

Modern Family — Season 1 Episode 19
Words & meanings
552 words
CEFR level
biraz
In sceneaz miktarda veya bir dereceye kadar
I am kind of tired
Biraz yorgunum
tür
benzer nitelikleri olan grup
What kind of book do you want
Ne tür bir kitap istiyorsun
tür
belirli bir çeşit veya tip
This is a new kind of fruit
Bu yeni bir tür meyve
ilk
In scenezaman veya sıra bakımından diğerlerinden önce gelen
This is my first car
Bu benim ilk arabam
birinci sınıf
mümkün olan en yüksek standartta
This hotel provides first class service
Bu otel birinci sınıf hizmet sunuyor
ilk
zaman veya sıra bakımından herkesten önce gelen
She was the first person to arrive
O gelen ilk kişiydi
ilk olarak
diğerlerinden önce gerçekleşen veya gelen
First we will eat then we will go
İlk olarak yemek yiyeceğiz sonra gideceğiz
birinci
sayıca veya sıra olarak en başta olan
He came in first in the race
Yarışta birinci geldi
ilk defa
bir şeyin gerçekleştiği ilk sefer
I am here for the first time
Buraya ilk defa geliyorum
başlangıçta
en başta veya başlangıç aşamasında
At first I did not understand
Başlangıçta anlamadım
heyecanlandırmak
In sceneçok mutlu ve hevesli hale getirmek
This book will excite you
Bu kitap seni heyecanlandıracak
heyecanlandırmak
birini istekli veya ilgili hissettirmek
The news will excite the fans
Haber taraftarları heyecanlandıracak
heyecanlandırmak
birini çok mutlu veya istekli hissettirmek
The news will excite the children
Bu haber çocukları heyecanlandıracak
telafi etmek
In scenekötü bir durumu iyi bir şey yaparak dengelemek
I will buy you dinner to make up for being late
Geç kaldığım için akşam yemeği ısmarlayarak telafi edeceğim
temel
In scenekarmaşık veya ileri düzeyde olmayan
It is a basic idea
Bu temel bir fikir
esas
bir şeyin en önemli kısmı olan
He has a basic knowledge of the topic
Konu hakkında esas bir bilgiye sahip
temel
bir sistemin veya konunun başlangıç seviyesi olan
I need to learn the basic principles
Temel ilkeleri öğrenmem gerekiyor
rakip
In sceneyarışılan veya mücadele edilen kişi
He defeated his opponent
Rakibini yendi
sapık
In scenegarip cinsel davranışları olan kişi için kullanılan argo bir sözcük
He is such a perv
O tam bir sapık
sapık
cinsel açıdan uygunsuz davranan kimse
He acts like a total perv
Tam bir sapık gibi davranıyor
başka
In scenebelirtilenlerin dışında veya ek olarak
Who else is coming?
Başka kim geliyor?
başka
farklı bir kişi veya şey
I want to go somewhere else
Başka bir yere gitmek istiyorum
başka türlü
farklı bir biçimde
How else can I do this
Bunu başka türlü nasıl yapabilirim
doğru
In scenegerçek veya hatasız
You are right
Haklısın
hak
yasal veya ahlaki talep
Everyone has the right to education
Herkesin eğitim hakkı vardır
tamam
anlaşma veya anlama belirtmek için kullanılır
Right, I will do it
Tamam, yapacağım
sağ
solun karşı tarafı
Turn right at the corner
Köşeden sağa dön
oyuncak
In sceneçocukların oynaması için yapılan nesne
This is a new toy
Bu yeni bir oyuncak
oyalanmak
bir şeyle ciddiyetsizce oynamak
He was toying with his food
Yemeğiyle oyalanıyordu
vurmak
In scenebirine veya bir şeye kuvvetle dokunmak
He hit the ball
Topa vurdu
hit
In sceneçok popüler veya başarılı olan kişi veya şey
The song is a big hit
Şarkı büyük bir hit
uğramak
bir yere gitmek
Let's hit the gym
Hadi spor salonuna uğrayalım
sorun
In scenebir problem veya zorluk
He is having some trouble
Bazı sorunlar yaşıyor
zahmet vermek
endişe veya kaygıya neden olmak
I do not want to trouble you
Seni zahmete sokmak istemiyorum
rahatsız etmek
birini küçük bir sorunla veya ek işle uğraştırmak
Sorry to trouble you
Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim
sorun
yaşanılan bir güçlük veya mesele
They had some trouble with the car
Arabayla ilgili bazı sorunlar yaşadılar
bebek telsizi
In scenebebeğin sesini veya görüntüsünü uzaktan takip etmeyi sağlayan cihaz
