

Modern Family — Season 1 Episode 15
Words & meanings
531 words
CEFR level
saat
In scenesaatleri belirtmek için kullanılır
It is five o'clock
Saat beş
saat
günün saatini belirtmek için kullanılır
Classes start at nine oclock
Dersler saat dokuzda başlar
saat
tam saati belirtmek için sayıdan sonra kullanılan ifade
It is ten o'clock
Saat on
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
tanımak
birini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
lüks
In sceneçok pahalı ve kaliteli olan
This is a high-end hotel
Bu lüks bir otel
lüks
pahalı ve çok kaliteli
This store sells high end fashion
Bu mağaza lüks moda ürünleri satıyor
lüks
pahalı ve çok iyi kalitede olan
They bought a high-end camera
Onlar lüks bir kamera satın aldılar
çıkarmak
In scenekıyafet gibi bir şeyi üzerinden çıkarmak
Please take off your shoes
Lütfen ayakkabılarınızı çıkarın
havalanmak
hızla ayrılmak veya uçağın yükselmesi
The plane will take off soon
Uçak yakında havalanacak
izin almak
belirli bir süre işten uzak kalmak
I want to take off next Friday
Gelecek Cuma izin almak istiyorum
popülerleşmek
hızla başarılı veya tanınır hale gelmek
The new software really took off this year
Yeni yazılım bu yıl gerçekten çok tuttu
dikkatini dağıtmak
birinin bir şeyi düşünmeyi bırakmasını sağlamak
This hobby helps take off the stress from your mind
Bu hobi zihnindeki stresi uzaklaştırmaya yardımcı olur
yükselişe geçmek
başarılı veya popüler olmaya başlamak
Her career really started to take off
Kariyeri gerçekten yükselişe geçmeye başladı
izin almak
işten bir süre uzak kalmak
I will take off next week
Gelecek hafta izin alacağım
fırlayıp gitmek
aniden ve hızlıca bir yerden ayrılmak
He took off as soon as the bell rang
Zil çalar çalmaz fırlayıp gitti
izin almak
işe ara vererek çalışmamak
I will take off next week
Gelecek hafta izin alacağım
hızla uzaklaşmak
bir yerden aniden gitmek
He took off suddenly
O aniden hızla uzaklaştı
havalanmak
yerden göğe doğru yükselmek
The plane will take off now
Uçak şimdi havalanacak
saymak
In sceneezberlediği bir şeyi söylemek
He recited the alphabet
Alfabeyi saydı
ezbere okumak
ezberlenmiş bir metni yüksek sesle söylemek
She will recite a poem
O bir şiiri ezbere okuyacak
son
In scenebir şeyin son kısmı
This is the end of the road
Bu yolun sonu
taraf
In scenebir durumun belirli bir kişiye ait olan kısmı
Everything is fine on my end
Benim tarafımda her şey yolunda
bitmek
sona ermek veya durmak
The movie ends now
Film şimdi bitiyor
uç
bir şeyin en uzak noktası
He stood at the end of the road
Yolun ucunda duruyordu
siyena rengi
In scenekızılımsı kahverengi bir renk
The artist used sienna for the mountains
Ressam dağlar için siyena rengini kullandı
milkshake
In scenesüt ve dondurma ile yapılan soğuk ve tatlı bir içecek
I want a chocolate milk shake
Çikolatalı bir milkshake istiyorum
Nikah
In sceneresmi evlilik işleminin gerçekleştiği tören
The marriage ceremony was short
Nikah töreni kısa sürdü
gelin
evlenen kadın
The bride arrived at the wedding early
Gelin düğüne erken geldi
evlenmek
evlilik bağı kurmak
They decided to have a wedding and get married
Düğün yapıp evlenmeye karar verdiler
düğün
evlilik töreni
We are going to a wedding this Saturday
Bu cumartesi bir düğüne gidiyoruz
düğün
iki kişinin evlendiği tören
They had a beautiful wedding
Güzel bir düğünleri vardı
evlilik töreni
iki kişinin evlendiği merasim
The wedding ceremony starts at noon
Evlilik töreni öğlen başlıyor
nikah
iki kişinin resmi olarak evlendiği tören
They will have a small wedding
Küçük bir nikahları olacak
saygın
In scenesaygıya veya övgüye değer olan
He is an honorable man
O saygın bir adamdır
koma
In sceneuzun süre devam eden derin bilinçsizlik hali
He is in a coma
O komada
koma
kişinin uyanamadığı derin bilinçsizlik hali
He has been in a coma for two weeks
İki haftadır komada
seçmek
In scenebir şeyi almaya veya yapmaya karar vermek
I will go for the cake
Keki seçeceğim
satılmak
belirli bir fiyata sahip olmak
These shoes go for fifty dollars
Bu ayakkabılar elli dolara satılıyor
geçerli olmak
bir durumun birisi veya bir şey için geçerli olması
The same rule goes for everyone
Aynı kural herkes için geçerlidir
dışarı çıkmak
bir aktivite yapmak amacıyla evden ayrılmak
I go for a run in the morning
