şeyi bulmaya çalışmak
I am looking for my keys
Anahtarlarımı arıyorum
satılmış
In scenepara veya başarı uğruna inançlarından vazgeçen kişi
He is a sellout for joining that company
O şirkete katıldığı için satılmış biri
içmek
In scenevücuda sıvı almak
I drink water
Su içerim
içecek
içilebilen sıvı
I want a cold drink
Soğuk bir içecek istiyorum
içki içmek
alkollü içecek tüketmek
He does not drink
O içki içmez
özsaygılı
kendine saygı duyan
He is a self respecting person
O, özsaygılı bir kişidir
geri getirmek
birini veya bir şeyi tekrar geri getirmek
Can you bring back my book?
Kitabımı geri getirebilir misin?
formül
In scenebir şeyi yapmak için kullanılan kurallar veya talimatlar bütünü
He found a formula for success
Başarı için bir formül buldu
mama
bebekler için hazırlanan özel besin
The baby drinks formula
Bebek mama içiyor
formül
özel bir madde karışımı
The baby is fed with formula
Bebek formülle besleniyor
kıvılcım
In sceneküçük parlak bir ışık veya ateş parçası
A spark started the fire
Bir kıvılcım yangını başlattı
denemek
In scenebir şeyi yapmak için çaba sarf etmek
I will try to run
Koşmayı deneyeceğim
denemek
bir şeyin işe yarayıp yaramadığını kontrol etmek
Try this cake
Bu keki dene
yargılamak
bir davayı mahkemede incelemek
The court will try him
Mahkeme onu yargılayacak
süt
In scenegıda veya içecek olarak kullanılan hayvanlardan elde edilen beyaz sıvı
I drink milk every morning
Her sabah süt içerim
sağmak
bir memeliden süt elde etmek
He learned to milk the cow
İneği sağmayı öğrendi
bitkisel süt
bitkilerden elde edilen kremsi içecek
I prefer almond milk in my coffee
Kahvemde badem sütünü tercih ederim
sömürmek
bir durumdan mümkün olduğunca fazla fayda sağlamak
He tried to milk the situation for all it was worth
Durumu olabildiğince sömürmeye çalıştı
aynı
In scenefarklı olmayan
We have the same car
Bizim arabalarımız aynı
aynı
daha önce sözü edilenin tıpkısı
I saw the same man yesterday
Dün aynı adamı gördüm
tartışma
In scenebir konu hakkında yapılan konuşma
We had a long discussion about the project
Proje hakkında uzun bir tartışma yaptık
tartışma
bir konu hakkında yapılan konuşma veya fikir alışverişi
They had a long discussion about their plans
Planları hakkında uzun bir tartışma yaptılar
en kötü
In sceneen nahoş veya en düşük kaliteli olan
This is the worst movie I have ever seen
Bu, şimdiye kadar izlediğim en kötü film
en kötü
kalite bakımından en düşük seviyede olan
This is the worst restaurant in town
Bu şehirdeki en kötü restoran
en feci
en ağır veya en olumsuz durumda olan
It was the worst day of his life
Hayatının en feci günüydü
belki
In scenebelirsizlik ifade etmek için kullanılır
Maybe it will rain
Belki yağmur yağar
ihtimal
gerçekleşebilecek veya doğru olabilecek durum
It is a maybe
Bu bir ihtimal
belki
muhtemelen
Maybe he is late
Belki geç kalmıştır
uzun
In scenesüresi fazla olan
The meeting was long
Toplantı uzundu
arzulamak
bir şeyi çok istemek
I long to see you
Seni görmeyi çok arzuluyorum
uzun
bir uçtan diğer uca mesafesi fazla olan
The snake is very long
Yılan çok uzun
uzun süre
fazla miktarda
We did not wait long
Uzun süre beklemedik
ciddiyetle
In sceneiçtenlikle veya ciddi bir tavırla
He spoke seriously about his future
Geleceği hakkında ciddiyetle konuştu
ciddi bir şekilde
çok ağır veya aşırı bir durumda
He was seriously injured in the accident
Kazada ciddi bir şekilde yaralandı
ısrar etmek
bir şeyi kesinlikle istemek
I insist on a refund
Para iadesi konusunda ısrar ediyorum
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşabilmek
konuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
konuşma
sözlü olarak ifade edilen düşünceler
The talk was very interesting
Konuşma çok ilginçti
kafatası
In scenebaşı oluşturan kemik
The skull protects the brain
Kafatası beyni korur
bahsetmek
In scenebir şeyden kısaca söz etmek
He didn't mention the price
Fiyattan bahsetmedi
değinmek
bir konuya kısaca değinmek
Please mention your experience in the letter
Lütfen mektupta deneyiminizden değinin
vurmak
In sceneyüksek sesle bir şeye çarpmak
He banged the table
Masaya vurdu
perçem
alnın önüne düz kesilmiş saç
She has bangs
Saçında perçem var
seks yapmak
biriyle cinsel ilişkiye girmek
They banged
Onlar seks yaptı
ev
birinin yaşadığı yer
This is my bang
Burası benim evim
üzgün
In scenepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
geri kalan
In scenegeride kalan kısım
I will do the rest tomorrow
Geri kalanını yarın yapacağım
dinlenmek
enerji toplamak için hareket etmeyi veya çalışmayı bırakmak
I need some rest
Biraz dinlenmeye ihtiyacım var
destek
bir şeyi tutan veya destekleyen nesne
He used a foot rest
Bir ayak desteği kullandı
aldı
In scenebir şeyi edinmek veya almak
She got a letter
Bir mektup aldı
vardı
bir yere ulaşmak
I got home late
Eve geç vardım
rahatsız etti
birini rahatsız etmek
The noise got to me
Gürültü beni rahatsız etti
konuşmak
biriyle sözlü olarak iletişim kurmak
I need to talk to you
Seninle konuşmam gerekiyor
yan dairede
yan binada veya odada olan
My friend lives next door
Arkadaşım yan dairede yaşıyor
yandaki
hemen yanında bulunan
My friend lives next door.