I can hear my baby on the baby monitor
Bebek telsizinden bebeğimin sesini duyabiliyorum
iç çekmek
In sceneduygu belirtmek için sesli nefes vermek
She sighs because she is tired
Yorgun olduğu için iç çekiyor
kürek
In scenemalzeme taşımak için kullanılan, uzun saplı ve geniş ağızlı alet
I need a shovel for the garden
Bahçe için bir küreğe ihtiyacım var
küremek
bir kürek yardımıyla malzeme taşımak veya temizlemek
He shoveled the snow
Karı kürekle temizledi
küremek
bir şeyi büyük miktarlarda ve hızla taşımak
They had to shovel the snow
Karı küremek zorunda kaldılar
yemin
In sceneciddi bir söz verme
He took an oath
Yemin etti
doğru
In scenegerçek olan veya yanlış olmayan
It is true that she is here
Burada olduğu doğru
dürüst
yalan söylemeyen ve doğru sözlü
He is a true person
O dürüst bir insan
sadık
birine bağlı ve vefalı olan
She is a true friend to me
O benim için sadık bir dost
güvenilir
her zaman beklenen şekilde çalışan
This system is true and effective
Bu sistem güvenilir ve etkili
gül ağacı
In scenetropikal bir ağaçtan elde edilen sert ve koyu renkli odun
The table is made of rosewood
Masa gül ağacından yapılmıştır
hâlâ
In sceneşimdiye kadar veya şu an devam eden
I am still waiting
Hâlâ bekliyorum
hareketsiz
hareket etmeyen
Stand still
Hareketsiz dur
yine de
söylenenlere rağmen
It was raining, but he still went out
Yağmur yağıyordu ama yine de dışarı çıktı
oynamak
In scenebir nesneyi eğlence amacıyla kullanmak
The child is playing with the blocks
Çocuk bloklarla oynuyor
oynamak
bir canlıyla eğlenceli vakit geçirmek
I like to play with my dog
Köpeğimle oynamayı severim
üzerinde düşünmek
bir fikri kesin karar vermeden değerlendirmek
I play with the idea of moving abroad
Yurtdışına taşınma fikri üzerinde düşünüyorum
oyalanmak
bir nesneye amaçsızca veya sürekli dokunmak
He plays with his keys while waiting
Beklerken anahtarlarıyla oyalanıyor
oynamak
keyif almak için bir etkinlikte bulunmak veya bir nesneyi kullanmak
Children love to play with toys
Çocuklar oyuncaklarla oynamayı severler
ile uğraşmak
eğlence veya aktivite için bir şeyi kullanmak veya ellemek
He is playing with the controls
Kontrollerle uğraşıyor
ile oynamak
bir şeyle oyun oynamak
The kids are playing with the ball
Çocuklar topla oynuyor
eğlenmek
In scenesevilen bir şeyi yapmak
We always have fun at the park
Parkta her zaman eğleniriz
iyi vakit geçirmek
yapılan şeyden mutlu olmak ve keyif almak
Have fun at the party
Partide iyi vakit geçir
eğlenmek
keyifli vakit geçirmek
We had fun at the party
Partide eğlendik
değer
In sceneyeterli değere veya hakka sahip olmak
The book is worth reading
Kitap okunmaya değer
değer
bir şeyi denemeye değer olmak
It is worth a try
Denemeye değer
değer
maddi veya manevi kıymet
This ring has great worth
Bu yüzüğün büyük bir değeri var
değer
bir şeyin sahip olduğu önem veya fayda
This project has great worth
Bu projenin büyük bir değeri var
satranç
In scenekareli bir tahta üzerinde taşlarla oynanan bir strateji oyunu
I love playing chess
Satranç oynamayı seviyorum
dışarı
In scenebir bina veya odanın dışında olan
Let's go out
Hadi dışarı çıkalım
dışarı çıkarmak
In scenebir şeyi içeriden dışarıya almak
Take out the trash
Çöpü dışarı çıkar
açığa çıkarmak
In scenegizli bir şeyi bilinir hale getirmek
The truth came out
Gerçek ortaya çıktı
tamamlamak
bir eylemin başarıyla bittiğini gösterir
I worked it out
Bunu hallettim
futbol
In sceneiki takımın topu kaleye sokmaya çalıştığı bir spor
I like to play soccer
Futbol oynamayı severim
sessizce söylemek
In sceneses çıkarmadan dudaklarını hareket ettirmek
She mouthed the words
Kelimeleri sessizce söyledi
ağız
yemek yemek ve konuşmak için kullanılan yüzdeki açıklık
Open your mouth
Ağzını aç
doyurulacak ağız
beslenmesi gereken kişi
We have another mouth to feed.
