

Modern Family — Season 1 Episode 12
Words & meanings
563 words
CEFR level
fısıldamak
In scenebir şeyi çok alçak sesle söylemek
She whispers a secret
Bir sır fısıldar
fısıltıyla konuşmak
çok sessiz bir şekilde konuşmak
They whisper to each other
Birbirlerine fısıldayarak konuşurlar
fısıltı
konuşurken çıkarılan çok kısık ses
She spoke in a whisper
O fısıltıyla konuştu
teşekkürler
In sceneminnettarlık ifade etmek için kullanılan sözcük
I said gracias to the server
Garsona teşekkürler dedim
örtüler
In scenebir şeyi örten veya koruyan nesne
The covers on the bed are soft
Yatağın üzerindeki örtüler yumuşak
cover
başka bir sanatçının şarkısını yeniden seslendirme
She sings many pop covers
O birçok pop cover söylüyor
yatak örtüsü
yatakta kullanılan çarşaf veya battaniye
Please pull up the covers
Lütfen yatak örtüsünü çek
geri dönmek
In scenebir yere veya bir aktiviteye tekrar gitmek
I will get back to work
İşe geri döneceğim
geri almak
kaybedilen bir şeyi yeniden elde etmek
I want to get back my book
Kitabımı geri almak istiyorum
barışmak
bir sorun yaşadıktan sonra biriyle arayı düzeltmek
They decided to get back together
Tekrar bir araya gelmeye karar verdiler
geri almak
bir şeyi veya birini tekrar elde etmek
I need to get back my book
Kitabımı geri almam gerekiyor
geri dönmek
birine mesaj veya haber yollayarak yanıt vermek
I will get back to you soon
Sana kısa süre içinde geri döneceğim
öcünü almak
birine yaptığı kötülüğe karşılık zarar vermek
He wanted to get back at her
Ondan öcünü almak istedi
şeytan
In scenebazı dinlerde inanılan kötü ruh
The character Diablo represents the devil
Diablo karakteri şeytanı temsil eder
cam / bardak
In scenesert şeffaf bir madde veya içecek kabı
I want a glass of water
Bir bardak su istiyorum
bardak
içecekleri koymaya yarayan kap
I drank a glass of water
Bir bardak su içtim
cam
pencerelerde ve şişelerde kullanılan sert ve saydam madde
The window is made of glass
Pencere camdan yapılmıştır
bardağa koymak
bir şeyi cam bir kabın içine yerleştirmek
She will glass the juice
Meyve suyunu bardağa koyacak
yapıştırmak
In sceneyapışkan kullanarak bir şeyi onarmak
I will glue the broken vase
Kırık vazoyu yapıştıracağım
yapıştırıcı
bir şeyleri birbirine tutturmak için kullanılan yapışkan madde
I need some glue for my project
Projem için biraz yapıştırıcıya ihtiyacım var
yapıştırmak
bir şeyi yapıştırıcı kullanarak tutturmak
Glue the picture to the paper
Resmi kağıda yapıştır
birleştirmek
yapıştırıcıyla iki parçayı tutturmak
They will glue the parts together
Parçaları birbirine birleştirecekler
işemek
In scenevücuttaki sıvı atıkları dışarı atmak
I need to pee
İşemem gerekiyor
çiş
vücudun ürettiği sıvı atık
I need to pee right now
Şu an çişim var
ödemek
In scenebir şey için para vermek
I have to pay the bill
Faturayı ödemem gerekiyor
işe yaramak
iyi bir sonuç veya avantaj getirmek
Honesty will pay in the end
Dürüstlük sonunda işe yarayacak
göstermek
bir şeye dikkat veya saygı yöneltmek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
kazançlı olmak
zaman veya çaba harcamaya değmek
It pays to arrive on time
Zamanında gelmek kazançlıdır
ödemek
yapılan işin karşılığında para vermek
They pay the workers every week
İşçilere her hafta ödeme yaparlar
ücretli
yapılan iş karşılığında parası verilmiş
This is a paid position
Bu ücretli bir pozisyon
ücret
yapılan iş için verilen para
He received his pay yesterday
Ücretini dün aldı
dikkat etmek
birine veya bir şeye özen göstermek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
para kazanmak
yapılan iş karşılığında para elde etmek
This job pays well
Bu iş iyi para kazandırıyor
maaş
bir işte çalışmanın karşılığı olarak alınan para
My pay is deposited monthly
Maaşım her ay yatıyor
borcu ödemek
birine olan borcu geri vermek
I need to pay my credit card debt
Kredi kartı borcumu ödemem gerekiyor
cezasını çekmek
yapılan yanlışın kötü sonucunu yaşamak
You will pay for what you did
Yaptığının cezasını çekeceksin
göndermek
In scenebir şeyi birden fazla kişiye göndermek
The company will send out the invitations today
Şirket davetiyeleri bugün gönderecek
dağıtmak
birçok kişiye bir şeyler yollamak
They will send out invitations to everyone
Herkese davetiye dağıtacaklar
eş
In sceneeş için kullanılan mizahi ve argo bir ifade
I have to go home to my ball and chain
Eşimin yanına eve gitmem gerek
isim
In scenebir kişiye veya nesneye verilen sözcük
My name is Alex
Benim adım Alex
adlandırmak
birine veya bir şeye isim vermek
They named the baby Leo
Bebeğe Leo adını verdiler
ün
insanların bir kişi veya şey hakkındaki görüşü
He has a good name in the city
