

How I Met Your Mother — Season 3 Episode 4
Words & meanings
482 words
CEFR level
merak uyandırıcı
In sceneöğrenme isteği doğuran
The result was interesting
Sonuç merak uyandırıcıydı
ilginç
merak uyandıran
The book is very interesting
Kitap çok ilginç
sürükleyici
dikkati sürekli canlı tutan
The speech was quite interesting
Konuşma oldukça sürükleyiciydi
ilginç
dikkat çekici veya merak uyandıran
That was an interesting movie
Bu ilginç bir filmdi
kulak
In sceneişitmemizi sağlayan organ
I have two ears
İki kulağım var
kulak
bir şeyi anlama veya ayırt etme yeteneği
She has a good ear for music
Müziğe iyi bir kulağı var
ancak
In scenebir istisna veya karşıtlık belirtir
I would go only I am tired
Giderdim ancak yorgunum
yalnızca
In scenebelirtilenden fazlası olmadığını vurgular
It is only a scratch
Bu yalnızca bir çizik
tek
eşsiz veya biricik olan
You are my only friend
Sen benim tek arkadaşımsın
zirve
In scenebir şeyin en yüksek noktası
They reached the peak of the mountain
Dağın zirvesine ulaştılar
konuşmak
birine sözler söylemek
I peak to my friend
Arkadaşımla konuşurum
zirve
dağın yüksek ve sivri tepesi
The climber reached the peak
Dağcı zirveye ulaştı
zirveye ulaşmak
en yüksek seviyeye veya en başarılı duruma gelmek
Interest in the sport began to peak in the summer
Bu spora olan ilgi yaz aylarında zirveye ulaşmaya başladı
ilişki
In sceneiki kişi veya şey arasındaki bağlantı biçimi
There is a relationship between diet and health
Diyet ve sağlık arasında bir ilişki vardır
ilişki
iki kişi arasındaki yakın bağ
They have a good relationship
Onların iyi bir ilişkisi var
ilişki
iki kişi arasındaki duygusal veya romantik bağ
They have a strong relationship
Güçlü bir ilişkileri var
daha iyi
In scenedaha yüksek kaliteli veya daha sağlıklı
This is a better plan
Bu daha iyi bir plan
daha iyi
In scenedaha yüksek bir ölçüde
I understand it better now
Onu şimdi daha iyi anlıyorum
iyileştirmek
bir şeyi veya birini daha iyi hale getirmek
He wants to better his English
İngilizcesini iyileştirmek istiyor
iyi olur
bir şeyin yapılması gerektiğini veya mantıklı olduğunu belirtmek için kullanılır
You had better leave now
Şimdi gitsen iyi olur
belirmek
In scenegörünür hale gelmek veya görülmek
A ghost appeared in the room
Odada bir hayalet belirdi
görünmek
belli bir izlenim vermek
He appears to be tired
Yorgun görünüyor
rol almak
bir oyunda filmde veya gösteride yer almak
She will appear in the new movie
O yeni filmde rol alacak
bebek bakıcısı
In scenebir çocuğa bakan kişi
My babysitter is very kind
Bebek bakıcım çok nazik
bebek bakıcısı
çocuklara kısa süreliğine bakan kişi
We hired a babysitter for tonight
Bu gece için bir bebek bakıcısı tuttuk
düşünmek
bir konu hakkında fikir yürütmek
I need to think of a solution
Bir çözüm düşünmem gerekiyor
hatırlamak
birini veya bir şeyi zihne getirmek
I often think of my home
Sık sık evimi hatırlarım
aklına gelmek
bir fikir üretmek ya da bir şeyi hatırlamak
I can think of a better name
Daha iyi bir isim aklıma geliyor
tonik
In sceneacımsı tadı olan gazlı bir içecek
I drink tonic water
Tonik suyu içerim
fark etmek
In scenebir şeyi anlamak veya farkına varmak
I realized my mistake
Hatamı fark ettim
gerçekleştirmek
bir şeyi gerçek hale getirmek veya hayata geçirmek
She realized her dream
Hayalini gerçekleştirdi
idrak etmek
bir durumun önemini veya gerçekliğini kavramak
He finally realized the truth
Sonunda gerçeği idrak etti
kedi
In sceneküçük tüylü bir evcil hayvan
The cat is sleeping
Kedi uyuyor
kedi
tüylü ve genellikle evcil hayvan olarak beslenen küçük bir memeli
The cat is sleeping on the sofa
Kedi kanepede uyuyor
vasıf
In scenebir kişinin sahip olduğu özel özellik
He has leadership qualities
Onun liderlik vasıfları var
kalite
In scenebir şeyin ne kadar iyi veya kötü olduğu
This is high quality work
Bu yüksek kaliteli bir iştir
varmak
In scenebir yere ulaşmak
When did you get home?