Doyurmamız gereken bir ağız daha var.
anlamına gelmek
In scenebelirli bir anlama sahip olmak
What does this word mean
Bu kelime ne anlama geliyor
araç
bir şeyi yapma yolu
This is a means of communication
Bu bir iletişim aracıdır
kaba
nazik olmayan veya zalim
He is very mean to me
Bana karşı çok kaba
niyetlenmek
bir şey yapmayı planlamak veya istemek
I meant to call you earlier
Seni daha önce aramaya niyetlenmiştim
demek istemek
konuşurken bir şeyi açıklamak için kullanılan ifade
I mean to say that we are late
Geç kaldığımızı demek istiyorum
müthiş
çok iyi veya yetenekli
She plays a mean tennis match
O müthiş bir tenis maçı çıkarıyor
yani
konuşurken duraksamak veya açıklık getirmek için kullanılan söz
I mean it is not raining today
Yani bugün yağmur yağmıyor
anlamına gelmek
bir şeyin ne olduğunu belirtmek
A red light means stop
Kırmızı ışık dur anlamına gelir
yöntem
bir işi yapmanın yolu
They used a simple mean to fix it
Bunu düzeltmek için basit bir yöntem kullandılar
temsil etmek
bir fikri ifade etmek veya göstermek
The flag means our country
Bayrak ülkemizi temsil eder
saldırmak
In scenebirine veya bir şeye zarar vermeye çalışmak
The dog attacked the cat
Köpek kediye saldırdı
kriz
aniden ortaya çıkan sağlık sorunu
He had a heart attack
Kalp krizi geçirdi
yabancı
In scenetanımadığınız biri
Don't talk to strangers
Yabancılarla konuşma
tuhaf
alışılmamış ya da şaşırtıcı
The stranger the better
Ne kadar tuhaf o kadar iyi
yabancı
tanımadığınız kimse
I do not talk to a stranger
Bir yabancıyla konuşmam
tanımadık
kim olduğunu bilmediğiniz kişi
That person is a stranger
O kişi tanımadık biri
garip
sıra dışı veya tuhaf
It is a stranger thing than before
Bu öncekinden daha garip bir şey
yeni gelen
bir yere yeni gelmiş kişi
He was a stranger in town
Kasabada yeni gelen biriydi
ziyaretçi
bilmediği bir yerde bulunan kişi
The stranger looked at the map
Ziyaretçi haritaya baktı
kurtulmak
In scenebir şeyi yok etmek veya uzaklaştırmak
I need to get rid of this old sofa
Bu eski kanepeden kurtulmam gerekiyor
kurtulmak
istenmeyen bir şeyden kurtulmak veya onu elden çıkarmak
I need to get rid of this old chair
Bu eski sandalyeden kurtulmam gerek
kurtulmak
istenmeyen bir şeyden kurtulmak
I need to get rid of this old stuff
Bu eski eşyalardan kurtulmam lazım
mağaza
In sceneürünlerin satıldığı yer
I am going to the store
Mağazaya gidiyorum
depolamak
bir şeyi sonra kullanmak için bir yere koymak
Store the grain in the barn
Tahılları ahıra depola
stok
gelecekte kullanım için biriktirilen şeyler
We have a store of food
Yiyecek stokumuz var
bekleyen
gelecekte olması beklenen
There is a surprise in store for you
Seni bir sürpriz bekliyor
mağaza
alışveriş yapılan yer
I bought this shirt at the store
Bu gömleği mağazadan aldım
Brezilyalı
In sceneBrezilya ile ilgili veya Brezilya'dan olan
He is Brazilian
O Brezilyalı
sus
In scenekonuşmayı bırakmak veya birini susturmak
Please shut up
Lütfen sus
susturmak
birinin konuşmayı bırakmasını sağlamak
Just shut up and listen
Sadece sus ve dinle
susmak
konuşmayı kesmek veya birine sessiz kalmasını söylemek
Please shut up while I am working
Çalışırken lütfen sus
susmak
konuşmayı bırakmak
Please shut up and listen
Lütfen sus ve beni dinle
aman tanrım
In sceneşaşkınlık veya hafif bir duygu belirtmek için kullanılır
My goodness, it is cold today
Aman tanrım, bugün hava çok soğuk
dokunmak
In sceneelini bir şeye koymak
Do not touch the glass
Cama dokunma
duygulandırmak
birinin duygularını etkilemek
Your kind words touched me
Nazik sözlerin beni duygulandırdı
yetenek
bir şeyi iyi yapma konusundaki doğal beceri
He has a professional touch
Profesyonel bir dokunuşu var
küçük bir miktar
bir şeyden çok küçük bir miktar
Add a touch of salt
Biraz
doğal olarak
In scenedoğal bir şekilde
She speaks naturally
Doğal bir şekilde konuşuyor
düşük
In scenemiktarı veya derecesi az olan
The price is very low
Fiyat çok düşük
dip
çok kötü veya başarısız bir nokta
That was the low of his career
Bu kariyerinin en kötü noktasıydı
kısık
