Game Of Thrones — Season 6 Episode 5
Words & meanings
519 words
CEFR level
derin bir şekilde
In scenederin ve huzurlu bir şekilde
He slept soundly all night
Gece boyunca derin bir şekilde uyudu
yer
In scenedünyanın katı yüzeyi
Sit on the ground
Yere otur
öğütmek
yiyecekleri çok küçük parçalara ayırmak
He ground the pepper
Karabiberi öğüttü
aralık
iki hareketli nesne arasındaki boşluk
Keep ground between the cars
Arabaların arasında aralık bırak
gerekçe
bir kararın veya inancın dayandığı neden
There is no ground for your complaint
Şikayetin için bir gerekçe yok
şahsi
In scenebelirli bir kişiyle ilgili olan
I have a personal opinion
Şahsi bir fikrim var
kişisel
birinin karakterine yönelik ve kırıcı olan
His comments were too personal
Yorumları çok kişiseldi
özel
belirli bir kişiye ait olan
This is a personal matter
Bu özel bir mesele
geri al
In sceneyapılan bir işlemi iptal etmek veya geri çevirmek
I want to undo my mistake
Hatamı geri almak istiyorum
çözmek
düğümlü veya bağlı bir şeyi açmak
Undo the knot
Düğümü çöz
huzursuz
In scenekendisini rahat hissetmeyen
I feel uncomfortable here
Burada huzursuz hissediyorum
rahatsız
fiziksel olarak rahatlık vermeyen
This chair is uncomfortable
Bu sandalye rahatsız
ses
In scenekonuşurken veya şarkı söylerken çıkan ses
He has a deep voice
Onun derin bir sesi var
dile getirmek
düşünce veya duyguları söylemek
She voiced her concerns
Endişelerini dile getirdi
ayrılmak
In scenebir yerden veya bir kişiden ayrılmak
I leave home at 8 AM
Saat 8'de evden ayrılırım
bırakmak
In scenebir şeyi belirli bir durumda tutmak
Please leave the door open
Lütfen kapıyı açık bırak
dışarıda bırakmak
birini bir etkinlikten veya gruptan hariç tutmak
Please do not leave him out of the team
Lütfen onu takımdan dışarıda bırakma
miras bırakmak
ölürken bir şeyi birine vermek
She will leave all her money to her family
Tüm parasını ailesine miras bırakacak
hiçbiri
In scenebir grup içinden hiçbiri
None of the students failed
Öğrencilerin hiçbiri kalmadı
et
In sceneinsan veya hayvan vücudunun yumuşak kısımları
The knife cut through the flesh
Bıçak eti kesti
et
insanın veya hayvanın vücudunda derinin altındaki yumuşak kısım
Humans have bones and flesh
İnsanların kemikleri ve etleri vardır
bizzat
birinin fiziksel olarak karşımızda olması
I finally saw the actor in the flesh
Aktörü sonunda bizzat gördüm
emir
In scenebir şeyi yapma yönündeki talimat
He gave a clear command
Net bir emir verdi
emir
In scenebirinin bir şey yapmasını isteyen sözlü talimat
He gave the command to start
Başlama emrini o verdi
komuta etmek
birisi veya bir şey üzerinde güce sahip olmak
He commands the army
Orduyu komuta ediyor
danışman
In scenetavsiye veren kişi
He is my academic advisor
O benim akademik danışmanım
karanlık
In sceneışığın yokluğu
I am afraid of the darkness
Karanlıktan korkarım
adlandırmak
In scenebirine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
isim
In scenebirini veya bir şeyi çağırmak için kullanılan kelime
My name is John
Benim adım John
ün
In sceneinsanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
düzine
In sceneon iki adetlik grup
I bought a dozen eggs
Bir düzine yumurta aldım
başka
In scenebelirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka
In scenefarklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
korsan