Sabahları koşuya çıkarım
saldırmak
birini yaralamak veya yakalamak için aniden üzerine gitmek
The dog went for the intruder
Köpek davetsiz misafirin üzerine saldırdı
tercih etmek
bir şeyi seçmek veya bir hedefe ulaşmaya çalışmak
I will go for the red dress
Kırmızı elbiseyi tercih edeceğim
hoşlanmak
bir tarzdan veya kişiden etkilenmek
I really go for his sense of humor
Onun mizah anlayışından gerçekten hoşlanıyorum
hedeflemek
bir amaca ulaşmaya çalışmak
I will go for the win
Galibiyeti hedefliyorum
lehine olmak
birinin yararına veya avantajına olmak
Your honesty goes for you
Dürüstlüğün senin lehine
geçerli olmak
birisi için geçerli olmak
That goes for you too
Bu senin için de geçerli
hedeflemek
bir şeye ulaşmayı amaçlamak
I will go for the gold medal
Altın madalyayı hedefleyeceğim
geçerli olmak
bir kuralın veya durumun birisi için geçerli olması
This rule goes for everyone
Bu kural herkes için geçerli
denemek
bir işi yapmaya kalkışmak
I will go for this challenge
Bu mücadeleyi deneyeceğim
hoşlanmak
birine karşı romantik ilgi duymak
He really goes for her
O gerçekten ondan hoşlanıyor
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I go for starting early
Erken başlamaya niyetleniyorum
ayrılmak
bir yerden hareket etmeye hazırlanmak
I have to go for today
Bugün için ayrılmalıyım
peşinden gitmek
bir şeyin gerçekleşmesi için çabalamak
You should go for your dreams
Hayallerinin peşinden gitmelisin
aramak
bir şeyi bulmak veya elde etmek istemek
I will go for a new job
Yeni bir iş aramaya başlayacağım
desteklemek
birini veya bir tarafı tutmak
I will go for the home team
Ev sahibi takımı destekleyeceğim
elde etmeye çalışmak
bir şeyi kazanmaya gayret etmek
He will go for the record
Rekoru elde etmeye çalışacak
istemek
bir şeye arzu duymak
I could go for a pizza now
Şimdi bir pizza isteyebilirim
sıradan
In sceneher zamanki gibi olan
This is a regular day
Bu sıradan bir gün
müdavim
bir yere sık giden kişi
He is a regular at this cafe
O bu kafenin müdavimidir
düzenli
sık sık veya belirli zamanlarda olan
I exercise on a regular basis
Düzenli olarak egzersiz yaparım
normal
alışılmış veya tipik
It was just a regular day
Sadece normal bir gündü
normal
her zamanki gibi olan veya standart
He has a regular job
Onun normal bir işi var
düzenli
belirli aralıklarla tekrarlanan veya standart olan
The bus arrives at regular intervals
Otobüs düzenli aralıklarla gelir
izini sürüp bulmak
In scenebir şeyi arayarak sonunda ortaya çıkarmak
I finally tracked down the source of the problem
Sonunda sorunun kaynağının izini sürüp buldum
telefon görüşmesi
In scenetelefon üzerinden yapılan konuşma
I have a phone call
Bir telefon görüşmem var
telefon araması
telefonla birini arama eylemi
I received a phone call
Bir telefon araması aldım
telefon görüşmesi
iki kişi arasında telefonla yapılan konuşma
We had a long phone call
Uzun bir telefon görüşmesi yaptık
korkmuş
In scenekorkuya kapılmış
He was scared of the dark
Karanlıktan korkuyordu
korkmuş
korku hisseden
I am scared of spiders
Örümceklerden korkuyorum
korkmuş
korku veya endişe hissetme durumu
She is scared of dogs
O köpeklerden korkuyor
girmek
In scenebir sürece başlamak
The car will go into production soon
Araba yakında üretime girecek
girmek
In scenebir yerin içine girmek
She went into the room
Odaya girdi
girmek
bir işe veya alana dahil olmak
She wants to go into politics
Siyasete girmek istiyor
detaylandırmak
bir konuyu derinlemesine incelemek
We cannot go into the details now
Detayları şimdi inceleyemeyiz
derinlemesine incelemek
bir konuyu detaylıca araştırmak veya konuşmak
We need to go into this problem
Bu sorunu derinlemesine incelememiz gerekiyor
surat asmak
kızgın olduğun için sessiz ve mutsuz olmak
He will go into a sulk if you say that
Eğer bunu söylersen surat asar
girmek
bir duruma veya sürece başlamak
She will go into recovery after surgery
Ameliyattan sonra iyileşme sürecine girecek
detaylandırmak
bir konuyu ayrıntılarıyla anlatmak
I do not want to go into the details
Detaylara girmek istemiyorum
girmek
belirli bir duruma geçiş yapmak
She went into a state of shock
O şoka girdi
incelemek
bir durumu derinlemesine araştırmak
The police will go into the matter
Polis konuyu inceleyecek
uzatmalara gitmek
bir karşılaşmada normal sürenin aşılması