ses seviyesi düşük olan
She speaks in a low voice
O kısık sesle konuşuyor
düşük
miktarı veya seviyesi az olan
The battery level is low
Pil seviyesi düşük
alçak
kötü veya adil olmayan
That was a low act
Bu alçak bir hareketti
civarında
In scenebir yerin yakınındaki alan
Many trees are around the school
Okulun civarında çok ağaç var
yaklaşık
yaklaşık bir miktarı belirtmek için kullanılır
I will arrive around 5 PM
Saat 5 civarında geleceğim
aşina
bir şeyi nasıl kullanacağını veya idare edeceğini bilmek
She knows her way around the office
Ofis konusunda bilgisi var
tersine
bir şeyin yönünü veya sonucunu değiştirmek
We must turn the situation around
Durumu tersine çevirmeliyiz
casus
In scenegizlice bilgi toplayan kişi
He is a spy
O bir casus
gözetlemek
bir şeyi gizlice görmek
I spied a bird in the tree
Ağaçta bir kuş gördüm
gözetlemek
birini veya bir şeyi gizlice izlemek
He was spying on his neighbor
Komşusunu gözetliyordu
kokusunu almak
In scenebir kokuyu fark etmek veya tanımak
I can smell smoke
Duman kokusunu alabiliyorum
kokmak
bir koku yaymak
The fish smells bad
Balık kötü kokuyor
koku
burunla algılanan özellik
I love the smell of rain
Yağmurun kokusunu seviyorum
sezmek
bir sorunun veya tehlikenin varlığını fark etmek
I smell something wrong with this deal
Bu anlaşmada bir terslik olduğunu seziyorum
geri dönmek
eski bir konuma veya popülariteye yeniden kavuşmak
The trend began to smell again
Moda tekrar geri dönmeye başladı
ne kadar
In scenebir şeyin miktarı
How much is this
Bu ne kadar
çok
In scenebüyük ölçüde
I like it very much
Onu çok seviyorum
pek
küçük bir ölçüde
It did not help much
Pek yardımcı olmadı
fazla
geriye kalan miktar
Not much is left
Geriye fazla bir şey kalmadı
selam
In scenearkadaşça bir selamlaşma ifadesi
Howdy do neighbor
Selam komşu
canavar
In sceneargo kullanımda etkileyici veya mükemmel olan şey
Check out this bad boy
Şu canavara bir bak
asi çocuk
kuralları çiğneyen davranışlar sergileyen erkek
She likes the bad boy
O asi çocuklardan hoşlanıyor
öldürmek
In scenebir canlının yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
kırıp geçirmek
bir gösteride çok komik veya popüler olmak
The comedian killed the audience
Komedyen seyirciyi kırıp geçirdi
durdurmak
bir süreci veya çalışmayı sona erdirmek
The company killed the project
Şirket projeyi durdurdu
çok istemek
bir şeyi aşırı derecede arzulamak
I am killing for a slice of pizza
Bir dilim pizzayı çok istiyorum
mahvetmek
birini çok üzmek veya huzursuz etmek
The long waiting is killing me
Uzun süre beklemek beni mahvediyor
öldürmek
bir insanın veya hayvanın yaşamına son vermek
The hunter killed the deer
Avcı geyiği öldürdü
gerçekleşmek
In scenehayallerin veya dileklerin gerçek olması
My dream came true
Hayalim gerçek oldu
gerçek olmak
bir tahminin veya öngörünün doğru çıkması
Her prediction came true
Tahmini gerçek oldu
gerçekleşmek
bir beklentinin veya hayalin gerçeğe dönüşmesi
His dream finally came true
Hayali sonunda gerçekleşti
canavar
In scenebüyük veya vahşi hayvan
The beast lived in the forest
Canavar ormanda yaşıyordu
telefonda
In scenetelefonla konuşuyor olmak
He is on the phone
O telefonda
telefonda
telefon aracılığıyla görüşen
She is on the phone right now
O şu anda telefonda
telefonda
telefon aracılığıyla konuşuyor olmak
He is on the phone right now
O şu an telefonda
telefonda
telefonla konuşma durumu
She is on the phone with her friend
Arkadaşıyla telefonda konuşuyor
insanlar
In scenebir grup insan, özellikle aile veya arkadaşlar
My folks are coming to visit
Ailem ziyarete geliyor
aile
aile bireyleri
I am visiting my folks this weekend
Bu hafta sonu ailemi ziyarete gidiyorum
halk
sıradan insanların geleneksel kültürüyle ilgili
She likes to listen to folk music
O halk müziği dinlemeyi sever
evlilik
In sceneeşlerin yasal ilişkisi
Their marriage is very happy
Evlilikleri çok mutlu
ödemek
In scenebir şey için para vermek
I have to pay the bill
Faturayı ödemem gerekiyor
işe yaramak
iyi bir sonuç veya avantaj getirmek
Honesty will pay in the end