In scenedeniz yoluyla yağma yapan kişi
The reaver attacked the merchant ship
Korsan ticaret gemisine saldırdı
duymak
In scenebilgi edinmek
I heard the news today
Haberleri bugün duydum
duymak
kulakla işitmek
I heard a loud noise
Yüksek bir ses duydum
duymak
bir haberi veya bilgiyi öğrenmek
I heard that he is leaving
Onun ayrılacağını duydum
aşağı yukarı
yaklaşık olarak
The project is more or less finished
Proje aşağı yukarı bitti
fırtınada doğan
In scenefırtınalı bir havada dünyaya gelmiş kimse
She is known as the stormborn princess
O fırtınada doğan prenses olarak bilinir
domuz pastırması dilimi
In scenekızarmış veya ızgara edilmiş ince bir parça domuz pastırması
He ate two rashers of bacon for breakfast
Kahvaltıda iki dilim domuz pastırması yedi
hoşça kal
birinden ayrılırken kullanılan sözler
Good bye, see you tomorrow
Hoşça kal, yarın görüşürüz
hoşça kal
vedalaşırken söylenen dostça ifade
Please say good bye to your friend
Lütfen arkadaşına hoşça kal de
davranmak
In scenebelirli bir şekilde hareket etmek
He comported himself with dignity
Kendisi vakur bir şekilde davrandı
ikinci sınıf
kalitesi düşük olan
This is a second rate hotel
Bu ikinci sınıf bir otel
ikinci sınıf
kalitesi düşük veya vasat olan
This is a second rate hotel
Bu ikinci sınıf bir otel
ikinci sınıf
çok iyi olmayan veya düşük kaliteli
This is a second rate hotel
Bu ikinci sınıf bir otel
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
hükümdar
In scenebir ülkeyi veya grubu yöneten kişi
The king was a fair ruler
Kral adil bir hükümdardı
cetvel
uzunluk ölçmek veya düz çizgiler çizmek için kullanılan düz araç
I used a ruler to draw a straight line
Düz bir çizgi çizmek için cetvel kullandım
kalmak
In scenebir şeyin varlığını sürdürmesi veya bir yerde durması
Only a few cookies remain
Sadece birkaç kurabiye kaldı
kalmak
varlığını sürdürmek veya aynı durumda kalmak
He remained silent
Sessiz kaldı
kalmak
bir yerde bulunmaya devam etmek
Please remain in your seats
Lütfen koltuklarınızda kalın
kalıntı
ölen bir kişinin bedeni veya parçası
The remains were found in the woods
Kalıntılar ormanda bulundu
bin
In scene1.000 sayısı
I have a thousand books
Bin kitabım var
öhöm
In scenebirinin dikkatini çekmek için çıkarılan ses
Ahem, may I have your attention please
Öhöm, lütfen dikkatinizi çekebilir miyim
öhö
boğazı temizlemek için çıkarılan ses
Ahem she cleared her throat
Öhö diyerek boğazını temizledi
ehem
nezaketle dikkat çekmek için çıkarılan ses
Ahem please listen to me
Ehem lütfen beni dinleyin
dikkat sesi
birini uyarmak veya sözünü kesmek için çıkarılan ses
She used an ahem to interrupt him
Onu durdurmak için dikkat sesi çıkardı
uzun diş
In scenehayvanın ağzından dışarı doğru çıkan uzun ve sivri diş
The elephant has two large tusks
Filin iki tane uzun dişi vardır
yine de
In scenebuna rağmen
It was delicious though
Yine de lezzetliydi
rağmen
bir durumun tersine rağmen
Though it was raining we went out
Yağmur yağmasına rağmen dışarı çıktık
her ne kadar
karşıt bir durumu ifade etmek için kullanılır
Though he was tired he kept working
Her ne kadar yorgun olsa da çalışmaya devam etti
yine de
önce söylenenden farklı bir durumu belirtmek için kullanılır
I am tired though
yine de yorgunum
usta
In scenebüyük beceriye veya bilgiye sahip kişi
She is a master of chess
O bir satranç ustasıdır