The game went into extra time
Oyun uzatmalara gitti
rol oynamak
bir sonucun oluşmasında etken olmak
Many factors go into the cost
Maliyette birçok faktör rol oynar
başlamak
bir işe veya faaliyete girişmek
He decided to go into politics
Siyasete atılmaya karar verdi
meslek edinmek
bir alanda çalışmaya başlamak
She wants to go into medicine
Tıp alanında çalışmak istiyor
yüzeysel
In scenederin düşünce veya duygudan yoksun
He has a shallow personality
Yüzeysel bir kişiliği var
sığ
derinliği az olan
The water is very shallow here
Buradaki su çok sığ
bol
In sceneçok miktarda olan
He took copious notes during the lecture
Derste bol not tuttu
mahvetmek
In scenebir şeyi ağır şekilde hasara uğratmak veya yok etmek
The accident wrecked the car
Kaza arabayı mahvetti
perişan
çok kötü durumda olan kişi
He was an emotional wreck
Duygusal olarak perişan bir haldeydi
enkaz
ağır hasar görmüş araç veya yapı
The car was a total wreck
Araba tamamen enkaz haline geldi
mahvetmek
birini çok üzgün veya bitkin hissettirmek
This news will wreck him
Bu haber onu mahvedecek
mahvetmek
birini çok üzgün veya yorgun hissettirmek
The news really wrecked him
Haber onu gerçekten mahvetti
utanç
In sceneyanlış bir şey yaptığınızda hissedilen acı verici duygu
He felt a deep sense of shame
Derin bir utanç hissetti
yazık
üzücü veya pişmanlık verici durum
It is a shame that you cannot come
Gelemeyecek olman ne yazık
ayıplamak
birinin yaptığı bir davranış yüzünden onu kötü hissettirmek
They shamed him for lying
Yalan söylediği için onu ayıpladılar
utandırmak
birinin kendini mahcup veya aptal hissetmesine yol açmak
He shamed her in front of everyone
Herkesin önünde onu utandırdı
utanmazlık
kötü bir şey yaptığında utanmama durumu
He felt no shame after stealing
Çaldıktan sonra hiç utanç duymadı
üzüntü
yaşanan bir durumdan dolayı duyulan keder
It is a shame that the store is closed
Mağazanın kapalı olması büyük bir üzüntü
yaptırmak
In scenebirine bir şeyi yapmasını sağlamak
He made me cry
Beni ağlattı
yapmak
In scenebir şeyi üretmek veya oluşturmak
I make dinner every day
Her gün akşam yemeği yaparım
yapmak
In scenebir şeyi ifade etmek veya söylemek
She made a suggestion
Bir öneride bulundu
yetişmek
bir yere veya hedefe ulaşmak
I can make it on time
Zamanında yetişebilirim
tırnak
In sceneparmak ucundaki sert ince tabaka
She painted her nails
Tırnaklarını boyadı
suçunu kanıtlamak
In scenebirinin suçlu olduğunu ispatlamak
The police finally nailed the thief
Polis sonunda hırsızın suçunu kanıtladı
çivi
bir şeyleri birleştirmek için kullanılan sivri uçlu ince metal parça
I hit the nail with a hammer
Çiviyi çekiçle çaktım
çivilemek
bir şeyi çivi ile sabitlemek
I will nail the board to the wall
Tahtayı duvara çivileyeceğim
kılıf
In sceneeşyaları saklamak veya taşımak için kullanılan kutu veya çanta
He put the phone in its case
Telefonu kılıfına koydu
durum
belirli bir durum veya örnek
This is a special case
Bu özel bir durum
vaka
polisin araştırdığı olay
The police are working on the case
Polis vaka üzerinde çalışıyor
durum
bir şey olma ihtimaline karşı hazırlık
Take an umbrella in case it rains
Yağmur yağması ihtimaline karşı bir şemsiye al
iddia
bir şeyi desteklemek veya karşı çıkmak için sunulan sebepler bütünü
He made a strong case for the new policy
Yeni politika için güçlü bir iddia sundu
gözlemek
bir yeri dikkatlice incelemek veya izlemek
The thief cased the house before breaking in
Hırsız girmeden önce evi gözledi
durum
olayların gerçek hali
That is not the case
Durum böyle değil
değil mi
In scenekarşıdakinin katılıp katılmadığını sormak için kullanılır
It's hot, huh?
Hava sıcak, değil mi?
ha
In scenekafa karışıklığını veya tekrar isteğini belirtir
Huh? Who is that?
Ha? O kim?
hı
şaşkınlık veya kafa karışıklığı belirten bir ses
Huh I do not know
Hı ben bilmiyorum
değil mi
birinin onayını almak için kullanılan ifade
The movie is long huh
Film uzun değil mi
efendim
bir şeyi duymadığında tekrar etmesini istemek için kullanılan ses
Huh please say that again
Efendim lütfen tekrar söyle
yola çıkmak
In scenebir yere gitmek için ayrılmak
I am off to work
İşe gidiyorum
gösterişli
In sceneşık ve pahalı olan
They stayed at a swanky hotel
Havalı bir otelde kaldılar
olmak
In scenemeydana gelmek veya gerçekleşmek
What happened?