Dürüstlük sonunda işe yarayacak
göstermek
bir şeye dikkat veya saygı yöneltmek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
kazançlı olmak
zaman veya çaba harcamaya değmek
It pays to arrive on time
Zamanında gelmek kazançlıdır
ödemek
yapılan işin karşılığında para vermek
They pay the workers every week
İşçilere her hafta ödeme yaparlar
ücretli
yapılan iş karşılığında parası verilmiş
This is a paid position
Bu ücretli bir pozisyon
ücret
yapılan iş için verilen para
He received his pay yesterday
Ücretini dün aldı
dikkat etmek
birine veya bir şeye özen göstermek
Please pay attention to the teacher
Lütfen öğretmene dikkat edin
para kazanmak
yapılan iş karşılığında para elde etmek
This job pays well
Bu iş iyi para kazandırıyor
maaş
bir işte çalışmanın karşılığı olarak alınan para
My pay is deposited monthly
Maaşım her ay yatıyor
borcu ödemek
birine olan borcu geri vermek
I need to pay my credit card debt
Kredi kartı borcumu ödemem gerekiyor
cezasını çekmek
yapılan yanlışın kötü sonucunu yaşamak
You will pay for what you did
Yaptığının cezasını çekeceksin
sohbet
In scenekişiler arasındaki karşılıklı konuşma
We had a long conversation
Uzun bir sohbet ettik
lokma
In scenehızlıca yenen küçük bir miktar yemek
I had a quick bite
Hızlıca bir şeyler atıştırdım
ısırmak
bir şeyi kesmek veya incitmek için dişleri kullanmak
Be careful, the dog might bite
Dikkat et, köpek ısırabilir
ısırık
bir hayvanın dişlerinden kaynaklanan yara
He has a dog bite on his leg
Bacağında bir köpek ısırığı var
zarar vermek
birine sıkıntı veya zarar getirmek
The economic crisis will bite citizens
Ekonomik kriz vatandaşlara zarar verecek
ısırmak
dişlerle bir şeyi kavramak
The dog wants to bite the toy
Köpek oyuncağı ısırmak istiyor
dişlemek
dişleri bir şeyin içine geçirmek
He tried to bite the pear
Armudu dişlemeye çalıştı
koparmak
diş yardımıyla parçalamak
He bit off a piece of bread
Ekmekten bir parça kopardı
ısırarak yaralamak
dişlerle birine zarar vermek
The dog can bite and injure you
Köpek seni ısırıp yaralayabilir
lokma
tek seferde yenen miktar
Take a small bite
Küçük bir lokma al
hafifçe ısırmak
oyun olsun diye dişlemek
The puppy likes to bite hands
Yavru köpek elleri hafifçe ısırmayı seviyor
keskinlik
soğuk veya acının yakıcı etkisi
The winter has a sharp bite
Kışın keskin bir etkisi var
ısırık
dişle koparılan parça
That apple has a bite
O elmanın bir ısırığı var
dişle tutmak
dişlerin arasında sabitlemek
The dog is biting the stick
Köpek sopayı dişleriyle tutuyor
fısıldamak
In sceneçok alçak sesle konuşmak
She whispered a secret to me
Bana bir sır fısıldadı
eser
bir şeyin çok küçük miktarı
There was a whisper of smoke in the air
Havada çok hafif bir duman vardı
fısıltı
çok kısık sesle konuşurken çıkarılan ses
She spoke in a whisper
O fısıltıyla konuştu
zıplamak
In scenebacakları kullanarak yerden yükselmek
The cat likes to jump
Kedi zıplamayı sever
saldırmak
aniden fiziksel saldırıda bulunmak
The thief jumped the victim
Hırsız kurbana saldırdı
başlangıç
bir şeyin en başı
It was the jump of a new era
Yeni bir çağın başlangıcıydı
takviye
bitmiş bir aküyü başka bir aküyle çalıştırmak
I need a jump for my car
Arabam için takviyeye ihtiyacım var
teşekkür
In sceneminnettarlık ifadesi
He sent his thanks
Teşekkürlerini gönderdi
teşekkürler
birine minnettar olduğunu söylemek
Thanks for the help
Yardım için teşekkürler
teşekkürler
minnettar olduğunuzu göstermek için kullanılan kısa bir ifade
Thanks for your help
Yardımın için teşekkürler
boyamak
In scenebir şeye renk vermek
She colors the picture
Resmi boyuyor
renk
kırmızı veya mavi gibi renklerin adı
Red is my favorite color
Kırmızı benim en sevdiğim renktir
etkilemek
birinin bir şey hakkındaki düşünce veya duygularını biçimlendirmek
His past experiences colored his view
Geçmiş deneyimleri görüşünü etkiledi
herkes
In sceneher bir kişi
Everyone likes music
Herkes müziği sever
herkes
bütün insanlar
Everyone is here
Herkes burada
herkes
tüm kişiler
Everyone is happy
Herkes mutlu
kaş