Şehirde iyi bir ünü var
adını söylemek
birinin ismini belirtmek
She named the winner
Kazananın adını söyledi
isim
bir kişiye veya şeye verilen ad
What is your name
İsmin ne
ad
bir şeyi tanımlamak için kullanılan sözcük
They gave a name to the product
Ürüne bir ad verdiler
çocuk
In scenegenç bir kişi
The child is playing
Çocuk oyun oynuyor
çocuk
yetişkinlik yaşının altındaki kişi
Every child needs love
Her çocuğun sevgiye ihtiyacı vardır
mantıklı
In scenemakul veya anlaşılabilir olmak
It makes sense
Bu mantıklı
anlam
belirli bir mana veya yorum
This word has another sense
Bu kelimenin başka bir anlamı var
duyu
vücudun dünyadan bilgi almasını sağlayan beş yoldan biri
Sight is a sense
Görme bir duyudur
hissetmek
bir şeyin farkına varmak
I sense that something is wrong
Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum
his
bir duygu veya farkındalık
I have a sense of relief
Bir rahatlama hissi içindeyim
mantık
açık veya makul olma özelliği
What you said makes sense
Söylediklerin mantıklı geliyor
hissetmek
bir şeyin farkına varmak
I can sense his fear
Onun korkusunu hissedebiliyorum
yatılı misafirlik
In scenekonukların birinin evinde geceyi geçirdiği sosyal buluşma
She went to a sleepover at her friend's house
Arkadaşının evine yatılı misafirliğe gitti
pijama partisi
arkadaşların birinin evinde geceyi geçirdiği eğlence
We are having a sleepover tonight
Bu gece pijama partisi yapıyoruz
yatılı davet
konukların bir evde gece konakladığı sosyal etkinlik
The kids loved the sleepover
Çocuklar yatılı davete bayıldı
yatılı misafirlik
birinin evinde gece geçirilen sosyal etkinlik
The children enjoyed their sleepover
Çocuklar yatılı misafirliklerinin tadını çıkardı
şaka yapmak
In sceneciddi olmayan bir şey söylemek
I am just kidding
Sadece şaka yapıyorum
çocuk
genç bir kişi
The kid is playing
Çocuk oyun oynuyor
kalmak
In scenebir yerde bulunmaya devam etmek
Please stay here
Lütfen burada kal
uyanık kalmak
tamamen uyanık ve net düşünebilir durumda olmak
I need to stay awake
Uyanık kalmam gerekiyor
durdurmak
bir şeyin bir süreliğine gerçekleşmesini engellemek
The court decided to stay the proceedings
Mahkeme davayı durdurmaya karar verdi
kalmak
bir yerde belirli bir süre konaklamak
We will stay in a hotel
Bir otelde kalacağız
kalmak
bir yerde geçici olarak durmak
I will stay at a hotel
Bir otelde kalacağım
kalış
bir yerde geçirilen süre
We enjoyed our stay in London
Londra'daki kalışımızdan keyif aldık
ilgilenmek
In scenebir durumla ilgilenmek veya onu çözmek için önlem almak
I will deal with this problem tomorrow
Bu sorunla yarın ilgileneceğim
ilgili olmak
belirli bir konu hakkında konuşmak veya konuyla ilgilenmek
This book deals with ancient history
Bu kitap antik tarih ile ilgili
başa çıkmak
bir işi veya sorunu yönetmek için harekete geçmek
I will deal with the problem tomorrow
Sorunla yarın başa çıkacağım
muhatap olmak
bir kişiyle iş yapmak veya iletişim kurmak
I do not like dealing with rude people
Kaba insanlarla muhatap olmayı sevmiyorum
başa çıkmak
bir sorunu veya durumu çözmek için harekete geçmek
I have to deal with this problem
Bu sorunla başa çıkmam gerekiyor
ikinci el dükkanı
In scenekullanılmış eşyaların satıldığı yer
I found a cool jacket at the thrift shop
İkinci el dükkanından harika bir ceket buldum
kağıt
In sceneyazı yazmak veya baskı yapmak için kullanılan ince tabaka
I need a piece of paper
Bir parça kağıda ihtiyacım var
belge
üzerinde resmi yazı bulunan kağıt
Please sign this paper
Lütfen bu belgeyi imzalayın
kağıtla kaplamak
bir yüzeyi duvar kağıdı gibi bir maddeyle örtmek
They decided to paper the bedroom
Yatak odasını kağıtla kaplamaya karar verdiler
ticari kağıt
şirketlerin kısa vadeli finansman sağlamak için kullandığı borçlanma aracı
The firm issued paper to raise money
Firma para toplamak için ticari kağıt ihraç etti
gazete
günlük haberlerin basılı olduğu yayın
I read the paper every morning
Her sabah gazete okurum
makale
okul veya yayın için hazırlanan yazılı çalışma
She wrote a paper about history
Tarih hakkında bir makale yazdı
güvenli
In scenetehlikeli veya riskli olmayan
You are safe here
Burada güvendesin
çelik kasa
değerli eşyaları korumak için kullanılan metal kutu
The documents are in the safe
Belgeler çelik kasada
güvenilir
bir işi iyi yapacağına inanılan
She is a safe choice for the job
O bu iş için güvenilir bir seçenek
kesin
bir şeyden emin olma durumu
It is a safe bet
Bu kesin bir bahis
alt
In scenebir şeyin en alt kısmı
The coin is at the bottom of the glass
Bozuk para bardağın dibinde
popo
üzerine oturulan vücut bölümü
He fell on his bottom
Poposunun üzerine düştü