yüksek lisans
üniversitede lisansüstü bir derece
She is studying for a master degree
O yüksek lisans yapıyor
ana
türünün en önemli veya en büyük olanı
This is the master bedroom
Bu ana yatak odası
sahip
başkaları veya mülk üzerinde kontrolü olan kişi
The dog waited for its master
Köpek sahibini bekledi
dün gece
bugünden önceki gece
I slept well last night
Dün gece iyi uyudum
dün gece
bugünden önceki gece
I went to the cinema last night
Dün gece sinemaya gittim
evlenmek
In sceneevlilik bağıyla birleşmek
They decided to wed in June
Haziran ayında evlenmeye karar verdiler
zeki
In sceneakıllı veya öğrenmeye yatkın
She is a bright student
O zeki bir öğrencidir
parlak
çok ışık yayan
The sun is very bright
Güneş çok parlaktır
umut verici
geleceği iyi olan ve umut vadeden
The student has a bright future
Öğrencinin parlak bir geleceği var
parlak
çok ışık veren veya yansıtan
The sun is very bright today
Güneş bugün çok parlak
hiç kimse
hiçbir kişi
No one is home
Evde kimse yok
hiç kimse
hiçbir kişi
No one knows the answer
Cevabı hiç kimse bilmiyor
serbest bırakmak
In scenebirine gidebileceğini söylemek
The teacher dismissed the class
Öğretmen sınıfı serbest bıraktı
reddetmek
bir şeyin önemli olmadığına karar vermek
He dismissed my idea
Fikrimi reddetti
kovmak
birine artık orada kalamayacağını söylemek
The manager dismissed the worker
Müdür işçiyi kovdu
işten çıkarmak
birinin görevine son vermek
The company decided to dismiss him
Şirket onu işten çıkarmaya karar verdi
çağırmak
In scenebir şeyi ortaya çıkarmak veya gerçekleşmesini sağlamak
The wizard summoned a ghost
Sihirbaz bir hayalet çağırdı
çağırmak
insanlara bir yere gelmelerini emretmek
The king summoned his advisors
Kral danışmanlarını çağırdı
her zaman
sürekli veya çok sık
He talks all the time
O her zaman konuşur
tesadüfen
bir şeyi planlamadan veya kazara yapmak
I happen to know the answer
Tesadüfen cevabı biliyorum
başına gelmek
birinin başına bir olay meydana gelmek
What happened to him
Onun başına ne geldi
başına gelmek
birinin başına bir şey gelmesi durumu
What happened to him
Ona ne oldu
yeterince iyi
In scenekalite bakımından tatmin edici veya kabul edilebilir
He found a decent job
Makul bir iş buldu
katlanmak
rahatsız edici bir şeye tahammül etmek
I cannot put up with this noise
Bu gürültüye katlanamıyorum
getirmek
In scenebir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
beraberinde getirmek
In scenebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
açmak
bir konudan bahsetmeye başlamak
Do not bring up the problem
Problemi açma
bir araya getirmek
ayrı parçaları birleştirip tek bir bütün oluşturmak
We need to bring these parts together
Bu parçaları bir araya getirmemiz gerekiyor
giymek veya takmak
In scenevücudunda bir şey bulundurmak
I wear a watch
Saat takıyorum
aşınmak
zamanla kalınlığın veya yoğunluğun azalması
The carpet began to wear
Halı aşınmaya başladı
tahta tabanlı ayakkabı
genellikle tahta tabana sahip bir tür ayakkabı
It is a unique kind of wear
Bu eşsiz bir tahta tabanlı ayakkabı türüdür
taşımak
yüzünde veya davranışında bir duygu veya özellik sergilemek
She wears a happy expression
Yüzünde mutlu bir ifade taşıyor
hitabeti güçlü
In scenekendini etkili ve açık bir şekilde ifade edebilen
He is an eloquent speaker
O, hitabeti güçlü bir konuşmacıdır.