In scenegözün üzerindeki kıl şeridi
Her eyebrows are thick
Onun kaşları kalın
kaş
gözün üzerinde bulunan kıl çizgisi
She raised her eyebrow in surprise
Şaşkınlıkla kaşını kaldırdı
imkansız
In scenebir şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını belirtmek için kullanılır
No way he can win
Onun kazanması imkansız
hadi canım
şaşkınlık ifade etmek veya bir şeye inanmakta güçlük çekmek
No way you won the lottery
Hadi canım piyangoyu kazandığına inanamıyorum
asla
kesin bir dille reddetmek veya bir şeyi kabul etmemek
No way am I doing that
Asla bunu yapmayacağım
asla
bir şeyi yapmayı reddetmek için kullanılan ifade
No way I am doing that
Bunu asla yapmam
söyledi
In scenebirine bilgi vermek
He told me the secret
Bana sırrı söyledi
anlattı
bir şeyi detaylarıyla bildirmek
She told a story
Bir hikaye anlattı
söyledi
birine bir şeyi anlatmak veya bildirmek
She told me a secret
Bana bir sır söyledi
yalancı
In scenedoğru olmayan şeyler söyleyen kişi
He is a liar
O bir yalancı
donmak
In scenesoğuk nedeniyle katılaşmak
Water freezes at 0 degrees
Su sıfır derecede donar
durdurmak
In scenebir şeyin hareketini veya işlemini kesmek
You should freeze the screen here
Ekranı burada durdurmalısın
donmak
sıvının katı hale geçmesi
Water will freeze at zero degrees
Su sıfır derecede donar
çok üşümek
aşırı derecede soğuk hissetmek
I am freezing in this room
Bu odada çok üşüyorum
dışlamak
birini gruptan bilerek uzak tutmak
They decided to freeze him out of the project
Onu projeden dışlamaya karar verdiler
dondurmak
bir sıvıyı soğutarak katı hale getirmek
I will freeze the orange juice
Portakal suyunu donduracağım
beyin donması
soğuk gıdaları hızlıca yerken oluşan ani baş ağrısı
Eating ice cream too fast causes brain freeze
Çok hızlı dondurma yemek beyin donmasına sebep olur
dondurarak saklamak
yiyeceği taze tutmak için çok soğukta bekletmek
We should freeze the leftover meat
Artan eti dondurarak saklamalıyız
donakalmak
hareket etmeyi bırakıp olduğu yerde kalmak
She froze when she saw the spider
Örümceği görünce donakaldı
buz tutmak
soğuk etkisiyle sıvının katılaşması
The pond will freeze in winter
Göl kışın buz tutar
dondurucu
aşırı derecede soğuk olan hava
The weather outside is freezing
Dışarıdaki hava dondurucu
enayi
In scenekolayca kandırılabilen kişi
Don't be such a sucker
Bu kadar enayi olma
düşmek
In scenebir yerden ayrılarak düşmek
The button fell off my shirt
Gömleğimin düğmesi düştü
düşmek
bir yüzeyden veya nesneden ayrılıp yere inmek
The picture fell off the wall
Resim duvardan düştü
azalmak
miktar sayı veya nitelik olarak daha düşük hale gelmek
Sales started to fall off
Satışlar azalmaya başladı
düşmek
yüksekten aşağıya doğru hareket etmek
The apple will fall off
Elma aşağı düşecek
bir yerden düşmek
bir şeyin üzerinden aşağıya doğru düşmek
He fell off the horse
Atın üzerinden düştü
aşağı düşmek
yüksek bir seviyeden aşağıya doğru inmek
Books fall off the shelf
Kitaplar raftan aşağı düşer
kopup düşmek
bağlı olduğu yüzeyden ayrılarak düşmek
A button fell off my shirt
Gömleğimden bir düğme kopup düştü
hikaye
In sceneolayların anlatımı
I read a long story
Uzun bir hikaye okudum
kat
bir binanın seviyesi veya katı
The house has two stories
Evin iki katı var
durum
belirli bir durum veya olaylar dizisi
That is a different story
Bu farklı bir durum
önemsemek
In scenebirine veya bir şeye ilgi veya endişe duymak
I don't care
Umursamıyorum
istemek
bir şeyi yapmayı istemek
Would you care for tea
Çay ister misiniz
bakım
birine veya bir şeye bakma eylemi
Skin care is important
Cilt bakımı önemlidir
var gücüyle
In scenebütün çaba veya enerji kullanılarak
They went all out to win the game
Oyunu kazanmak için var güçleriyle çalıştılar
topyekün
tam ve eksiksiz
They launched an all out attack
Topyekün bir saldırı başlattılar
tüm gücüyle
tüm enerji ve kaynakları kullanarak
I will go all out for this project
Bu proje için tüm gücümü ortaya koyacağım
kalmamış
bir şeyin tamamen tükenmiş olması
We are all out of coffee
Kahvemiz tamamen bitti
kalmamış