Ne oldu?
meydana gelmek
bir şeyin gerçekleşmesi
Something strange happened
Tuhaf bir şey oldu
başına gelmek
bir olayın birinin başına gelmesi
That happened to my friend
Bu arkadaşımın başına geldi
seçmek
In scenebir grup arasından birini belirlemek
Please select an option
Lütfen bir seçenek seçin
seçilmiş
bir grup arasından özenle ayrılmış
He was part of a select group
O seçilmiş bir grubun parçasıydı
güler
In sceneeğlenceli bir şey karşısında ses çıkarmak
He laughs at the joke
O şakaya güler
kahkahalar
mutlu veya eğlenmiş olunduğunda çıkarılan sesler
Their laughs filled the room
Kahkahaları odayı doldurdu
kahkaha atar
komik bir durum karşısında yüksek sesle gülmek
She laughs at the movie
O filme kahkaha atar
komik biri
çok eğlenceli veya güldüren kimse
They are such laughs
Onlar çok eğlenceli tipler
çıkmak
In scenebirisiyle romantik bir amaçla görüşmek
They have been dating for two months
İki aydır çıkıyorlar
tarih
ayın veya yılın belirli bir günü
What is today's date?
Bugünün tarihi ne?
hurma
palmiye ağacından yetişen tatlı kahverengi meyve
I like eating dates
Hurma yemeyi severim
bugüne kadar
şimdiki zamana kadar
We have learned a lot to date
Bugüne kadar çok şey öğrendik
tekerlekli sandalye
In sceneyürüyemeyenler için kullanılan hareketli araç
She is in a wheelchair
O tekerlekli sandalyede
tekerlekli sandalye
yürüyemeyen kişiler için tekerlekli sandalye
He uses a wheelchair
O tekerlekli sandalye kullanıyor
için
In scenebir sebepten dolayı
Since it is raining we stayed home
Yağmur yağdığı için evde kaldık
-den beri
geçmiş bir zamandan beri
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-den beri
geçmişteki bir noktadan şimdiye kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-den beri
geçmişteki bir noktadan günümüze kadar
I have lived here since 2010
2010'dan beri burada yaşıyorum
-dığı için
bir durumun nedenini açıklamak için kullanılan bağlaç
Since it is raining we will stay inside
Yağmur yağdığı için içeride kalacağız
madem
bir şeyin nedeni olarak
Since you are here let us talk
Madem buradasın konuşalım
öğretmen
In sceneders veren kişi
My teacher is very kind
Öğretmenim çok naziktir
eğitmen
başkalarının öğrenmesine yardımcı olan kişi
He is a yoga teacher
O bir yoga eğitmenidir
yıl
In scene12 aylık zaman birimi
Happy New Year
Mutlu yıllar
yıl
12 ay veya 365 gün süren takvim dönemi
This year is 2024
Bu yıl 2024
yıl
365 günlük zaman dilimi
It lasted five years
Beş yıl sürdü
hayvan
In scenebitki olmayan canlı varlık
The lion is a wild animal
Aslan vahşi bir hayvandır
hayvansal
temel fiziksel içgüdülerle ilgili
He has an animal instinct for survival
Hayatta kalmak için hayvansal bir içgüdüsü var
hayvan
hareket edebilen ve hissedebilen canlı varlık
The tiger is a wild animal
Kaplan vahşi bir hayvandır
tuhaf
In scenealışılmadık veya garip
This is a weird smell
Bu tuhaf bir koku
garip hissettirmek
birine kendini garip veya rahatsız hissettirmek
He weirded me out
Beni garip hissettirdi
garip
normal veya alışılmış olmayan
He had a weird dream last night
Dün gece garip bir rüya gördü
garip hissettirmek
birini tuhaf veya tedirgin hissettirmek
His comment really weirded me out
Yorumu beni gerçekten garip hissettirdi
çok
In scenebüyük bir miktar veya sayı
I have a lot of books
Çok kitabım var
bir sürü
bir şeyin büyük miktarı veya sayısı
I have a lot of books
Bir sürü kitabım var
çok
bir şeyden büyük miktarda olması
I have a lot of books
Çok kitabım var
duymak
In scenekulakla sesleri algılamak
I hear a noise
Bir ses duyuyorum
söylemek
bir şeyi dile getirmek veya ifade etmek
Hear me clearly
Bunu açıkça söylüyorum
kulak
başın yan tarafında bulunan ve duymamızı sağlayan organ
I hear with my ears
Kulaklarımla duyarım
duymak
bir haberi veya bilgiyi başkasından öğrenmek
I heard that they are moving
Onların taşınacağını duydum
yanlış duymak
bir sesi doğru olmayan bir şekilde işitmek