Eve ne zaman vardın?
olmak
In scenebelirli bir duruma gelmek
It is getting cold
Hava soğuyor
almak
In scenebir şeyi elde etmek
I got a letter today
Bugün bir mektup aldım
anlamak
In scenebir şeyi kavramak
I don't get it
Bunu anlamıyorum
yerinden etmek
In scenebirini bulunduğu konumdan çıkarmak veya değiştirmek
I was bumped from the flight
Uçuştan çıkarıldım
cinsel ilişkiye girmek
cinsel ilişkiye girmek
They bumped
Cinsel ilişkiye girdiler
çarpmak
bir şeye vurmak veya çarpmak
I bumped into the table
Masaya çarptım
şişlik
bir yüzeydeki küçük kabarık alan
He has a bump on his head
Başında bir şişlik var
devam etmek
bir şeyi yapmaya devam etmek
Please go on with your story
Lütfen hikayene devam et
hissetmek
bir şeyin doğru olduğuna dair güçlü bir his
I have a feeling that something is go on
Bir şeylerin döndüğüne dair bir hissim var
olmak
meydana gelmek veya gerçekleşmek
What is going on here
Burada neler oluyor
çıkmak
bir yolculuğa veya tatile gitmek
They go on a vacation every summer
Her yaz tatile çıkarlar
konmak
bir yüzeyin üzerine yerleşmek
The lid goes on the jar
Kapak kavanoza konar
katılmak
bir etkinliğe veya faaliyete dahil olmak
We decided to go on the tour
Tura katılmaya karar verdik
açılmak
bir cihazın veya ışığın çalışmaya başlaması
The heater goes on at night
Isıtıcı gece açılır
sürülmek
bir maddenin bir yüzeye uygulanması
The paint goes on easily
Boya kolayca sürülür
yaptırmak
In scenebirine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yetişmek
bir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
yapmak
bir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
çok
büyük bir miktar veya sayı
I have a lot of books
Çok kitabım var
şarkı
In scenesözleri olan müzik parçası
I love this song
Bu şarkıyı seviyorum
şarkı
sözleri olan kısa müzik parçası
She sang a short song
Kısa bir şarkı söyledi
öz
In scenebir şeyin merkezi veya en önemli parçası
Trust is at the core of friendship
Güven, arkadaşlığın özüdür
örnek çıkarmak
bir şeyden uzun ve ince bir örnek parçası çıkarmak
Scientists cored the ice to test it
Bilim insanları test etmek için buzdan örnek çıkardılar
namaste
In sceneellerin birleştirilmesiyle yapılan saygılı bir Hint selamlaması
Namaste, how are you?
Namaste, nasılsınız?
iyi
In sceneyeterince iyi veya tatmin edici
I feel fine today
Bugün iyi hissediyorum
para cezası
bir kural veya yasayı çiğnediğiniz için ödemeniz gereken para
He paid a fine for parking
Park ettiği için para cezası ödedi
ince
kalın olmayan
The pen has a fine tip
Kalemin ince bir ucu var
tamam
karşıdakinin anladığından emin olmak veya konuşmada duraksamak için kullanılan sözcük
Fine I will be there at five
Tamam saat beşte orada olacağım
nefret etmek
In scenebirinden veya bir şeyden hiç hoşlanmamak
I hate cold weather
Soğuk havadan nefret ederim
itiraf etmek
bir şeyin doğru olduğunu söylemek
He confessed the truth
Gerçeği itiraf etti
gerçek
In scenehakiki ve doğru olan
This is real gold
Bu gerçek altın
gerçekten
In sceneçok veya samimi bir şekilde
He is real quiet
O gerçekten sessiz
çekici
cinsel olarak çekici olan
She is real
O çekici
sade
süslü veya karmaşık olmayan
He prefers a real and simple lifestyle
O sade ve basit bir yaşam tarzını tercih ediyor
kurtarmak
zor durumdaki birine yardım etmek
His friend bailed him out of trouble
Arkadaşı onu zor durumdan kurtardı
ayrılmak
bir yerden veya durumdan aniden uzaklaşmak
He decided to bail out of the meeting
Toplantıdan erkenden ayrılmaya karar verdi
halletmek
bir sorunu veya durumu çözmek
I will take care of the dishes
Bulaşıkları ben halledeceğim
ilgilenmek
birinin veya bir şeyin sorumluluğunu almak
She takes care of the children