bir şeyin hiç kalmadığı durum
We are all out of milk
Sütümüz kalmadı
var gücüyle
mümkün olan en yüksek çaba ile yapılan
They went all out to win the game
Oyunu kazanmak için var güçleriyle çalıştılar
hamle
In sceneyapılan bir eylem veya adım
It was a smart move
Akıllıca bir hamleydi
hareket etmek
In scenebir yerden başka bir yere gitmek
Please move your car
Lütfen arabanızı hareket ettirin
film
sinemada veya televizyonda gösterilen bir hikaye
I watched a great movie last night
Dün gece harika bir film izledim
duygulandırmak
birini güçlü duygular hissetmeye yöneltmek
Her story really moved me
Hikayesi beni gerçekten duygulandırdı
hareket etmek
bir yerden başka bir yere gitmek
He started to move to the door
Kapıya doğru hareket etmeye başladı
ertelemek
bir etkinliğin tarihini veya saatini değiştirmek
They moved the meeting to Friday
Toplantıyı cumaya ertelediler
hareket halinde
yer değiştiren veya kımıldayan
The train is finally moving
Tren sonunda hareket ediyor
teklif etmek
bir planı veya fikri tartışma için resmi olarak sunmak
I move that we end the meeting
Toplantıyı bitirmeyi teklif ediyorum
taşınmak
bir yerden başka bir yere yerleşmek
We are going to move to a new house
Yeni bir eve taşınacağız
hızla satılmak
genellikle düşük fiyata hızlıca elden çıkarılmak
These cheap goods move very fast
Bu ucuz ürünler hızla satılıyor
yerini değiştirmek
bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek
Can you move your chair please
Lütfen sandalyenin yerini değiştirebilir misin
katalog
In scenesatılık ürünlerin listelendiği kitapçık
I ordered a dress from the catalog
Katalogdan bir elbise sipariş ettim
uyumak
In scenegözler kapalı şekilde dinlenmek
I need to sleep
Uyumam gerekiyor
geç
In scenezamanında olmayan
I am late for work
İşe geç kaldım
sonları
In scenebir dönemin bitişine yakın
It happened in the late nineties
Doksanlı yılların sonlarında oldu
merhum
artık hayatta olmayan
His late father was a doctor
Merhum babası doktordu
son
yakın zamanda gerçekleşen veya yapılan
These are late reports
Bunlar son raporlar
geç
zamanından sonra olan
I was late for the meeting
Toplantıya geç kaldım
üzerinde yaşamak
In scenebir yerin üzerinde ikamet etmek
They live on an island
Onlar bir adada yaşıyorlar
-de yaşamak
bir yerde ikamet etmek
I live on a small island
Küçük bir adada yaşıyorum
ile geçinmek
bir şeyi kullanarak hayatta kalmak
They live on bread and water
Ekmek ve su ile geçiniyorlar
yaşamaya devam etmek
bir durumun veya kişinin hayatta kalmaya ya da varlığını sürdürmeye devam etmesi
His legacy will live on
Onun mirası yaşamaya devam edecek
geçinmek
hayatta kalmak için belirli bir yiyecek veya para miktarıyla yaşamak
They live on bread and water
Onlar ekmek ve suyla geçiniyorlar
canlı yayın
internet üzerinden sunulan canlı veya kayıtlı video ya da ses
The event is live on the internet
Etkinlik internette canlı yayında
varlığını sürdürmek
yok olmadan var olmaya devam etmek
The story will live on
Hikaye sonsuza dek yaşayacak
bir yerde yaşamak
belirli bir yerleşkede veya alanda ikamet etmek
Students live on campus
Öğrenciler kampüste yaşıyor
bir adreste oturmak
belirli bir sokak veya cadde üzerinde kalmak
We live on Elm Street
Biz Elm Caddesi'nde oturuyoruz
ile geçinmek
hayatta kalmak için belirli bir yiyecekle beslenmek
Rabbits live on grass
Tavşanlar ot ile geçinir
lanet olsun
In sceneöfke veya hayal kırıklığı belirten bir ifade
Damn it, I forgot my keys
Lanet olsun, anahtarlarımı unuttum
lanet olsun
hayal kırıklığı veya öfke belirtmek için kullanılan bir ünlem
Damn it I missed the bus
Lanet olsun otobüsü kaçırdım
tiyatro
In sceneoyunların veya filmlerin gösterildiği yer
We are going to the theater
Tiyatroya gidiyoruz
tiyatro
oyun veya film izlenen yer
We went to the theater last night
Dün gece tiyatroya gittik
ameliyathane
hastanede cerrahi operasyonların yapıldığı oda
The patient is in the theater
Hasta ameliyathanede
savaş alanı
savaşın veya askeri operasyonların yaşandığı bölge
The region was a major theater of war