I think I heard you wrong
Sanırım seni yanlış duydum
geri almak
In scenekaybolmuş veya elinden alınmış bir şeyi tekrar elde etmek
He wants to reclaim his stolen bike
Çalınan bisikletini geri almak istiyor
hemen sonra
In scenebir olaydan hemen sonra
I will call you right after the meeting
Toplantıdan hemen sonra seni arayacağım
hemen sonra
bir şeyin hemen ardından gelen an
I left right after the movie
Filmden hemen sonra ayrıldım
neredeyse hiç
In sceneçok az veya neredeyse hiç
I can hardly hear you
Seni neredeyse hiç duyamıyorum
gevezelik etmek
In scenehızlı ve sürekli konuşmak
They chatter all day
Tüm gün gevezelik ederler
hızlıca konuşmak
In sceneara vermeden hızlıca konuşmak
She started to chatter
Hızlıca konuşmaya başladı
bağlamak
In scenebir şeyi iple veya halatla sabitlemek
You should tie the rope up
İpi bağlamalısın
elde etmek
In scenebir şeyi kazanmak veya almak
He managed to score two tickets to the game
Maça iki bilet almayı başardı
skor
bir oyundaki puanların toplamı
The score is two to one
Skor ikiye bir
film müziği
bir film veya oyun için yazılmış müzik
The movie has an amazing score
Filmin müzikleri harika
yirmi
yirmi adetlik bir grup
A score of birds flew past
Yirmi kuş yanımızdan uçup geçti
zihin
In scenekişinin düşünen ve hisseden kısmı
He has a brilliant mind
Parlak bir zihni var
rahatsız olmak
In scenebir şeyden rahatsızlık duymak
I don't mind the cold
Soğuktan rahatsız olmam
dikkat etmek
bir şeye odaklanmak veya özen göstermek
Please mind your step on the stairs
Lütfen merdivenlerde adımına dikkat et
niyetlenmek
bir şeyi yapmayı planlamak
I mind to help him
Ona yardım etmeye niyetlendim
utanmak
In sceneutangaç veya rahatsız hissetmek
I felt embarrassed
Utandım
utandırmak
birini utangaç veya rahatsız hissettirmek
Don't embarrass me
Beni utandırma
utandırmak
birini mahcup etmek veya kendini kötü hissettirmek
Don't embarrass me in front of my friends
Arkadaşlarımın önünde beni utandırma
utandırmak
birini mahcup veya rahatsız hissettirmek
I did not want to embarrass you
Seni utandırmak istemedim
utandırmak
birini rahatsız veya mahcup hissettirmek
He did not want to embarrass his friend
Arkadaşını utandırmak istemedi
kabul etmek
In scenesunulan bir şeyi almak
I will take it
Onu kabul edeceğim
öyle varsaymak
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğunu düşünmek
I take it you agree
Katıldığını varsayıyorum
sır olarak sakla
bir şeyi başkalarına anlatmamak
Please take it to the grave
Lütfen bunu mezara kadar götür
başlamak
bir işe girişmek
You take it from here
Buradan devamını sen getir
varsaymak
eldeki bilgilere dayanarak bir durumun doğru olduğuna inanmak
I take it you are coming
Geleceğini varsayıyorum
dayanmak
nahoş bir duruma katlanabilmek
He cannot take it anymore
Artık buna dayanamıyor
varsaymak
kanıt olmadan bir şeyin doğru olduğuna inanmak
I take it you are busy
Meşgul olduğunu varsayıyorum
değerlendirmek
bir karar vermeden önce etraflıca düşünmek
I need to take it before deciding
Karar vermeden önce bunu değerlendirmem gerekiyor
ciddiye almak
bir şeyi şaka yapmadan içtenlikle ele almak
You should take it in earnest
Bunu ciddiye almalısın
katlanmak
zor bir durumu şikayet etmeden kabul etmek
I cannot take it anymore
Artık buna katlanamıyorum
ciddiye almak
birinin söylediği bir şeyi dikkate almak
You should take it as good advice
Bunu iyi bir tavsiye olarak ciddiye almalısın
kabul etmek
bir şeyi onaylamak veya teslim almak
Please take it as a gift
Lütfen bunu hediye olarak kabul et
karşılamak
bir habere veya duruma tepki göstermek
How did he take it
Bunu nasıl karşıladı
kabullenmek
zor da olsa bir durumu olduğu gibi onaylamak
You have to take it as it is
Onu olduğu gibi kabullenmelisin
almak
bir şeyi teslim almak veya elde etmek
You can take it if you want
İstersen bunu alabilirsin
sineye çekmek
kusurlu da olsa bir durumu sessizce kabul etmek
We have to take it for now