O çocuklarla ilgileniyor
bakmak
birine veya bir şeye göz kulak olmak
He takes care of his garden
O bahçesine bakıyor
bakımını yapmak
birinin veya bir şeyin bakımını gerçekleştirme
You must take care of your bike
Bisikletinin bakımını yapmalısın
tanımak
birini tanımaya başlamak
I want to get to know you better
Seni daha iyi tanımak istiyorum
yakından tanımak
birini veya bir şeyi iyi anlamaya başlamak
I want to get to know you better
Seni daha yakından tanımak istiyorum
kaçık
In sceneçok tuhaf veya aptalca davranan kişi
He is a complete nut
O tam bir kaçık
testis
erkek üreme organı
He got hit in the nuts
Testislerine darbe aldı
kuruyemiş
yenilebilen sert kabuklu tohum veya meyve
I love eating nuts
Kuruyemiş yemeyi severim
somun
cıvataya takılan ortası delikli metal parça
Tighten the nut with a wrench
Somunu bir anahtarla sıkın
hiç
In sceneherhangi bir zamanda
Have you ever been to Rome
Hiç Roma'ya gittin mi
çok
In scenebir ifadeyi güçlendirmek için kullanılan kelime
It was ever so cold
Hava çok soğuktu
daima
her zaman
He is ever loyal to his duty
O görevine her zaman sadıktır
hiçbir zaman
hiçbir vakitte
I will not ever go back
Hiçbir zaman geri dönmeyeceğim
ileride
In sceneşu andan daha sonraki bir zamanda
I want to move to London later
İleride Londra'ya taşınmak istiyorum
daha geç
beklenen zamandan sonra gerçekleşen
He arrived later than usual
Normalden daha geç geldi
sonraki
bir zaman diliminin sonuna yakın
In his later years he wrote books
Sonraki yıllarında kitaplar yazdı
tokatlamak
In sceneelin ayasıyla birine vurmak
She slapped him on the cheek
Yanağına bir tokat attı
harika
çok iyi veya etkileyici olmak
This song really slaps
Bu şarkı gerçekten harika
çarpmak
bir şeyi hızla veya dikkatsizce koymak
He slapped the book on the table
Kitabı masaya çarptı
velayet
In scenebir çocuğun bakımı üzerindeki yasal hak
She has custody of the children
Çocukların velayeti onda
velayet
bir çocuğun yasal olarak bakımını üstlenme hakkı
The mother won custody of the children
Anne çocukların velayetini kazandı
gözaltı
bir kişinin polis veya yetkililer tarafından tutulması
The suspect was taken into custody
Şüpheli gözaltına alındı
mekik
sırtüstü yatarken üst vücudu yukarı kaldırma hareketi
I do twenty sit ups every morning
Her sabah yirmi mekik çekerim
doğrulmak
oturur pozisyona gelmek veya dikkatle dinlemek
He sat up when the phone rang
Telefon çaldığında doğruldu
onay
In scenebir şey için verilen izin veya iyi dilekler
My parents gave their blessing
Ailem onay verdi
kutsama
Tanrı'dan koruma veya yardım için yapılan dua
The priest gave a blessing
Rahip kutsama yaptı
nimet
mutluluk veya yardım getiren şey
This rain is a blessing
Bu yağmur bir nimet
nimet
çok şanslı veya minnettar hissettiren şey
Finding this job was a real blessing
Bu işi bulmak gerçek bir nimetti
tam olarak
In scenekesin veya eksiksiz bir şekilde
It is exactly ten o'clock
Saat tam olarak on
görünmek
In scenebelirli bir şekilde görünmek
You look happy
Mutlu görünüyorsun
görünüş
In scenebirinin dış görünüşü veya çekiciliği
I like her look
Onun görünüşünü seviyorum
bak
In scenebirinin dikkatini çekmek için kullanılır
Look, we are late
Bak, geç kaldık
bakmak
In scenegözleri bir şeye doğru çevirmek
Look at the bird
Kuşa bak
aynı fikirde olmak
In sceneaynı görüşe veya karara sahip olmak
I agree with your decision
Kararına katılıyorum
hemfikir olmak
biriyle aynı görüşü paylaşmak
We agree on this point
Bu noktada hemfikiriz
onaylamak
aynı şekilde düşündüğünü söylemek
He agreed with me
Beni onayladı
katılmak
aynı görüşe sahip olmak
Do you agree
Katılıyor musun
tarih
In sceneayın veya yılın belirli bir günü
What is today's date?