dip
bir şeyin en alt kısmı
She found a coin at the bottom of the pool
Havuzun dibinde bir madeni para buldu
alt
bir şeyin en alt kısmı
Write your name at the bottom of the page
Adınızı sayfanın altına yazın
bahçıvan
In scenebahçe işleriyle uğraşan kimse
The gardener is watering the flowers
Bahçıvan çiçekleri suluyor
bahçıvan
bahçeyle ilgilenen kişi
The gardener waters the plants every day
Bahçıvan her gün bitkileri sular
Bahçıvan
bahçede çalışan kişi
The gardener waters the flowers every day
Bahçıvan her gün çiçekleri sular
endişe
In scenesizi huzursuz hissettiren şey
My main concern is the weather
Temel endişem hava durumu
ilgili olmak
belirli bir konuyla ilgili olmak
This book concerns history
Bu kitap tarihle ilgilidir
firma
büyük bir iş yeri veya şirket
It is a large manufacturing concern
Bu büyük bir üretim firmasıdır
mesele
ele almanız gereken iş veya görev
That is none of your concern
Bu senin meselen değil
ilgilendirmek
bir konuyla ilgili veya bağlantılı olmak
This problem concerns all of us
Bu sorun hepimizi ilgilendiriyor
gömlek
In scenevücudun üst kısmına giyilen giysi
He is wearing a white shirt
O beyaz bir gömlek giyiyor
gömlek
vücudun üst kısmına giyilen bir giysi
He is wearing a blue shirt
O mavi bir gömlek giyiyor
yitirmek
In sceneartık bir şeye sahip olmamak
She lost her job yesterday
Dün işini yitirdi
yenilmek
bir mücadelede mağlup duruma düşmek
The team lost the match
Takım maçta yenildi
kaybetmek
bir şeyi bulamamak
I lost my keys
Anahtarlarımı kaybettim
anlayamamak
söylenenleri takip edememek
I lost his explanation
Açıklamasını anlayamadım
kaybetmek
artık bir şeye sahip olmamak
I lost my ring
Yüzüğümü kaybettim
takip edememek
birinin ne dediğini anlayamamak
You are losing me
Beni takip edemiyorsun
gözden kaçmak
fark edilmemek
Many details were lost
Birçok detay gözden kaçtı
şaşırtmak
birinin kafasını karıştırmak
The rules lost him
Kurallar onu şaşırttı
cesaretini yitirmek
korkuyla pes etmek
He lost his courage
Cesaretini yitirdi
yenilmek
bir yarışmada mağlup olmak
They lost the match
Maçı yenildiler
yitirmek
sevilen birinin ölümü
We lost our father
Babamızı yitirdik
kurtulmak
bir şeyi elden çıkarmak
I must lose this habit
Bu alışkanlıktan kurtulmalıyım
başarısız olmak
bir oyunu kazanamamak
We lost the game
Oyunda başarısız olduk
elden kaçırmak
bir fırsatı değerlendirememek
We lost the chance
Fırsatı elden kaçırdık
yenik düşmek
yarışmada geride kalmak
He lost the contest
Yarışmada yenik düştü
bulamamak
bir şeyi koyduğu yeri unutmak
I lost my glasses
Gözlüklerimi bulamıyorum
yolunu şaşırmak
nerede olduğunu bilememek
I lost my way
Yolumu şaşırdım
anlamamak
bir şeyi kavrayamamak
I lost the point
Konuyu anlamadım
aklını yitirmek
mantıklı düşünemez hale gelmek
She is losing her mind
Aklını yitiriyor
kilo vermek
zayıflayarak hafiflemek
He lost ten kilos
On kilo verdi
yitirmek
bir şeye artık sahip olmamak
He lost his status
Statüsünü yitirdi
bağlantısı kopmak
telefonda sesi duyamamak
I lost you
Bağlantımız koptu
kaybolmak
nerede olduğunu bilememek
We are lost
Kaybolduk
yaşında
In scenebelirli bir yaştaki kişi
She is a ten-year-old girl
O on yaşında bir kız
yaşında
belirli bir yaşı doldurmuş olma
She is ten years old
O on yaşında
yaşında
belirli bir yaşta olan
She is a five-year-old girl
O beş yaşında bir kız
ikincisi
In sceneiki şeyden bahsedilirken sondaki
I prefer the latter option
İkinci seçeneği tercih ederim
güzel
In scenebakıldığında hoş görünen
She is a pretty girl
O güzel bir kız
oldukça
In sceneorta derecede
This task is pretty hard
Bu görev oldukça zor
güzel
göze hoş gelen
She is wearing a pretty dress
Çok güzel bir elbise giyiyor
düz
In sceneeğrisi veya bükümü olmayan
Draw a straight line
Düz bir çizgi çiz
dürüst
doğrudan ve doğru sözlü
Give me a straight answer
Bana dürüst bir cevap ver
heteroseksüel
karşı cinse cinsel ilgi duyan
He is straight
O heteroseksüel
aralıksız
durmadan veya ara vermeden
I worked for three hours straight
Üç saat aralıksız çalıştım
dümdüz
yön değiştirmeden veya durmadan ilerleyen
Go straight to your home
Evine dümdüz git
açıkça
In scenekolayca görülebilen veya anlaşılabilen bir şekilde
He is obviously lying
Açıkça yalan söylüyor
ne kadar
In scenebir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
çok
In scenebüyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
tıkırdayan
In scenesert nesnelerin birbirine çarpmasıyla çıkan ses
The plates were clattering on the table
Tabaklar masanın üzerinde tıkırdıyordu
tıkırtı
sert nesnelerin birbirine çarpmasıyla oluşan gürültü
I heard the clattering of pans in the kitchen
Mutfaktaki tencere tıkırtısını duydum