Şimdilik bunu sineye çekmek zorundayız
kişisel algılamak
bir şeyden dolayı kırılmak veya gücenmek
Please do not take it personally
Lütfen bunu kişisel algılama
götürmek
bir şeyi tutup başka bir yere taşımak
Can you take it to my room
Bunu odama götürebilir misin
dayanmak
zor bir duruma karşı koyabilmek
I do not know how he takes it
Nasıl dayandığını bilmiyorum
başa çıkmak
bir sorunla veya durumla mücadele etmek
Can you take it
Bununla başa çıkabilir misin
halletmek
bir işi veya durumu çözmek
I can take it from here
Buradan sonrasını ben halledebilirim
taşımak
bir şeyi bir yerden başka bir yere yer değiştirmek
Please take it to the kitchen
Lütfen bunu mutfağa taşı
tepki vermek
bir duruma veya habere yanıt vermek
He did not know how to take it
Buna nasıl tepki vereceğini bilemedi
kaldırmak
bir şeyi bulunduğu yerden alıp uzaklaştırmak
Take it off the table
Onu masadan kaldır
baştan almak
bir işe en başından yeniden başlamak
Let us take it from the start
Hadi bunu baştan alalım
iade etmek
bir şeyi alındığı yere geri götürmek
Please take it back to the store
Lütfen bunu mağazaya iade et
tahammül etmek
rahatsız edici bir duruma katlanmak
I cannot take it anymore
Artık buna tahammül edemiyorum
yorumlamak
bir şeyi belirli bir şekilde anlamak
I take it as a compliment
Bunu bir iltifat olarak yorumluyorum
sürpriz
In scenebeklenmedik şekilde gerçekleşen
It was a surprise visit
Sürpriz bir ziyaretti
şaşırtmak
birini şaşkına çevirmek
You surprise me
Beni şaşırtıyorsun
sürpriz
beklenmedik bir durum anında söylenen söz
Surprise! I am here
Sürpriz! Buradayım
sürpriz
beklenmedik şekilde gerçekleşen olay
That party was a big surprise
O parti büyük bir sürprizdi
şaşırmak
beklenmedik bir durum karşısında hayrete düşmek
I am surprised by the gift
Hediyeye şaşırdım
şaşırtmak
birinin hayrete düşmesine sebep olmak
You surprised me with your arrival
Gelişinle beni şaşırttın
ürkütmek
birini aniden korkutarak şaşırtmak
The sudden noise surprised her
Aniden çıkan ses onu ürküttü
şaşkınlık
beklenmedik bir şey karşısında duyulan şok
She showed great surprise
Büyük bir şaşkınlık gösterdi
sürpriz
beklenmedik bir anda gerçekleşen olay veya hediye
We have a surprise for you
Senin için bir sürprizimiz var
erkekler
In sceneyetişkin erkek kişiler
Men are here
Erkekler burada
erkekler
In sceneyetişkin erkek insanlar
There are many men in the office
Ofiste çok sayıda erkek var
erkeklere ait
erkeklerle ilgili olan
This is the men's department
Bu erkek reyonu
erkekler
yetişkin insan erkekleri
The men are playing soccer
Erkekler futbol oynuyor
vermek
In scenebir şeyi birinin eline ulaştırmak
He gave me his book
O bana kitabını verdi
yol açmak
bir şeyin olmasına neden olmak
The noise gave me a headache
Bu gürültü baş ağrısına yol açtı
söylemek
birine bilgi veya cevap iletmek
Please give me your answer
Lütfen bana cevabını söyle
bir nevi
In scenebir dereceye kadar veya kısmen
I sort of agree with you
Sana bir nevi katılıyorum
çeşit
benzer özelliklere sahip grup
This is a new sort of fruit
Bu yeni bir çeşit meyve
tür
bir şeyin belirli bir çeşidi
What sort of music do you like
Ne tür müzik seversin
güçlü
In scenebüyük bir güce veya kuvvete sahip olan
He is a strong man
O güçlü bir adamdır
keskin
tadı veya etkisi yoğun olan
The coffee has a strong taste
Kahvenin keskin bir tadı var
ikna edici
insanları inandırmada çok etkili olan
She made a strong argument
Güçlü bir argüman sundu
güçlü
yüksek beceri veya yeteneğe sahip olma
She is a strong candidate for the job
O iş için güçlü bir aday
büyük
In sceneboyut veya derece olarak çok büyük
It was a great success
Büyük bir başarıydı
harika
In sceneçok iyi
You did a great job
Harika bir iş çıkardın
büyük
soy ağacında bir kuşak öncesi
He is my great-grandfather
O benim büyük büyükbabam
beni almaya gelmek
In scenebirini araçla bir yerden almak
Can you pick me up at six?
Beni saat altıda alabilir misin?