Arkadaşım yanda oturuyor.
cep telefonu
uzaktaki biriyle konuşmak için kullanılan cihaz
I have a new cell phone
Yeni bir cep telefonum var
mobil cihaz
taşınabilir iletişim ve internet aracı
I use my mobile device for work
Mobil cihazımı iş için kullanıyorum
cep telefonu
taşınabilir telefon görüşmesi cihazı
Please turn off your cell phone
Lütfen cep telefonunuzu kapatın
telefon
uzaktaki kişilerle konuşmayı sağlayan araç
She answered the phone quickly
Telefona hızlıca cevap verdi
cüzdan
In scenepara ve kişisel eşyaları taşımak için kullanılan küçük çanta
She put the money in her purse
Parayı cüzdanına koydu
büzmek
dudakları sıkıca birbirine bastırmak
She pursed her lips in anger
Öfkeden dudaklarını büktü
etkilemek
birinin üzerinde etkili olmak
The medicine is starting to work on him
İlaç onun üzerinde etkisini göstermeye başladı
üzerinde çalışmak
bir şeye zaman ve emek harcamak
I need to work on my English
İngilizcem üzerinde çalışmam gerekiyor
üzerinde çalışmak
bir şey üzerinde emek harcamak
I am working on a new project
Yeni bir proje üzerinde çalışıyorum
tedavi etmek
tıbbi bakım sağlamak
The doctors are working on the patient
Doktorlar hastayı tedavi ediyor
görüntü
In scenebir şeyin görsel temsili
The image is very clear
Görüntü çok net
imaj
insanların bir kişi veya şirket hakkında sahip olduğu fikir
The company wants to improve its public image
Şirket kamuoyundaki imajını düzeltmek istiyor
ev
In sceneinsanların yaşadığı bina
I live in a big house
Büyük bir evde yaşıyorum
insafsız
In sceneçok kaba veya nazik olmayan bir kişi
Stop being such a bastard
Bu kadar insafsız olmayı bırak
çalışkan kişi
çok sıkı ve yorulmadan çalışan kimse
He is a hard working bastard
O çok çalışkan biridir
evlilik dışı çocuk
evli olmayan ebeveynlerden dünyaya gelen çocuk
The child was born a bastard
Çocuk evlilik dışı doğmuştu
pislik
birine hakaret etmek için kullanılan kaba bir söz
That bastard stole my money
O pislik paramı çaldı
artık
In sceneartık veya bir daha (olumsuz cümlelerde kullanılır)
I don't live there anymore
Artık orada yaşamıyorum
artık
artık gerçekleşmeyen veya var olmayan
I don't live here anymore
Artık burada yaşamıyorum
artık
bir şeyin eskisi gibi devam etmediğini belirtir
I don't go there anymore
Artık oraya gitmiyorum
artık
günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumları ifade eder
They don't play together anymore
Artık birlikte oynamıyorlar
iş
In scenepara kazanmak için yapılan çalışma
I have a new job
Yeni bir işim var
operasyon
vücudu değiştirmek için yapılan tıbbi müdahale
She had a nose job
Burun ameliyatı oldu
görev
yapılması gereken bir iş parçası
Your job is to clean the room
Senin görevin odayı temizlemek
efendim
In scenebir erkeğe hitap ederken kullanılan nazik bir ifade
Yes, sir
Evet, efendim
gaspçı
In scenebaşkalarını çalmak için saldıran kişi
The mugger took his wallet
Gaspçı cüzdanını aldı
soyguncu
In sceneçalmak amacıyla saldırıda bulunan kişi
A mugger attacked the woman
Bir soyguncu kadına saldırdı
çocukluk
In sceneçocuk olduğu zamanlar
I had a happy childhood
Mutlu bir çocukluğum vardı
bilgi
In scenedeneyimle kazanılan bilgi veya farkındalık
She has a lot of knowledge about history
Tarih hakkında çok bilgisi var
emir
In scenebir şeyi yapılması için verilen talimat
The captain gave a strict order