varlık
In scenebirinin veya bir şeyin yakınında olma durumu
His presence calmed me down
Onun varlığı beni sakinleştirdi
varlık
bir yerde bulunma durumu
I felt his presence in the room
Odanın içinde onun varlığını hissettim
varlık
internet ortamında görünür olma durumu
She has a strong online presence
Onun güçlü bir çevrimiçi varlığı var
duymak
In scenebir bilgi edinmek
I heard the news
Haberi duydum
duymak
In scenekulakla sesleri algılamak
I hear a noise
Bir ses duyuyorum
söylemek
bir şeyi dile getirmek veya ifade etmek
Hear me clearly
Bunu açıkça söylüyorum
kulak
başın yan tarafında bulunan ve duymamızı sağlayan organ
I hear with my ears
Kulaklarımla duyarım
sağlamak
In scenebirinin ihtiyacı olan bir şeyi vermek
The company provides free food
Şirket ücretsiz yemek sağlıyor
sağlamak
ihtiyaç duyulan bir şeyi vermek
The company provides free water
Şirket ücretsiz su sağlıyor
şartıyla
bir durumun gerçekleşmesi için gereken koşulu belirtir
You can go out provided you finish your homework
Ödevini bitirmen şartıyla dışarı çıkabilirsin
tanrılar
In scenebazı dinlerdeki yüce varlıklar
People pray to their lords
İnsanlar tanrılarına dua ederler
lordlar
feodal sistemde yüksek sosyal sınıfa sahip erkekler
The kings invited the lords to dinner
Krallar lordları akşam yemeğine davet etti
işe yaramaz
faydalı veya iyi olmayan
This old phone is no good
Bu eski telefon işe yaramaz
kötü biri
faydasız veya güvenilmez kimse
He is a no good person
O kötü biri
işe yaramaz
iyi veya yararlı olmayan
This tool is no good
Bu alet işe yaramaz
değersiz
hiçbir değeri veya faydası olmayan
This old item is no good
Bu eski eşya değersiz
mağara
In sceneyerin altında veya kayalıkta bulunan doğal boşluk
They found a dark cave
Karanlık bir mağara buldular
boyun eğmek
direnmeyi bırakmak veya teslim olmak
He finally caved to the pressure
Sonunda baskıya boyun eğdi
sertçe vurmak
birine veya bir şeye büyük bir kuvvetle darbe indirmek
He caved the wall with one punch
Duvara tek bir yumrukla sertçe vurdu
kereste
In sceneinşaat için kullanılan ağaç malzemesi
The house is made of timber
Ev keresteden yapılmıştır
daha iyi
In scenedaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
daha iyi
daha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
iyi olur
bir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
üvey erkek kardeş
sadece bir ebeveyni ortak olan erkek kardeş
I have a half brother
Bir üvey erkek kardeşim var
üvey kardeş
sadece bir ebeveyni ortak olan kardeş
He is my half brother
O benim üvey kardeşim
üvey kardeş
anne veya babadan sadece biri ortak olan kardeş
He is my half brother
O benim üvey kardeşim
erkek üvey kardeş
anne veya babadan sadece biri ortak olan erkek kardeş
I have a half brother
Bir erkek üvey kardeşim var
göstermek
In scenebir şeye dikkat veya saygı yöneltmek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
ödemek
In scenebir şey için para vermek
I have to pay the bill
Faturayı ödemem gerekiyor
işe yaramak
iyi bir sonuç veya avantaj getirmek
Honesty will pay in the end
Dürüstlük sonunda işe yarayacak
maaş
çalışma karşılığında alınan para
Her monthly pay is high
Aylık maaşı yüksek
gerçekten
In scenebir ifadeyi vurgulamak için kullanılır
It is very cold indeed
Gerçekten çok soğuk
bağırsak
In sceneyiyeceklerin sindirildiği vücut bölümü
The gut is important
Bağırsak önemlidir
içini boşaltmak
bir şeyin iç kısımlarını çıkarmak
He gutted the fish
Balığın içini boşalttı
sezgi
derin bir içsel his
Trust your gut
Sezgilerine güven
yıkmak
birini duygusal olarak çok üzmek veya sarsmak
The news of his departure really gutted her
Gidiş haberi onu gerçekten yıktı
korkunç
In sceneçok kötü veya nahoş
The weather is horrible
Hava korkunç
aşırı
çok büyük bir derecede
There was a horrible amount of work
Dehşet verici miktarda iş vardı
berbat
çok kötü veya rahatsız edici
This is a horrible smell
Bu berbat bir koku
korkunç
çok kötü veya nahoş olan
The food was horrible
Yemek korkunçtu
inşa etmek
In sceneparçaları bir araya getirerek bir şey yapmak
They build a new house
Yeni bir ev inşa ediyorlar
artmak
In scenebir şeyin zamanla daha büyük veya güçlü hale gelmesi
The excitement began to build