Bölge önemli bir savaş alanıydı
tanımak
In scenebirini şahsen tanımak
I know him very well
Onu çok iyi tanıyorum
biliyorsun
In scenedinleyicinin anladığını teyit etmek için kullanılır
It is hard, you know
Zor, biliyorsun
bilmek
In scenebilgi sahibi olmak
I know the answer
Cevabı biliyorum
biliyorsun
dinleyicinin anladığından emin olmak veya konuşurken duraksamak için kullanılan söz
It is a nice car, you know, very fast
Güzel bir araba, biliyorsun, çok hızlı
büyükanne
In sceneebeveynin annesi
My grandmother is kind
Büyükannem naziktir
zorla girmek
In scenebir binaya yasa dışı şekilde girmek
Someone tried to break in last night
Dün gece biri zorla girmeye çalıştı
sözünü kesmek
bir konuşmayı veya etkinliği bölmek
Please do not break in while I am speaking
Ben konuşurken lütfen sözümü kesmeyin
alıştırmak
yeni ayakkabı veya giysileri giyerek rahat hale getirmek
It takes time to break in these new shoes
Bu yeni ayakkabıları alıştırmak zaman alıyor
zorla girmek
bir binaya güç kullanarak girmek
Someone tried to break in last night
Dün gece birisi zorla girmeye çalıştı
alıştırmak
bir hayvanı binilmeye veya insan etkileşimine alıştırmak
He is trying to break in the young horse
Genç atı alıştırmaya çalışıyor
zorla girmek
bir binaya veya araca genellikle çalmak için zor kullanarak girmek
Someone tried to break in last night
Dün gece birisi zorla girmeye çalıştı
alıştırmak
yeni bir eşyayı rahat hale gelene kadar kullanmak
You need to break in these new shoes
Bu yeni ayakkabıları alıştırman gerekiyor
zorla girmek
bir binaya yasa dışı yollarla girmek
Someone tried to break in last night
Dün gece biri zorla girmeye çalıştı
zorla girme
bir binaya yasa dışı yollarla girme eylemi
There was a break-in at the store last night
Dün gece mağazaya zorla girildi
işi öğretmek
birine yeni bir görevin nasıl yapıldığını göstermek
It takes time to break in a new employee
Yeni bir çalışana işi öğretmek zaman alır
alıştırmak
bir şeyi veya birini yeni duruma uyumlu hale getirmek
It takes time to break in new shoes
Yeni ayakkabıları alıştırmak zaman alır
zorla girmek
bir yere kapı veya pencereyi kırarak girmek
Someone tried to break in through the window
Birisi pencereden zorla girmeye çalıştı
yasa dışı girmek
bir binaya yetkisiz yollarla girmek
Thieves often break in through the back door
Hırsızlar genellikle arka kapıdan yasa dışı girerler
hırsızlık için girmek
bir yere hırsızlık amacıyla güç kullanarak girmek
They break in to steal jewelry
Mücevher çalmak için içeri zorla girerler
tamir etmek
In scenebozuk bir şeyi yeniden çalışır hale getirmek
Can you fix it?
Onu tamir edebilir misin?
ayarlamak
bir şey için gerekli düzenlemeleri yapmak
I will fix the meeting time
Toplantı saatini ayarlayacağım
giyinmiş
In scenekıyafetlerini giymiş
He is dressed for the party
O parti için giyinmiş
giyinik
üzerinde kıyafetleri olan
She is already dressed
O şimdiden giyinik
giyimli
kıyafet kuşanmış
She is smartly dressed
O şık giyimli
yenmek
In scenebirini veya bir şeyi mağlup etmek
They beat the champion
Şampiyonu yendiler
devriye bölgesi
bir polisin veya görevlinin düzenli olarak dolaştığı bölge
The officer walked his beat every evening
Memur her akşam devriye bölgesinde yürürdü
çırpmak
malzemeleri bir aletle karıştırmak
Beat the eggs before cooking
Pişirmeden önce yumurtaları çırpın
bitkin
çok yorgun ve halsiz hissetme
I am beat after working all day
Bütün gün çalıştıktan sonra bitkinim
erken varmak
bir yere bir başkasından daha önce ulaşmak
I will try to beat you to the station
İstasyona senden önce varmaya çalışacağım
daha iyi olmak
bir şeyden daha arzu edilir veya tercih edilebilir olmak
Nothing beats a cold drink on a hot day
Sıcak bir günde soğuk bir içecekten daha iyisi yoktur
bitkin
çok yorgun
I am completely beat after work
İşten sonra tamamen bitkinim
ayrılmak
bir yerden gitmek
Let us beat it before it starts raining
Yağmur başlamadan önce hadi ayrılalım
ritim
düzenli tekrarlanan ses veya hareket
I like the beat of this song
Bu şarkının ritmini seviyorum