oluşturmak
In sceneyeni bir şey yapmak veya var etmek
I want to create a new account
Yeni bir hesap oluşturmak istiyorum
yaklaşmak
In scenebirine veya bir şeye daha yakın hale gelmek
The train is approaching the station
Tren istasyona yaklaşıyor
yaklaşım
bir şeyi yapma yöntemi
We need a new approach to this problem
Bu soruna yeni bir yaklaşım gerekiyor
-den dolayı
In scenebir şeyin sonucu olarak
We stayed at home because of the rain
Yağmurdan dolayı evde kaldık
yüzünden
bir şeyin sonucu olarak
We stayed home because of the rain
Yağmur yüzünden evde kaldık
yüzünden
bir şeyin sebep olduğu durum
The game was canceled because of the rain
Maç yağmur yüzünden iptal edildi
toplamak
In sceneyere düşen veya dağınık eşyaları yerden kaldırmak
Please pick up your toys
Lütfen oyuncaklarını topla
iyileşmek
daha iyi hale gelmek veya artmak
The economy is starting to pick up
Ekonomi canlanmaya başlıyor
kapmak
bir şeyi fark ederek veya hızla öğrenmek
She picked up Spanish quickly
İspanyolcayı hızla kaptı
fark etmek
bir şeyi gözlemlemek veya anlamak
I picked up a strange smell in the room
Odaya girince tuhaf bir koku fark ettim
hızlanmak
bir şeyin gücünün veya hızının artması
The wind started to pick up
Rüzgar hızlanmaya başladı
almak
bir nesneyi yerden kaldırmak veya birini bir yerden almak
I will pick up my friend from the airport
Arkadaşımı havaalanından alacağım
tavlamak
birini romantik olarak etkilemeye çalışmak
He always tries to pick up women
Her zaman kadınları tavlamaya çalışır
gidip getirmek
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden almak
I will pick you up at seven
Seni saat yedide alacağım
ilişki başlatmak
biriyle yeni bir romantik birliktelik kurmak
He picked up a relationship with her
Onunla bir ilişki başlattı
bulmak
bir şeyi tespit etmek veya keşfetmek
They picked up a signal on the radar
Radarda bir sinyal buldular
tavlama
birini etkileyerek romantik bir ilişki başlatma girişimi
He is very good at the pick-up
O tavlama konusunda çok başarılıdır
aramak
birini telefonla aramak
I will pick you up later
Seni sonra arayacağım
devam etmek
ara verilmiş bir işe devam etmek
Let us pick up where we left off
Kaldığımız yerden devam edelim
teslim alma
birini veya bir şeyi bulunduğu yerden alma işlemi
The package pick-up is at the front desk
Paket teslim alma yeri resepsiyondadır
hızlanmak
hız veya aktivitenin artması
The economy is starting to pick up
Ekonomi hızlanmaya başlıyor
telefonu açmak
bir telefon çağrısına cevap vermek
She did not pick up the phone
Telefona bakmadı
seçmek
bir gruptan bir şeyi tercih etmek
You can pick up any book you like
İstediğin herhangi bir kitabı seçebilirsin
devam etmek
bir duraksamadan sonra tekrar başlamak
Let us pick up where we left off
Kaldığımız yerden devam edelim
fark etmek
bir şeyi anlamak veya duymak
I picked up a strange noise
Garip bir ses fark ettim
almak
dışarıdayken birisi için bir şey edinmek
Can you pick up some milk on your way home
Eve gelirken biraz süt alabilir misin
birini almak
birisini gitmesi gereken yerden arabayla almak
The taxi picked up the passenger
Taksi yolcuyu aldı
yükselmek
bir şeyin güçlenmesi veya artması
Sales picked up in the summer
Satışlar yazın yükseldi
kapmak
pratik yaparak yeni bir beceri kazanmak
I picked up Spanish in Spain
İspanyolcayı İspanya'da kaptım
kaldırmak
bir nesneyi yerden yukarı kaldırmak
Please pick up your toys
Lütfen oyuncaklarını yerden kaldır
tanışmak
birisiyle tesadüfen karşılaşmak
I picked up new friends at the party
Partide yeni arkadaşlarla tanıştım
edinmek
bir şeyi ele geçirmek veya satın almak
I picked up a new dress yesterday
Dün yeni bir elbise edindim
üstlenmek
bir maliyetin sorumluluğunu almak
He picked up the costs of the repairs
Tamirat masraflarını üstlendi
ödemek
bir şeyin faturasını ödemek
I will pick up the bill tonight
Bu akşam hesabı ben ödeyeceğim
toparlanmak
bir başarısızlıktan sonra gücü geri kazanmak
She is slowly picking up after the illness
Hastalıktan sonra yavaşça toparlanıyor
ilişki kurmak
biriyle romantik bir bağa başlamak
He tried to pick her up at the bar
Barda onunla ilişki kurmaya çalıştı
yerden almak
bir nesneyi eline almak
Could you pick up that pen for me
Benim için şu kalemi yerden alabilir misin
devralmak
başka birinin bıraktığı bir görevi üstlenmek
I will pick up the project from here
Projeyi buradan ben devralacağım
evet
In sceneevet demenin gayri resmi yolu
Yep, I can help you
Evet, sana yardım edebilirim
evet
evet anlamında kullanılan gayriresmi kelime
Yep I will be there
Evet orada olacağım
tamam
bir şeyi onaylamak için kullanılan ifade
Yep that sounds right