Bugünün tarihi ne?
çıkmak
In scenebiriyle romantik ilişki yaşamak
They have been dating for a year
Bir yıldır çıkıyorlar
hurma
palmiye ağacından yetişen tatlı kahverengi meyve
I like eating dates
Hurma yemeyi severim
yudum
In sceneiçilen küçük miktardaki sıvı
He took a sip of tea
Çaydan bir yudum aldı
yudumlamak
bir seferde az miktarda sıvı içmek
She likes to sip her coffee slowly
Kahvesini yavaşça yudumlamayı sever
oynamak
In sceneeğlenmek için bir şeyler yapmak
The children play in the garden
Çocuklar bahçede oynuyor
çalmak
In scenebir cihazdan veya enstrümandan müzik sesi çıkarmak
Can you play a song
Bir şarkı çalabilir misin
rol yapmak
bir filmde veya oyunda rol üstlenmek
He plays a doctor in the movie
Filmde bir doktoru canlandırıyor
oynamak
bir durumu belirli bir şekilde yönetmek
You should play it safe
Garanti oynamalısın
kesinlikle
In scenehiçbir şüphe olmadan
I will definitely come
Kesinlikle geleceğim
market alışverişi
In scenemarketten alınan yiyecek ve diğer malzemeler
I need to buy groceries
Market alışverişi yapmam gerekiyor
en önemli an
In scenebir şeyin en keyifli veya önemli kısmı
The goal was the highlight of the match
Gol maçın en önemli anıydı
vurgulamak
bir şeyi daha dikkat çekici hale getirmek
I want to highlight this point
Bu noktayı vurgulamak istiyorum
işaretlemek
bir şeyi renk veya ışıkla belirginleştirmek
Highlight the key words in the text
Metindeki anahtar kelimeleri işaretleyin
röfle
saçın belirli kısımlarının renginin açılması işlemi
She decided to get some highlights
Saçlarına röfle yaptırmaya karar verdi
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
çekici
In scenefiziksel olarak etkileyici
She looks sexy in that dress
O elbisenin içinde çekici görünüyor
seksi
cinsel arzu uyandıran
He has a sexy voice
Seksi bir sesi var
boğmak
In scenebirinin boynunu nefes alamayacak şekilde sıkmak
The attacker tried to strangle him
Saldırgan onu boğmaya çalıştı
boğmak
birinin boğazını sıkarak nefes almasını engellemek
He tried to strangle the attacker
Saldırganı boğmaya çalıştı
boğmak
birinin boğazını sıkarak öldürme eylemi
The criminal tried to strangle the guard
Suçlu gardiyanı boğmaya çalıştı
tür
In scenekategori veya sınıf
What type of music do you like
Ne tür müzik seversin
tip
benzer özelliklere sahip grup
He is a weird type of person
O tuhaf bir tip
yazmak
klavye ile yazı yazmak
I am typing an email
Bir e-posta yazıyorum
gruplandırmak
kan gibi biyolojik örnekleri ayırmak
The doctor typed his blood
Doktor kan grubunu belirledi
harika
In sceneçok iyi veya etkileyici
This movie is wonderful
Bu film harika
müthiş
çok iyi veya memnuniyet verici
We had a wonderful time
Müthiş vakit geçirdik
harika
çok iyi veya hoş olan
We had a wonderful time
Harika bir zaman geçirdik
temel
In scenekarmaşık veya ileri düzeyde olmayan
It is a basic idea
Bu temel bir fikir
esas
bir şeyin en önemli kısmı olan
He has a basic knowledge of the topic
Konu hakkında esas bir bilgiye sahip
temel
bir sistemin veya konunun başlangıç seviyesi olan
I need to learn the basic principles
Temel ilkeleri öğrenmem gerekiyor
okul
In sceneçocukların eğitim aldığı yer
I go to school
Okula gidiyorum
sürü
bir arada bulunan canlılar topluluğu
I saw a school of fish
Bir balık sürüsü gördüm
eğitmek
birine ders vermek veya yetiştirmek
He schooled them in physics
Onlara fizik dersi verdi
anlaşma
In scenekarşılıklı varılan uzlaşma veya teklif
We made a deal
Bir anlaşma yaptık
kart dağıtmak
bir oyunda kartları oyunculara paylaştırmak
It is your turn to deal
Kartları dağıtma sırası sende
başa çıkmak
bir sorunu çözmek için harekete geçmek