canlandırıcı
insanı daha uyanık veya mutlu hissettiren şey
This coffee is a great pick-me-up
Bu kahve harika bir canlandırıcı
enerji kaynağı
insana enerji veya mutluluk veren şey
I need a quick pick-me-up
Hızlıca enerji verecek bir şeye ihtiyacım var
derinlerde
In sceneyüzeyden çok uzak olan yer
The treasure is buried deep down
Hazine derinlere gömülmüştür
içten içe
başkaları tarafından bilinmeyen veya görülmeyen hisler
Deep down he is a kind person
İçten içe o nazik bir insan
içten içe
bir kişinin gerçek ve gizli duygularında
Deep down he knows he was wrong
İçten içe hatalı olduğunu biliyor
sıralamak
In sceneşeyleri belirli bir sıraya koymak
Rank these books by date
Bu kitapları tarihe göre sırala
ağır kokulu
çok kötü kokan
The room had a rank smell
Odada ağır bir koku vardı
rütbe
bir grup içindeki seviye veya konum
He holds a high rank in the army
Orduda yüksek bir rütbeye sahip
iğrenç
son derece nahoş veya kötü kokulu
The garbage gave off a rank smell
Çöpler iğrenç bir koku yayıyordu
sıralamak
bir şeyleri belirli bir sıraya koymak
The teacher ranked the students by height
Öğretmen öğrencileri boylarına göre sıraladı
şşş
In scenebirine sessiz olmasını söylemek için kullanılır
Shh, be quiet
Şşş, sessiz ol
şşş sesi
birine sessiz olmasını söylemek için çıkarılan ses
He made a shh sound
Şşş sesi çıkardı
şşş
birinden sessiz olmasını istemek için çıkarılan ses
Shh the movie has started
Şşş film başladı
telefonu kapatmak
In scenetelefon konuşmasını bitirmek
He did not want to hang up
Telefonu kapatmak istemedi
asmak
bir şeyi duvara veya başka bir yüzeye iliştirmek
Hang up your coat
Ceketini as
telefonu kapatmak
bir telefon görüşmesini sonlandırmak
Don't hang up yet
Henüz telefonu kapatma
takıntı
bir şey hakkındaki endişe veya zorluk hissi
He has a hang up about his age
Yaşıyla ilgili bir takıntısı var
psikolojik sorun
kaygı veya kişisel bir problem hissi
She has some emotional hang ups
Bazı duygusal sorunları var
bırakmak
bir işi veya aktiviteyi sona erdirmek
He decided to hang up his career
Kariyerini noktalamaya karar verdi
kafaya takmak
bir şeyi gereğinden fazla düşünmek veya ona odaklanmak
He is hung up on that small mistake
O küçük hatayı kafaya takıyor
telefonu kapatmak
bir telefon görüşmesini sonlandırmak
Please do not hang up on me
Lütfen telefonu yüzüme kapatma
asmak
bir şeyi kancaya veya askıya tutturmak
Please hang up your coat
Lütfen ceketini as
muhtemelen
In scenebüyük olasılıkla
It will probably rain today
Bugün muhtemelen yağmur yağacak
kahretsin
In sceneşaşkınlık veya öfke belirtmek için kullanılan eski bir ifade
What in tarnation are you doing
Ne halt ediyorsun
yürüyen merdiven
In scenehareket eden basamaklar dizisi
Take the escalator to the second floor
İkinci kata çıkmak için yürüyen merdiveni kullanın
kusursuz
In scenehiçbir hatası veya kusuru olmayan
This diamond is perfect
Bu elmas kusursuz
mükemmel
bir amaç için tam olarak uygun olan
It is a perfect day for a walk
Yürüyüş için mükemmel bir gün
mükemmelleştirmek
bir şeyi kusursuz hale getirmek
She wants to perfect her skills
Becerilerini mükemmelleştirmek istiyor
tam puan
okul çalışması için verilen en yüksek not
She got a perfect on her history exam
Tarih sınavından tam puan aldı
bahane
bir hatayı açıklamak için öne sürülen neden
That is just a perfect for being late
Bu geç kalmak için sadece bir bahane
civciv
In sceneözellikle tavuk yavrusu olan küçük kuş
The chick is yellow
Civciv sarıdır
kız
genç kadınlar için kullanılan gayriresmi kelime
She is a cool chick
O havalı bir kız
kız
genç kadınlar için kullanılan gayriresmi kelime
Look at that chick over there
Şuradaki kıza bak
yatak odası
In sceneuyumak için kullanılan oda
My bedroom is small
Yatak odam küçük
garanti etmek
In scenebir şeyin gerçekleşeceğine dair söz vermek
I guarantee you will love this movie
Bu filmi seveceğinizi garanti ederim
arka
In scenebir şeyin arka tarafı
The car has a rear door
Arabanın arka kapısı var
şaha kalkmak
aniden yukarı doğru kalkmak veya yükselmek
The horse began to rear
At şaha kalkmaya başladı
yetiştirmek
bir çocuğu büyüyene kadar bakıp eğitmek
They reared three children
Üç çocuk yetiştirdiler
konuşma
In scenefikir veya bilgilerin sözlü olarak paylaşılması
We had a long talk
Uzun bir konuşma yaptık
ikna etmek
birini bir şeyi yapmaya razı etmek
I talked him into coming
Onu gelmeye ikna ettim
konuşabilmek
konuşma yeteneğine sahip olmak
The baby can talk
Bebek konuşabiliyor
konuşma
bir konu üzerine yapılan resmi sözlü sunum
She gave a short talk about history