Tamam bu doğru görünüyor
satın almak
In scenepara ödeyerek bir şeye sahip olmak
I want to buy a car
Bir araba satın almak istiyorum
inanmak
bir şeyin doğru olduğunu kabul etmek
I don't buy his story
Onun hikayesine inanmıyorum
satın alınan şey
satın alınan ürün veya eşya
This dress was a great buy
Bu elbise harika bir alışverişti
sebep olmak
bir durumun veya sorunun meydana gelmesine yol açmak
His arrogance bought him a lot of trouble
Kibri başına çok dert açtı
meraklı
In sceneyeni şeyler öğrenmeye istekli
He is a curious student
O, meraklı bir öğrencidir
pizza
In scenepeynir ve malzemelerle yapılan yuvarlak İtalyan yemeği
I love eating pizza
Pizza yemeyi severim
pizza
üzerine peynir ve malzeme konulan yuvarlak fırın yemeği
We ordered a pizza for dinner
Akşam yemeği için pizza sipariş ettik
muhtemelen
In scenebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
çok
In scenebüyük miktarda veya sayıda
I have a lot of work to do
Yapacak çok işim var
arsa
küçük bir toprak parçası
He bought a parking lot
Bir otopark alanı satın aldı
kader
kişinin hayatındaki yazgısı
This is my lot in life
Bu benim hayattaki kaderim
kader
bir kişinin içinde bulunduğu durum veya hayat koşulları
He accepted his lot in life
Hayatındaki kaderini kabullendi
sıklıkla
birçok kez veya sıkça
I see him a lot
Onu sıklıkla görürüm
grup
bir insan topluluğu
That is a loud lot
O gürültülü bir grup
çok miktarda
büyük bir sayı veya miktar
We have a lot of time
Çok miktarda vaktimiz var
az miktarda
küçük bir sayı veya miktar
That is a lot less
O az miktarda
fazlasıyla
büyük ölçüde
I like it a lot
Onu fazlasıyla seviyorum
aynı
In scenefarklı olmayan
We have the same car
Bizim arabalarımız aynı
aynı
daha önce sözü edilenin tıpkısı
I saw the same man yesterday
Dün aynı adamı gördüm
büyümek
In sceneçocuktan yetişkine dönüşmek
I want to be a pilot when I grow up
Büyüdüğümde pilot olmak istiyorum
büyümek
yaşça büyümek
Children grow up quickly
Çocuklar çabuk büyür
yetişkin olmak
yetişkin bir birey haline gelmek
I want to be a doctor when I grow up
Büyüdüğümde doktor olmak istiyorum
olgunlaşmak
davranışsal olarak yetişkin gibi davranmak
You need to grow up
Olgunlaşman gerekiyor
kadar
bir sınıra veya miktara kadar
The price can grow up to fifty dollars
Fiyat elli dolara kadar çıkabilir
hikaye
In sceneolayların anlatımı
I read a long story
Uzun bir hikaye okudum
kat
bir binanın seviyesi veya katı
The house has two stories
Evin iki katı var
durum
belirli bir durum veya olaylar dizisi
That is a different story
Bu farklı bir durum
kapı
In scenebina veya oda girişindeki hareketli panel
Close the door please
Lütfen kapıyı kapat
kapı
girişe izin vermek için açılıp kapanan hareketli panel
The door is open
Kapı açık
kapı
bir odaya girmek için açılan panel
He is at the door
O kapıda
kapı
bir odaya veya binaya girişi kapatmaya yarayan hareketli engel
Please close the door
Lütfen kapıyı kapat
aciz
In scenebir şeyi yapma gücü veya yeteneği olmayan
He is incapable of lying
Yalan söyleyemez
adet
In scenekadın vücudundan gerçekleşen aylık kanama
She is on her period
Adet döneminde
nokta
yazı sonunda kullanılan küçük yuvarlak işaret
Put a period at the end of the sentence
Cümlenin sonuna nokta koy
dönem
belirli bir zaman aralığı
This was a difficult period in my life
Bu hayatımdaki zor bir dönemdi
nokta
bir konunun tartışmaya kapalı olduğunu belirten ifade
I am not going to that party period
O partiye gitmiyorum nokta
dönem
belirli bir zaman dilimi
This is a difficult period in my life
Bu hayatımdaki zor bir dönem
yatak
In sceneuyumak için kullanılan mobilya
I go to bed
Yatağa gidiyorum
yatak
bir nehrin veya denizin tabanı
The river bed is rocky
Nehir yatağı taşlıdır
bahse girmek
bir olayın sonucu üzerine para riske atmak
I bet five dollars on the game
Maça beş dolar yatırdım
bitirmek
bir şeyi sonlandırmak veya durdurmak
They want to end the contract
Sözleşmeyi bitirmek istiyorlar
yatak
yemeklerin üzerine konulduğu alt katman
Serve the meat on a bed of rice
Eti pirinç yatağında servis edin
yatmak
biriyle cinsel ilişkiye girmek
He bedded her before they married
Evlenmeden önce onunla yattı
dışarıda
In scenebir yerin veya iç kısmın uzağında
It is cold out there
Dışarısı soğuk
oralarda
dünyanın herhangi bir yerinde mevcut olan
There are many options out there
Oralarda birçok seçenek var
sıra dışı
tuhaf veya alışılmadık
His ideas are a bit out there
Fikirleri biraz sıra dışı
oralarda bir yerlerde
dünyada veya bir yerde mevcut olan
There are many opportunities out there
Oralarda bir yerlerde birçok fırsat var
açıkta
eleştirilmeye veya reddedilmeye maruz kalma durumu
