Game Of Thrones — Season 2 Episode 2
Words & meanings
689 words
CEFR level
yardımcı
In scenefazladan yardım veya destek sağlayan
The ship has an auxiliary engine
Geminin yardımcı bir motoru var
emin
In sceneşüphenin olmaması
I am sure about this
Bu konuda eminim
yer
belirli bir alan veya nokta
We met at this sure
Bu yerde buluştuk
kararsız
bir şey hakkında kesinliği olmayan
He is sure about the plan
Plan hakkında kararsız
elbette
bir şeyi kabul ettiğini veya onayladığını söylemek
Sure I will do that
Elbette bunu yapacağım
ada
In sceneetrafı sularla çevrili kara parçası
This is a small island
Bu küçük bir ada
ada
dört bir yanı sularla çevrili kara parçası
They live on a small island
Küçük bir adada yaşıyorlar
ada
etrafı sularla çevrili olan toprak kütlesi
Hawaii is a famous island
Hawaii ünlü bir adadır
şansı olmak
başarılı olma ihtimali olmak
I don't think we stand a chance
Şansımız olduğunu sanmıyorum
iki kez
In sceneiki defa
I called him twice
Onu iki kez aradım
tehdit etmek
In scenebirini korkutmak veya tehlikede olduğunu hissettirmek
He threatened to call the police
Polisi aramakla tehdit etti
milyon
In scenebin tane binlikten oluşan sayı
A million people live here
Burada bir milyon insan yaşıyor
evler
In sceneinsanların yaşadığı binalar
There are many houses here
Burada birçok ev var
öfkelendirmek
In scenebirini çok öfkelendirmek
His comment burned him
Yorumu onu öfkelendirdi
yanmak
In sceneateş almak veya tutuşturmak
The wood burns quickly
Odun hızlıca yanar
yakmak
sızlama şeklinde acı vermek
This soap burns my eyes
Bu sabun gözlerimi yakıyor
çarçur etmek
parayı çok hızlı ve gereksiz yere harcamak
He burned all his cash in one week
Tüm parasını bir haftada çarçur etti
hakaret etmek
In scenebirine kaba bir şey söylemek veya yapmak
Don't insult me
Bana hakaret etme
hakaret
birine karşı söylenen kırıcı söz
That comment was a terrible insult
O yorum korkunç bir hakaretti
silah ustası
In scenezırh ve silah üreten veya tamir eden kişi
The armorer repaired the heavy sword
Silah ustası ağır kılıcı tamir etti
unutmak
bir şeyi hatırlayamamak
Don't forget about the meeting
Toplantıyı unutma
yenmek
In scenebirini veya bir şeyi mağlup etmek
They beat the champion
Şampiyonu yendiler
vuruş
müzikteki ritim birimi veya kalp atışı
Follow the beat
Ritmi takip et
devriye bölgesi
bir polisin veya görevlinin düzenli olarak dolaştığı bölge
The officer walked his beat every evening
Memur her akşam devriye bölgesinde yürürdü
yakın
In scenekısa bir mesafede bulunmak
My house is close to the park
Evim parka yakın
kapatmak
In scenebir şeyi erişilmez hale getirmek
Please close the door
Lütfen kapıyı kapat
bitirmek
bir süreci sonlandırmak
We will close the meeting soon
Toplantıyı yakında bitireceğiz
dikkatli
detaylara çok fazla özen gösteren
Please pay close attention to the details
Lütfen detaylara çok dikkat et
doğurtmak
In scenebir bebeğin doğumuna yardımcı olmak
The doctor will deliver the baby
Doktor bebeği doğurtacak
teslim etmek
bir şeyi ihtiyaç duyulan yere götürmek
The courier will deliver the package tomorrow
Kurye paketi yarın teslim edecek
yapmak
resmi bir konuşma yapmak
The president will deliver a speech
Başkan bir konuşma yapacak
kurtarmak
birini tehlikeden çekip çıkarmak
The hero delivered them from danger
Kahraman onları tehlikeden kurtardı
pelerin
In scenebol dış giysi
He wore a black cloak
Siyah bir pelerin giydi
gizlemek
bir şeyi tamamen saklamak veya örtmek
The mountain was cloaked in thick fog
Dağ kalın bir sisle kaplanmıştı
kutsanmış
In scenebir lütuf almış kadar mutlu veya minnettar
They live a blessed life with their family
Aileleriyle birlikte kutsanmış bir hayat sürüyorlar
şanslı
kendini çok talihli veya minnettar hissetmek
I feel blessed to have such good friends
Böylesine iyi arkadaşlara sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum
kutsanmış
dini bir kutsama ile kutsal kılınmış