Kaptan kesin bir emir verdi
düzen
şeylerin yerleştirilme veya birbirini takip etme şekli
Put the books in alphabetical order
Kitapları alfabetik sıraya koy
amaç
bir şeyin yapılma hedefi
He studied in order to learn
Öğrenmek amacıyla ders çalıştı
tarikat
aynı dini kurallara bağlı topluluk
He joined a religious order
Dini bir tarikata katıldı
bıçaklamaya meyilli
In scenebirini bıçaklamaya eğilimli olan
He looks a bit stabby today
Bugün biraz bıçaklamaya meyilli görünüyor
anne
In scenekadın ebeveyn
I love my mother
Annemi seviyorum
utanç verici
In sceneinsanı utandıran veya mahcup eden
It was a humiliating experience
Utanç verici bir deneyimdi
hadi
birini bir şeyi yapmaya teşvik etmek
Come on, you can do it
Hadi, yapabilirsin
üstüne gitmek
çok baskıcı veya aşırı davranmak
Don't come on so strong
Çok üstüme gelme
hadi canım
inanmamayı veya karşı çıkmayı ifade etmek
Come on, that is not true
Hadi canım, bu doğru değil
çalışmaya başlamak
devreye girmek veya çalışmaya başlamak
The lights come on at night
Işıklar gece yanar
hadi ama
öfke veya hayal kırıklığını ifade eden söz
Come on, stop wasting my time
Hadi ama, zamanımı boşa harcamayı bırak
söyledi
In scenedile getirmek
She said the truth
Gerçeği söyledi
dedi
sözle ifade etmek
He said no
Hayır dedi
söyledi
bir düşünceyi veya bilgiyi kelimelerle ifade etmek
He said that he was busy
Meşgul olduğunu söyledi
bahsi geçen
daha önce değinilmiş olan
The said document is missing
Bahsi geçen belge kayıp
yaş
In scenebir kişinin yaşadığı süre
Age is just a number
Yaş sadece bir sayıdır
çağ
belirli özelliklerle tanınan zaman dilimi
We live in the digital age
Dijital çağda yaşıyoruz
yaşlanmak
daha yaşlı hale gelmek
Everyone ages
Herkes yaşlanır
sırt çantası
In scenesırtta taşınan çanta
I have a blue backpack
Mavi bir sırt çantam var
sırt çantasıyla gezmek
sırt çantasıyla seyahat etmek
They like to backpack in Europe
Avrupa'da sırt çantasıyla gezmeyi severler
kontrol
In scenebir şeyi yönetme veya düzenleme eylemi
She lost control of the car
Arabanın kontrolünü kaybetti
kontrol etmek
bir şeyi yönetmek veya ona hükmetmek
He can control the robot
Robotu kontrol edebilir
kontrol
deney sonuçlarını karşılaştırmak için kullanılan standart
The scientists used a control for their experiment
Bilim insanları deneyleri için bir kontrol kullandılar
satış avantajı
bir şeyi alıcılar için çekici kılan özellik
The low price is the main selling point of this phone
Düşük fiyat bu telefonun temel satış avantajıdır
korkmuş
In scenekorku hissetme
She is afraid of spiders
O örümceklerden korkar
korkarım ki
kötü bir durumdan dolayı üzüntü veya endişe duyma
I am afraid I cannot help you
Korkarım ki size yardım edemem
çizgi roman
hikayelerin resimlerle anlatıldığı ince kitap
I like reading comic books
Çizgi roman okumayı severim
çizgi roman
resimlerle hikaye anlatan dergi
I am reading a new comic book
Yeni bir çizgi roman okuyorum
duygu
In sceneduygusal bir durum veya tepki
Love is a strong feeling
Aşk güçlü bir duygudur
hava
bir yerin genel havası veya karakteri
The room has a cozy feeling
Odada rahat bir hava var
his
bir şeyin doğru olduğuna dair düşünce veya görüş
I have a feeling it will rain
Yağmur yağacak gibi bir hissim var
zil
In sceneçaldırıldığında çınlama sesi çıkaran metal alet
The school bell rang
Okul zili çaldı