It takes courage to put yourself out there
Kendini dış dünyaya açmak cesaret ister
piyasada
halkın erişimine açık veya mevcut olan
Many good job offers are out there
Piyasada birçok iyi iş teklifi var
göz önünde
herkesin görebileceği veya ulaşabileceği yerde
She keeps her private life out there
O özel hayatını göz önünde tutuyor
dışarıda
bir binanın veya kapalı alanın dışında
It is quite cold out there
Dışarısı oldukça soğuk
orada
konuşmacının bulunduğu yerden uzakta bir yerde
I hear someone out there
Orada birinin olduğunu duyuyorum
sıradışı
normalden çok farklı veya garip
His new plan is quite out there
Onun yeni planı oldukça sıradışı
dilemek
In scenegerçekleşmesi zor veya imkansız olan bir şeyi istemek
I wish I could fly
Keşke uçabilsem
dilemek
birine iyi bir şeylerin olmasını temenni etmek
I wish you a happy birthday
Sana mutlu bir yaş dilerim
daha az miktarda
In scenedaha küçük bir miktar veya sayı
I want less water
Daha az suya ihtiyacım var
kutsamak
tanrıdan korumasını veya yardım etmesini istemek
May God bless you
Tanrı seni kutsasın
sayısız
sayılamayacak kadar çok
The stars are endless
Yıldızlar sayısızdır
siz eki
bir şeyin bulunmadığını belirten son ek
She is fearless
O korkusuz
bazen
In scenebazı zamanlar, her zaman değil
Sometimes I wake up early
Bazen erken uyanırım
su
In sceneyağmur olarak yağan ve nehirlerde bulunan berrak sıvı
I drink a glass of water
Bir bardak su içerim
sulamak
bitkilere su vermek
I water the plants every day
Bitkileri her gün sularım
karşılamak
In scenevaran birini selamlamak
They welcomed the guests
Misafirleri karşıladılar
hoş karşılanan
memnuniyetle karşılanan veya istenen
You are welcome here
Burada isteniyorsunuz
serbest
bir şeyi yapmasına izin verilen
Questions are welcome
Sorular serbesttir
evlenmek
In sceneevlilik bağıyla bağlanmak
They want to get married
Evlenmek istiyorlar
evli
bir eşe sahip olma durumu
They are married
Onlar evli
evlenmek
nikah kıyarak eş olma
They will get married in June
Onlar haziranda evlenecekler
masum
In scenezarar verme amacı gütmeyen
It was an innocent mistake
Masum bir hataydı
suçsuz
In sceneyanlış bir şey yapmamış olan
He is innocent
O suçsuzdur
sorun
In scenebir problem veya zorluk
He is having some trouble
Bazı sorunlar yaşıyor
sorun
In sceneyaşanılan bir güçlük veya mesele
They had some trouble with the car
Arabayla ilgili bazı sorunlar yaşadılar
zahmet vermek
endişe veya kaygıya neden olmak
I do not want to trouble you
Seni zahmete sokmak istemiyorum
rahatsız etmek
birini küçük bir sorunla veya ek işle uğraştırmak
Sorry to trouble you
Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim
nazik
In scenedost canlısı ve cömert
She is a kind person
O nazik bir insandır
tür
In scenebenzer özelliklere sahip grup
What kind of music do you like
Ne tür müzik seversiniz
biraz
küçük bir ölçüde
I am kind of tired
Biraz yorgunum
nazik
başkalarına karşı iyi ve yardımsever olan
She is a kind person
O nazik bir insan
espriden anlamayan
In scenekomik şeyleri takdir etmeyen veya espri yeteneği olmayan
He is a humorless man
O espriden anlamayan bir adam
dışarı çıkmak
In scenebir yerden ayrılmak veya görünür olmak
The sun came out
Güneş çıktı
dökülmek
yerinden ayrılmak veya düşmek
His tooth came out
Dişi düştü
çıkmak
halka açık hale gelmek
The new movie comes out tomorrow
Yeni film yarın çıkıyor
sonuçlanmak
belli bir şekilde sonuçlanmak
The photo came out well
Fotoğraf güzel çıktı
ortaya çıkmak
bir şeyin hemen veya gecikmeden görünür hale gelmesi
The truth will come out immediately
Gerçekler hemen ortaya çıkacak
açıkça söylemek
bir şeyi dürüstçe ve doğrudan ifade etmek
He finally came out about the truth
Sonunda gerçekler hakkında açıkça konuştu
yayımlanmak
bir eserin halka sunulması veya duyurulması
The new book will come out soon
Yeni kitap yakında yayımlanacak
açıklamak
kişinin cinsel yönelimini herkese duyurması
He decided to come out to his family
Ailesine cinsel yönelimini açıklamaya karar verdi
çıkmak
kapalı bir yerden dışarıya doğru ilerlemek
Please come out of the room
Lütfen odadan çık
yayınlanmak
bir eserin veya bilginin halka duyurulması
Her new book will come out next month
Yeni kitabı gelecek ay yayınlanacak
anneler
In scenebirden fazla anne
All the moms are here
Bütün anneler burada
anne
çocuğu olan kadın
My mom is very kind
Annem çok naziktir
görünmek
In scenebir şeymiş izlenimi vermek
You seem happy today
Bugün mutlu görünüyorsun
kurtulmak
In scenebir şeyi yok etmek veya uzaklaştırmak
I need to get rid of this old sofa
Bu eski kanepeden kurtulmam gerekiyor
kurtulmak
istenmeyen bir şeyden kurtulmak veya onu elden çıkarmak