Heyecan artmaya başladı
vücut yapısı
bir kişinin vücudunun şekli ve boyutu
He has a strong build
Güçlü bir vücut yapısı var
sürüm
bir yazılımın veya sistemin belirli bir versiyonu
This is the latest build of the software
Bu yazılımın en son sürümüdür
kazanmak
In scenebir yarışmada birinci olmak
We want to win the game
Oyunu kazanmak istiyoruz
kazanmak
birinin desteğini veya sevgisini elde etmek
She tried to win his trust
Onun güvenini kazanmaya çalıştı
bahis oynamak
bir oyun veya yarış üzerine para riske etmek
I will win on that horse
O ata bahis oynayacağım
standart
her zamanki veya normal seçenek
This is the win choice
Bu standart seçim
çok
In sceneçok sayıda olan
I have many books
Çok kitabım var
bırakıp gitmek
bir yeri veya durumu terk etmek
It is hard to walk away from a bad job
Kötü bir işi bırakıp gitmek zordur
uzak durmak
bir şeyden kaçınmak veya uzaklaşmak
You should walk away from trouble
Beladan uzak durmalısın
kaçtı
In scenebir yerden veya tehlikeden uzaklaşmak
The prisoners fled from the jail
Mahkumlar hapishaneden kaçtı
haysiyet
In scenesaygıya değer olma durumu
Everyone should be treated with dignity
Herkes haysiyetle muamele görmelidir
baş belası
In scenerahatsızlık veren, can sıkan şey veya kişi
That fly is a real nuisance
Şu sinek gerçek bir baş belası
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
I go to school
Okula giderim
niyetinde olmak
ne yapmayı planladığını ifade etmek için kullanılır
I am going to study
Ders çalışacağım
favori
belirli bir amaç için en sık kullanılan
This is my go-to coffee shop
Burası benim favori kahvecim
uyumaya gitmek
geçici olarak bir yerde uyumak
I go to sleep at ten
Saat onda uyumaya giderim
bozulmak
bir şeyin niteliğinin veya durumunun kötüleşmesi
This building will go to ruin soon
Bu bina yakında harap olacak
gitmek
belirli bir yöne doğru hareket etmek
We will go to the park later
Daha sonra parka gideceğiz
niyetlenmek
bir eylemi yapmayı planlamak
I am going to call him tomorrow
Yarın onu aramayı planlıyorum
başvurulacak
yardım için danışılan kişi veya kaynak
She is my go to person for advice
Tavsiye için başvurduğum kişi odur
incelemek
bir şeyin doğru veya kabul edilebilir olup olmadığını anlamak için ona bakmak
Please go to the file to check for any mistakes
Hata olup olmadığını kontrol etmek için lütfen dosyayı inceleyin
tercih edilen
en sık başvurulan kişi veya şey
This is my go-to place for coffee
Burası kahve için tercih ettiğim yer
gitmek
bir yerden başka bir yere hareket etmek
I go to school every day
Her gün okula giderim
erkek
In scenesperm üreten cinsiyetle ilgili olan
The male lion has a mane
Erkek aslanın yelesi vardır
erkek
erkek olan kişi
He is a male
O bir erkek
berbat
In sceneçok kötü
The weather was terrible
Hava berbattı
kötü
çok nahoş olan
The weather is terrible today
Bugün hava çok kötü
berbat
aşırı derecede hoş olmayan veya düşük nitelikli
The weather is terrible today
Bugün hava berbat
canlı
In scenehayat sahibi olan
All living things need water
Tüm canlıların suya ihtiyacı vardır
yaşam
yaşanılan yer veya koşullar
Their living conditions are poor
Yaşam koşulları kötüdür
geçim
hayatını sürdürmek için kazandığı para
He earns a living as a teacher
Öğretmenlik yaparak geçimini sağlıyor
yaşam tarzı
bir kişinin hayatını sürdürme biçimi
They have a simple way of living
Onların basit bir yaşam tarzı var
ejderha
In scenehikayelerde geçen uçabilen büyük kertenkele benzeri hayali yaratık
The dragon breathes fire
Ejderha ateş püskürtür
ejder
Game of Thrones kurgusal evrenindeki bir para birimi
He paid for his meal with a gold dragon
Yemeği için bir altın ejder ile ödeme yaptı
ejderha
Uzun kuyruklu ve pürüzlü derili devasa bir sürüngen
The dragon flew over the mountain
Ejderha dağın üzerinden uçtu
yanlış
In scenedoğru olmayan veya gerçek dışı
This statement is false
Bu ifade yanlıştır
sahte
gerçek olmayan
She used a false passport
Sahte bir pasaport kullandı
gizli bilgi
In scenegizli tutulan bilgi
The secret was revealed
Gizli bilgi açığa çıktı
gizli
başkaları tarafından bilinmeyen
I have a secret plan
Gizli bir planım var
sır
başkalarından saklanan şey
Can you keep a secret?