The priest held a blessed cross
Rahip kutsanmış bir haç tutuyordu
usta
In scenebüyük beceriye veya bilgiye sahip kişi
She is a master of chess
O bir satranç ustasıdır
yüksek lisans
üniversitede lisansüstü bir derece
She is studying for a master degree
O yüksek lisans yapıyor
ana
türünün en önemli veya en büyük olanı
This is the master bedroom
Bu ana yatak odası
sahip
başkaları veya mülk üzerinde kontrolü olan kişi
The dog waited for its master
Köpek sahibini bekledi
duyma
In scenekulaklarla sesleri algılama
I remember hearing a noise
Bir gürültü duyduğumu hatırlıyorum
duruşma
bir konuyu tartışmak için yapılan resmi toplantı
The court hearing starts tomorrow
Mahkeme duruşması yarın başlıyor
işitme duyusu
sesleri işitme yeteneği
Hearing is one of five senses
İşitme beş duyudan biridir
duyma
bir şeyi öğrenme veya birinden öğrenme
I am hearing this for the first time
Bunu ilk defa duyuyorum
destekçi
In scenebir gruba veya davaya yardım sağlayan kimse
The museum relies on its wealthy patrons
Müze zengin destekçilerine bel bağlıyor
müşteri
bir işletmenin hizmetlerinden yararlanan kimse
He is a regular patron of this cafe
O bu kafenin müdavim bir müşterisidir
ilk
In scenezaman veya sıra bakımından diğerlerinden önce gelen
This is my first car
Bu benim ilk arabam
yolcu
In scenebir araca veya hayvana binen kişi
The bus rider scanned his ticket
Otobüs yolcusu biletini okuttu
ek madde
yasal belgeye veya sözleşmeye eklenen ilave bölüm
The contract includes a rider
Sözleşme bir ek madde içeriyor
fırtına
In sceneşiddetli rüzgar yağmur veya kar ile oluşan hava olayı
The storms were strong
Fırtınalar güçlüydü
yer
In scenebaşka birinin yeri
He acted in her stead
Onun yerine hareket etti
parlak
In sceneçok ışık yayan
The sun is very bright
Güneş çok parlaktır
zeki
akıllı veya öğrenmeye yatkın
She is a bright student
O zeki bir öğrencidir
umut verici
geleceği iyi olan ve umut vadeden
The student has a bright future
Öğrencinin parlak bir geleceği var
parlak
çok ışık veren veya yansıtan
The sun is very bright today
Güneş bugün çok parlak
yatırım
In scenegelecekte kâr elde etmek amacıyla harcanan para
Education is a long-term investment
Eğitim uzun vadeli bir yatırımdır
yatırım
daha fazla para kazanmak için bir şeye yatırılan para
This is a good investment
Bu iyi bir yatırım
Yatırım
kar elde etmek amacıyla para yatırılan şey
This investment will grow over time
Bu yatırım zamanla büyüyecek
tamam
yeterince iyi veya kabul edilebilir
The meal was all right
Yemek idare ederdi
peki
kesinlikle veya şüphe duymadan
All right, I will come
Peki, geleceğim
tamam
dinleyicinin anladığını kontrol etmek veya ara vermek için kullanılır
All right, let's move on
Tamam, devam edelim
tamam
bir şeyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılır
All right I will help you
Tamam sana yardım edeceğim
-sa bile
bir şey ne olursa olsun gerçekleşeceğini belirtmek için kullanılır
I will go even if it rains
Yağmur yağsa bile gideceğim
turta
In scenehamurla kaplanmış tatlı veya tuzlu yemek
I love apple pie
Elmalı turtayı severim
ikram etmek
In scenebirine bir şeyi alma şansı vermek
He offered me some water
Bana biraz su ikram etti
teklif etmek
In scenebirinin kabul etmesi veya reddetmesi için bir şey sunmak
They offered him a new job
Ona yeni bir iş teklif ettiler
teklif
In scenebir şeyin yapılması veya verilmesi yönündeki öneri
He accepted the job offer
İş teklifini kabul etti
sunmak
birine bir şey vermek veya uzatmak
He offered his hand to her
Elini ona uzattı
daha büyük
In sceneboyut veya miktar olarak daha fazla
This number is greater than that one
Bu sayı diğerinden daha büyük
daha büyük
boyut veya derece bakımından çok büyük
This is a greater challenge
Bu daha büyük bir zorluk
daha önemli
önem veya değer olarak daha fazla
Safety is of greater importance here
Burada güvenlik daha önemli
daha iyi
In scenedaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