I need to get rid of this old chair
Bu eski sandalyeden kurtulmam gerek
kurtulmak
istenmeyen bir şeyden kurtulmak
I need to get rid of this old stuff
Bu eski eşyalardan kurtulmam lazım
mistik
In scenesihirle veya doğaüstü olaylarla ilgili olan
The forest had a mystical atmosphere
Ormanın mistik bir atmosferi vardı
üzerinde çalışmak
In scenebir şeye zaman ve emek harcamak
I need to work on my English
İngilizcem üzerinde çalışmam gerekiyor
etkilemek
birinin üzerinde etkili olmak
The medicine is starting to work on him
İlaç onun üzerinde etkisini göstermeye başladı
üzerinde çalışmak
bir şey üzerinde emek harcamak
I am working on a new project
Yeni bir proje üzerinde çalışıyorum
tedavi etmek
tıbbi bakım sağlamak
The doctors are working on the patient
Doktorlar hastayı tedavi ediyor
üzerinde çalışmak
bir şeyi onarmak geliştirmek veya tamamlamak için çaba harcamak
I am working on a new project
Yeni bir proje üzerinde çalışıyorum
ikna etmeye çalışmak
birini bir şey yapması için etkilemeye uğraşmak
I am working on him to join us
Bize katılması için onu ikna etmeye çalışıyorum
bir görevde bulunmak
bir işte çalışmak
She works on the council
O konseyde çalışıyor
bir işle uğraşmak
bir şeyle meşgul olmak
I am working on a new design
Yeni bir tasarım üzerinde çalışıyorum
birlikte çalışmak
birisiyle ortak bir iş yapmak
We work on this task together
Bu görevi birlikte yapıyoruz
geliştirmek
bir proje üzerinde ilerleme kaydetmek
They work on a new software
Yeni bir yazılım geliştiriyorlar
üzerinde işlem yapmak
bir şeyle ilgili bir görev yürütmek
He works on the car engine
Araba motoru üzerinde çalışıyor
meşgul olmak
bir göreve vakit ayırmak
She works on her painting
Resmiyle meşgul oluyor
ile ilgilenmek
bir aktiviteye dahil olmak
They work on a charity project
Bir yardım projesiyle ilgileniyorlar
üzerinde vakit harcamak
bir göreve zaman ayırmak
I work on my reading skills
Okuma becerilerime zaman harcıyorum
odaklanmak
bir işe çaba harcamak
Work on the core issues
Temel sorunlara odaklan
etkilemek
bir kişi üzerinde olumlu sonuç doğurmak
Her words worked on his anger
Sözleri öfkesini etkiledi
iyileştirmek
bir şeyi daha iyi hale getirmek
You should work on your health
Sağlığını iyileştirmelisin
tamir etmek
bir şeyi onarmak
We work on the leaking pipe
Sızdıran boruyu tamir ediyoruz
çabalamak
bir şeyi yapmaya gayret etmek
He works on his golf swing
Golf vuruşunu geliştirmeye çabalıyor
bitirmeye çalışmak
bir görevi tamamlamaya uğraşmak
We work on the report today
Bugün raporu bitirmeye çalışıyoruz
geliştirmeye çabalamak
bir şeyi daha iyi yapmaya uğraşmak
Work on your pronunciation
Telaffuzunu geliştirmeye çalış
ikna etmeye çalışmak
birini etkilemeye uğraşmak
She works on her boss for a raise
Zam almak için patronunu ikna etmeye çalışıyor
çözmeye çalışmak
bir soruna çözüm bulmaya uğraşmak
We work on the mystery
Gizemi çözmeye çalışıyoruz
endişe
In scenebir durumdan kaynaklanan huzursuzluk hissi
She expressed her worry about the project
Proje hakkındaki endişesini dile getirdi
endişelenmek
bir şey hakkında kaygılı hissetmek
Do not worry about me
Benim hakkımda endişelenme
kaygılandırmak
birini tedirgin etmek
The news worried the family
Haberler aileyi kaygılandırdı
endişe
sizi kaygılandıran bir şey
My main worry is the weather
Asıl endişem hava durumu
endişeli
kaygılı veya huzursuz hissetme durumu
He looks worried today
Bugün endişeli görünüyor
kaygı
insanı huzursuz eden düşünce veya sorun
Money is his main worry
Para onun temel kaygısı
endişelenmek
bir şey hakkında huzursuz veya gergin hissetmek
Do not worry about the future
Gelecek hakkında endişelenme
görüşmek
In scenebiriyle buluşmak veya ziyaret etmek
I will see you tomorrow
Yarın seninle görüşeceğim
bak
birinin dikkatini çekmek için kullanılır
See here
Buraya bak
görmek
bir şeyi fark etmek için gözlerini kullanmak
I can see you
Seni görebiliyorum
anlamak
bir şeyi kavramak veya fark etmek
I see what you mean
Ne demek istediğini anlıyorum
beraberinde getirmek
In scenebir durumun yaşanmasına neden olmak
Spring brings warm weather
Bahar sıcak havaları beraberinde getirir
getirmek
bir şeyi bir yere taşımak
Please bring me some water
Lütfen bana biraz su getir
peşinden gelmek
birinin arkasından yakın bir şekilde yürümek
The dog likes to bring behind me
Köpek peşimden gelmeyi sever
yetiştirmek
bir çocuğu büyüyene kadar bakıp eğitmek
They brought up their children well
Çocuklarını iyi yetiştirdiler
getirmek
bir şeyi birine teslim etmek
Bring the book to me
Kitabı bana getir
vermek
bir şeyi elden birine sunmak
Bring me the pen
Kalemi bana ver
konuyu açmak