I can deal with this
Bununla başa çıkabilirim
mesele
çok önemli olan durum
It is a big deal
Bu büyük bir mesele
gevşek
In scenesıkıca bağlanmamış veya serbest
The screw is loose
Vida gevşek
serbest bırakmak
bir şeyi tutmayı bırakıp serbest kalmasına izin vermek
He loosed the dog to run in the park
Parkta koşması için köpeği serbest bıraktı
biriyle çıkmak
biriyle romantik bir ilişki yaşamak
He is going out with Sarah
Sarah ile çıkıyor
uzaklaştırma kararı
Birinin bir şeyi yapmasını engelleyen yasal karar
The judge issued a restraining order
Hakim bir uzaklaştırma kararı çıkardı
uzaklaştırma kararı
Birinin bir şeyi yapmasını yasaklayan mahkeme kararı
She requested a restraining order
Uzaklaştırma kararı talep etti
uzaklaştırma kararı
birinin başka biriyle iletişim kurmasını engelleyen mahkeme emri
She filed for a restraining order against him
Ona karşı uzaklaştırma kararı aldırdı
uzaklaştırma kararı
mahkemenin bir kişinin bir şey yapmasını engelleyen kararı
She got a restraining order against him
Ona karşı uzaklaştırma kararı aldırdı
uzaklaştırma kararı
bir kişinin diğerinden uzak durması için mahkemenin verdiği karar
She obtained a restraining order against him
Ona karşı uzaklaştırma kararı aldı
ayakkabı
In sceneayağı koruyan örtü
I bought new shoes
Yeni ayakkabılar aldım
nal çakmak
bir hayvanın ayağına nal takmak
He shoes the horse
Atı nallıyor
elektrikli süpürge
kirleri vakumlayarak yerleri temizleyen makine
I need a new vacuum cleaner
Yeni bir elektrikli süpürgeye ihtiyacım var
elektrikli süpürge
yerlerdeki veya yüzeylerdeki kirleri temizlemek için vakum kullanan bir cihaz
I used the vacuum cleaner to clean the carpet
Halıyı temizlemek için elektrikli süpürgeyi kullandım
kanka
In sceneyakın erkek arkadaş için kullanılan gayriresmi bir hitap
What's up, brah?
Naber kanka?
anlamına gelmek
In scenebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
müthiş
çok iyi veya etkileyici olan
He plays a mean guitar
O müthiş gitar çalıyor
bas
In scenedüşük notalar çalan büyük telli bir çalgı
He plays the bass
Bas çalıyor
levrek
bir tür tatlı su balığı
He caught a big bass
Büyük bir levrek yakaladı
başlangıçta
başlangıçta
At first, I didn't like it
Başlangıçta onu sevmedim
evlilik
In sceneeşlerin yasal ilişkisi
Their marriage is very happy
Evlilikleri çok mutlu
buluşmak
In scenebir yerde bir araya gelmek
Let's meet at the park
Parkta buluşalım
benzemek
bir şeye benzer olmak
His words meet his actions
Sözleri davranışlarına benziyor
karşılamak
bir gereksinimi yerine getirmek
We must meet the requirements
Gereksinimleri karşılamalıyız
buluşma
insanların bir araya geldiği etkinlik
They organized a school meet
Okul için bir buluşma düzenlediler
hayran
In scenebirini veya bir şeyi çok seven kişi
He is a big fan of jazz
O, cazın büyük bir hayranıdır
vantilatör
havayı hareket ettiren kanatlı makine
Turn on the fan
Vantilatörü aç
yellemek
hava akımı oluşturmak için sallamak
She fanned herself with a book
Kitapla kendini yelledi
hoşlanmayan kişi
birinden veya bir şeyden hoşlanmayan kimse
He is a fan of no one here
Buradaki kimseden hoşlanmıyor
ikinci
In scenebirinciden sonra gelen
This is my second book
Bu benim ikinci kitabım
saniye
In scenedakikanın altmışta biri olan zaman birimi
Wait for a second
Bir saniye bekle
ikinci porsiyon
yemeğin ikinci servis edilen kısmı
I want a second helping
İkinci bir porsiyon istiyorum
desteklemek
bir öneriye resmi olarak destek vermek
I second the motion
Öneriyi destekliyorum
tarafsız
In sceneherhangi bir tarafı desteklemeyen
He remained neutral during the argument
Tartışma sırasında tarafsız kaldı
boşta