daha iyi
In scenedaha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
iyi olur
bir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
civarında
In scenebir şeye yakın bir alanda
Is there a bank around here
Buralarda bir banka var mı
etrafında
In scenebir şeyin her yanını çevreleyen
We sat around the table
Masanın etrafında oturduk
yaklaşık
yaklaşık bir miktarı belirtmek için kullanılır
I will arrive around 5 PM
Saat 5 civarında geleceğim
tersine
bir şeyi başka bir yöne çevirmek
Please turn around
Lütfen arkana dön
kıyafetler
In scenevücuda giyilen şeyler
I like my new clothes
Yeni kıyafetlerimi seviyorum
ıslak
su veya başka bir sıvı ile kaplanmış
The clothes are wet
Kıyafetler ıslak
minnettar olmak
In scenebir şey için teşekkür hissetmek
I appreciate your help
Yardımınız için minnettarım
takdir etmek
bir şeyin değerini veya kalitesini anlamak
I appreciate good art
İyi sanatı takdir ederim
rahatsız olmak
bir durumdan dolayı hoşnutsuzluk duymak
I would appreciate it if you stopped bothering me
Beni rahatsız etmeyi bırakırsan sevinirim
kulübe
In sceneküçük ve basit bir ev
They stayed in a log cabin
Kütük bir kulübede kaldılar
kabin
uçaklarda yolcuların oturduğu kapalı bölüm
The flight attendant is in the cabin
Uçuş görevlisi kabinde
kulübe
genellikle kırsal bir bölgede yer alan küçük ve basit ev
They stayed in a small wooden cabin
Küçük bir ahşap kulübede kaldılar
korkutmak
In scenebirini korkuya sevk etmek
Loud noises frighten the baby
Yüksek sesler bebeği korkutur
liman
In scenegemilerin sığındığı veya yük alıp boşalttığı yer
The ship docked in the harbor
Gemi limana yanaştı
barındırmak
birine güvenli bir yer sağlamak
They helped harbor the refugees
Mültecileri barındırmaya yardım ettiler
adlandırmak
In scenebirine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
isim
In scenebirini veya bir şeyi çağırmak için kullanılan kelime
My name is John
Benim adım John
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
katılmak
In scenebir grubun parçası olmak
I want to join the club
Kulübe katılmak istiyorum
birleştirmek
parçaları birbirine bağlamak
Join the two pieces of wood
İki tahta parçasını birleştirin
eşlik etmek
birinin yanına gitmek
Join us for lunch
Öğle yemeği için bize katılın
evlendirmek
evlilik yoluyla birleştirmek
The priest joined them in marriage
Rahip onları evlilikle birleştirdi
korsan
In scenedenizde gemilere saldıran kişi
He is a pirate
O bir korsandır
korsan
gemilere saldırıp yağmalayan kişi
Pirates stole the gold
Korsanlar altını çaldı
yasadışı kopyalamak
bir şeyi izin almadan kopyalamak
It is illegal to pirate software
Yazılımı yasadışı kopyalamak suçtur
izinsiz kullanmak
bir şeyi hak sahibinden çalmak veya izinsiz kullanmak
They pirate games without paying
Oyunları ödeme yapmadan izinsiz kullanıyorlar
kara
In sceneyer kürenin katı kısmı
We finally saw land
Sonunda karayı gördük
iniş yapmak
uçuş sonrası yere inmek
The plane landed safely
Uçak güvenle iniş yaptı
elde etmek
bir şeyi başarıyla kazanmak
He landed a new job
Yeni bir iş elde etti
film
sinema veya televizyonda gösterilen hikaye
I watched a good film
İyi bir film izledim
yatak
In sceneuyumak için kullanılan mobilya
I go to bed
Yatağa gidiyorum
yatak
In scenebir nehrin veya denizin tabanı
The river bed is rocky
Nehir yatağı taşlıdır
bahse girmek
bir olayın sonucu üzerine para riske atmak
I bet five dollars on the game
Maça beş dolar yatırdım
bitirmek
bir şeyi sonlandırmak veya durdurmak
They want to end the contract
Sözleşmeyi bitirmek istiyorlar
kutsal
In sceneTanrı veya din ile ilgili olan
This is a holy place
Burası kutsal bir yer
aman
öfke veya şaşkınlık belirtmek için kullanılır
Holy cow, look at that
Vay canına, şuna bak
yedek
In scenefazladan tutulan
I have a spare key
Yedek bir anahtarım var
ayırmak
birine veya bir şeye zaman tanımak
Can you spare a minute
Bir dakikanı ayırabilir misin
esirgemek