bir konu hakkında konuşmaya başlamak
Do not bring this up
Konuyu açma
geri getirmek
birini veya bir şeyi eski yerine döndürmek
I will bring the book back
Kitabı geri getireceğim
götürmek
birini veya bir şeyi bir yere taşımak
Bring your sister to school
Kız kardeşini okula götür
ulaştırmak
bir şeyi hedeflenen yere iletmek
This road will bring you to town
Bu yol seni şehre ulaştıracak
iyi
In sceneyeterince iyi veya tatmin edici
I feel fine today
Bugün iyi hissediyorum
para cezası
bir kural veya yasayı çiğnediğiniz için ödemeniz gereken para
He paid a fine for parking
Park ettiği için para cezası ödedi
ince
kalın olmayan
The pen has a fine tip
Kalemin ince bir ucu var
iyi
sağlığı yerinde veya zarar görmemiş olan
I am feeling fine today
Bugün kendimi iyi hissediyorum
iyi
yeterince iyi veya tatmin edici
The weather is fine today
Bugün hava iyi
kabul edilebilir
yeterli veya uygun
This plan is fine with me
Bu plan benim için kabul edilebilir
kaliteli
çok iyi nitelikli
This is a fine cloth
Bu kaliteli bir kumaş
üstün
çok yüksek nitelikte
They have fine taste in art
Sanat konusunda üstün bir zevkleri var
sağlıklı
iyi bir sağlık veya durum içinde
I am fine thank you
İyiyim teşekkür ederim
ceza
ceza olarak ödenmesi gereken para
He had to pay a fine
Bir ceza ödemek zorunda kaldı
ince yazılı
bir belgede küçük puntoyla yazılanlar
Read the fine print carefully
İnce yazıları dikkatlice oku
seçkin
çok yüksek kalitede
A fine specimen of the plant
Bitkinin seçkin bir örneği
zinde
iyi bir sağlık durumu içinde
She is feeling fine today
Bugün kendini zinde hissediyor
üzgün
In scenepişmanlık duyan veya özür dileyen
I am sorry for being late
Geç kaldığım için üzgünüm
tamamen
In sceneher bakımdan veya tam derecede
I completely forgot about the meeting
Toplantıyı tamamen unuttum
daha yüksek sesli
In scenedaha fazla gürültü çıkaran
Please speak louder
Lütfen daha yüksek sesle konuş
daha yüksek sesli
daha fazla ses çıkaran
Please speak a little louder
Lütfen biraz daha yüksek sesle konuş
daha yüksek sesle
daha güçlü ve kolay duyulabilir bir sesle
Please speak a bit louder
Lütfen biraz daha yüksek sesle konuş
daha yüksek sesle
daha güçlü ve daha rahat duyulan bir sesle
Please speak a little louder
Lütfen biraz daha yüksek sesle konuş
daha yüksek sesli
duyulması kolay güçlü bir ses çıkaran
Please speak louder
Lütfen daha yüksek sesle konuş
daha yüksek sesli
daha güçlü ve kolay duyulan ses
Please speak a little louder
Lütfen biraz daha yüksek sesle konuş
kanıtlamak
In scenebir şeyin doğru olduğunu göstermek
I can prove it
Bunu kanıtlayabilirim
ispatlamak
bir iddianın gerçekliğini ortaya koymak
He proved his theory
Teorisini ispatladı
doğruluğunu göstermek
bir şeyin gerçek olduğunu kanıtlamak
They proved the truth
Gerçeği kanıtladılar
geri kalan
In scenegeride kalan kısım
I will do the rest tomorrow
Geri kalanını yarın yapacağım
dinlenmek
enerji toplamak için hareket etmeyi veya çalışmayı bırakmak
I need some rest
Biraz dinlenmeye ihtiyacım var
destek
bir şeyi tutan veya destekleyen nesne
He used a foot rest
Bir ayak desteği kullandı
aptal
In sceneaptal kimse
He is a complete idiot
O tam bir aptal
aptal
çok aptal veya budala kimse
Do not be an idiot
Aptal olma
en baştan
In sceneher şeyi en başından itibaren tekrar
I have to start all over again
Her şeye en baştan başlamak zorundayım
tekrar
bir şeyi bir daha yapma durumu
We did the job all over again
İşi tekrar yaptık
en baştan
başlangıç noktasından itibaren yineleme
Start all over again
Her şeye en baştan başla
bir kez daha
bir defa daha yapma
Read it all over again
Onu bir kez daha oku
yeniden
bir eylemi başa dönerek yapma
Do it all over again
Onu yeniden yap
sebep
In scenebir şeyin meydana gelmesine yol açan neden
Give me one good reason
Bana tek bir geçerli sebep ver
mantık yürütmek
mantık kullanarak bir sonuca varmak
We must reason logically
Mantıklı bir şekilde düşünmeliyiz
akıl
mantıklı düşünme yetisi
Humans have the power of reason
İnsanlar akıl yürütme gücüne sahiptir
sahne
In sceneperformans sergilenen yüksek alan
The actor is on the stage
Oyuncu sahnededir
aşama
bir sürecin adımı
We are at the first stage
İlk aşamadayız
hazırlamak
hazır hale getirmek
He staged the equipment
Ekipmanları hazırladı
sahnelemek
bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek amacıyla düzenlemek
They staged a protest in the city center
Şehir merkezinde bir protesto sahnelediler
hazırlık
bir etkinlik için bir şeyleri hazırlama süreci
The preparation stage takes time
Hazırlık aşaması zaman alır
düzenlemek
bir etkinliği organize edip hazırlamak
They will stage a concert
Bir konser düzenleyecekler