Bir sır tutabilir misin?
sır
başkalarına söylemediğiniz bilgi
I have a secret to tell you
Sana söyleyecek bir sırrım var
yıkamak
In scenesu ve sabunla kirleri temizlemek
Wash your hands
Ellerini yıka
başarısızlık
tamamen başarısız olan bir durum
The whole plan was a wash
Tüm plan başarısız oldu
akmak
bir yüzeyin üzerinden geçip gitmek
Waves wash over the shore
Dalgalar kıyının üzerinden akıyor
uymak
In scenetalimatlara veya kurallara göre hareket etmek
Please follow the instructions
Lütfen talimatlara uyun
takip etmek
bir şeyi düzenli olarak izlemek veya okumak
I follow the news every day
Her gün haberleri takip ediyorum
peşinden gitmek
birinin veya bir şeyin ardından gitmek
The dog followed me home
Köpek eve kadar peşimden geldi
anlamak
söylenen bir şeyi kavrayabilmek
I do not follow you
Sizi anlamıyorum
boğulmak
In sceneakciğerlerin suyla dolması nedeniyle ölmek
He almost drowned in the lake
Gölde neredeyse boğuluyordu
bastırmak
diğer seslerden daha yüksek çıkmak
The music drowned out the voices
Müzik sesleri bastırdı
boğmak
birini suyun altında tutarak ölümüne yol açmak
The villain tried to drown the hero
Kötü adam kahramanı boğmaya çalıştı
hatırlamak
In scenebir şeyi yapmayı unutmamak
Remember to lock the door
Kapıyı kilitlemeyi hatırla
hatırlamak
In scenegeçmişteki bir anıyı zihne geri getirmek
I remember my childhood
Çocukluğumu hatırlıyorum
kuvvet
In scenefiziksel çaba gerektiren işleri yapabilme yeteneği
He has great physical strength
Onun büyük bir fiziksel gücü var
güç
bir şeyin etkili veya önemli olma durumu
The strength of the evidence is high
Kanıtların gücü yüksek
güçlü yön
bir kişinin sahip olduğu beceri veya iyi özellik
Patience is my greatest strength
Sabır benim en güçlü yönümdür
bağırmak
yüksek sesle söylemek veya haykırmak
He called out my name
Adımı bağırdı
hesap sormak
birinden eylemlerini açıklamasını istemek
He called him out for his rude behavior
Kaba davranışından dolayı ondan hesap sordu
açıkça eleştirmek
birinin yaptığı yanlışı herkese duyurmak
She called out the politician for lying
Siyasetçiyi yalan söylediği için açıkça eleştirdi
çağırmak
birini bir yere gelmesi için istemek
The doctor was called out to the scene
Doktor olay yerine çağrıldı
yüzüne vurmak
birinin yaptığı yanlış bir davranışı ona söylemek
I had to call out his rude behavior
Kaba davranışını yüzüne vurmam gerekiyordu
yetinmek
umutlandığından daha az iyi olan bir şeye razı olmak
Don't settle for less than you deserve
Hak ettiğinden daha azıyla yetinme
sus
konuşmayı bırakmak veya birini susturmak
Please shut up
Lütfen sus
susturmak
birinin konuşmayı bırakmasını sağlamak
Just shut up and listen
Sadece sus ve dinle
öğrenmek
In sceneçalışarak veya deneyim yoluyla bilgi veya beceri edinmek
I want to learn English
İngilizce öğrenmek istiyorum
öğretmek
birine bilgi veya beceri kazandırmak
He learned me a new skill
Bana yeni bir beceri öğretti