birini nahoş bir durumdan korumak
Please spare me the details
Lütfen bana detayları anlatma
mesaj
In scenebirine gönderilen bilgi veya ileti
I sent you a message
Sana bir mesaj gönderdim
mesaj atmak
birine bilgi iletmek
I will message him later
Ona daha sonra mesaj atacağım
mesaj
birine iletilen haber veya bilgi
She left a message for you
Sana bir mesaj bıraktı
kısa mesaj
telefona yazılı olarak gönderilen metin
He sent a message by phone
Telefondan bir mesaj gönderdi
rıhtım
In scenegemilerin bağlandığı yapı
The ship is at the dock
Gemi rıhtımda
yükleme alanı
gemilerin yükleme veya boşaltma yaptığı platform
The cargo is at the dock
Kargo yükleme alanında
yanaşmak
bir geminin rıhtıma gelip durması
The ship will dock at noon
Gemi öğlen rıhtıma yanaşacak
kesmek
bir şeyden bir miktar eksiltmek
They will dock his pay
Maaşından kesinti yapacaklar
fark etmek
In scenebir şeyi anlamak veya farkına varmak
I realized my mistake
Hatamı fark ettim
gerçekleştirmek
bir şeyi gerçek hale getirmek veya hayata geçirmek
She realized her dream
Hayalini gerçekleştirdi
idrak etmek
bir durumun önemini veya gerçekliğini kavramak
He finally realized the truth
Sonunda gerçeği idrak etti
para
In scenebir şeyler satın almak için kullanılan madeni veya kağıt ödeme araçları
I have some money
Biraz param var
muktedir
In scenebir şeyi yapma yeteneği veya imkanı olan
She is able to speak English
İngilizce konuşabiliyor
derisini yüzmek
In scenebir şeyin dış tabakasını çıkarmak
He skinned the rabbit
Tavşanın derisini yüzdü
cilt
vücudun dış tabakası
She has soft skin
Cildi çok yumuşak
ağır cezalandırmak
birini çok sert şekilde cezalandırmak
They will skin him for this
Bunun için onu ağır cezalandıracaklar
yelken açmak
In scenebir tekne veya gemiyle su üzerinde ilerlemek
We want to sail around the world
Dünyayı yelkenle gezmek istiyoruz
yelken
rüzgarı yakalayarak teknenin hareket etmesini sağlayan büyük kumaş
The boat has a large sail
Teknenin büyük bir yelkeni var
talihsiz
In scenekötü şansa sahip olan veya üzüntüye neden olan
It was an unfortunate accident
Bu talihsiz bir kazaydı
süs eşyası
In sceneküçük ve parlak süs
She hung a shiny bauble on the tree
Ağaca parlak bir süs astı
yabani ot
In sceneistenmediği yerlerde yetişen yabani bitki
There are weeds in the garden
Bahçede yabani otlar var
ot
marihuana için kullanılan yaygın isim
He smokes weed
O ot içiyor
ayıklamak
bir gruptaki istenmeyen şeyleri çıkarmak
I need to weed the garden
Bahçeyi ayıklamam gerekiyor
kanamak
In scenebir yaradan kan kaybetmek
Your finger is bleeding
Parmağın kanıyor
birbirine karışmak
renklerin veya sıvıların yavaşça birbirine geçmesi
The colors began to bleed together
Renkler birbirine karışmaya başladı
sömürmek
birinden yavaşça ve sürekli para almak
The high rent is bleeding them dry
Yüksek kira onları sömürüyor
gönülden desteklemek
bir takımı veya grubu çok güçlü bir bağlılıkla savunmak
He bleeds for his team
O takımını gönülden destekliyor
eşler
In sceneevli kadınlar
They are supportive wives
Onlar destekleyici eşlerdir
başka
In scenebelirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka
In scenefarklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
yakın
In sceneuzak olmayan
The park is near my house
Park evimin yakınında
neredeyse
gerçekleşmesine çok az kalması
It is near lunchtime
Neredeyse öğle yemeği vakti
yaklaşmak
bir şeye doğru gelmek
The runner nears the finish line
Koşucu bitiş çizgisine yaklaşıyor
yakın
kısa bir mesafede bulunan
My house is near the park
Evim parka yakın
madıkça
In scenebaşka bir durum olmadıkça
I won't go unless you come
Sen gelmedikçe gitmeyeceğim
-medikçe
bir şeyin gerçekleşmesinin başka bir durumun olmamasına bağlı olduğunu belirtir
You cannot pass unless you study hard
Çok çalışmadıkça geçemezsin
doğru
In scenegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
sadık
birine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili
sadakat
In scenegüçlü bir destek veya görev duygusu
He pledged his allegiance to the king
Krala sadakat yemini etti
yanlış
In scenedoğru olmayan veya düzgün çalışmayan
This answer is wrong
Bu cevap yanlış
yanlış
ahlaki olarak doğru olmayan veya kabul edilemez
Stealing is wrong
Çalmak yanlıştır
yanlış
uygun olmayan veya iyi bir eşleşme sağlamayan
This is the wrong key for the door
Bu kapı için yanlış anahtar
saygın
In scenesaygıya veya övgüye değer olan
He is an honorable man
O saygın bir adamdır
harf
In scenealfabedeki bir sembol
A is a letter
A bir harftir
mektup
In scenebirine gönderilen yazılı not
I wrote a letter
Bir mektup yazdım
harf
alfabedeki bir yazı işareti
There are 26 letters
26 harf var
mektup
birine gönderilen yazılı not
I wrote a letter to my friend
Arkadaşıma bir mektup yazdım
bebekler
In scenehenüz yürüyemeyen veya konuşamayan çok küçük çocuklar
Babies sleep a lot
Bebekler çok uyurlar
tüccar
In scenemal alıp satan kişi
The merchant sells spices
Tüccar baharatlar satıyor
aklına gelmek
birinin zihninde belirlemek
It didn't occur to me
Aklıma gelmedi
varlık
In scenegerçek veya canlı olma durumu
The existence of water is essential
Suyun varlığı esastır
öldürmek
In scenebirini kasıtlı olarak öldürmek
They plotted to murder the king
Kralı öldürmeyi planladılar
cinayet
birini kasten öldürme suçu
He was arrested for murder
Cinayet suçundan tutuklandı
mahvetmek
bir şeyi tamamen bozmak veya sona erdirmek
She murdered that melody with her performance
Performansıyla melodiyi mahvetti
varlık
In scenebirinin veya bir şeyin yakınında olma durumu
His presence calmed me down
Onun varlığı beni sakinleştirdi
varlık
bir yerde bulunma durumu
I felt his presence in the room
Odanın içinde onun varlığını hissettim
varlık
internet ortamında görünür olma durumu
She has a strong online presence
Onun güçlü bir çevrimiçi varlığı var
önermek
In scenebir fikir veya plan sunmak
I propose a new plan
Yeni bir plan öneriyorum
evlenme teklif etmek
birine kendisiyle evlenmesini istemek
He proposed to her last night
Dün gece ona evlenme teklif etti
evlenme teklif etmek
birine kendisiyle evlenmesini istemek
He decided to propose
Evlenme teklif etmeye karar verdi
kral
In sceneülkeyi yöneten erkek hükümdar
The king ruled the country
Kral ülkeyi yönetti
şehir
büyük ve önemli yerleşim yeri
They live in a big city
Onlar büyük bir şehirde yaşıyor
yarın
In scenebugünden sonraki gün
See you tomorrow
Yarın görüşürüz
yarın
bugünden sonraki gün
I will call you tomorrow
Seni yarın arayacağım
ertesi gün
bugünün ardındaki gün
We left on the next day
Ertesi gün yola çıktık
gelecek
zamanın ilerisi
Hope for a better tomorrow
Daha iyi bir gelecek için umut et
kadına yakışmayan
In scenebir kadının sergilemesi gereken nezakete uygun olmayan
Such loud behavior is unladylike
Bu kadar yüksek sesle konuşmak bir kadına yakışmaz
muazzam
In sceneçok büyük veya harika olan
He has a tremendous amount of energy
Onun muazzam bir enerjisi var
harika
çok iyi veya keyif verici
He did a tremendous job on the project
Projede harika bir iş çıkardı
muazzam
son derece büyük veya yoğun
There was a tremendous amount of snow
Muazzam miktarda kar vardı
fikir
In scenebir şey hakkındaki bilgi veya anlayış
I have no idea where he is
Onun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok
fikir
In scenezihindeki bir düşünce veya plan
That is a great idea
Bu harika bir fikir
açık
In scenekapalı veya engellenmiş olmayan
The window is open
Pencere açık
açık fikirli
yeni bir şeyi değerlendirmeye hazır
I am open to suggestions
Önerilere açığım
açık
kapalı olmayan
The store is open now
Mağaza şimdi açık
açmak
kapalı veya engelli olan bir şeyi erişilebilir hale getirmek
Please open the door
Lütfen kapıyı aç
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
dizgin
In scenebir durumu veya süreci yönetme gücü
She took the reins of the project
Projenin dizginlerini eline aldı