Tarih hakkında kısa bir konuşma yaptı
konuşmak
bir konu hakkında karşılıklı konuşmak
They need to talk about their plans
Planları hakkında konuşmaları gerekiyor
evren
In sceneuzay ve içindeki her şeyin tamamı
The universe is vast
Evren uçsuz bucaksızdır
evren
belirli bir durum veya koşullar bütünü
She considers a vast universe of options
O geniş bir seçenek evrenini değerlendiriyor
evren
yıldızlar gezegenler ve galaksiler dahil uzayda var olan her şey
The universe is very big
Evren çok büyüktür
dişler
In sceneısırmak için kullanılan ağızdaki sert beyaz parçalar
Brush your teeth
Dişlerini fırçala
diş
çiğnemek için kullanılan ağızdaki sert beyaz nesne
He lost a tooth
Bir dişini kaybetti
lütfen
In scenenazik bir ricada bulunurken kullanılan kelime
Please come here
Lütfen buraya gel
memnun etmek
birini mutlu etmek
I want to please my parents
Ailemi memnun etmek istiyorum
anlaşıldı
telsiz mesajını almak ve kavramak
Please the transmission
İletiyi anladım
istediğini yapmak
birinin kendi keyfine göre hareket etmesi
You can do as you please
İstediğini yapabilirsin
lütfen
nazik bir ricada bulunmak için kullanılır
Please help me
Lütfen bana yardım et
lütfen
bir ricayı daha nazik hale getirmek için kullanılır
Close the door please
Lütfen kapıyı kapat
lütfen
nazik bir şekilde bir şey istemek için kullanılır
Please wait here
Lütfen burada bekle
lütfen
birinden kibarca bir şey talep etmek için kullanılır
Please listen to me
Lütfen beni dinle
memnun etmek
birini mutlu veya tatmin etmek
It is hard to please everyone
Herkesi memnun etmek zordur
kaçmak
In scenebirinden veya bir şeyden hızla uzaklaşmak
The cat ran away from the dog
Kedi köpekten kaçtı
kaçmak
tehlikeden kurtulmak amacıyla bir yerden hızla uzaklaşmak
The boy ran away from the danger
Çocuk tehlikeden kaçtı
hemen şimdi
In scenetam olarak bu anda
I must go right now
Hemen şimdi gitmem gerekiyor
şu anda
In scenetam şu an veya bulunulan an
I am studying right now
Şu anda ders çalışıyorum
tamam mı
karşıdaki kişinin anlayıp anlamadığını kontrol etme
You understand right now
Anladın tamam mı
şu an
içinde bulunulan zaman dilimi
Right now is the best time
Şu an en iyi zaman
şu anda
içinde bulunulan an
I am busy right now
Şu anda meşgulüm
hemen
tam şu anda gerçekleşen
I need to leave right now
Hemen ayrılmam gerekiyor
şu anda
tam bu anda
I am studying right now
Şu anda ders çalışıyorum
hemen şimdi
bu anda
Come home right now
Hemen şimdi eve gel
aceleye getirmek
In scenebir şeyi çok hızlı yapmak
Don't hurry the work
İşi aceleye getirme
acele
bir şeyi hızlıca yapma durumu
I am in a hurry
Acelem var
acele etmek
hızlı hareket etmek
Please hurry up
Lütfen acele et
vakit geçirmek
In scenebir şeyi yaparak zaman harcamak
I spend my weekends reading
Hafta sonlarımı kitap okuyarak geçiririm
zaman harcamak
In scenebir iş için zaman ayırmak
Don't spend too much time on this
Buna çok fazla zaman harcama
harcamak
bir şey satın almak için para vermek
I spend too much money
Çok fazla para harcıyorum
harcamak
bir şeyi satın almak için para kullanmak
I spend all my money on books
Tüm paramı kitaplara harcıyorum
harcamak
bir şey için para vermek
I spend money on food
Yiyeceğe para harcıyorum
harcamak
bir amaç için para zaman veya emek kullanmak
I spent all my money
Tüm paramı harcadım
dökmek
In scenebir sıvıyı bir kaptan akıtmak
Please pour me some water
Lütfen bana biraz su dök
dökmek
bir sıvıyı kaptan başka bir yere boşaltmak
Please pour the water into the glass
Lütfen suyu bardağa dök
dökmek
bir şeyi bir yere boşaltmak
Please pour the water into the glass
Lütfen suyu bardağa dök
bardaktan boşalırcasına yağmak
çok şiddetli yağmur yağması
It is pouring outside today
Bugün dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor
dikkatli
In scenetehlike veya hatalardan kaçınmak için özen gösteren
Be careful
Dikkatli ol
kapanış konuşması
In sceneavukatın mahkemede yaptığı son konuşma
The lawyer made a powerful closing argument
Avukat etkileyici bir kapanış konuşması yaptı
doğru
In scenegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
sadık
birine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili
yardım etmek
In scenebirine destek olmak veya yardım sağlamak
Can you help me?
Bana yardım edebilir misin?
yardımcı
başkalarına yardım eden kişi
She is a great help
O harika bir yardımcıdır
kendini tutmak
bir şeyi yapmaktan kendini alıkoymak
I couldn't help laughing
Gülmekten kendimi alamadım
azaltmak
bir şeyi daha az miktarda kullanmak
This habit helps to use less water
Bu alışkanlık daha az su kullanmaya yardımcı olur