aracın vitesinin hiçbir viteste olmadığı durum
The car is in neutral
Araba boşta
tarafsız
herhangi bir tarafı tutmayan
She tried to remain neutral in the argument
Tartışmada tarafsız kalmaya çalıştı
içinde
In scenebir şeyin iç kısmı veya içinde
The keys are inside the bag
Anahtarlar çantanın içinde
içeride
bir yerin veya nesnenin içi
It is very hot inside
İçerisi çok sıcak
içeriden
sadece sınırlı sayıda kişinin bildiği
She has inside knowledge
Onun içeriden bilgisi var
içinde
bir nesnenin veya yerin içi
The cat is inside the box
Kedi kutunun içinde
temkinli
In scenerisk almayan veya büyük değişiklikler yapmayan
He is very conservative with his money
Parası konusunda çok temkinlidir
herkes
In scenetüm insanlar
Everybody is here
Herkes burada
herkes
her bir kişi
Everybody likes pizza
Herkes pizzayı sever
gelmek
In scenebir yere doğru hareket etmek
Come here
Buraya gel
meydana gelmek
gerçekleşmek veya vuku bulmak
How did this come about
Bu nasıl oldu
hadi
dikkat çekmek veya söze başlamak için kullanılan ifade
Come now do not be upset
Hadi ama üzülme
sanat eseri
tablo veya heykel gibi yaratıcı bir sanat parçası
This painting is a true work of art
Bu tablo gerçek bir sanat eseri
toplam
In scenebütün miktar veya sayı
The total is fifty
Toplam elli ediyor
tam
her şeyi kapsayan
It was a total failure
Tam bir başarısızlıktı
tamamen
bütünüyle bir şekilde
I totally agree with you
Sana tamamen katılıyorum
pert etmek
bir araca onarılamayacak kadar hasar vermek
He totaled his car
Arabasını pert etti
miktar
In scenebir şeyin miktarı veya sayısı
The quantity of water is enough
Su miktarı yeterli
terk etmek
In scenezor bir durumda birini yalnız bırakmak
He deserted his family
Ailesini terk etti
çöl
az yağış alan sıcak ve kuru bölge
The desert is very hot
Çöl çok sıcaktır
hak edilen
birinin layık olduğu şey veya ceza
He finally got his just deserts
Sonunda hak ettiğini buldu
çöl
kurak ve genellikle kumlu geniş arazi
It is very hot in the desert
Çölde hava çok sıcaktır
bağlılık
In scenebir şeyi yapmaya yönelik verilen söz veya kesin karar
He has a strong commitment to his work
İşine karşı güçlü bir bağlılığı var
karıştırmak
In scenebir sıvıyı veya maddeyi kaşıkla karıştırmak
Stir the soup
Çorbayı karıştır
kıpırdamak
hafifçe hareket etmek
He did not stir
Kıpırdamadı
uyandırmak
bir duygu veya hatırayı akla getirmek
The song stirred old memories
Şarkı eski anıları uyandırdı
ortalığı karıştırmak
sorun veya huzursuzluğa yol açmak
He likes to stir up trouble
Ortalığı karıştırmayı sever
yine de
In sceneher durumda
It's raining, but I'll go anyway
Yağmur yağıyor ama yine de gideceğim
barış
In sceneçatışmanın olmadığı, sessiz ve sakin durum
We all want peace
Hepimiz barış istiyoruz
telefon
In scenearama yapmak için kullanılan aygıt
The phone is on the table
Telefon masanın üzerinde
telefon etmek
telefonla aramak
I will phone you tomorrow
Seni yarın arayacağım
telefon
arama yapmak ve mesajlaşmak için kullanılan cihaz
She sent a message on her phone
O telefonundan mesaj gönderdi
telefon
sadece sesli iletişim için kullanılan alet
He picked up the phone to call his friend
Arkadaşını aramak için telefonu eline aldı
söylemek
In scenebirine bir şeyi anlatmak veya söylemek
Tell me your name
Bana adını söyle
ayırt etmek
bir şeyi fark etmek veya tanımak
I can't tell them apart
Onları birbirinden ayırt edemiyorum
mısır gevreği
In scenetahıllardan yapılan ve genellikle sütle yenen kahvaltılık yiyecek
I eat cereal for breakfast
Kahvaltıda mısır gevreği yerim
kahvaltılık gevrek
tahıllardan yapılan bir kahvaltı yiyeceği
I eat cereal for breakfast
Kahvaltıda gevrek yerim